· Hiç bir yenilgi sadece ve münhasıran dış
faktörlerle açıklanamaz. ‘’Süreç’’ Türkiye’de bugün çıkmazda, Rojava saldırı
altında. Kürt siyaseti Türkiye’de ve Suriye’de neleri yap(a)madı?
Ragıp Duran
Kamuoyunda özellikle sosyal medyada yoğun, keskin, çok katılımlı, ne yazık ki biraz kaotik ve çoğu zaman ağır hakaretler içeren şiddetli ‘’tartışmalar’’ sürüyor. Kürtlerin önemli bir kesiminde, özellikle gençlerde büyük bir infial var. Öcalan’ın Ankara rejimi ile uzlaşması, DEM yönetiminin somut siyasi gerçeklerden kopuk açıklama ve tutumları ile SDG’nin Kuzey Suriye’de egemenliği altındaki toprakların üçte birinden fazlasını kısa süre içinde Ahmet El Şaraa rejimine kaptırması Kürt dünyasında hayal kırıklığı ve öfke yarattı. Konu Türkiye’de ‘’Barış’’. ‘’Toplumsal Demokrasi’’ ile başlamışken bugün vardığı aşamada ‘’saç örme’’ ve Bahçeli’ye ‘’Kilim hediye etmeye’’ vardı. Suriye’de ise ‘’Demokratik Konfederalizm’’, ‘’Özyönetim’’, ‘’ekoloji’’, ‘’jineoloji’’ ile başlayan süreç, bugün Ankara ve Şaraa destekli İslamcı çetelerin Rojava’daki halkı ölüm ve açlıkla karşı karşıya bıraktı.
Kürt siyasetinin, sözkonusu tüm olumsuzlukları hatta
felaketin nedenini, kendi hata ve
eksikliklerini, yanlışlarını görmezden gelerek, sadece ve tek başına ABD,
Ankara, Şam yönetimleri ya da İslamcı çetelere bağlaması yanlış siyasetlerin
devamını getiriyor.
Bu yazıda, PKK’nin 1978, PYD’nin Suriye’de iç savaş
başladığından bu yana, Kürt hakları için gerçekleştirmiş olduğu olumlu adımları ele almıyoruz. Aslında ikisi de özellikle
ilk başlarda önemli başarılar kaydetti.
Rojava ile Bakur, çok sayıda benzerliğe rağmen yine de
iki ayrı birim/konum olarak ele alınırsa hatalar daha iyi görülebilir. Bu iki
bölgede, yani PKK ve PYD’nin başını çektiği siyasi hareketler açısından
bakıldığında karşılıklı etkileşimleri de saptamak mümkün.
Önem sırası gözetmeden önce Bakur sonra Rojava’nın
yenilgi nedenlerini kalem kalem sıralamaya çalışacağım.
·
Kürt Meselesinin çözümü amacıyla Kürt
siyasi hareketi ile Ankara’nın diyaloga başlamasının henüz başlangıcında, DEM yönetiminin
‘’İrademiz İmralı’dır’’ demesi ve Öcalan’ı
başmüzakereci olarak tanıyıp kabul etmesi büyük bir hataydı. Devletin elinde 26
yıldır esir olan üstelik yaklaşık 46 yıldır Türkiye’de yaşamamış bir kişi,
tecritte de olduğu için somut politik gerçeklerden bihaberdi. O sadece kendisiyle
görüşmeye gelen ve gizli tutulan ikili çalışmalar sonucunda bir dizi öneri ve
fikirler geliştirebilirdi. Bu önerilerin tutarsız, temelsiz, hayal ürünü,
folklorik fikirlerin bulamacı olduğu ortaya çıktı. Ancak özü teslimiyet ve
Türkleşme idi. Ama DEM yönetimi,
Önderliğin çizgi ve tutumunu anlamadan, değerlendirmeden, eleştirmeden
benimsedi.
·
Öcalan ve DEM yönetimi, Oslo Süreci ve
1. Barış Sürecini izlemiş hatta yaşamış siyasi
kadrolar. Her iki girişim de başarısızlıkla sonuçlanmıştı. Ne var ki Öcalan ve
DEM cephesi bu iki mağlubiyetten en küçük bir ders çıkarmadan büyük bir heves
ve umutla Bahçeli projesine hemen sımsıkı sarıldı. Kürt siyaseti büyük umutlar oluşturarak
‘’Süreç’’ bloke olduğunda büyük hayal kırıklığı yaratmış oldu. Öcalan’ın da DEM’in
de İttihat Terakki ve Kemalizm ile T.C’nin kodlarını, DNA’sını hiç bir şekilde
doğru okuyamadıkları ortaya çıktı.
·
Zamanında 6 milyona kadar yurttaşın oy
verdiği legal Kürt siyasi partisi, bu genç ve bilinçli kitleyi süreç boyunca
ciddiye, kaale almadı, Öcalan ve TC ile yürütülen gizli görüşmelerin
şeffaflaşması için herhangi bir hamle yapmadı. Öcalan ve DEM, T.C ile müzakere masasına
oturduğunda, en basit en doğal taleplerini bile gündeme getirmekten kaçındı.
Demirtaş, Yüksekdağ’ın yanısıra Atalay, Kavala gibi siyasi mahkumların, Anayasa
Mahkemesi ve AİHM kararlarına rağmen hala içeride tutulmasını karşı tarafa koz
olarak iletmedi. Kayyımlar tarafından elkonulan Belediye’lerine seçilmiş
başkanların göreve iade edilmesini talep etmedi. Türkiye’deki demokrasi yokluğundan bihaber gibi davrandı.
·
Öcalan ve DEM, Kürt Meselesini ‘’Önderliğin’’
özgürlüğü ile sınırlı tuttu. Belki de 150 yıllık devasa siyasi, ekonomik,
kültürel, demografik, etnik...vs... sorunu bir tek kişinin cezaevinden
çıkarılması ya da koşullarının iyileştirilmesi olarak ele aldı.
·
Öcalan ve DEM, sorunun çözümünde hiç
olmazsa iyiye doğru evrilmesinde tayin edici rolü bulunan ana muhalefet partisi
CHP ve diğer sol ve muhalif parti ve grupları yanına çekebilmek için en küçük
gayreti göstermedi.
Gelelim Rojava’nın durumuna:
·
BBaşta Mazlum Abdi, İlham Ahmed ve Salih
Müslim olmak üzere SDG ya da PYD’nin üst düzey yöneticileri, Öcalan Şam’da iken
onun gerçek anlamda öğrencileriydi. Öcalan’ın düzenli programlarında
yetiştiler. Kandil de bu yöneticilerin kendilerine bağlı ve bağımlı olduğu
iddiasıyla onları da uzaktan yönetmeye çalıştı. SDG yönetimi siyasi ve
ideolojik olarak Öcalan’ın tezlerinden büyük ölçüde ilham almış olmasına
rağmen, Suriye ve Rojava’nın özel ve özgün konumu nedeniyle kimi zaman Kandil’le
çelişkiye düştü. Örneğin Afrin konusunda
Kamışlı ve Kandil zıt tez ve tutumlar savundu. SDG yönetimi de PYD
yönetimi de esas olarak ‘’Öcalan paradigması’’ tabir edilen dar, hayalci,
perspektifi olmayan çizgiden uzaklaşamadı. Üstelik denetimi altındaki
topraklarda yaşayan halkların tüm taleplerine yanıt verecek özel politikalar
geliştiremedi.
·
SDG ‘’uluslararası partnerlerimiz’’
olarak adlandırdığı Rusya, ABD, Batı Avrupa ve S.Arabistan’la ilişkilerinde
kendi ulusal çıkarlarını çoğu zaman ön plana koyamadığı gibi bu güçlerle
ilişkilerinde her zaman tutarlı olamadı. PYD, Moskova’da Temsilcilik açma
iznini aldıktan bir süre sonra T.C, Moskova’nın da onayı ile Afrin’i işgal
etti. SDG’nin ABD ile ilişkileri de sorunluydu. Bu birliktelik iki eşit tarafın
bir araya gelmesiyle oluşmadı. Ayrıca geçici ve tematik (IŞİD’e karşı) idi. SDG
yönetiminin anti-emperyalizm müktesebatı ve kültürünün zayıf ve sorunlu olduğu
bugün apaçık ortaya çıktı. ABD emperyalizminin 70’lerden bu yana izlediği
siyaset konusunda, SDG’nin ne bilgisi vardı, ne de tecrübesi.
·
SDG bugün Arap aşiretlerinin önemli bir kısmını da
kaybettiğine göre, Abdi’nin ittifaklar konusunda da hazırlıksız, temkinsiz ve
gevşek olduğu anlaşıldı.
ABD, Ankara ve El Şaraa’nın niyeti çok önceden belli idi.
Bu üçlü Rojava yönetiminin yukarıda sayılan eksiklik, hata ve boşluklarından
yararlanarak SDG’yi bugün büyük ölçüde devre dışı bıraktı.
Rojava, baştan itibaren Öcalan’ın değil gerçek anlamda
demokratik ve bağımsız bir çizgi izleyebilseydi, ABD, Ankara ve El Şaraa
yönetiminin işgal ve saldırı harekatına bugüne
oranla çok daha sıkı ve güçlü bir şekilde karşı koyabilirdi.
Sonuç olarak
Selahattin Demirtaş’ın bir cümlesini
bugün hatırlamakta yarar var. Türkiye’de
Kürtlere yönelik bir saldırı sonrasında o
zamanın Parti Eşbaşkanı Demirtaş. ‘’Bütün bu başımıza gelenler devlet yüzünden
değil bizim devletsizliğimiz yüzünden’’ demişti.
Uluslararası partnerler olsun, Ankara ile ilişkide olan
büyük devletler olsun, konu, bir devletle devlet dışı bir aktör arasında seçim
yapmaya geldiğinde, her seferinde neredeyse otomatik olarak bir devleti seçti.
Bu alıntıdan yola çıkarak Bakur ve Rojava’daki Kürtlerin
bugün tek kurtuluş yolunun bağımsız bir devlet kurmak olduğu sonucu
çıkarılmasın. Her iki kesimin yönetimleri böyle bir projenin bugün gerçekçi
olmadığını çok iyi biliyor. Ama Bakur’da TC’ye yaklaşmanın, Rojava’da Ankara ve
El Şaraa ile hala masa başında anlaşmaya/uzlaşmaya çalışmanın sorunu olumlu
istikamete yönlendirmeyeceği kesin. Dolayısıyla her parça kendine has
özellikleri hesaba katarak, doğru ittifaklar kurarak, milli ya da etnik temelde
değil kamu çıkarı, özgürlük ve demokrasiyi temel hedef alan politika ve
uygulamalar gerçekleştirebilirdi.
Öcalan, DEM, SDG, PYD iktidar ve devlet konusunda Eflatun’dan Marx’a, Foucault’dan Bourdieu’ye
kadar literatürü ve dünyadaki somut örnekleri inceleyip işin özünü kavramak ve
içselleştirmek yerine kitleden kopuk, Tek Adam rejimiyle yönetilip fanteziler
peşinde koşunca ortaya bugünkü manzara çıktı. Maalesef. (SON/RD)
Yorumlar