11 Mayıs 2022 Çarşamba

 

 


GAZETECİ/ROMANCI  YAŞAR KEMAL

 

·     Yaşar Kemal aslında genç yaşta muhabir gibi çalıştı. Köylerde ağıt ve deyişleri toplarken, tarlada su kanalları bekçiliği yaparken, arzuhalcilik günlerinde, havagazı kontör memurluğu döneminde insanlarla, gerçeklerle, toplumla karşılaştı, buluştu. Onun hem röportajlarının hem romanlarının authenticité’sinin altında yatan işte bu gerçekle yoğun temasıdır.

Ragıp Duran

Genel olarak edebiyat, özel olarak romancılık ile gazetecilik arasında hem çok sayıda ortak nokta var hem de çok sayıda farklılık.

Gazeteciliğin ana hammadesi gerçek. Gazetecilik/habercilik, gerçeği araştırıp bulmak, onu haber haline getirmek ve okura sunmak faaliyeti. Tabi buradaki gerçeğin kamu çıkarını kollayan/ön planda tutan bir gerçek olması lazım. Yani öyle her gerçeğin haber değeri yoktur.

Romanda, gerçek, olmazsa olmaz bir unsur değil. Çünkü romanın kurucu unsurları, asli elemanları arasında gerçek yoktur. Roman, gerçekten çok, kurguya dayanır. Kuşkusuz tarz, içerik, konuya yaklaşım da bir romanı değerlendirirken göz önünde tuttuğumuz unsur ve boyutlar.

Dünyada ve Türkiye’de hem gazetecilik hem roman yazarlığı yapmış çok sayıda sanatçı var. Yaşar Kemal de bunlardan biri. Ama Yaşar Kemal’in, romanlar da yazmış bir gazeteci olarak ya da başka bir deyişle gazetecilik de yapmış bir romancı olarak bazı özgün yanları var.

Dünyadaki örneklerin ilk akla gelenleri: Marquez, Hemingway, Orwell, Camus, Balzac, Zola, Malraux…Bizdeki çift kalemlilerin en önemlilerini sayacak olursak, Sait Faik, Kemal Tahir, Halide Edip, Peyami Sefa’dan söz edebiliriz.

Romancıların gazetecilik yapmasının çeşitli nedenleri var:

-        Geçim derdi

-        Romanlarını daha geniş okur kitlesine ulaştırma isteği

-        Romanlarında dile getiremediği siyasi görüşlerini köşe yazılarında sergilemek

-        Ahmet Oktay gibi Yazı İşleri Müdürlüğü yapan profesyonel gazeteciler de var.

Yazarların gazetecilikle haşır neşir olduğu son döneme ben yetiştim. 1980’li yıllarda Cumhuriyet gazetesinde çalışırken düzelti servisinde şair Refik Durbaş, şair Kemal Özer ve edebiyat eleştirmeni Konur Ertop çalışırdı. Bu değerli kalemler muhabir hatta yazarların öyle sıradan Türkçe hatalarını düzeltmekle yetinmez, kimi zaman bozuk cümleleri, yanlış deyimleri filan da düzeltirdi. Babıali’de bir söz vardır: ‘’Gazeteciler esas olarak yazar, okumayı pek bilmezler’’.

Oktay Akbal gazetenin kadrolu köşe yazarı idi, bir de öğle rakılarıyla ünlü Mehmet Kemal. Melih Cevdet Anday haftada bir yazısını getirirdi.


Gazeteciliğin esası haber vermektir. Dolayısıyla gazeteciliğin anasını, babasını, özünü muhabirler temsil eder. Muhabir gerçekle temas eden kişi. Le Monde gazetesinin kurucusu Hubert Beuve-Méry gazeteciliği ‘’Temas ve mesafe mesleği’’ olarak tanımlar. Haberi/gerçeği bulup çıkarmak için haber kaynağıyla yani insanla/toplumla temas edeceksin, sonra haberini/yazını yazarken kaynakla arana mesafe koyacaksın.  

Yaşar Kemal’in hayatını incelediğimizde Istanbul’a gelene kadar yaptığı üç iş var. Belki bunlara meslek diyemeyiz ama uğraş işte…

-        Çukurova’da köy köy dolaşıp ağıt, deyiş ve türküleri toplamak

-        Tarlada su kanalı bekçiliği

-        Arzuhalcilik

Bu üç uğraşta da doğrudan insanlarla, halkla, sokakla temas var. Yaşar abi sonra Istanbul’a geldiğinde ilk işlerinden biri de havagazı idaresi kontör memurluğu. Ev ev gezip havagazı saatlerini kaydediyor. Bu iş de doğrudan insanla, toplumla, sokakla temasla yapılabilecek bir iş.

Yaşar Kemal küçük yaştan beri meraklı ve sürekli gözlem yapıyor. Onun çeşitli yaşlarda yaptığı işler sayesinde insanlarla, gerçekle, sokakla yoğun ilişkisi var. Zaten insanlarla, herkesle çok kolay ilişki kurabilen bir adam.

Yaşar abinin gerçekle/gerçeklerle yoğun teması, onun ilk başta röportajlarına bilahare romanlarına da yansıdı.  

Gerçek nedir? Felsefi bir tartışma açabilecek konumda değilim. Ama gerçek insandadır, sokaktadır, toplumdadır.  İnsan, sokak ve toplum da işte Yaşar Kemal’in en çok temasta olduğu üç mecradır.

Röportajlarında olsun romanlarında olsun, o eşsiz uslubunun da mutlaka payı vardır, okuru ikna eder, inandırır Yaşar abi. Çünkü kurgu da olsa sanki hakiki bir olayı anlatıyor gibidir. Yaşar Kemal’in ‘’authenticité’’si yaşamında geçekle yoğun ilişkisinden kaynaklanır bence.      

Röportaj, gazetecilikte haberin dayısıdır. Haber, işte 5N+1K filan gibi ilkelerle kuşatılmış,  nispeten teknik ve düz hatta biraz resmi, ciddi belki de soğuk bir yazı alanı. Haberde fazla ayrıntıya giremezsiniz. Haber size bir olayın bilgisini/bilgilerini aktarmakla yetinir. Röportaj ise sizi, yani okuru yurttaşı, olayın içine götürür. Haberde veremeyeceğiniz ayrıntıları, mesela Ankaralı meslek büyüğümüz rahmetli Varlık Özmenek’in hatırlattığı üzere 5 D’yi , beş duyuyu ancak röportajda verebiliriz. Yaşar Kemal’in röportajlarında görsellik de vardır, koku da vardır, tad/lezzet de vardır, dokunma hissini sözcüklerle anlatır, çevrenin sesini sokar metinlerine.

Batı’da ancak kıdemli muhabirleri röportajcı yaparlar. Habere gitmeden, sahaya çıkmadan, haber yazmadan röportajcı olunmaz.  Yaşar abi muhabirlik stajını Çukurova’nın köylerinde, su kanallarının başında ve arzuhalci iskemlesinde yapmıştı. Oralarda hep bir muhabir gibi davranmıştı. 

Röportajlarındaki edebi uslup da aslında hep o gelişen, değişen, büyüyen/küçülen gerçeği okura aktarma çabasına hizmet eder.

Yaşar Kemal’in gazeteciliği…Gazeteciliği diyorum çünkü o sadece dizi röportajlar yayınlamadı Cumhuriyet gazetesinde. Röportajlarının çok beğenilmesi ve başarı kazanması üzerine dönemin Yazı İşleri Müdürü Cevat Fehmi Başkut, Yaşar Kemal’den haftada bir gün, Pazar günleri köşe yazısı yazmasını istedi. Bu yazılar ne yazık ki halen Cumhuriyet’in arşivinde duruyor. Yakında umarım kitap olarak da yayınlanır.

Yaşar Kemal’in röportajları tabi ki edebi bir tad taşıyor, tabi ki önemli toplumsal-kültürel olayları anlatıyor ama bir boyut daha var. O röportajlar sadece uslup açısından güzel değil, o röportajlar neredeyse bir aktivist işlevi de görmüş. En somut iki örnek, Van’daki Ahdamar Ermeni kilisesinin restorasyonu. Yaşar Kemal, Cumhuriyet’in o dönemki patronu Nadir Nadi’yi de seferber ederek kilisenin yıkılmasını, ortadan kaybolmasını önlemiş. Bir de Istanbul-Ankara karayolunun çevresindeki ormanları konu aldığı röportajları Ormancılar Derneğinin ödülüne layık görülmüştü. Bundan 60-65 yıl önce Yaşar abi proto-ekolojistti zaten.

Kusura bakmayın moderatör olarak uzunca bir girizgah yaptım. Şimdi panelistlere dönüyorum. Çok şanslı bir moderatör olduğumu görüyorum. Çünkü bizim paneldeki üç konuşmacı da benim arkadaşım.

Ayşe Semiha Baban, Osman Okkan ve Ragıp Duran Köln’deki

Uluslararası Yaşar Kemal Sempozyumunda 6 Mayıs 2022.


Prof Ahmet İnsel, mektepten, Galatasaray’dan sınıf arkadaşım. Aynı dönemde Fransa’da üniversite okuduk.

Prof. Yasemin İnceoğlu, benim çocukluk arkadaşım. Çünkü ikimizin de babaları, Istanbul Üniversitesi Hukuk Fakültesinde İdare Hukuku kürsüsünde öğretim üyesi idiler.

Prof. Kenan Mortan’la dostluğum ise… Hadi yeri gelmişken, öyle çok fazla yaygınlaştırmazsanız size bir örgüt hikayesi anlatayım. Efendim bizim yarı-legal bir Yaşar Kemal Muhipleri Derneğimiz vardır. Kenan’la orada birlikte çalıştık. Ayşe Baban bizim derneğin Onursal Başkanıdır. Osman Okkan, Zülfü Livaneli…bir kaç üyemiz daha var. Bu derneğin amaç ve görevi, yurt içinde ve yurtdışında Yaşar Kemal etkinliklerinde çeviri, danışmanlık, hasta bakıcılık, body guardlık – Çünkü bazen Yaşar ağabeyi fanlarından korumak gerekiyor- işte office boy’luk gibi bilimum işleri yapmaktır. Biz Yaşar Kemal etkinliği yapılan kentlerde, arada bir boş zaman bulup, derneğimizin Genel Kurul toplantılarını da çaktırmadan yaparız.

Ahmet’e söz vermeden önce son bir nokta: Yaşar Kemal aslında Hemite-Vaniköy hattında çalışan bir mikroskop, bir teleskop, bir film kamerası ve en önemlisi yorumlu bir kayıt cihazı işlevi görmüştür.

Ne mutlu bize ki onun kitaplarını okuduk, onu yakından tanıdık, onunla aynı çağda yaşadık.

(*) Bu metin 6-7 Mayıs 2022’de Köln’de düzenlenen Uluslararası Yaşar Kemal Sempozyumunda yaptığım konuşmanın bilahare zenginleştirilmiş yazılı versiyonudur.   


3 Nisan 2022 Pazar

Le Temps Contre l’Espace et vice-versa


 

Les Temps sont difficiles ainsi que les

Espaces. Rien ne peut empêcher la

valse sur le cadre de la montre non

plus sur les salles, chambres ou autre

terrains humains.Certains croient au

destin, d’autres au mouvement.

 


Ragip DURAN

 

J’ai beaucoup voyagé ces derniers mois. Dans l’espace

et le temps bien entendu. Faut-il, comme dans les

cours d’histoire à l’école, commencer par le plus

ancien.

 

Mais peut être définir d’abord les notions nous aidera à

mieux comprendre la suite: Est-ce que le temps peut

exister en dehors de l’espace? Non. Donc l’espace et le

temps sont des frères jumeaux, voire des frères siamois

et pour quoi pas des frères nés d’un amour incesteux.


Premier exemple: Le passé et l’héritage Ottoman de

Thessaloniki. İci même, au Centre Culturel Eneken,

l’orateur a informé un public venu de Constantinople

que l’ancien cimetière juif de la ville était devenu

actuellement l’université. Et sur l’ancien cimètiere

musulman tout à cote, se trouve aujourd’hui

le terrain de l’Exposition Internationale de Thessaloniki. Donc le temps et l’espace ont changé presque simultanément.

Quand la ville change de maître, les nouveaux venus

effacent les traces des anciens. Alors, les morts

désirent faire des études universitaires et autres âmes

sans corps se lancent dans le commerce, ouvrent des

stands dans une Foire!

Deuxième exemple: La grotte de Lascaux dans le

Périgord en France. Elle a à peu près 20 milles ans.

Donc très vieille. Mais l’espace reste le même. La grotte

n’a pas bougé d’un seul pouce. Les desseins sur les

murs et les plafonds sont toujours très beaux. L’art est

donc invincible. Le temps ne fait rien à l’affaire.

 

Troisième exemple: Le camp de concentration de

Dachau près de Munich. 200 milles personnes sont

passés par cet espace terrible et 40 milles y sont morts:

Battus, torturés, suicidés, fusillés ou brulés dans les

fours. Pendant 12 ans (1933-45) l’humanité y a vécu ses

plus sombres journées. Les temps ont changé et depuis

1965 le camp de concentration a été transformé en un

musée plein air. (N’est ce pas trop tard?).


Dachau n’est pas seulement le nom du camp de

concentration. C’est en même temps le nom de tout le

district à 12 km du centre de Munich. Des pavillons de

banlieue y existent depuis le début du XXème siècle. Des

habitants de Dachau, citoyens ordinaires du Troisième

Reich, s’amusaient pendant les week-ends autour du

barbécue alors que juste à coté dans le camp, des juifs,

des communistes, des prêtres honnêtes, des

‘’immigrés’’, des LGBTI étaient brulés vifs dans les

fours. Même espace même temps. D’un coté le

Nazisme de l’autre coté la vie ordinaire! Et puis ces

allemands qui disent qu’ils n’étaient pas au courant des

pratiques fascistes de Hitler…alors qu’ils savaient que le

Führer avait construit des autoroutes.

 

Dachau existe toujours. Le camp de concentration

aménagé pour les touristes politiques et les pavillons

de banlieue tout autour survivent encore. De plus, BMW

a installé tous ses ateliers et ses annexes sur les deux

cotés de la rue qui mène au camp.

‘’Arbeit macht frei’’, le travail rend libre. Le temps n’est plus le même l’espace non plus. Mais le slogan reste à peu près le

même.

 

Enfin dernier exemple: Le Palais de Justice de

Nuremberg, toujours en Allemagne. Là où les

dignitaires du régime nazi ont été jugés et condamnés

par un tribunal militaire, international de nom mais

américain en pratique.

 

Pardon mais…est-ce que la Justice peut sièger dans un

Palais? (Où réside les Rois, les Seigneurs, les

Monarques et les Sultans!). Sûrment non. Alors il faut

appeler ces bâtiments ‘’Maison de Justice’’ et pas

‘’Palais’’ de justice n’est ce pas?

 

La salle d’audience a été retapé et aujourd’hui encore

certains grands procès y sont tenus. Le petit voleur ou

le grand homme d’affaire accusé d’évasion fiscale assis

sur le siège de Göring!

Toujours du retard. Car le musée de Nuremberg n’a été

inauguré qu’en 2011. 65 ans après le Shoah.

Même espace, temps révolu. Plus d’accusé, une salle

d’audience vide. Alors qu’il y a encore plusieurs milliers

de coupables et plusieurs centaines d’institutions qui

violent les lois de l’humanité.

Avec le Temps, nous ferons de Nouveaux Espaces

humains.

·       * La version en grec de cet article est publiée dans la revue ENEKEN  no 54, printemps 2021

 








 

14 Mart 2022 Pazartesi

Berlin’de Bir Hafta…

 ‘’Demokrasi ve Özgürlük Konferansı’’na katılmak üzere gittiğim Almanya başkentinde bir hafta kaldım. Şehir, siyasi tarih açısından çok zengin. Bir de şeker dostlarla muhabbetler iyi geldi vallahi…

Uzunca bir süredir, insanlara, nesnelere, olaylara hatta kentlere şarkıların gözünden bakıyorum. Herhangi bir şey görünce, duyunca ya da okuyunca iç diskoteğimden bir şarkı giriyor hemen yayına.

Berlin’e ayak basar basmaz tabi ki ‘’First we take Manhattan, then we take Berlin’’(Önce Manhattan’ı alıyoruz sonra Berlin’i).  Bir de Bob Fosse’un 1972 tarihli ‘’Cabaret’’ filmi ve şarkıları. 2. Dünya Savaşı sırasında Berlin’i anlatan, Liza Minelli, Michael York ve Joel Grey’in rol aldığı şahane film.


Hatırlıyorum, Berlin’e ilk 1983 ya da 84 yılında gitmiştim. Son dönemlerde (2017-2021) Artı TV’de çalışırken de birkaç kez Berlin’de toplantılara katılmıştım. Buranın bir cazibesi var bende. Bir kere çokkültürlü bir kent. Yabancıların kalabalık olduğu şehirler renkli ve dinamik oluyor. Sonra Osmanlı’nın ve TC’nin tarihinde de adı sık geçer Berlin’in. Bağdat’ta biten demiryolu boş yere Berlin’den başlamaz.

Hafta sonu ‘’Demokrasi ve Özgürlük Konferansı’’ bir çok açıdan olumlu ve başarılı geçti. Türkiye ve Avrupa’nın çeşitli ülkelerinden hakiki muhalifler, sıkı aktivistler, siyasetçiler, akademisyenler bir araya geldi. Ben de bu arada yıllardır göremediğim bir çok dostla karşılaştım, muhabbet ettik, hasret giderdik. Sivil bir girişim olarak Türkiye’nin yakın geleceğini tartıştık hep beraber. Umut tazeledik.


Bu aralar, beni müthiş etkileyen Hans-Lukas Keiser’in ‘’Talat Paşa: Modern Türkiye’nin Kurucu Babası ve Soykırımın Mimarı’’ kitabını okuduğum için, İttihat Terakki’nin beyninin Berlin günlerini merak ediyordum.  Bir meslekdaşım ve bir arkadaşımla birlikte Talat Paşa’nın evinin bulunduğu caddeye ve vurulduğu yere gittik. Etrafta olayı açıklayan bir plaket filan aradık ama yoktu. Saygı duruşunda bulunduğumuzu sanmıyor herhalde değerli okurlarımız! Rehberimiz Cafer, bu konuları iyi biliyor, İnternet’deki bir sitenin yardımıyla Talat Paşa’nın evini, suikast günkü yürüyüş güzergahını önce ekranda sonra sokakta gösterdi bize. 

Bu arada Bahattin Şakir’in mezarının da Berlin’de bir camiinin yanındaki şehitlikte bulunduğunu öğrendim ama saat geç olduğu için Şakir’in oraya gidemedik. Bir daha sefere hem şehitliğe gideceğiz hem de Talat Paşa’yı vuran Erzurum doğumlu Soğomon Tehliryan’ın  yargılandığı mahkeme salonuna. ‘’Kemalist Türkiye’den Nazi Almanya’sına selamlar’’ manşetlerinin atıldığı bir dönemde, Talat Paşa’nın cenazesi Türkiye’ye getirilmişti ama Şakir’inki Berlin’de kalmış. Talat Paşa’nın cenazesi 25 Şubat 1943 tarihinde İstanbul'a getirilmiş ve Şişli’de  Hürriyet-i Ebediye Tepesi'ne gömülmüş. İlginçtir,  Cumhurbaşkanı İsmet İnönü, Celal Bayar ve Fevzi Çakmak da cenaze törenine katılmış. Devlette süreklilik esastır değil mi, İttihat Terakki ve TC!


Can Dündar şahane bir iş yapmış: Mısırlı bir illüstratörle birlikte ‘’Erdoğan: Yeni Sultan’’  başlıklı bir çizgi roman yayınlamış. Türkçesi var, Almancası var, yakın geçmişte Fransızcası çıkmış. Fransız yayın ve medya dünyası Can’ı ve kitabı acaip iyi karşılamış. Fransız medyasında çıkan birkaç haber ve söyleşi okudum, ‘’Çakma Sultan kıskanmıştır’’, dedim içimden. Çünkü 300 sayfalık kitap çok ciddi bir araştırmaya dayanıyor. Erdoğan’ın doğumundan iktidara gelişine kadar geçen zamanı belgeleriyle sergiliyor. Kurgu değil yani ciddi bir gazetecilik çalışması var kitapta.


Sağolsun Neşe Hoca (Özgen) ağırladı beni ve olağanüstü konukseverlik gösterdi. Kreuzberg Müzesini gezdik. Kapalı olduğu için Yer altı Kentini göremedik. Ama çok değerli akademisyen arkadaşlarla memleket meselelerinden edebiyata, Berlin’den Tekel rakısına kadar uzanan bir mecrada enfes sohbetler ettik.

Sonuç olarak, Berlin biraz da Türkiyeli bir metropol. İyisi kötüsü, devrimcisi faşisti orada. Neyse ki Şahsım orada değil! (SON/RD)

 

 

7 Mart 2022 Pazartesi

Medya Yöneticilerini Gazetecilerle Yurttaşlar Seçmeli!

Toplumda üstyapının, kültürel değerlerin ve algıların oluşmasında önemli bir konumu/işlevi olan medyanın yöneticileri, seçimle değil atama ile iş başına gelir. Onlar patronun bir nevi kayyımıdır. Halbuki medyanın yöneticilerini çalışan gazeteciler ile okur-dinleyici-izleyici kitlesi seçse durum çok farklı olur.

Medya gibi, toplumda özellikle siyaset, ekonomi, sosyoloji, psikoloji ve diğer alanlarda bir fikrin oluşması, yaygınlaşması konusunda önemli bir rolü olan mekanizmayı kim/kimler yönetiyor? Bu sorunun cevabı -bir kaç istisna dışında- belli:  Genel Yayın Yönetmeni (GYY).

Peki GYY’yi kim, nasıl belirliyor? GYY olabilmenin koşulları, kuralları var mıdır?

Türkiye pratiğinde, koşul kural yoktur. GYY’yi patron tek başına, keyfi kriterlerle belirler ve göreve atar.

Patronun  kayyımı

Bu durumda, GYY’nin medya organını patronun çıkarları doğrultusunda yönetmesinden daha normal bir şey yoktur. Çünkü kendisini o göreve patron getirmiştir. Patronun çıkarları ile gazetecilerin ya da toplumun  belki de herhangi bir kutbun çıkarları çeliştiğinde, GYY, patronun çıkarlarını savun(a)maz ise, ertesi gün koltuğundan hatta belki de işinden olur.Kesin bilgi!.

Genel Yayın Politikası çok büyük ölçüde yani tayin edici boyutta medya mülkiyeti ile bağlantılı hatta medya mülkiyetine bağımlı bir alandır, orada pişirilir, oranın havasına suyuna göre oluşturulur ve uygulanır. Bu politikanın başmimarı olan GYY, medya çiftliğinde, ağanın kâhyası konumundadır.

Çok kolektif bir çalışma tarzı gerektiren habercilik/gazetecilik faaliyetinin yönetimi, özellikle bizde ve geri kalmış ülkelerde, Tek Adam rejimi ile sağlanıyor. GYY, medya kuruluşlarında Allah gibidir. Her hâlükârda Tek Adam’dır. En yüksek maaşı onlar alır, en havalı araba onlarınkidir, emrinde sekreterler, danışmanlar filan çalışır. Kimse GYY’nin bir dediğini iki ettirmez. Manşeti, birinci haberi habercilikle ilgili neredeyse her şeyi o, tek başına belirler.

Araya sıkıştırayım: Türk medya modelinde, köşe yazarlarının özel bir konumu, imtiyazlı bir statüsü vardır. Onları GYY değil, patron seçer ve atar, bu nedenle de onlar da GYY’ye değil patrona bağımlıdır, ona karşı sorumludur. Türk medya modelinde kanaat, haberden daha önemli addedildiği için patron, köşe yazarlarının denetim ve sorumluluğunu kendi üzerine almayı tercih etmiş anlaşılan.

Milyonlarca yurttaş/Bir tek GYY!  

GYY’nin konumu, bütün toplumu, toplumun farklı kesimlerini içermesi beklenen gazetecilik açısından bir çelişki. Belki milyonlarca yurttaşa hitap ediyorsun ama bu hitabet bir tek kişinin elinden çıkıyor, bir tek kişinin arzu ve keyfine bağlı olarak üretiliyor.

Medya organlarının yönetimi daha demokratik olmalı, daha katılımcı bir zihniyetle oluşturulmalı. Kürt medyasında eş başkanlık sistemi önemli ve olumlu bir çoğulcu yönetim mekanizması. Gerekli ama yeterli değil.

Yeni medyada Mülkiyet tayin edici olacak 

Medyanın demokratikleşmesinin önündeki en önemli engel medya mülkiyeti. Mevzuatla yani yasal müdahale ile özel sektörü medyanın dışında tutmak mümkün, ancak benzeri mevcut ve geçmiş örnekler böyle bir uygulamanın istenilen olumlu sonuçları yaratmadığını kanıtladı. Tüm medyanın sadece devletin mülkiyetinde olduğu bazı Asya ve Afrika ülkelerinde medya bağımsızlığından, çoğulculuktan söz etmek kesinlikle mümkün değil.

Geleceğin medyasını tasarlarken, teorik olarak yani mevzuatta, özel sektöre bir dizi kısıtlamalar getirmek mümkün. Ayrıca mesleğin icrası ile ilgili alanlarda da bazı koşul ve kuralları, meslek örgütleri aracılığıyla geliştirmek ve uygulamak gündeme alınabilir. Devlet kurumlarının doğrudan ya da dolaylı olarak medya sahibi olmaları engellenebileceği gibi, herhangi bir sermayedarın birden fazla medya organı sahibi olması da yasaklanabilir. Öte yandan yerel yönetimler, STK’lar, okul ile üniversiteler türü toplumsal yapıların medya mülkiyetine sahip olmaları teşvik edilebilir.

Medya mülkiyetini, şahıslardan hatta şahıs yönetimindeki anonim ya da limited şirketlere tamamen kapatıp sadece çoğulcu yönetim tarzlarına sahip kolektiflere sunmak da bir çözüm.

Hem bugünkü kör topal -aslında kalp hastası ve kanserli demek daha doğru olur- medyada, ayrıca geleceğin medyasında da iç yönetim sorunu seçimle, tamamen yani kökten bir şekilde olmasa da, büyük ölçüde çözüme kavuşturulabilir.

Neyi nasıl seçmek lazım?

Seçim, yönetimin/yöneticinin en önemli meşruiyet aracı. Yöneten ile yönetilen arasındaki ilişkileri ısıtır, olası ihtilafları yumuşatır. Ayrıca da iyi yönetimin olmazsa olmazıdır. Seçmen ya da bu yazıdaki örnekte belirtildiği üzere gazeteci ya da okur açısından da, GYY’nin seçimle işbaşına gelmesi ‘’fevkalade müspet’’ bir girişimdir.   Tabi olumlu bir durumun hayat bulması için seçimin adil, şeffaf yani demokratik bir şekilde yapılması gerekir.

Seçim nasıl yapılacak?

Bir medya organı üç ayak üzerinde durur: Gazeteciler/Yurttaşlar/İşveren. Dolayısıyla medyada yönetim gibi önemli bir karar alınacaksa bu üç ayağın temsilcilerinin bulunması şart. Şimdiye kadar önerdiklerim teorik, idealist ya da hayali bir tasarım değil. Başta Fransız Le Monde gazetesi olmak üzere, Batı’da irili ufaklı bir çok medya organında yöneticiler seçimle işbaşına geldi, gelmişti.

Aslında Genel Yayın Yönetmeni yani bir yönetici seçmiyoruz. Genel Yayın Politikası seçiyoruz. Uygulanacak olan Genel Yayın Politikasını seçerken/belirlerken, uygulayıcı olan gazeteciler ile bu Yayın Politikasının sonuçlarına ulaşacak olan okur/dinleyici/izleyicinin de mutlaka sözü/rolü olması lazım ki, gazeteciliğin üç ayağı dengeli ve uyumlu bir şekilde çalışsın.  

Le Monde’daki uygulamada, Genel Yayın Yönetmeni adayı olabilmek için gerekli koşullar arasında meslek kıdemi, o medya organındaki kıdemi dışında bir koşul yoktu. Her aday, Genel Yayın Politikası ve onu uygulayacak olan kadrosunu bir seçim vaadi olarak seçmenlere önerir, tartışmalar yapılır ve sonunda GYY oylama ile iş başına gelirdi.

Sihirli değnek değil

Seçim demokratik bir kurum ve hiç kuşku yok ki atamadan, yurttaş açısından daha iyi, daha başarılı, daha olumlu bir yöntem. Ne var ki, seçime sihirli değnek muamelesi yapamayız. Seçimin adaylar ve seçmenler açısından adil, eşit, özgür ve bağımsız yapılması şart. Ayrıca ‘’seçimle iş başına gelmiş yöneticinin ancak seçimle görevden uzaklaştırılması esası’’  kurala bağlanmalı. Seçmenler açısından önemli bir güvence de şu: Seçilmiş kişi, görev süresi bitmeden de, olağanüstü koşullarda – kusur, kabahat ya da suç işlediğinde, meslek ilkelerini açıkça çiğnediğinde mesela- seçmenlerin salt çoğunluğu tarafından görevden alınabilmeli. Seçmenlerin hesap sorma hakkı, seçilenlerin de hesap verme mecburiyeti sürekli olarak uygulanmalı.      

Sadece medyada değil, hizmet dahil her türlü sinai, iktisadi üretim biriminde, yöneticiyi çalışanların seçmesi sağlıklı ve sağlam bir iş barışı ortamı sağlaması açısından da önemli.

Medyada çalışanların yanı sıra yurttaşların yani söz konusu medya organının okur, dinleyici ya da izleyicilerinin, kendi izledikleri yayınları yöneten kişiyi seçmesi kadar doğal ve gerekli bir şart yok. Toplumu yöneten hükümet yöneticilerini, yurttaş seçiyor. Üstyapı tercihlerimizi, kültürel beğenilerimiz, siyasi-iktisadi opsiyonlarımızı belirlemeye çalışan medya organlarının yöneticilerini neden yurttaşlar seçmesin? Medya, kendine ya da sadece işverenine yönelik olarak yayın yapmıyor ki, yurttaşlara sesleniyor. Yurttaşsız bir medya düşünülemeyeceğine göre, okur/dinleyici/izleyicilerin seçmen olarak katılacakları bir Genel Yayın Yönetmeni seçimi de manzaranın doğal bir parçası olsa gerek.    

Le Monde’daki uygulamada, gazetenin mülkiyetine sahip 4 şirketten biri  Le Monde Okurları  Şirketi olduğu için,  okurlar bu şirket aracılığıyla  GYY seçimlerine katılıyordu. Başka örneklerde, Okur Klüpleri ya da abone listeleri aracılığıyla okurlar seçime ve yönetime katılabiliyor.

GYY’ler seçimle göreve getirilmiş olsaydı, bugün o koltuklarda oturan dingolardan hiç birini tanımayacaktık bile… 

Tükenmez Dergisi Bahar 2022/ sayı 42

27 Şubat 2022 Pazar

İnternet’in Yarattığı Mahluklar

 Son olarak Ukrayna işgali sırasında yine ortaya çıktılar. Bir şekilde Putin’i desteklediler. Nato, Batı, Amerikan emperyalizmi filan dediler. SSCB, Kuvayı Milliye’yi desteklemiş de… Kural yok, ilke yok, akıl ve mantık yok. Milliyetçilik ve devletçilik var. Komplo teorisi sevdalısı hepsi.


Ragıp Duran

 

Putin’in Ukrayna’yı işgaliyle gemi azıya aldılar. Sosyal medyayı izleyenler bilir. Somut siyasi, toplumsal, ekonomik gerçekleri hiçbir şekilde hesaba katmayan sözümona yorumlar, tahliller, değerlendirmeler saçmalık ve cehalet anıtının parçaları.

Bunlar Covid-19 pandemisi döneminde de aşı karşıtlığının bayraktarlığını yaptılar. Neymiş efendim, Bill Gates ile CİA, insanlara aşı enjektörüyle cip takıp izleyecekmiş! Bu tezi savunanlar, Meta’da, İnstagram’da ya da Twitter’da mahrem sayılabilecek her şeylerini fotograf hatta videolarla teşhir ediyor. Kredi kartı bilgilerini verip İnternet’te alış-veriş yapıyor. CİA’ye ne gerek… Sen kendin CİA olmuşsun zaten.

Putin’in Gizli Hayranları

Ukrayna konusunda da Putin’e toz kondurmuyor klavye devrimcileri. Nato ve Batı satmış Ukrayna’yı… Şaklaban Cumhurbaşkanları da zaten daha önce Türkiye ile alay etmiş… Ukraynalı kadınlar hakkında iğrenç sözler de yine bu dingolardan. Savaşı, işgali haklı göstermek için vur Nato’ya, vur ABD emperyalizmine… Bilmeyen de sanır ki, Ukrayna’ya Amerikan ordusu saldırıyor. İşgali Nato marifiteyle haklı ve meşru göstermeye çalışanların ağababası Putin halbuki. Bunlar da Kremlin’in gönüllü elektronik askerleri.

Bu mesajların çoğunu okudum. Nato, Batı ve Amerikan emperyalizmi karşıtlığı görünümü sırıtıyor. Ama bu mesajların yazarları aynı zamanda Batı’nın rasyonel düşüncesine, Aydınlanmaya da karşılar.

Çok farklı gibi görünse de, ‘’Zamları CeHaPe yapıyor’’ diyen zihniyetle, ‘’Ukrayna işgalinin esas sorumlusu Nato’dur’’ zihniyeti aynı komplocu anlayışın cümleleri.

Nato’nun ne melanet bir yapı olduğunu tabi ki biliyoruz da... Putin’le Nato kapıştığında, neden hemen Putin’in safına geçiyor bunlar. Yok mu sizin bağımsız, özgür, şiddet ve savaş karşıtı bir politikanız.

Aslında olan biten savaş da değil ki. Düpedüz bir işgal, istila!



Anakronik

Solcu olarak bilinen bir müzik grubu, işgalin ilk günlerinde gitti Moskova’da konser verdi. Türkiye’de üyeleri tutuklanan, konserleri, albümleri yasaklanan bu grup, Moskova konserinde ne dedi biliyor musunuz? ‘’Sosyalizmin anavatanındayız’’ dedi. Bazılarının saati geridir ya da durmuştur. Bazılarınınsa takvimi yoktur. Lenin 1924’de ölmüştü değil mi? Bu grubun sözcüsü bir de kalktı ‘’Dombass halkının mücadelesini destekliyoruz’’ dedi. Putin’den bir aferin almışlardır artık. Onlar da bu açıklama ile, Avrupa Konseyi Parlamenter Asamblesinde Putin’i kınamaya cesaret edemeyen TC’nin tutumunu da desteklemiş oldular.

Bu grubun kabul edilebilir bir gerekçesi vardır belki: ‘’Konser aylar öncesinde programa alınmıştı. Kötü tesadüf,  işgal günlerine rastladı.  Önce konsere çıkmamayı düşündük. Bize çok baskı yaptılar. Böyle bir açıklama yapmak zorunda kaldık’’ mealinde bir itirafta bulunurlarsa – ki hiç sanmıyorum- o zaman anlayışla karşılayabiliriz.  

İnternet Hegemonyası/İktidar Hegemonyası

Ben topyekün bir İnternet karşıtı değilim. Doğru kullanıldığında insanlığa hizmet ediyor elektronik medya. İletişim hem daha hızlı hem de daha ucuz hale geldi. Zaman ve mekan kavramları neredeyse tepetaklak oldu ama bu arada kocaman yeryüzü 50 cm2lik klavye alanında üç dört parmak darbesiyle küçücük bir alan haline geldi.

İnternet’de ya da diğer medya organlarında kanun, polis, sansürcü marifetiyle denetim zaten mümkün değil. Ama her meslekte olduğu gibi gazetecilikte de, yapılan işin kurala, hukuka, akla, mantığa uygun olup olmadığını bir şekilde denetlemek gerekir. Bu da ancak eğitim, kültür, vicdan ve sağduyu düzeyi yüksek yurttaşlardan oluşan bir toplumda gönüllü bir şekilde gerçekleşebilir. Küçük bir azınlık her zaman saçmalayabilir, yalan yanlışa kapılabilir. Demokratik olarak olgun toplumlarda bu azınlık ancak mizah konusu olur, kaale alınmaz. Folklor kategorisinde değerlendirilir.

Herkes kendi mesleğinde İnternet’ten bir şekilde yararlanıyor. Benim derdim, ucuz politika simsarları, uyanık ve bilgili görünümlü kurnaz komplo teorisyenleri. Bunların arasında çok sayıda emekli var. İş yok güç yok bütün gün elinde telefon ya da geçiyor ekran karşısına, bildiği bilmediği her konuda cevher yumurtluyor. Atış serbest… Sadece trollerden söz etmiyorum. Onlar profesyonel. Maaş karşılığı paralı askerlik yapıyorlar. Bunların bir kısmı mühendis, doktor, iktisatçı, hukukçu hatta Prof. gibi ünvanlara sahip. Hepsi toplum mühendisi.

En önemli ortak yanları, kendilerini hep haklı ve çoğunlukta olmak zorunda hissetmeleri/sanmaları. Çoğunlukta olmak demek aslında büyük ölçüde yerleşik düzenle uyumlu olmak demektir. Yani yeni, farklı, değişik, hatta eleştirel ya da aykırı bir söz etmeyeceksin. Bir satır yazmayacaksın. Yoksa linç ederler seni… Hem sana mı düşmüş, sürüden ayrılmak. Kurt kapar sonra seni. En fazla kara koyun olabilirsin sen. Ama sonuç olarak (bunun bir de İngilizceden araklanmış versiyonu var: Günün sonunda!) koyunsun sen koyun kal! 

Dikkat edin, Kürt, Ermeni, Kemalizm, Alevi, feminizm, LGBTI gibi can alıcı sorunlarda bunların hepsi aynı şeyi savunur, aynı tutumu benimser: Devletin/iktidarın görüşleridir savundukları. Böylece ne mahkemeye düşersin ne de zindana. Rahatsın nutuk çekmede.

Cehalet Akademisinden Çifte Diplomalı

Cahildirler külliyen. Olabilir. Ama cehaletlerinin farkında değildirler ki bu vahim. Üstelik bilgili ve kültürlü sanırlar kendilerini. Kitap okumazlar çünkü Wikipedia yeter onlara. Bazen onu bile okumazlar, zaten okusalar da anlamazlar. Ki bazıları iyi mekteplerden, elit üniversitelerden filan mezundurlar. Ama elit olan okuldur, öğrencisi değil. 

Cahil cüreti ile meydan okurlar herkese. Aslında artık bu çağda bilgi de değildir tayin edici olan. Bilgiyi nasıl kullandığın, nasıl işlediğin, ne zaman, nerede, nasıl, kimin hizmetine verdiğin çok önemli.

Bunlar, bitişik ve ayrı yazılan de’leri de ayırt edemez. Bakan beyin, Hariciye mensuplarını yabancı dil kurslarına göndermekle övündüğü bir ülke burası.


Söz, sözcük, yazı önemli ama daha mühim olan anlam. O kelime ile ne anlatmak istedin? Karşındaki o kelimeyi nasıl algıladı? Nasıl anlamlandırdı?

Sonra sosyal medya, hacmi ve sürati nedeniyle ideal bir iletişim mecrası değil. Tartışma mecrası hiç değil. Düşünceni 140 ya da 280 vuruşta yani bir reklam sloganı gibi açıklayacaksın. ‘’Kısa kes de Aydın havası olsun’’ İnternet’in ana sloganı.

Yüz yüze yani oturup karşılıklı tartışmanın yerini tutamaz sosyal medya. Hemfikir olacaksın, like alacaksın. Karşı çıkarsan linç yiyorsun, bloke etmeler filan… Bizdeki tartışma kültürü GS-FB zıtlığına benziyor.


Herkesin fikrini beyan edebilmesine, bazı bilgileri yaygınlaştırmasına olanak tanıdığı için İnternet iyi bir mecra. Fikir dedim, yani kendi içinde tutarlı, mantıklı, somut gerekçeleri olan, doğruluğu kanıtlanmış bilgilere dayalı, inandırıcı görüşler… Hemfikir olup olmamak önemli değil. Ona buna hakaret etmenin, ispatlanamayacak iddialar öne sürmenin, yalan yanlış fikirler sergilemenin panayırı oluyor artık İnternet. Kendimizi koruyalım. Çoğunluğun, devletin, iktidarın rüzgarına kapılmayalım. Bağımsız ve özgür kişilik ve fikri dünyadır bunun panzehiri.

‘’Fake News’’ denilen ya da ‘’Alternatif Gerçek’’ tabir edilen, Batı’da nispeten sofistike bir şekilde imal edilip servis edilen yalan/yanlış haberlerin artması, tesadüf olmasa gerek, İnternet’in yaygınlaştığı döneme rast geldi.

İnternet, gazetecilik/habercilik faaliyetlerinde bir yandan bir dizi kolaylık ve avantaj sağlarken, bir yandan da mesleğin kendisini ve geleceğini tehdit eden bir aşamaya getirdi.

Sosyal Medyada mesaj paylaşmak Gazetecilik değildir

Mesleği gazetecilik olmayan yurttaşların sosyal medyada ‘’haber yazıp yaygınlaştırmasına’’ yanlış bir şekilde Yurttaş Gazeteciliği diyenler oldu. Yurttaş Gazeteciliği,  aslında yurttaşların profesyonel gazeteciliğe daha fazla katılmalarını, gazetecilik/habercilik faaliyetinde daha aktif bir rol almalarını öngörüyor. Yurttaşın kendi başına, profesyonel gazeteci gibi haber yazmasını değil. Çünkü profesyonel gazetecilik ile yurttaşın sosyal medyada bir bilgiyi haber gibi paylaşması arasında çok büyük farklar hatta zıtlıklar var.

Profesyonel gazeteci (Muhabir, editör, yazar… vd …) gazete, radyo, TV ya da İnternet sitesinde, yani belirli bir mekanizma içinde, en az 200 yıldır saptanmış bir dizi ilke ve kural çerçevesinde haber yazıyor. Yurttaşın böyle bir mekanizma içinde bulunmadığı malum. Keza, yurttaş, sosyal medyada paylaşım yaparken herhangi bir mesleki ya da etik kurala uymak zorunda değil.


Teknik olarak bir medya kuruluşunun doğru, güvenilir, inanılır, dengeli, çok boyutlu haber verebilmesi için, muhabirin kaleme aldığı haber taslağının editör tarafından mutlaka denetlenmesi (Checking) gerekir, yani bir meslek kuralı, koşulu, olmazsa olmazı bu denetleme.  Sıradan bir işlem değil bu, metni göz ucuyla okumak da değil. Double check (En az iki kaynaktan doğrulama), cross check (Çapraz denetleme), fact checking (Olgu denetleme) gibi versiyonları var. Bugün büyük medya kuruluşlarında bu işlemleri gerçekleştiren özel departmanlar var. 

Sosyal medyada haber adı altında bilgi paylaşan bir yurttaşın, zaten istese bile bütün bu işlemleri yapabilecek ne altyapısı, ne yeteneği, ne uzmanlığı, ne mali mali gücü, ne de zamanı var.

Klasik/geleneksel gazeteciliğin zayıflaması, iktidarlar tarafından hor görülmesi, kriminalize edilmesi ve baskı altında tutulması işte bu iktidar sorunu bağlamında önemli. Troll ordusu marifetiyle yalanı gerçekmiş gibi gösterebilirsiniz. Sosyal medya kullanıcılarının eğitim, kültür düzeyi özellikle de eleştirel bakışları zayıf ise iktidar, toplum üzerinde ideolojik hegemonyasını kurabilir. Ne var ki bu hegemonya toplumun sadece bir kesimi ve neyse ki sadece bir süre için geçerlidir. En güçlü, en yaygın gibi görünen medya bile, somut gerçeğe karşı açtığı savaşın sonunda galip gelemez.

‘’Hitler’in süt annesi Türktü, bu nedenle 2. Dünya savaşında bize saldırmadı’’ efsanesine bugün hala inanan kaldı mı?

‘’Bizim aile kökümüz Oğuzların Kayı boyundan, biz yüzde 1500 Türküz’’ önermesini (Dr. Hakan’a selam) kanıtlayabilecek İnternet kayıtları mevcut mu?


Ukrayna ile başladık Suriye ile bitirelim:  Rusya’nın vicdanlı yurttaşları işgali protesto etmek için tutuklanmayı göze alarak sokağa çıktı ve Putin’i protesto etti. TSK, Afrin’i işgal ettiğinde, kendine solcu ya da muhalif diyen kaç kişi bu operasyona karşı çıkabildi? (SON/RD)


19 Şubat 2022 Cumartesi

TARKAN/GEÇÇEK en français TARKAN/GEÇÇEK στα ελληνικα

 



GEÇÇEK en français

(Paroles et musique TARKAN)

‘’Il nous avait toujours mis au coin

Auparavant il nous avait empoignardé du dos

Ce n’est pas la première fois,

on avait dans le passé reçu pas mal de coup

Oui on était tombé  mais on a su se lever

N’avons-nous pas toujours défié la vie

 Sois calme, nous avons dépassé pas mal de difficultés

Ça ira ça ira, cela aussi passera

Tu verras, le jour de l’espoir viendra

Oh là là ce jour là, nous danserons cymbales aux mains

Crois moi ces jours fleuris sont très proches

Il ira il ira, exactement comme il est venu

Tout a une fin, la souffrance aussi

Résiste encore, il reste peu de temps

Laisse pas ton été étouffé sous l’hiver et l’automne

La victoire de la patience est proche

Tu en as fait trop, on est blasé

Tu t’es pas arrêté, tu ne nous as pas fait de grâce

Ça va, ça suffit maintenant, on est assomé

Laisse nous, laisse nous tranquille

Nous avons dit qu’il y a du bien dans chaque malheur

Et nous avons appris beaucoup de choses   

Vas-y laisse nous maintenant

Si tu veux savoir comment je vais

Eh bien moi non plus je ne vais pas très bien

Je n’ai pas la joie des jours anciens, il n’y a plus rien

Mon corps est plus petit que mon âme

Je brûle je brûle violemment

Je risque de devenir du cendre

Je suis sur un courant d’eau

Parfois je coule à l’envers

Et parfois je vais vers l’espoir avec mon copain

Je suis alors loin des tristesses

Mais j’attends, car je sais que

La fin de la patience c’est la paix et le Salut

Et je sais que les belles choses peuvent faire surface

Avant la levée du soleil.’’

 

GEÇÇEK Yunanca

«Μας έβαζε πάντα στη γωνία

Προηγουμένως μας είχε μαχαιρώσει πισώπλατα

Δεν είναι η πρώτη φορά,

είχαμε δεχθεί πολλά χτυπήματα στο παρελθόν

Ναι, είχαμε πέσει, αλλά ξέραμε πώς να σηκωθούμε

Ηρέμησε, έχουμε ξεπεράσει πολλές δυσκολίες

Θα είμαστε καλά, θα είμαστε καλά, θα περάσει κι αυτό

Θα δεις, θα έρθει η μέρα της ελπίδας

Θεέ μου, εκείνη την ημέρα θα χορέψουμε με κύμβαλα στα χέρια

Πίστεψέ με αυτές οι ημέρες ανθοφορίας πλησιάζουν

Θα πάει, θα πάει, ακριβώς όπως ήρθε

Όλα έχουν ένα τέλος, τα βάσανα, επίσης

Αντιστάσου ακόμη, λίγος χρόνος απομένει

Μην αφήσεις το καλοκαίρι σου να ασφυκτιά από το χειμώνα και το φθινόπωρο

Η νίκη της υπομονής πλησιάζει

Έκανες πάρα πολλά, είμαστε κατάκοποι

Δεν σταμάτησες, δεν μας έκανες τη χάρη.

Θα είναι εντάξει, αυτό αρκεί τώρα, είμαστε νοκ άουτ

Άφησέ μας, άφησέ μας ήσυχους

Είπαμε, ουδέν κακό αμιγές καλού

Και μάθαμε πολλά

Άντε, άφησέ μας τώρα

Αν θες να μάθεις πώς είμαι

Ε, λοιπόν, ούτε εγώ είμαι πολύ καλά

Δεν είμαι χαρούμενος, όπως παλιά, δεν έμεινε τίποτα

Το σώμα μου είναι μικρότερο από την ψυχή μου

Καίγομαι, καίγομαι έντονα

Κινδυνεύω να γίνω στάχτη

Βρίσκομαι σε ηλεκτρικό ρεύμα

Μερικές φορές βυθίζομαι προς τα πίσω

Και μερικές φορές πηγαίνω προς την ελπίδα με τον φίλο μου

 

Είμαι τότε μακριά από τις θλίψεις

Αλλά περιμένω, διότι ξέρω ότι

Το τέλος της υπομονής είναι η ειρήνη και η Σωτηρία

Και ξέρω ότι τα όμορφα πράγματα μπορούν να εμφανιστούν

Πριν από την ανατολή του ηλίου».