13 Nisan 2021 Salı

Evet ‘’Emek mücadelesi adı altında’’!

ArtıTV ile Disk Basın-İş arasındaki anlaşmazlığı değerlendirmek için bir dizi bilgiye sahip olmadan yapılan değerlendirmeler yanlış ve temelsiz.

 

Ragıp Duran

 

İstifa mektubumda geçen başlıktaki bu ibare, eleştiri ve saldırıya konu oldu. Artı TV’de ne olup bittiğini bilmeden, somut olaylar ve sendika ile ilişkiler hakkında hiçbir bilgi sahibi olmayan bazı kişiler sosyal medyada haksız, yanlış, temelsiz suçlamalarda bulundu. Liberal oldum, Galatasaraylılık yüzünden böyle yazmışım, patron gibi konuşuyormuşum, işin içine rahmetli babamı karıştıran bile oldu. Çok ayıp.

Artık bir Artı TV mensubu olmadığım için rahatça yazabilirim. Kurum, gerginlikleri sürdürmemek adına kendisine ve yönetime yönelik saldırıları çoğu zaman suskunlukla karşıladı. Ne var ki eleştiri yapanların, görüş belirtenlerin şu hususları bilmesi şart:

·      - Artı TV/Artı Gerçek merkezi Amsterdam’da bulunan ve Hollanda yasaları uyarınca kamu yararına çalışan ARTI Medya vakfına bağlı. Vakıf, TV ve İnternet sitesi kâr amacı gütmeyen (zaten kâr da etmeyen) kuruluşlar.

·      - Artı TV yönetimi, birim yöneticisini tanımadığını yazılı olarak ilan eden, verilen görevi yapmayacağını bildiren, çalışmamak için bahane icat eden insanlarla birlikte çalışmama kararı aldı. Bu tür davranışlarda bulunan bir çalışan hiçbir işyerinde el üstünde tutulmaz.

·      - Sendika, Artı TV’ye hem Demirören Holding muamelesi yaptı hem de çalışmak istemeyenlerin haklarını (!) korumak adına müdahale etti.

·      - Sendika, emek gibi sözcük ve kavramların büyüsüne kapılan bazı insanlar, işin özünü bilmeden, sormadan etmeden hemen saf tuttu. Artı TV/Artı Gerçek’e haksız, temelsiz ithamlarda bulundu.

·      - Sendika’nın Artı TV’de çalışmayan bir yetkilisi, izinsiz randevusuz haber merkezine adeta baskın düzenleyerek oradaki yetkilileri grev kırıcılıkla, ispiyonculukla suçlama cüretini gösterdi.

·      - Sendikacılık bu ise, ben böyle sendikacılığa karşıyım. Sözkonusu sendika bırakın Hürriyet ya da Yeni Şafak’ta hakları çiğnenen meslekdaşlarımız için bir girişimde bulunmayı, Halk TV ya da Tele 1’in kapısının önünden geçebiliyor mu?

·      - Sendika başkanı meslekdaşımız, bu ihtilaftan önce Artı TV’deki üyelerine gönderdiği yazılı uyarıda, iş huzurunu bozmamalarını aksi takdirde sendikanın bu tür girişimlere destek vermeyeceğini, isteyen üyenin de istifa edebileceğini bildirdi.

·      - Sendika, yazar ve programcılardan dayanışma beklerken, açık bir şekilde ekranı karartma ve yayını sekteye uğratmak istedi.

·      - Sendika’yla imzalanan protokolde ücretler konusu hükme bağlanmış olduğu için zam talebi sözkonusu olmamıştır.  Bu durum, Artı TV yönetiminin 4 yıldır hiçbir çalışanına ve yöneticisine zam yapamamış olmasını haklı çıkarmaz.

·      - Sendikanın bazı üyeleri ve konuya tamamen yabancı kişiler işyerinde mobingden sözediyor. Soruldu, bugüne kadar  Sendika’ya ya da yönetime somut bir mobing şikayeti, başvurusu yapılmadığı ortaya çıktı. İş talimatlarını, mesaiye uyma çağrılarını, mesleki eleştirileri mobing sananlar var.

·      - Artı TV yönetimi, sendikanın işyerinde örgütlenmesini sağlamak için önce işyerinin niteliğini değiştirdi sonra da sendika ile bir protokol imzaladı. Bunları ‘’emek kıyımı’’ yapmakla suçlanan bir yönetim gerçekleştirdi. Sendika, Artı TV dışında başka hiçbir yayın kuruluşunda ne protokol ne de toplu iş sözleşmesi imzalayabilmiştir.

·      - Sendika, adı sendika olduğu için her girişim ve eyleminde kendini haklı ve meşru sanıyor. Yürüttüğünüz mücadeleye ‘’emek mücadelesi’’ adını verince otomatik olarak haklı ve meşru olamıyorsunuz. Sendika tüm çabalarına rağmen toplam 40’a yakın programcı ve yazardan sadece 4 çalışanı ikna edebilmiş ve onların Artı TV/Artı Gerçek’e katkılarına son verdirebilmiştir.


Sonuç olarak sendika, Artı TV’de ekranı karartma ve yayını sekteye uğratma girişiminde neyse ki başarısız olmuştur.

Artı TV yönetiminin bence gerek sendika ile ilişkiler gerekse diğer konulardaki eksiklik, hata ve başarısızlıklarını saklı tutuyorum. Ama bu olumsuzlukların hiç biri sendikanın bağımsız bir medya organına yönelik tutumunu haklı gösteremez. (SON/RD).

18 Şubat 2021 Perşembe

40 YILDA GAZETECİLİK

Besleme Basından Lağım Medyasına 

* 12 Eylül 1980'den bu yana bütün Türkiye toplumu çok olumsuz bir dönüşüm sürecine girdi . Sağcılık, dincilik, milliyetçilik,  yozlaşma egemen hale geldi.  Medya da bu dalgadan nasibini aldı.

(Tükenmez Dergisi, Sonbahar 2020, sayı 37, sayfa 10-11)

Ragıp Duran 

Meşum 12 Eylül darbesinden bu yana 40 yıl geçmiş. Bugün 50 yaşını aşmış insanlar için aslında dün kadar yakın bir tarih Evren Paşa'nın devlet yönetimine  tankları ve toplarıyla el koyması. Sonra da işkenceleri ve cezaevleriyle bütün ülkeyi karanlığa sokması. 40 yıl, bir çoğumuza bir başka nedenle çok yakın bir geçmiş gibi görünüyor. Yani 12 Eylül 1980'den bu güne geçen süre kısaymış gibi geliyor. Çünkü 40 yıl önceki baskılar ve iktidar söylemi bugün hala revaçta, yani moda, çünkü aynı zihniyet hala iktidarda.

Ben meselenin gazetecilik ve medya ile ilgili kısmına odaklanmaya çalışacağım. Tartışma platformlarında hatta günlük konuşmalarımızda sık sık gündeme geliyor: Bugünkü baskılar 12 Eylül dönemini aratır...O zamanlar, bu kadar vahşi değildi devlet...Askeri dönemde bile mahkemelerde bu kadar rezalet yaşamamıştık... Kötü dönemlerin hangisi daha kötüydü tahlilleri pek cazip değil. İki nedenle: Birincisi, her dönemi kendi koşulları içinde değerlendirmek gerekir. İkincisi de, böyle bir kıyaslama yaptığımızda, anakronik ve nispi olarak olsa da, ''12 Eylül bugünden daha iyiymiş'' gibi formüle edilebilecek bir sonuca varma riski. Kötüler arasında nispeten kötü diye bir şey olmamalı.

Diğer alanlar, yani siyaset, eğitim, sağlık, diplomasi...vs... için de geçerli olsa gerek, Türkiye'de medya, Tek Adam rejiminde bütün tarihinin en kötü, en karanlık dönemini yaşıyor. 1831'den de 1923'den de başlasak, bu coğrafyada gazetecilik ve gazeteciler hiç bir zaman bu kadar devasa, derin, çok boyutlu baskılarla karşılaşmamıştı.

Yukarıdaki cümleler, sübjektif bir değerlendirme değil. Bir ülkede medyanın durumunu saptarken, tahlil eder ve değerlendirirken, kullandığımız, evrensel çapta da geçerli bir dizi somut kriter var. Ülkenin siyasi, toplumsal, ekonomik ve medyatik gerçeklerini sözkonusu kriterlere vurduğumuzda, ortaya çıkan manzara ve sonuçlar bize somut bir gerçeği yansıtıyor.

Kriterleri saymak gerekirse, önem sırası gözetmeden başlayalım:

Hapisteki gazeteci sayısı: Bu kriter sıradan bir ceza hukuku normu değil. Gazetecilik ancak özgür bir ortamda yapılabildiği için, hapisdeki gazeteci sayısı o ülkenin medyasının özgürlük kavramı ve uygulaması hakkında bize esaslı bir ipucu verir. Uluslararası gazetecilik meslek örgütlerinin (RSF, CPJ,IPI) yayınladığı basın özgürlüğü listelerinde,  İsveç, Norveç ya da Finlandiya gibi ülkeler genelde ilk üçe giriyorsa, bu İskandinav ülkelerinin hapisanelerinde bir tek gazetecinin bile bulunmaması  tesadüf değil. Bu iki olgu arasında, yani basın özgürlüğünün düzeyi ile hapisdeki gazeteci sayısı arasında doğrudan bir ilişki var. Çin, Kuzey Kore, Rusya ya da İran gibi yine Tek Adam rejimiyle yönetilen ülkelerin cezaevlerinde de çok sayıda gazeteci bulunması da anlamsız değil. Çünkü demokrasi olmayan ülkelerde ''Gazetecilik Suçtur'', demokratik ülkelerde ise gazetecilik,  yurttaşları bilgilendirmek için icra edilen bir meslek olduğu gibi kamuoyunun, yönetimi gözetleyip denetlediği mekanizmalardan biridir, dolayısıyla da suç değildir.   

Türkiye tarihine hiç bir zaman bugünkü kadar çok sayıda gazeteci hapse girmedi. 1923-38, 1939-1950 ve sonraki dönemlerde de Ahmet Emin Yalman'dan Çetin Altan'a çok sayıda gazeteci hapse girmişti ama meslek erbabının toplam nüfusuna oranla da baksak, salt sayı olarak da baksak, o eski dönemlerde bugünkü gibi sayı hiç bir zaman üç haneli olmamıştı.

İktidar tarafından kapatılan, yasaklanan medya organı sayısı: Devlet, Osmanlı'dan bu yana, yasadışı ya da gayrı meşru faaliyetlerini, kamu karşıtı politikalarını somut olarak olaylara belgelere dayanarak  teşhir eden gazetecilikten hiç hoşlanmaz. Ve en kısa zamanda bazen polis ya da mahkeme marifetiyle, bazen linç örgütleyerek (Tan gazetesi), kimi zaman da ekonomik ya da idari yaptırım ve baskılarla o tür gazeteleri, işini hakkıyla yapmaya çalışan gazetecileri susturmaya çalışır. Türkiye, bir yandan kapatılan ve yasaklanan siyasi partiler mezarlığı olduğu gibi, bu memleket bir açıdan da yasaklanmış/kapatılmış matbuat-basın-medya organları mezarlığı sayılır. Atatürk, İnönü, Menderes dönemlerinde olsun 1960 darbesinden sonraki yıllarda olsun, özellikle Darbeler  mevsiminde hükümetler çoğu zaman geçici olmasına rağmen çok sayıda gazete ve dergiyi kapattı, yasakladı. Bu yasaklamaların çok az bir bölümü  yargı eliyle yapılırken ezici çoğunluğu idari kararla yapıldı. Yani siyasi saiklerle gerçekleştirildi. Memleketin medya manzarasını, ki doğal olanı çiçek bahçesi gibidir, çölleştiren bir girişim, basın özgürlüğünün varlığını/yokluğunu ya da derecesini gösterir. Türkiye özellikle 1971'den bu yana sık sık bu tür kapatma ve yasaklar yaşadı. Ne var ki döküm yapıldığında AKP iktidarının kapatıp yasakladığı medya organı sayısı kendisinden önceki tüm iktidarların yasakladığı toplam medya organı sayısının en az bir kaç mislidir.

+ Basın özgürlüğü ile medya mülkiyeti arasında doğrudan bir bağ vardır: Medya mülkiyeti bu alanda önemli bir kriter. Mevcut medyaya kim hükmediyor? Kimin kaç gazetesi, dergisi, radyosu, televizyonu var? soruları tayin edici. Toplumda doğal olarak var olan farklı görüşler, yaklaşımlar, ideoloji ve politikalar söz konusu ülkenin medya organlarına ne derece yansıyor? 12 Eylül öncesindeki medya mülkiyeti manzarası ile bugünkü tablo çok farklı. 1980'den önce küçük, orta ve büyük çaplı gazeteler vardı, aşırı-sağdan Parlamento dışı sola kadar çok farklı siyasi kesimlerin hem kendi medya organları vardı hem de ana akım dediğimiz merkez medyada kimi zaman kendilerine az da olsa yer bulabiliyorlardı. Keza, özellikle İsmail Cem döneminde, kamu radyo ve televizyon istasyonları da mevcut toplumun tüm renklerini yansıtmaya çalışıyordu. Bugün ise toplam medya mülkiyetinin  yüzde 90'ına ulaşan bir kesiminin doğrudan ya da dolaylı olarak Beştepe Saray'ına olduğunu biliyoruz, görüyoruz. Medya mülkiyeti künyelerinde gördüğümüz değişik isimli işverenlerin ise konu mankeni oldukları da malum. Bugün mevcut Türk egemen medyası, mülkiyet ve siyaset açısından Tek Adam'a, Tek Adam rejimine göbekten bağımlı hale getirildi. Toplumun bugün artık neredeyse yüzde 60'ını oluşturan rejim karşıtlarının seslerini duyuramadığı bir ortamda, mevcut medya mülkiyeti şeffaf da olmadığı için, Saray bülteni gibi yayınlanıyor.

Önemli bir kriter de tabi ki içerikler.  İletişim akademisyenleri, master ya da doktora öğrencileri, meseleyi daha iyi kavramak ve anlatmak için, inanılır ve güvenilir olmak zorunluluğu nedeniyle, bir dizi somut bilgiye, olguya ihtiyaç duyar. İşte dökümler de, yani bir gazetenin toplam içeriklerinin dökümü ve bu dökümün sistematik bir şekilde kategorilendirilmesi de, bize sözkonusu gazetenin bir çok niteliğini (Yayın politikası,  ağırlık verdiği konular, siyasi, ekonomik, kültürel hatta sportif konulara  yaklaşımı) gösterir. 40 yıl ara ile yayınlanan aynı gazetenin iki farklı tarihlerdeki içeriklerini döküp farkları tahlil ettiğimizde, 12 Eylül öncesinde egemen basının bile muhalefete, toplumun iktidarı dışındaki kesimlere ne kadar çok (Bugüne kıyasla) yer verdiğini göreceğiz. Çünkü bugün ''Saray Bülteni'', ''Yandaş Medya'', ''Yalaka Medya'' gibi çeşitli sıfat ve ünvanlarla anılan gazeteler, muhalefete, sola hele Kürt siyasi akımlarına tamamen kapalı.

12 Eylül darbesinden sonraki süreçte, aslında biraz Turgut Özal döneminde (2.5 gazete kalacak) başlayıp  Erdoğan'la zirveye çıkan yeni ve ancak demokratik olmayan 3. Dünya ülkelerinde rastlayabileceğimiz bir uygulama devreye girdi: İktidar, doğrudan müdahale ederek, medya mülkiyetini değiştirdi. Eskiden muhalif olan gazeteleri yandaş iş insanlarına satın aldırdı, inşaat sektöründen elde ettikleri gayrı meşru kazançlarla kendilerine yeni medya organları kurdu. Aydın Doğan'ın başına gelen mesela, dünya basın tarihinde nadir bir vakadır. Bir medya imparatorunun yayın organları gaspa yaklaşan bir yöntemle sahip değiştirdi.

Bugün Türkiye'de bir yurttaş, bayiden gidip gazete alıp okusa ya da İnternet'e girip günlük gazeteleri incelese, Türkiye toplumunun gerçekleri hakkında bilgi sahibi olamaz. Olsa olsa Erdoğan, Tek Adam rejimi ya da AKP konusunda bilgi sahibi olabilir. Bu ''bilgilerin'' de tek yanlı bilgiler, kısacası ajit-prop'tan başka bir şey olduğunu kolayca anlar.   Sonuç olarak bir gazetede yayınlanmış olan bütün haber ve köşe yazıları, bu metinlerin renk, yaklaşım, ideolojik çeşitliliği ve toplumda karşılık bulup bulmaması o gazetenin kimliğini oluşturur, amacını ortaya çıkarır. Saray rejimi bütün medyayı hizaya çekip sadece müstebitin konuşmalarını yayınlar, uygulamalarını aktarırsa, muhalafete sansür, ambargo, baskı uygularsa o ülkede basın özgürlüğünden söz edilemez.

Kuşkusuz bu 3 temel kriterin yanısıra okur-yazarlık oranı, medya okur-yazarlık oranı, gazetelerin toplam tirajları, gazetecilerin sendikalaşma oranları, basın emekçilerinin ortalama gelirleri, haber ve yorumların doğruluğu, keza tüm içeriğin öngörülerinin gerçekleşme oranı, gazete fiyatları, radyo-televizyon harç bedeli, İnternet abone tutarı gibi başka bir çok kriteri hesaba katarak da tahlil yapabiliriz. Ne var ki,  hangi kriteri kullanırsak kullanalım her değerlendirme, başta belirttiğimiz, ''Gazetecilik tarihinin en kötü  dönemi'' saptamasından kurtulamayız.

Bir de yaşı müsait olan her okur hatırlamaya çalışsın: 12 Eylül'den önce bayiye gittiğimizde  kendini solcu olarak tanıtan Cumhuriyet, Demokrat, Politika ve Aydınlık(?) başlıklı gazeteler vardı ve bunların toplam tirajı hatırı sayılır bir düzeydeydi. Bugün durum, İnternet'i hesaba katsak bile çok farklı, yani çok gerideyiz. Bu gazetelerde çalışan meslekdaşlar, 80 darbesi öncesinde, zaman zaman  Adliye koridorlarını aşındırmak zorunda kalsalar da, bugüne oranla çok daha az sayıda cezaeviyle tanışmışlardı.   

12 Eylül öncesi dönemde Nadir Nadi'den  Dinç Bilgin'e, Kemal Ilıcak'tan Karacan'lara kadar çekirdekten yetişmiş gazete patronları vardı. Bugünkü gazetelerin teorik sahiplerini kaç kişi tanır?

80 öncesi dönemde de yazıları, haber ve yorumlarıyla iktidarı destekleyen  gazeteciler vardı. Ama hiç biri bugünküler kadar çapsız, süfli, pespaye ve yüzsüz değildi.

Kapatırken tartışmalı bir konuya da değineyim: Bugün sadece Türkiye'de değil bütün dünyada, mesleğini korumak için çalışan gazeteciler, onurlu iletişim akademisyenleri keza bilinçli yurttaşlar arasında, bu kadar bozulmuş, çürümüş, yozlaşmış medyanın geleceğini tasarlarken ya da düşlerken yani geleceğin iyi, doğru, demokrat medyasını inşa etmeye çalışanlar arasında, bazen ''İyice batsın, rezil olsun da, sonra düzlüğe daha iyi çıkarız'' görüşünü savunanlar var.  Karamsarlık olacak ama bu yaklaşımı benimseyenlere sormak gerekecek: Türkiye'de kötülüğün sonu var mıdır? (SON/RD)

 

29 Ağustos 2020 Cumartesi

13 Mart 2020 Cuma

ÇELİŞKİLER YUMAĞI BİR EFSANE


MAVİ DAKTİLO ,
Express Dergisi, sayı 172 Mart-Mayıs 2020

NOUVEL OBSERVATEUR’ÜN KURUCUSU JEAN DANIEL’İN ARDINDAN

19 Şubat akşamı 99 yaşında öbür tarafa geçti. Nouvel Observateur’ün kurucusu, genel yayın yönetmeni, başyazarı. Camus’nün arkadaşı, De Gaulle hayranı, Mitterrand’ın yakını. Türkiye’ye de bakmış. Sartre’a göre, ”sadece iyi bir burjuva”.

RAGIP DURAN

‘’Fransa’nın en prestijli gazetecisi aramızdan ayrıldı. Kendisi bu dünyanın hem tanığı hem aktörü hem de vicdanıydı.” Eskiden Sosyalist Parti’ye yakın iş insanı Claude Pedriel’in sahibi olduğu Nouvel Observateur (Yeni Gözlemci) dergisi artık mali sermayenin mülkiyetine geçti. Ama dergi son sayısında eski “patronu” Jean Daniel’i bu satırlarla yolcu etti. 20 Şubat tarihli Libération’da Jean Daniel hakkında on yazı yayınlandı. O gün bütün Fransız medyası mesleğin duayenine övgülerle veda etti. Birkaç başlık:
“Soyu tükenmekte olan bir gazeteci”, “Bir gözlemcinin ruhu”, “Mitterrand’ı tanıdıkça, Mitterrand onu büyüledi”, “Mirasını anlamak için bütün başyazılarını yeniden okumak lâzım”, “Angaje edebiyattan fikir gazeteciliğine”, “Siyasete neredeyse edebi bakardı”, “Cezayir konusunda bir denge noktası bulmaya çalıştı”, “Evrensellik boyutlu Yahudilik”, “Küba’da tarihin dağıldığı bir hafta sonu”...
Haliyle ben, Jean Daniel’in mesleki kimliğiyle daha çok ilgileniyorum, ama bir dizi siyasi ve ideolojik tavrı da gazeteciliğini kaçınılmaz olarak etkiliyor. Her zaman olumlu olmayan bir şekilde. Önce Akdenizli, sonra Fransız, sonra da Yahudi 1920 Cezayir doğumlu. 11 çocuklu dindar bir Yahudi ailenin en küçük oğlu. Esas adı Jean Daniel Bensaid. Bu Yahudi ve Arabi soyadı meslekte, toplumda tepki yaratır endişesiyle sadece Jean Daniel’i kullanıyor.
Çelişkilerin, karmaşık durumların kahramanı. Cezayirli, ama Fransız vatandaşı. İsrail devletinin sıkı bir destekçisi, ama Filistinlilerin devlet kurmaya hakkı olduğunu savunuyor. İsrail’in son dönemlerde giderek milliyetçiliğe ve dinciliğe kaymasından rahatsız. Yahudiliğin daha çok kültürel ve evrensel boyutuyla ilgili. “Bırakın Yahudiliğimi istediğim gibi yaşayayım. Önce Akdenizliyim, sonra Fransız, sonra da Yahudi. Yahudi boyutum evrensellik isteğimden sonra gelir” diye yazmıştı. Ustayı yakından tanıyanlar, dindar olmadığını, kaşer yemediğini ve hayatına giren kadınların hiçbirinin Yahudi olmadığını anlatıyor.
Sorbonne’da felsefe tahsil etmiş. Acayip meraklı, çalışkan, disiplinli, ciddi bir adam. Aynı zamanda güçlü bir mizahı var. Biri roman, en az üçü özyaşam öyküsü, diğerleri deneme türünde yaklaşık otuz kitap yayınladı.
Solcu, ama anti-komünist, ama avro-komünist Kendini solcu olarak tanımlıyor. Ama son günlerine kadar ulusal ve dini kimliğin yadsınmaması gerektiğini yazıyor. Solculuğunu “İkinci Sol” olarak tanımlıyor. Bu ideolojik akımın diğer adı “komünist olmayan sol”. Domatessiz menemen! “Soğansız” da denebilir. Bir kahramanı Soljenitsin! “Totaliter bürokrasiye karşı çıkma tekelini sağcılara bırakamayız” bu konudaki temel gerekçesi. Yakınlarına ve çalışma arkadaşlarına göre, sıkı bir anti-komünistti.
“Çelişkilerin ve karmaşık durumların kahramanı” demiştik, en çok ilgi duyduğu siyasi parti Berlinguer’in İtalyan Komünist Partisi’ydi. Onların “Avro-komünizm”e geçişini yakından, heyecanla ve destekleyerek izlemişti.
Elit, ama çok satan, kültürel ve tabii ki siyasi haftalık haber dergisi Nouvel Observateur’ü 1964’te kurmasından 2008’e dek 44 yıl yönetti. Geçtiğimiz yıla kadar yazılarını aksatmadı. Dergiyi kurup ilk sayısını yayınladıklarında bu kadar tutacağını, satacağını beklemiyordu. “40 bin satsak iyidir” demişti, on yıl sonra derginin tirajı 400 bine yükseldi.
Editör ve muhabirleri “patron”u seviyor, yine de “sert, ciddi, inatçı, ama bizi hep dinlerdi” diyorlar. Biraz nobran, biraz narsist, ama babacan. Hep şaşkın, tecrübeli, ama hep saf, heyecanlı, bir şekilde temkinli ve nihayet ilke olarak kendi fikirlerine muhalif bir gazeteci. Karakterler rehberi oldukça kalın.
Hayatta iki müşevviki var: Haber ve inceleme/soruşturma. Öyle iki alıntı, üç telefon görüşmesi sayesinde çıkarılan haberlere yüz vermiyor. Derin, ayrıntılı, çok yönlü haber ve araştırma istiyor. En önemli ve en güzel meziyeti, çalışma arkadaşlarının ifadesiyle, “hep gerçek durumu anladığından emin olmak isterdi”.
Çoğulculuk ve mesafe sanatı
Çoğulculuk esasına göre yönetmeye çalıştığı Nouvel Observateur’ün önemli başarılarının arkasındaki adam. İdam cezasına, ırkçılığa, sömürgeciliğe hep karşı çıkmış, kürtaj hakkını, erken dönemde çevreciliği savunmuş bir gazeteci.
 “Jean, çok iyi bir dergi yöneticisiydi. Bütün derdi, Fransa’nın önde gelen bütün solcu aydınlarını dergide bir araya getirmekti. Sosyal-demokrasinin ideologlarına sayfalarını açtığı gibi, André Gorz gibi anti-kapitalistlere de köşe verdi.”
Jean Daniel’in bir başka özelliği de çok farklı çizgilerden insanlarla kurduğu bağlardı. Elysée Sarayı da, Sosyalist Parti’nin genel merkezi de, kilise yetkilileri de, hatta Paris Camii’nin imamı ile Gérard Depardieu bile gelip Jean’dan fikir alırdı.
İktidar sahipleriyle bir gazeteci için fazla içli dışlı. İki örnek: Derginin bir köşe yazarının Mitterrand’ı sert bir şekilde eleştiren yorumuna tepkisi: “Yazın doğru. Ama çok sert eleştirmişsin. Mitterrand şimdi beni birkaç hafta Saray’a çağırmaz. Olsun. Yine de yayınlayacağız bu  yazını.” Sonuç olarak belki de fena bir tutum değil, ama Saray’la ilişkilerle eleştirel bir yazının böyle dengelenmesi?
İkinci örnek: 1963’te John F. Kennedy ile söyleşi için ABD’ye gidiyor. Kennedy, başta CIA olmak üzere, yakın çevresine pek güvenemediği için, Fransız gazeteci Jean Daniel’den Küba lideri Castro’ya bir uzlaşma mesajı götürmesini istiyor. Bizimki de verilen görevi yerine getiriyor. Ne var ki, mesaj Castro’ya iletildikten bir gün sonra, Dallas’tan bir haber geliyor: “Başkanı vurdular!” Bu arabuluculuk misyonu da böylelikle başarısızlıkla sona eriyor. Gazeteci özel ulak mı?
“Çelişkili” demiştik ya, Daniel bunu bir daha kanıtlıyor şu cümlesiyle: “Birisinin önünde eğilmek benim açımdan söz konusu olamaz. Devletin en üst düzey yetkilisi karşısında bile.”
Jean Daniel siyasete ve topluma esas olarak bireyler temelinde bakıyor. Mesela insan olarak Charles de Gaulle, Gaulle’izmden daha önemli ve değerliydi onun gözünde.
 “İyi bir burjuva”
Aslında literatürdeki gazetecilik kimliğinde pek bulunmayan bir resmi etik sorumluluğu taşırdı omuzlarında. “Gazetecilik dünyasında devlet adamı gibi davranırdı.” Ça alors!
Yine kabul etmek gerekir ki, “gazeteciliğe hem edebi hem de felsefi bir boyut katmaya çalıştı.”
Jean-Paul Sartre, ki La Cause du Peuple ve Libération’un yanısıra yıllarca Les Temps Modernes’in yayın yönetmenliği üstlenmiş bir filozof, dolayısıyla bir gazetecilik ve yayıncılık tecrübesi, bilgisi var, Daniel’in bu gazetecilik maceralarını çok fazla deşmeden, esas olarak siyasi arenadaki tutumları nedeniyle, ona “sadece iyi bir burjuvadır” kartvizitini layık bulmuş.
Daniel, Cezayir konusunda yakın dostu Albert Camus’den farklı düşünüyordu. Çünkü Daniel hem Cezayirli hem de Fransız sayıyordu kendini. Camus’nün Cezayirliliği ise çok daha düşük düzeydeydi.
Usta aynı zamanda bir denge adamıydı, hatta aşırı dengeci. Çok da hırpalamayalım. Mitterrand kendisine üç kez, demek ki ısrarla, büyükelçilik teklif etmiş, Daniel üçünü de reddetmiş. Gazetecilikte ısrarlı ve kararlı. Halbuki Ortadoğu uzmanı, Le Monde’un klas gazetecisi, mütevaffa Eric Rouleau ilk teklifte Fransa’nın Ankara Büyükelçiliği’ne taşınmıştı.
Oryantalizm ve ötesi
Doğan Özgüden’in tanıklığıyla bitirelim bu büyük boy yorumlu Jean Daniel vesikalığını: Doğan-İnci Özgüden çifti, 12 Mart diktatörlüğüne karşı 1972’de Paris’te Fransız basınını bilgilendirme turuna çıktıklarında iki gazetecinin kendilerine özel olarak iyi davrandığını hatırlıyor. Biri, Canard Enchainé’nin o zamanki yazı işleri müdürü Claude Angeli. Adam haberci, Özgüden çiftine ‘’Türk Silahlı Kuvvetleri’nin Türkiye ekonomisi üzerindeki ağırlığı nedir? Bu bağlamda Türkiye-Fransa silah ticaretinin boyutları neler?’’ diye sormuş. Özgüden’ler de Angeli’yi bilahare ayrıntılı olarak bilgilendirmiş. İkinci gazeteci merhum Jean Daniel. Daha karşılaşmalarının hemen başında Daniel pat diye sormuş Özgüden’lere.
 – Siz terörist misiniz?
 – Ne demek istiyorsunuz! Biz de sizin gibi gazeteciyiz ve buraya size Türkiye’deki insan hakları ihlallerini anlatmaya geldik.
 – Özür dilerim, ama at izi iti izine karışabilir bir memlekette. Çünkü sizde İsrail başkonsolosu kaçırıldı ve öldürüldü. Elrom’u kaçıran grubun Paris’te de adamları varmış diye duymuştum da…
Bu nahoş girizgâhtan sonra Daniel, Özgüden’lere o zamanların genç muhabiri Kenize Murad’ı tanıştırmış ve V. Murat’ın torunu Kenize hanım onlarla bir söyleşi yapmış.
Uzun yıllar Batı Avrupa’da yaşadığım için kendimi ikinci sınıf da olsa “Oryantalizm uzmanı” olarak niteleyebilirim. Sonradan oryantalist olanlar pek vahim olur.
Şimdi Daniel ile Angeli’nin Özgüden’lere yönelik sorularını kıyaslayalım. Biri son derece anlamlı, somut ve siyasi bir soru soruyor. Öteki, Türkiye’de binlerce insan baskı altında iken İsrail başkonsolosunun kaçırılıp öldürülmesinden yola çıkarak Türkiyeli meslektaşını “Siz terörist misiniz?” diye karşılıyor. Üstelik söz konusu karşılaşma Kudüs’te değil, Paris’te cereyan ediyor. Bu garip karşılama sorusunu soranın Cezayir doğumlu olup sonradan Fransız olması bir handikap mı?
Bu aralar Fransız basın tarihini inceleyen kitaplar okuyorum. Gazeteciliğin ne kadar siyasi, ne kadar ideolojik ve tabii ki ne kadar toplumsal/kültürel bir meslek olduğunu anlatan çok ilginç örneklere rastladım. Keşfettiğim bir başka nokta: 19. ve 20. yüzyılda Fransa’da gazete kuran ve yönetenlerin neredeyse hepsi çok iyi eğitim almış, doktoralar yapmış, kitaplar yazmış aydınlar. Sağcı Figaro’da da komünist Humanité’de de durum bu. Bir büyüğüm vakti zamanında demek ki boşuna dememiş şu sözü: “Öyle gazete kültürüyle, sadece gazete okumakla aydın, hatta iyi gazete yöneticisi olunmaz. Öyle ancak iyi bir gazete okuru olabilirsin. Zor, karmaşık ve ciddi bir iştir gazetecilik.”
Ömrünü bu zor, karmaşık, ciddi işin hakkını vermeye adamış bir gazeteciydi Jean Daniel. Her şeye rağmen saygı duruşunu hak ediyor. (SON/RD)

10 Mart 2020 Salı

GAZETECİLİK SOLCU BİR MESLEK MİDİR?


·     
         Memleketin resmi, gayri resmi, özel, ticari, yandaş, candaş, dinci ve sözde muhalif medyasının genel manzarasına baktığımızda bu soruya olumlu yanıt vermek imkansız. Ama mesleğin bizatihi kendisine, amaçlarına, ve eski dönem çalışmalarına baktığımızda bu soruya nispeten kolayca evet cevabını verebiliriz.



Ragıp DURAN

Medya mülkiyeti… Saray’a yakın iş adamlarının, inşaat şirketlerinin TV ve gazete sahibi olması…Belediye seçimlerini kaybedince iktidar medyasından bir kaç gazetenin kapanmak zorunda kalması…Her gün ekranlarda rastladığımız yüzlerce yalan haber…Algı operasyonları… Siyasiler arasında ağız dalaşları…2 saat sonra tekzip edilen manşetler…Ünlü köşe yazarlarının ünsüz çuvallamaları… Egemen medyadan uzaklaştırılan gazetecilerin sosyal medyadan yaptığı yayınlar…
Son dönemlerde siyasi ve toplumsal konular tartışma gündemine geldiğinde, neredeyse kaçınılmaz olarak işin içine medya da giriyor. Çünkü sadece siyasiler değil yurttaşlar da siyasi, ideolojik, toplumsal, ekonomik, kültürel gelişmeleri medya üzerinden öğreniyor, tartışıyor, tepki gösteriyor. Normal. Çünkü gazetecilik çok siyasi, çok ideolojik, çok kültürel, çok toplumsal ama aynı zamanda bir o kadar da ticari bir faaliyet.

Onlar açısından tehlikeli gazetecilik

Gazetecilik, Batı’da yaklaşık 4 yüzyıldır, bizde neredeyse 2 yüzyıldır icra edilen bir meslek. Mesleğin evrensel kuralları, amaçları, uslubu, yolu yordamı belli. Ancak her ülkenin kendine has koşulları da bu mesleğin uygulama yöntemini değiştirebiliyor. Ayrıca Türkiye dahil, bir çok ülkede baskı rejimleri, kendi suç ve sahtekarlıklarını ortaya çıkarmasın diye gazeteciliği kriminalize ediyor. Yerine ve dönemine göre gazeteciler öldürülüyor ya da hapse atılıyor.
Noam Chomsky, bir sohbetimizde 30’lu 40’lı yıllarda ABD’de her eyalette yüzbinlerce satan işçi gazetelerinden söz etmişti. O zaman sendikalar güçlüydü, işçi sınıfı kalabalık ve etkiliydi. Batı Avrupa’da da 70’li yılların ortalarına kadar, Fransa’da Komünist Partinin gazetesi L’Humanité, İtalya’da L’Unita, İngiltere’de Morning Star adından söz ettiren önemli kitle yayın organlarıydı. Güzel eski günler!
Benim Nieman-Harvard’daki hocam kıdemli gazeteci Bill Kovach, bugün yaşı 70 civarında olan Amerikalı gazetecilerin sloganını aktarmıştı bir konuşmasında: Back to the old values! (Eski değerlere geri dönelim!).

Bu aralar sıkıştılar

Neo-liberalizm artık can çekişmeye başladığı için, faşist ya da faşizan iktidarlar, çeşitli ülkelerde, kapitalizmin ve kendilerinin hakimiyetini sürdürebilmek için olağanüstü baskıcı yöntemleri devreye soktu/sokuyor. ABD’de Trump, Rusya’da Putin, Çin’de Xi Ping, Brezilya’da Bolsonaro, Türkiye’de Erdoğan, Filipinler’de Duterte, Macaristan’da Orban, Polonya’da Morawiecki…vs… muhaliflere ve özellikle bağımsız medyaya karşı çok sert önlemler alıyor. Çünkü akademi ve medya, alan olarak, meslek/uğraş olarak, yapısında eleştiriyi olmazsa olmaz bir kavram olarak içeriyor.
Akademi’nin sosyolojisini, ekonomi-politiğini uzmanlarına bırakalım. Medyanın yapısına, haline, amaç ve çalışma ortamına bakalım:
İlginçtir, Trump da Erdoğan da, Çinli, Filipinli, Macar ve Polonyalı mevkidaşları hatta Fransa’da Macron bile, ülkesindeki medyadan genel olarak şikayetçi. Çin’de zaten Parti ve devlet denetimi dışında medya olmadığı için Pekin yönetimi ancak yabancı gazetecilerle global medyaya diş geçirmekle meşgul. Bir de sosyal medyadan çok korkuyor istibdat rejimleri.
Trump açıktan açığa, basın toplantılarında CNN İnternational’e ‘’Siz Yalancı Medyasınız!’’ diyebiliyor. New York Times, Washington Post gibi kıdemli gazetelerin Beyaz Saray akreditasyonlarını iptal ettirebiliyor. Trump iktidara geldiğinden bu yana ABD’de basın özgürlüğünü savunma komiteleri kurulmaya başladı. Türkiye’nin durumu malum: Çin ve İran ile birlikte dünyanın en büyük gazeteci hapishanesi…

Aslında solcu olmak şart değil insan olmak yeterli

Gazetecilik kuralına, usulüne, etiğine göre yapıldığında, yoksulların, sessizlerin, yetimle öksüzlerin, çaresizlerin derdini topluma ve iktidara aktaran, sorunlarına çözüm bulunması için çalışan bir kurum. Gazeteciliğin özünde, yapısında, doğasında itiraz, muhalefet, değiştirme isteği, olumluya gitme arzusu var.
Bu nedenle de Batı’da gazeteciler çoğunlukla solcu olmakla suçlanır, sağcı iktidarlar ve kesimler tarafından. Mesleği doğrudan suçlayamayan iktidar sözcüleri, hınçlarını mesleği icra edenlerden almaya kalkışıyor. Oysa ki gazeteci dendiğinde, daha ilk başta önemli bir ayırım yapmakta yarar var ki, bu ayırım maalesef ne bizde ne de genel olarak dış dünyada yapılıyor: Haber toplayan yazan, röportaj yapan ile bizde köşe yazarı denen yorum yapan, fikir beyan eden meslek çalışanı. Bu iki kategori de gazeteci olarak anılsa da, hem meslek erbabı olarak hem de yazarken farklı motivasyonlarla iş yapan insanlar. Gazetecilik, esas olarak somut olgu, somut bilgi mesleği olmasına rağmen, yanına belirli bir dozda ve mevcut bütün farklılıklarını vermek şartıyla ve niteliği açıkça belirtilmesi koşuluyla görüş, yorum ve değerlendirme çalışması. Yalnız burada dikkat: Bilgi ve fikir tamamen ayrı kavramlar. Bilgi, somut bir olguya dayandığı için tartışılması sözkonusu değil. Bilgi nesnel (Objektif) bir olgu. Oysa ki fikir, yorum ya da görüş, yazanın öznel (Sübjektif) bir değerlendirmesi. Her türlü tartışmaya açık. Bilgi ile fikir  birbirinin yerine geçebilecek mefhumlar değil. Oysa ki artık sadece bizde değil, Batı’da da bilgi diye fikir/yorum pazarlanıyor medyada. Hatta buna modern bir isim bile bulundu: Alternatif Olgu!

Muhabir ile yorumcu

Haberci, bir olayı izlerken, bir yere gidip röportaj (Söyleşi değil) yaparken, kendi şahsi siyasi-ideolojik bakışını, perspektifini mümkün olduğunca işine karıştırmaz. Haberci, gözlem yapar, inceler, araştırır, olayın/meselesinin farklı hatta zıt yanlarını/taraflarını dinler, topladığı tüm bu bilgi ve görüşleri haber formatına sokar ve okur kitlesine aktarır. Muhabirin işi olguyu doğru, kapsayıcı, ayrıntılı, derin ve bütün unsurlarıyla yazmaktır. İnandırıcı ve güvenilir olmak için elinden geleni yapar. Somut bilgi, belge, tanıklığa dayanır. İyi haberci, yazdığına yorum katmayan habercidir. Gerçi her yazar, seçtiği kelimelerle, kurduğu cümlelerle, yazısının inşaatında/kurgusunda kaçınılmaz olarak kendi siyasi-kültürel tercih ve geçmişinin izlerine ister istemez yer verir, ama bunu ayan beyan, bağıra çağıra bir yargı şekline dönüştürmediği sürece fazla sorun yok.
Fransız gazeteci Albert Londres’un dediği gibi ‘’Muhabir, kalemini yaraya batırır’’. Muhabir, düzgün giden işlerin üzerine değil, aksayan, bozuk, olumsuz olguların üzerine gider. İktidarın veya herhangi bir kurumun olumlu çalışmalarını yaygınlaştırmak için o kurumun bünyesinde maaşlı olarak çalışan, halkla ilişkiler uzmanları, reklamcılar ya da eski deyimle propagandacılar bulunur. Onlar gazeteci değildir. Hatta mesleki faaliyet olarak gazetecilerin yaptıklarının tam da tersini yaparlar.
Köşe yazarı, yorumcu ise olgu ile olay ile değil daha çok olayın değerlendirmesine, yorumlanmasına odaklanmıştır. Fikir ve görüş sahibidir, siyasi eğilimi bellidir, zaten okur da köşe yazarının bu kimliğini bilmektedir ve onu köşesini okurken siyasal bir tercih yaparak okur.

Biri somut öteki soyut

Gazetecinin, muhabirin ana hammaddesi gerçektir, halkla ilişkiler, reklam ve propaganda alanında faaliyet gösterenlerin temel sorunu ise savundukları davayı yaygınlaştırmaktır. Savundukları davanın doğru olması şart değil. Hatta genellikle olumsuz bir davayı olumluymuş gibi göstermek için yapılır bu ajit-prop.
Gazeteciliğin doğum aşamasında beliren bilahare deneyim ile olgunlaşıp saptanan ilke ve amaçlar, eskiden beri özellikle savaş ve kriz gibi olağanüstü hallerde görmezden gelindi. Gazeteciler bu sıkıntılı günlerde mesleklerini icra edemediler, kiralık kalem ya da propagandacı gibi çalıştılar.
Neo-liberalizmin yükselmeye başladığı 90’lı yıllardan bu yana ise gazetecilik, eski, klasik, geleneksel anlam ve işlevini artık çok büyük ölçüde kaybetti. İşini doğru dürüst yapan gazeteciler ise nesli tükenmekte olan meslekdaşlar haline geldi.
Aslında ruhu, içeriği, yaklaşımı ve çalışma tarzı büyük ölçüde solcu olan bu meslek, diğerkâmlık, başkalarının derdine ortak olmak, acı ve sıkıntılarla empati kurmak, olumsuzlukları yaygınlaştırarak olumlu çözümler aramak üzerine kurulu.

Zenaat idi bozuldu sanayi oldu ama…

Gazetecilik, bu mesleğe gönülden bağlı insanların icra ettiği bir meslek iken (1970’lere kadar), çalışma koşulları daha çok bir zenaatkarın ortamına benzerdi. Gazetecilik dünyasına o zamanlar mali sermaye henüz girmemişti. Gazetelerin sahibi holding patronları ya da inşaat şirketi sahibi insanlar değildi. O zamanlar patronlar da çekirdekten yetişme gazeteci idiler, başyazardılar mesela. (Ahmet Emin Yalman, Zekeriya-Sabiha Sertel, Yunus Nadi…vb…) Mavi tulumlarını giyinip matbaa makinelerini tamir eden patronlar da gördük.
Adı matbuattı ilk başta, sonraları, 60’lardan sonra basın demeye başladık. 80lerden sonra adı da değişti, medya oldu. Çünkü artık zenaat devri kapanmış, sanayi devri başlamıştı. O zaman da gelsin esas olarak kâr hırsı, gelsin arz-talep yaklaşımı, gelsin cıvık cıvık magazinler…en sonunda da geldi Saray’ın emrindeki kalem erbabı.
Medyayı, mali sermayenin boyunduruğundan kurtarmak, medya mülkiyetini münhasıran o medyada çalışan gazeteciler ile o medya organını okuyan, dinleyen, izleyen yurttaşlara aktarmak, ona kamu çıkarını asil bir şekilde savunma misyonunu geri vermek, zengin ve güçlülerin değil yoksul ve güçsüzlerin sesi olmak sıfatını yüklediğimizde, yurttaş ve toplum nezdinde hak ettiği itibarı iade etmiş olacağız gazeteciliğe ve gazetecilere.

TÜKENMEZ Dergisi sayı 36 İLKBAHAR 2020


14 Aralık 2019 Cumartesi

YENİ OSMANLI, ESKİ DERİN DEVLET, SONSUZ ÇIKMAZ



Suriye 

YENİ OSMANLI, ESKİ DERİN DEVLET, SONSUZ ÇIKMAZ

Tek Adam rejiminin bedbaht Suriye macerası geçmişi, bugünü ve geleceğinin yanısıra Ankara’nın içeride ve dışarıda uyguladığı plansız dönüşüm politikaları, çıkmazlarını sergiliyor.

Ragıp Duran

Arap Baharının bölgedeki yansıması olarak patlak veren Suriye iç savaşının Türk yönetimi ve Türkiye üzerindeki çok boyutlu ve çok olumsuz etkileri her geçen gün daha bariz bir şekilde ortaya çıkıyor.
Önce sorunun beş tayin edici boyutunu sıralayalım:
·       Suriye’deki savaştan kaçıp Türkiye’ye sığınan yaklaşık 4 milyon Suriyeli.
·       Yakın zamana kadar Suriye’nin özellikle Türkiye ile sınır bölgelerinde, kuzey’de ve kuzey doğu’da doğduğu sanılan iktidar boşluğunun Ankara tarafından doldurulmaya çalışılması
·       Aynı bölgede gün be gün oluşmakta olan özerk Kürt idaresinin Türk devleti tarafından terörizm bahanesi ile ortadan kaldırılma girişimleri
·       Moskova, Washington, İran, İsrail ile Şam rejiminin yanısıra yerli ve global Cihatçı güçlerin Suriye’deki iktidar kavgasına Ankara’nın ortak olma isteği
·       Bu girişimin Ankara’nın Washington, Moskova ve AB ile ilişkilerinde yarattığı gerginlik hatta çıkmazlar
Şimdi de her bir boyutun biraz ayrıntısına girelim:

  MİSAFİR İDİ SORUN OLDU
Dehası kendinden menkul Dışişleri eski Bakanı Davutoğlu’nun ünlü ‘’Komşularla Sıfır Sorun’’ politikası AKP’nin ilk başlarda bir vitrin malzemesi idi. Bu malzeme zamanla Eyyubi camiinde namaz kılma dönüşümüne uğradı. Hoş bu arada Süleyman Şah türbesi, PYD olmasaydı IŞİD’in eline geçip toz toprak haline gelecekti. Davutoğlu, ilk başlarda Suriyeli göçmenler konusunda istiab haddini 100 bin olarak açıklamıştı. Ne var ki bu sayı 4milyona yaklaştı. Bugün anlıyoruz ki, Erdoğan rejimi, daha o zaman, bu Suriyeli ‘’göçmen stokunu’’ hem içeride (Bilahare vatandaş yapılarak, ya da olası bir karışıklıkta hazır kıta olarak değerlendirmek için) hem de dışarıda Batı’ya karşı bir şantaj malzemesi olarak kullanmayı tasarlamış. Bu plan geri tepti. Çünkü, Türkiye’nin ekonomisi ile milli ve milliyetçi yapısı, bu kadar kalabalık bir Arap kitlesini ağırlamakta ve mas etmekte başarısız oldu. Türkiye’de anti-semitizm, sadece İsrail düşmanlığı ile sınırlı değil. Atasözlerinden de belli, Osmanlı’nın yıkılış efsanelerinden de belli ki, ‘’Arap’’ Türkiye’de ve Türkçe’de olumsuz bir sıfat. Zaten son yerel seçimler de gösterdi ki, ağır ekonomik sıkıntılar içinde kıvranan yurttaşlar, ülkedeki Suriyeli ’’misafirlere’’ pek hoş bir evsahipliği yapmak niyetinde değiller. Aslında Türkiye’de artık açıkça ırkçılığa dönüşmüş bir Suriyeli düşmanlığı mevcut.
Tek Adam rejimi, iki de bir, ‘’Kapıları açarım haa’’ tehdidiyle Batı’dan hem para almak hem de onları sıkıştırmak amacıyla Suriyeliler kartını kullanıyor. Bu konuda Avrupa başkentleri yatıştırıcı politikalarını halen tamamen terk edemedi.
Oysa ki, mülteci sorunu esas olarak ancak her insanın kendi ülkesinde huzurlu bir şekilde yaşamasıyla çözülebilir. Yani sorunun sonuçlarıyla değil, kaynağı ile uğraşmak gerekirdi. Ankara, bugün izlediği günü birlik, istikrarsız politikalar, işgalci ve mezhepçi yaklaşımlar yerine, Suriye’de iç savaşı sona erdirecek politikalar benimseseydi, belki yine mülteci ağırlamak zorunda kalabilirdi ama hem sayı bu kadar yüksek olmazdı hem de bu sınırlı sayıdaki Suriyeli göçmenler en kısa zamanda kendi topraklarına, evlerine dönebilirdi.

 ESKİ VE YENİ SORUNLAR
Ankara-Şam ilişkilerinde her iki taraftan bakıldığında önemli bir kaç sorun var: Misak-ı Milliye’ye geç olarak ve bazı manevralar sonucunda katılan Antakya (Hittitlerden mülhem Hatay diye bir isim uydurdular, binlerce yıllık İncil kenti Antakya’ya!) Suriye’nin resmi haritalarında Suriye toprakları olarak gösterilirdi.
Ankara, PKK’nin ve lideri Öcalan’ın uzun yıllar Suriye rejimi tarafından ağırlanıp desteklenmesini hiçbir zaman içine sindiremedi. Bu desteği unutmadı ve hınç biledi. Derin devlet, Kürt, Ermeni ve Pontos meselesi kadar olmasa da Türkiye’de yaşayan Arap azınlığa karşı her zaman kuşkulu ve kaygılı gözlerle baktı. Arap azınlığın arkasında kocaman bir Arap dünyasının bulunması merkezi Türk yönetimini tedirgin ediyordu.
Suriye iç savaşında, Kürtlerin, Şam rejimi ile Cihatçılar arasında başlayan kavgada, her iki tarafa da eşit uzaklıkta durup kendi bağımsız üçüncü yollarını inşa etmeye başlaması Ankara’yı en çok tedirgin eden gelişme oldu. Suriye’de Kürtlerin yaşadığı bölgelerde aslında bir iktidar boşluğu oluşmamıştı. Beştepe Saray’ı, Esad rejiminin kaybettiği toprakların IŞİD ya da diğer Cihatçı örgütlerce ele geçirilmesinden hiç rahatsız olmadı aksine zaten iyi ilişkiler içinde olduğu ve ‘’ılımlı muhalefet’’ olarak adlandırdığı kesimleri önce ‘’Özgür Suriye Ordusu’’ sonra ‘’Suriye Milli Ordusu’’ adı altında örgütleyip alana sürdü. (Sanki Esad rejiminin milli ordusu yokmuş gibi). Ankara yangından mal kaçırırcasına, kuzey ve kuzey doğu Suriye’yi, terörizm bahanesiyle işgal etmeye girişti. Oysa ki bu bölgedeki Kürt silahlı güçlerinin, YPG olsun SDF olsun, TSK’ya ya da Türkiye’ye yönelik bir tek silahlı eylemi yoktu. Meşru zemine geçmek için, MİT Başkanının ’da gizlice kaydedilen bir konuşmasında itiraf ettiği üzere, YPG/SDF’de bulunmayan orta ve uzun menzilli silahlarla Türkiye’den ya da Suriye topraklarından Türk hedeflerine yapılan atışlar kimseyi ikna edemedi.
Ankara, ABD, Rusya, İran ve İsrail’in güç, toprak ve egemenlik kazanmaya çalıştığı bir ülkede kendi varlığını ve gücünü de ispat etmeye çalıştı. Halbuki, Türk yetkililerin ‘’Esad bugün yarın gidici’’ tahminleri tamamen yanlış çıktı. Şimdilerde Şam’da ve Arap dünyasında ‘’Erdoğan mı önce gidecek yoksa Esad mı?’’ tartışması daha cazip hale geldi. İşgal, Ankara’yı Suriye’de başka bir konuma, kimliğe soktu.

      KÜRTLER OLMASAYDI NE İYİ OLURDU
Kürt meselesi Suriye sorununun kalbini/beynini oluşturuyor. Kürtlerin, Suriye’de ulus-devletin alternatifi olarak ortaya çıkan Demokratik Özerklik sistemini inşa etmeye başlaması, Ankara’da büyük bir panik yarattı. Çünkü bu girişim kaçınılmaz olarak Türkiye Kürtlerini de etkileyecek, merkezi jakoben Türk devleti büyük darbe alabilecekti. Hele bir de aynı dönemde, eskiden sadece bölgesel ve etnik çağrışımlı küçük/orta çaplı bir örgüt olan Kürt siyasi partisi, Türkiye partisi olma yolunda önemli adımlar atıp 6 milyon seçmenin iradesi ile TBMM’nin 3. büyük partisi haline gelmesi telaş ve paniği derin korkuya çevirdi. Başta HDP ile SDF/PYD olmak üzere Türkiye’deki ve Suriye’deki bütün Kürtleri kriminalize ederek tecrit etmek, hapsetmek, yok etmek Tek Adam rejiminin benimsediği yaklaşım oldu. Bugün neredeyse bütün dünya, TSK ve öncü gücü IŞİD ve El Kaide artığı Cihatçıların Suriye’de etnik temizlik yaptığını kaydediyor. Soykırım’dan söz eden ciddi devlet adamları, örgüt ve kesimler de var.
En kalabalık Kürt nüfusunu barındıran Türkiye’nin, İran, Irak ve Suriye’de yaşayan Kürtlerin de sorunlarını çözebilmesi için öncelikle kendi ülkesindeki Kürtlere özgürlük, bağımsız yurttaş ve kolektif kimlik haklarını tanıması gerekirdi. Bütün ‘’kardeşlik’’,’’ et-tırnak gibiyiz’’, ‘’Çanakkale’de beraber savaştık’’ nutuklarının hiçbir anlam ve değeri yok. Ankara, Kürt köylerini, yerleşim birimlerini yaktı yıktı, Kürt belediyelerine kayyım atadı, Kürtçeyi hala yasaklıyor, Kürtleri dövüyor, öldürüyor, yok sayıyor, malına mülküne el koyuyor. Bu vahşi politikalar yerine, belki de Özal’ın tasavvur edip gerçekleştiremediği Türkiye-Kürdistan Konfederasyonu tezi bile, bir hakim sınıf temsilcisi tarafından tasarlanmış olsa bile, bugünkü durumdan daha kötü değil. Kürtlerin geleceğine Kürtler karar vereceği için geleceğe ilişkin planları burada sınırlayalım. Ne var ki Türk derin ya da yüzeysel devleti, güneyde komşu Kürt devleti/bölgesi/yapısı istememek gibi bir lükse sahip değil. Hiçbir devlet zaten komşularını seçmek ya da beğenmemek hakkına sahip değil.

 NADİR AMA FELAKET BİR DURUM
Ankara’nın gözünü Kürt meselesi bürümüş olduğu için, bütün iç ve dış politikasını bir tek hat üzerine kuruyor: Kürt karşıtlığı. Bu durumda da Ankara, ABD, Rusya, İran, Suriye ve Cihatçılar arasında adeta bir ‘’Hokkabaz Topu’’ durumuna düşüyor. Washington’un Obama’dan bu yana ayrıca bütün Batı koalisyonunun IŞİD’e karşı savaşta, TSK yerine SDF’yi tercih etmesi bütün ittifak ilişkilerini altüst etti. Erdoğan, çeşitli bahanelerle ABD’ye karşıymış gibi görünürken, liseli aşık düzeyinde naz yapıp, Putin’e yaklaştı. Ancak Moskova da, en az ABD kadar, Suriye’de Esad’ın yanısıra Kürtlere de yakın. Afrin’de Ankara’ya büyük bir taviz verdi ama Rusya Savunma Bakanı ya da Dışişleri Bakanı hala SDF ile yakın ilişkilerini sürdürüyor. Erdoğan’ın Suriye’de özel hem de çok özel bir konumu var: Cihatçılarla iyi ilişkisi olan tek lider. Ayrıca Kürtlere düşman olan da tek lider. Zaten birinci konum ikinciyi zorunlu kılıyor. Bütün dünya ise Cihatçılara karşı ve Kürtlerle dost! Erdoğan, Putin’in de manevraları sayesinde Suriye’de Cihatçıların hamisi konumuna düştü. Aslında düşmedi hakikaten öyle.
Erdoğan, Suriye’de bağımsız bir politika izleyemiyor artık. Çünkü Nato üyesi ve ABD’nin stratejik ortağı olarak Washington’a bağlı, çünkü S400’lerle taçlanan yeni ortaklığı nedeniyle de Moskova’nın siyasetlerini hesaba katmak zorunda.

 BUNDAN SONRA…
Ankara’nın Suriye konusundaki bütün politikaları, Türkiye’yi dünyada tecride götürdü, zaten pek parlak olmayan ekonomiyi her geçen gün iyice çökertiyor. Kendisi açısından daha da önemlisi vakti zamanında yüzde 52’lere çıkmış olan seçmen desteği yüzde 40’ların altına düştü.
Erdoğan, bundan sonra Esad rejimi ile anlaşmaya çalışsa bile (Ki Şam’ın böyle bir isteği var mı ki?), ABD ve Rusya arasında en kıvrak figürlerini sergilese bile, AB’nin mümkün olmayan desteğini kazanabilse bile, Türkiye içindeki Kürt meselesini barışçı ve demokratik bir şekilde çözemezse (Ki bu konuda en küçük bir işaret bile yok) çıkmazın içinde debelenip kuyunun içinde bir süre daha bağırıp çağırabilir. Ki hiç kimsenin gelip de kuyuya ip atmayacağını bildiği halde…

TÜKENMEZ KIŞ SAYISI ARALIK 2019 / S 4-6





13 Aralık 2019 Cuma



M  A  V  İ    D  A  K  T  İ  L  O


RENAUD’NUN 
ÖNCE BÜCÜRLER VE ÇOCUKLAR’I

Herkesin anayurdu çocukluğudur

Ragıp DURAN

3 yıl aradan sonra Önce Bücürler ve Çocuklar albümüyle geri döndü kıdemli anarşist-romantik şarkıcı. 29 Kasım’da çıkan albümde bir düzine yeni şarkı var. Ses düzeltici filtreler, bilgisayar marifetleri filan yok. Sesi nasıl çıkıyorsa öyle kaydedilmiş. Hüzünlü, kırık, parçalı bulutlu, hatta yaşlı bir ses. Ama güzel ve etkileyici

Ragıp DURAN

Renaud sadece müzisyen değil, Fransa’da her yıl yapılan “En Çok Sevilen Şahsiyet” anketinde son yirmi yılda hep ilk beşe giren bir isim. Albümleri, yazdığı ve hakkında yazılan kitaplar bazen milyonlarca, çoğu zaman da yüz binlerce satan bir kahraman.

Yeni albümü 29 Kasım günü çıktı: Önce Bücürler Ve Çocuklar (Les mômes et les enfants d’abord). Albümün başlığı, Renaud’nun ustası Brassens’e bir selam. Zira, Brassens’in en bilinen şarkılarından birinin adı “Önce Arkadaşlar” (Les copains d’abord). Üstelik Renaud, sadece Brassens şarkılarından oluşan bir albüm yapmıştı. 
Bu 17. albümü. Önce öyküsü: Son olarak 120 konserlik turnesinde Renaud izleyiciler arasında çok sayıda çocuk olduğunu saptıyor. “Önlere gelip bana bir şeyler söylüyorlardı. Argo sözler, belden aşağı deyimler kullanıyorlardı. Veletler çok sever bu tür lafları.” Renaud böylelikle üç kuşağa hitap eden bir şarkıcı olduğunu anlıyor. Bir de tabii “Kayıp Cennet” olarak adlandırdığı çocukluğuna olan özlem, başta kendi çocuklarına (Lolita 39, Malone 13) duyduğu sevgi ve şefkat albümün lirik altyapısını oluşturuyor. Aslında, Seferis’in bir dizesi galiba, “Herkesin anayurdu çocukluğudur”. Sonlara doğru haliyle başa dönülüyor.


Önce Bücürler Ve Çocuklar çocuklara yönelik bir albüm değil. Renaud’nun kendi çocukluğunu andığı, çocukluğun saflığını ve fırlamalığını anlattığı bir albüm. “Büyük çocuklara ve hep çocuk kalmak isteyenlere” demiş.

“Sesi artık öksüz, ama sözcükleri henüz değil” başlığını kullanmış bir eleştirmen. Bir önceki albümdeki “Sözcükler” şarkısını hatırlayalım. Bir hayranı ise “Mesele Renaud doğru mu şarkı söylüyor, yoksa yanlış mı değil. Mesele Renaud’nun hakiki şarkı söylemesi” demiş.

Bücürler doğal bir Renaud albümü. Çünkü bir önceki albümde kullanılan ses düzeltici filtreler, bilgisayar marifetleri filan yok. Sesi nasıl çıkıyorsa öyle kaydedilmiş. Hüzünlü, kırık, parçalı bulutlu, hatta yaşlı bir ses. Ama güzel ve etkileyici.

Bücürler’in lansmanı albümün çıkışından bir hafta önce, Renaud’nun çocukken gittiği anaokulunda yapıldı. 29 Kasım’dan bu yana yeni albüm hakkında yazmayan gazete, dergi, internet sitesi kalmadı Fransa’da. Hepsi de övgü dolu.

Renaud, birçok sanatçı gibi bunalımlı bir hayat yaşamış, yaşıyor. Hele bu yıl hem annesini hem de kardeşini kaybetti. Alkol bağımlılığından kurtulmak için tedavi gördüğü sırada düştü, ayak bileğini ve bir kolunu kırdı. Dokuz aydır ağzına Fransız rakısı Pastis (Marsilya’nın tek zehiri) koymuyor. Babası Almanca tercümanı olduğu ve Paris’in Nazi işgali sırasında Almanlara çalıştığı için, işbirlikçi olmak suçlamasıyla karşı karşıya. “Sevmiyorum babamı / Sert bir adamdı.”

Başından iki evlilik geçmiş, ikisi de boşanmayla sonuçlanmış. Fazlaca pimpirikli.


Seferis’in bir dizesi galiba, “Herkesin anayurdu çocukluğudur.” “Önce Bücürler Ve Çocuklar” Renaud’nun çocukluğunu andığı, çocukluğun saflığını ve fırlamalığını anlattığı bir albüm. “Büyük çocuklara ve hep çocuk kalmak isteyenlere” demiş.


Müzisyenliğe sokak şarkıcısı olarak başlamıştı. Sonra efsanevi şaklaban Coluche’le birlikte café-chantant’larda sahneye çıktı. Coluche ölünce balataları sıyırmıştı. En son Johnny Hallyday rahmetli olunca “eyvah, sıra bana geliyor” kaygısına kapıldı. Ama esas mesele şu: Renaud kenar mahallenin bıçkın delikanlılarının ve sıkı kızların şarkıcısı. Olağan mekânı banliyöler(di). Bugün hâlâ vücudunun yarısı dövmeli, kırmızı fuları boynunda, deri ceketi, zincirleri ve çizmeleriyle dolaşıyor etrafta. Ee, 67 yaşında kaldırması zor bir kimlik.

Bücürler’de 70’li yılların soft rock’ının esintileri var. Bir şarkıda, okulda okuma- yazma öğrenirken “Bir tek rock’n’roll yazmasını öğrendim” diyor. Piyano, gitar, keman ve akordeon ön planda. Müzikleri eski damat Renan Luce, eski eşi Romane Serda ile yine eski aranjörleri döşemiş. Biraz country, blues ve balad havaları da geliyor kulağa.

Albümde 12 yeni şarkı var: “Sınıf Arkadaşlarım”, “Çürüyüp Gitmeyeceğiz”, “Küçük Yengeçle İstakozun Aşkı”, “Yatağımın Altında Bir Canavar Var”, “Etraf Şenlenecek”, “Şimdi Teneffüs”, “Montsouris Parkı”, “Lolita”, “Pin pon”, “Hayvanlar”, “Okulu Yaktılar”, “Sevmiyorum Hiçbir Şeyi”.

Bücürler’in bir özelliği de, çocukların en sevdiği çizerlerden biri olan Zep’in (Titeuf’ün yaratıcısı) albümün kapak ve kitapçığını illüstrasyonlarıyla süslemesi.

Renaud hâlâ angaje bir sanatçı: Savaşa karşı barışı, boğa güreşlerine karşı hayvanları, ebeveynlere karşı çocukları, yerleşik düzene karşı çevreyi savunmaya devam ediyor.

Bu albümde Renaud’nun her zaman yer verdiği Araplardan, göçmenlerden, yabancı işçilerden pek söz yok. Renaud biraz ahlâk hocası olmuş, ot, sigara ve alkolün zararlarını da anlatıyor bir parçada: “Eskiden ona Tilki Renaud derlerdi / Sadece süt içtiğinden beri Sakin Renaud diyorlar.” Son söyleşilerinde, magazin basınını tekzip ederek “Bilincim, sağlığım yerinde. Ama yeni bir turne düşünmüyorum” dedi.

Bir şarkıda John Wayne’in adı geçiyor. Renaud’nun en sevdiği Amerikalı şarkıcı Bruce Springsteen’in şarkısında da geçer Wayne’in adı. “Lolita” kızına olan tutkusunu anlatıyor. Daha önceki “RS & RS” şarkısında olduğu gibi, yine kelime ve harf oyunlarıyla 39 yaşındaki “bebeğine” sesleniyor. Bir gönderme de Bob Dylan’a var. Bir önceki albümde de vardı. Bu sefer sınıf arkadaşlarından birinin adının Dylan olduğunu söylüyor.
Sonuç olarak, saf bir Renaud albümü.

Chapeau!

ARALIK 2019 - ŞUBAT 2020 · 
EXPRESS 59