Selanik 28. Uluslararası Belgesel Filmler Festivalinde
· * Ustaoğlu’nun Heinz ile birlikte gerçekleştirdiği
‘’Kuru Taşın Başı’’ belgeseli, ‘’modernleşen/kapitalistleşen Türkiye’den
Yusufeli’ndeki insani dramları anlatıyor.
Ragıp Duran
Cuma akşamı, Selanik 28. Uluslararası Belgesel Filmler
Festivalinde Yeşim Ustaoğlu’nun ‘’Kuru Taşın Başı’’ filminin dünya premier’i
vardı. 82 dakikalık film Ustaoğlu ve Selen Heinz’in en az 3 yıl süren yoğun bir
araştırma, keşif ve çekim süreci sayesinde sahneye çıkıyordu. Heinz, en az 15
kez bölgeye gittiklerini ve toplam yaklaşık 100 saat film çektiklerini söyledi.
Belgesel Yusufeli’nin suya gömülmesinden ve orada bir
baraj inşa edilmesinden önceki ve sonraki dönemde yöredeki insanların hayatını,
dertlerini, dramını anlatıyor. Köylerinde kasabalarında nispeten huzurlu bir
şekilde eken-biçen, hayvan besleyerek geçinen insanlar iki dağ arasındaki yaşam
alanlarının sular altında kalmasıyla sadece evlerini barklarını değil, eski
alışkanlıklarını, kültürlerini, yaşam tarzlarını de kaybediyordu. TOKİ’nin
tepede diktiği yeni garip apartmanlar o insanları kümeslerinden, ahırlarından
ettiği için ‘’Yumurtayı, pirinci bile gidip marketten almak zorunda kaldık’’
diyorlardı. Hayvanlarını beslemek için kırsal alanda bir Hayvan Oteli inşa
etmek zorunda kalmışlardı.
Ustaoğlu ilgi alanını betimlerken dedi ki:
Benim derdim daha çok Türkiye’nin modernleşen yüzü. Köy,
kasaba, kent fark etmiyor. Ben bu üç mecrada da filmler çektim. Türkiye’nin her
yerinde modernleşirken, kapitalistleşirken yöredeki insanların hikayeleri benim
ilgimi çekiyor. Bir kasaba takıntım yok.
Belgesel, bir mekanın doğal afet nedeniyle nasıl
haritadan silinip kaybolduğunu gösterdiği gibi esas olarak yerlilerin
anlatımları sayesinde yaşamın nasıl değiştiğini, nasıl olumsuzlaştığını
gösteriyor.
Ustaoğlu ve Heinz ile Cumartesi sabahı yarım saat süren
bir sohbetimiz oldu. Yeşim Hanım, tecrübeli, kıdemli bir yönetmen. İlk filmini
1985 yılında çekmiş. CV’sinde 4 kısa film, 2 belgesel, 6 uzun metrajlı kurmaca
var, Türkiye’de ve uluslararası alanda tam 21 ödül kazanmış.
Ciddi, ağırbaşlı, düşünerek konuşan, mesleğine odaklanmış
bir sinemacı. Belgeselde merak ettiğim bir kaç konuyu sordum. Mesela,
görüntülerde kasabanın camisi, özellikle sular altında kalan kısımdan arta
kalan, su düzeyinin üstündeki minare ve caminin kubesi görüntüleri ekrana sık
geliyordu. Var mı özel bir nedeni?
Caminin yıkımı bizim gözümüzün önünde gerçekleşti. Halk
bu duruma çok bozuldu. O beton parçaları, kocaman kalaslar, demirler herkes
para edecek ne varsa toplamaya çalışıyor. Sonra makineler geldi arta kalanları
topladı, temizledi. İnsanların en büyük isyanlarından bir caminin yıkılması
oldu. Onların evleri bağ bahçeleri yerle bir olmuş bir de bunun üstüne değer
verdikleri bir mekanın gözlerinin önünde yıkılması o insanları çok
kızdırdı.Bu kızgınlık sayesinde orayı dümdüz
edenler bu olaydan sonra diğer camileri yıkmadılar. Bu nedenle de zaten cami
kubbesiyle minaresiyle suların altında kaldı. Caminin minaresi ve kubbesi, kimi
zaman suyun üzerine çıktı bazen de iyice suyun altında kaldı. Çünkü su seviyesi
değişiyordu. Uzun metrajda (Artakalan) bu sahneler olacak.
Belgeselde konu olan mekanın tarihine, bu bölgede yaşayan
ve dertlerini kameraya anlatan insanların siyasal ve etnik kimliklerine özel
olarak mı değinmediniz şeklindeki sorumu yanıtladı:
Bu alanlar özel olarak ilgimizi çekmedi.Çünkü o sırada
her herkesin, her bir bireyin içine düştüğü dert ve sorunları çok daha ön plana
çıktı. Orada Gürcüler var, Hemşinliler var... Biz insanlar kendilerini nasıl
dile getiriyorlarsa onunla ilgilendik. Olayın, durumun kendisi o kadar sert ki
tarihsel geçmiş, eskiden nasıl gelişmiş... bunlar pek gündeme gelmiyordu. Herkes
o an o durumla karşı karşıya(...) Bizim görüştüğümüz insanlar arasında AKP’ye
yakın duran insanlar da var, ötekiler de var. Siyasi kimlik ya da konum tayin
edici değildi. Orada toprağın, suyun, insanların, kuşların, bütün canlıların
başına bir felaket geldi.
Peki siz ‘’Kuru
Taşın Başı’’ filminde bugünün Türkiye’sini mi anlatıyorsunuz? sorusuna gayet
rahat ve net bir yanıt verdi: Öyle ya!
Lisans ve master yaptığı mimarlık eğitiminin sineması
üzerindeki etki ve katkısını, Selanik’le olan mesleki yakınlığını ve
ilişkilerini konuştuk. Sosyal medyayı hiç takip etmediğini söyledi. Sorum
üzerine, belgeselle kurmaca filmlerin tasarlanması, hazırlıkları ve çekimleri
arasındaki farkları anlattı. Zaten bu son belgeselin çıkış noktası, aslında
aynı bölgede uzun metrajlı bir kurmaca film çekim hazırlıkları sırasında ortaya çıkmış. ‘’Artakalan’’ın
bu sene vizyona girmesi bekleniyor. Belgeseldeki ‘’hükümet gibi kadın Kezban
abla’’ kurmaca filmde de rol almış.
‘’Bir tercih yapacak olursanız Jean-Luc Godard mı Ken
Loach mu?’’ sorusuna hiç tereddüt etmeden yanıt verdi:
Ken Loach. Kendime daha yakın hissediyorum. İnsanlara
daha yakın. Godard imgesel. Son filmini beğenirim. İyi bir imgesel sineması
var. Ama biraz da erkek sineması gibi bulurum Godard’ın filmlerini. Ken Loach
daha insancıl daha hayata yakın bence
Son olarak bu yıl Uluslararası Berlin Film Festivalinde
Türkiyeli iki yönetmenin Altın Ayı ve Gümüş Ayı ödüllerini kazanmasını nasıl
değerlendirdiğini sordum:
Filmleri görmek lazım. Ama tabii ki güzel bir başarı.
Filmleri görmeden üzerinde konuşmak
istemem.
(SON/RD)
Yorumlar