Devrik Sultan’ın özel doktoru Atıf Hüseyin Bey’in güncesi Abdülhamid’in sürgün günlerini anlatırken, Padişah’ın kültür, bilgi ve siyasi tahlil yeteneği konularındaki düzeyini faş ediyor. Ulu Hakan sanki...
Ragıp DURAN
Selanik ve İttihat
Terakki konularını ayrıntılı olarak öğrenmek için son olarak Abdülhamid’in özel
doktoru Atıf Hüseyin Bey’in günlüğünü okudum.(Sultan Abdülhamid’in Sürgün
Günleri - Hususi Doktoru Atıf Hüseyin Bey’in Hatıratı, Derleyen M. Metin Hülagü,
Pan Yayınları, 2003, 374 s.).
Abdülhamid konusunda
resmi ideolojinin kalemleri onu göklere çıkaracak kadar öven eserler kalame almış: Necip Fazıl Kürek’ten Yılmaz
Öztuna’ya Talha Uğurluel’e kadar bir çok yazar-araştırmacı tek yanlı
değerlendirmelerle dolu kitaplarda Ulu Hakan’ı yere göğe koyamıyor.
İstibdat dönemindeki
zulüm ve baskılar konusunda ise İttihatçi iki gazeteci Muhittin Birgen ve
Mustafa Asım Çalıkoğlu’nun anılarda onlarca örnek mevcut.
Abdülhamid’in iki kızı
Ayşe Osmanoğlu ve Şadiye Osmanoğlu’nun kitaplarına da hızlıca göz attım.
Kızlarının Padişah babalarına karşı nesnel ve yansız olabilmeleri mümkün olmasa
da bazı satırları farklı perspektiften okuyunca Padişah hakkında bazı bilgiler
edinmek mümkün.
Akademisyen bir
arkadaşım, François Georgeon’un Sultan Abdülhamid başlıklı kitabını önerdi.
Konuyu tarihi boyutunda esaslı bir şekilde ele alan bir çalışma. Ama ne yazık
ki Georgeon’un kitabında Selanik ve Beylerbeyi günlerinden neredeyse hiç söz
yok.
Bir tarih
incelemesi değil ama bir roman olan
Zülfü Livaneli’nin Kaplan’ın Sırtında’sında betimlenen Abdülhamid ve Doktor
Atıf Hüseyin, benim son okuduğum günlüklerdeki Abdülhamid ve Doktor’dan çok
farklı iki kahraman. Romancı Livaneli’den bir kurgu metninde gerçeğe yüzde yüz
sadakat bekleyemeyiz. Romancı, olayları istediği gibi biçimlendirebilir,
kahramanlarına istediği karakteri giydirebilir.
Atıf Hüseyin, askeri
doktor, 1918 yılında kaymakamlığa (Osmanlı ordusunda yarbay rütbesine tekabül
ediyor) kadar yükselmiş bir şahsiyet. Hakkında pek fazla bilgi bulamamıştım.
Ama ‘’Dedem Hüseyin Atıf Beşe- Bir Cemiyet-i Osmaniye Askerinin Savaş
Hatıratı’’ başlıklı kitabı İnternet’te görünce hemen sipariş ettim. Ne var ki
kitap geldiğinde, Hüseyin Atıf Beşe’nin (Ki soyadı ancak 1934’den sonra alınmış
olması lazım) benim aradığım Atıf Hüseyin Bey olmadığını maalesef gördüm.
Bizim doktor, 1909
yılında, yani Abdülhamid 67 yaşında iken
Selanik’e Alatini Köşküne sürgüne gönderildiği tarihten, 1912’de Istanbul’a
Beylerbeyi Sarayına dönmesine ve 1918’de vefatına kadar sabık padişahı
neredeyse her gün ziyaret ediyor. 9 yıl
az değil. Istanbul’da tahtda Abdülhamid’in üvey kardeşlerinden olan V. Mehmed
Reşat var ve onun emriyle görevlendirilmiş olan Doktor Atıf Hüseyin, Saray’a ya
da üst makamlara herhalde her gün Abdülhamid’le ilgili raporunu gönderiyordur.
Ama bir yandan da kendisi özel bir günlük tutmuş.
Doktor son derece ciddi
bir adam. Aldığı emirler gereği olsa, sadece Abdülhamid’in ve Alatini’de kalan
yakınlarının ve çalışanların sağlığı ile ilgileniyor. Sabık Padişah’a soru
sormuyor, günlüğünde sadece onun söylediklerini neredeyse mot à mot
günlüğüne geçiriyor. Çok nadiren
Abdülhamid’den aktardıklarına kısa yorumlar yapıyor. Doktor’un İttihatçı
olması kuvvetle muhtemel. Atıf Hüseyin günlüğünde bu konuda ketum. Ama 1909’da
Selanik’de askeri doktor iseniz bir şekilde mutlaka İttihatçılarla ilişkiniz,
görüşmeleriniz vardır. Organik ya da örgütsel bağınız olmasa da...
Günlük bu açıdan değerli
bir tanıklık. Atıf Hüseyin, besbelli ki Abdülhamid hayranı değil. Ama karşı
cepheden olduğuna dair somut bir işaret de yok. Hastasının söylediklerini
titizlikle kaydetmiş ve bize önemli bir tanıklık bırakmış.
Günlüklerde kaçınılmaz olarak en çok sabık Padişah’ın ve Alatini Köşkü ile Beylerbeyi Sarayı sakinlerinin sağlık sorunları, muayene sonuçları, yazdığı ilaçlar ve tıbbi tavsiyeler var. Abdülhamid, Tıp fakültesi 1. sınıf öğrencisi düzeyinde tebabet bilgisine sahip. Ama kimi zaman doktoruna akıl tavsiye edecek düzeyde sözler sarfediyor. Atıf Hüseyin görevi gereği hastasına saygılı. Ama bir yerde dayanamayıp, verilecek ilacın dozu konusunda Abdülhamid’in önerisine ‘’Müsaade ederseniz ona da ben karar vereyim’’ diyerek karşı çıkıyor.
Başlangıçta da bir yerde
doktorun günlüğünde Abdülhamid’ten ‘’herif’’ diye söz etmesi manidar.
Doktorun aktardıklarını okurken Abdülhamid’in çok sığ bir kültüre sahip olduğunu, siyasi konularda da her meseleyi esas olarak şahsi düzeyde tahlil ettiğini görüyor okur. Şehzadeliğinden itibaren İmparatorluğun en iyi hocalarından aldığı özel derslerle eğitilen bir kişinin bu kadar cahil, dar perspektifli olması garip. Fransızca, Arapça ve Farsça bildiği öne sürülüyor. Ama Fransızca sözcük ya da cümlelerinde -transcript sırasında yanlış yapılmamışsa-, zaman zaman bozukluklar var. Marangozluğunu değerlendirecek konumda değilim. Avcılığı ile de övünüyor. Avcılık özellikle Batı Avrupa’da aşırı-sağın ilgi alanına giren bir uğraş.
9 yılda Kur’an ve
Buhari’nin dışında sadece iki kitaptan söz ediyor. Birincisinin adını
hatırlamıyor ama Hegel’in materyalizm üzerine kitabı olabilir. Öteki de, yine
hatırlamıyor, İtalyan Ceza Hukukçusu Lombroso’nun kitabı. Bu adam, sanıkların
yüz şekillerinden insanların suçlu olup olmadığını anladığını öne süren bir teori geliştirmişti.
Abdülhamid’in siyasi
tahlilleri ise, değerlendirdiği ülkelerin ya da ihtilafta taraf olan
İmparatorların ya da liderlerin kendisiyle ilişkisi üzerinden inşa ediliyor.
‘’Tanırım, babasını da tanırdım. İyi adamdır. Beni sever. Ben de onu severim’’
tadında muhabbetleri var Sabık Padişah’ın.
1917 Bolşevik devrimi
konusunda da şahane bir komplo teorisi üretmiş Abdülhamid: İsyanı aslında Çar
çıkarıp kendini devirmiş ki, Rusya savaş sırasında tek başına barış yapabilsin
diye. Barış olunca Çar yine tahta çıkacakmış.
Topyekün yargı verme
konusunda da usta sayılır kendisi. İngilizler şöyledir, Ruslar böyledir,
Fransızlar gevşektir, Almanlar sıkı disipline riayet eder... türünden değerlendirmeler çok sık geçiyor alıntılarda.
Abdülhamid’in bir dizi
dogması var. Çok sıkı bir İngiliz düşmanlığı mesela. Tahtan indirilmesini
bile, ki onu ‘’felaket’’ olarak adlandırıyor, İngiliz parmağında arıyor. Ermeni
ve Yahudilere de hep olumsuz sıfatlar ekliyor. Kadınlar konusunda sarfettiği
sözleri bugün söyleyemezdi herhalde.
Abdülhamid, doktorla
muhabbetlerinde, sık sık dedikodu da yapıyor. Çevresindeki bazı yöneticiler
hakkında atıp tutuyor. Kendi başarısızlıklarını onlara yüklüyor, onların özel
hayatlarına da giriyor.
Kendisi biraz
egosantrik. Şehzade iken amcasıyla yaptığı kısa bir Avrupa gezisini
hatırlatıyor hep. Okuyan da sanır ki Abdülhamid İngiltere, Fransa ve Almanya
uzmanı.
İçki konusunda da sıkı
bir Yeşilaycı.
Benim ilk başta garibime
giden bir olay: Birinci Cihan Savaşı döneminde, galiba 1917’de o zaman
iktidarda olan Enver Paşa iki kez, Talat Bey de bir kez Abdülhamid’i Beylerbeyi
Sarayında ziyaret ediyor. Ondan savaş konusunda görüş ve tavsiye alıyor. Abdülhamid,
kendisini deviren Enver Paşa ile Talat
Bey’i ayrıca Cavit Bey’i sık sık övüyor. Sonra düşündüm Abdülhamid,
Enver Paşa, Talat Bey ve maalesef Cavit
Bey aslında aynı iktidar zincirinin
halkları. Aynı sınıfın insanları.
Günlüklerde, nadiren
‘’bana kötülük ettiler’’ diye bir kaç muhalifin adı geçmesine rağmen, istibdat,
zulüm ve baskılardan hiç söz etmiyor Devrik Sultan. Sanki 33 yılı güllük gülistanlık
geçmiş ve kendisi de çok başarılı bir yönetici. İmparatorluğun kaybettiği
topraklar da gündeme gelmiyor hiç. Bir
ara ‘’Yargılanmak’’ gibi bir talebi olduğunu söylüyor ama devamı gelmiyor.
Sabık Padişahı yargılayamayan Enver Paşa ve Talat Bey daha sonra gidip onun
elini öpüyor.
Abdülhamid’in
pimpirikliliği, vesveseli ruh hali zaten biliniyordu. Ama doktorun güncesinde o
kadar çok somut örnek var ki... ‘’Doktor bey koltuğumun altında bir sivilce
çıktı. Sakın kanser olmasın?’’. Fabrikada
üretilmiş ilaç kabul etmiyor. Ama doğal bitkilerden oluşan ya da kocakarı ilacı
tabir edilen terkipleri tercih ediyor.
Sabık Sultan’ın sürgün
günlerinde yaşayıp söyledikleri Foucault okurları açısından ilginç. Çünkü
iktidarını kaybeden bir hükümdarın geçmişe ve geleceğe bakışını aktarıyor
doktorun günlükleri.
Alatini Köşkü- Selanik
Atatürk’ün, Abdülhamid’i
eleştiren bir gazeteciyi makamına
çağırıp bu eleştiriden memnun olmadığını ilettiğini okumuştum. Atatürk’ün Talat
Bey’in ölüm haberi geldiğinde göz yaşı döktüğünü de biliyoruz.
Doktorun güncesini
okurken Abdülhamid’in bazı özelliklerinin mevcut bir devlet adamında da
yaşadığını fark ettim. Bu benzerlikler yüzünden galiba sözkonusu devlet adamı
ve çevresinin Abdülhamid’e neden hayran olduğunu da anlıyor insan.
Yine de koca imparatorluğu 33 yıl boyunca bu şahsiyet nasıl yönetmiş diye
soramadan edemiyor okur. Şimdi ben de Abdülhamid gibi düşünmeyeyim. Kanuni’nin
son döneminden itibaren duraklama, gerileme ve çöküş sürecine zaten girmiş olan
İmparatorluğu Abdülhamid değil Fatih Sultan bile kurtaramazdı herhalde.
Kişiler, krallar imparatorlar değil siyasi/toplumsal/ekonomik/demografik/militer...
parametreler bir devletin ya da İmparatorluğun kaderinde esas söz sahibi olabiliyor.
Beylerbeyi
Sarayı-Istanbul
Sonuç olarak emekli
kahvesindeki amca ve dayıların geyik muhabbetine benzer bir durum var Alatini
Köşkünde ve Beylerbeyi Sarayında. Alatini’de iken daha sıkı bir tecrit altında
yaşarken, gazete okuyamazken Beylerbeyi’nde tecrit gevşetilmiş, gazete okuyor,
izin verilen insanlarla görüşebiliyor. Zaten bu nedenle 1912-18 yıllarını
kapsayan günlüklerde Abdülhamid uzun uzun siyasi tahliller yapıyor. Doktor Atıf
Hüseyin bu özel günlüğü tutarak çok hayırlı bir iş yapmış. Sabık Sultan 1918’de
76 yaşında vefat ettiğinde ölüm raporunda bizim doktorun da imzası var.
(SON/RD)
Yorumlar