Ana içeriğe atla

Üç beş sözcük, binbir parıltı

Ragıp Duran

·       Alıntı, atasözü, deyim ya da slogan… Özlüdür, caziptir ama flaş gibi yanıp söner. Tabii ki üzerine konuşmak, tartışmak güzeldir. Denedik…

 



Hocam merhaba, Nasılsınız?

İyiyim teşekkürler. Sen de iyisin değil mi ?

Evet iyiyim. İzninizle bugün değişik bir sohbet modeli uygulamayı öneriyorum.

Buyur…

Hocam ben sosyal medyada dolaşırken çok güzel, çok anlamlı, çok cazip alıntılara, atasözlerine, deyim, dize ya da satırlara rastlıyorum. Ve bunları hemen kaydediyorum. Ben şimdi bunlardan bir kaç tanesini size okuyacağım ve sizin bunları değerlendirmenizi, sizde uyandırdığı düşünce ve duyguları öğrenmeye çalışacağım. Özellikle de aktüaliteye uyarlayabilirseniz çok esaslı olur. Olur mu ? 

Olur, yalnız iki çekincem var: İnternet özellikle de sosyal medya düşünceye, derinleşmeye, tartışmaya müsait bir mecra değil. Böyle reklam sloganı gibi iki söz ediyor birisi, çok like alıyor belki ama çok az insan o 5-10 kelimelik satırın derin anlamını, işlevini, konumunu her zaman doğru bir şekilde algılayabiliyor. Bir de bakıyorum senin aktüalite merakın hatta tutkun hala geçmemiş anlaşılan. İkincisi alıntıyı, içinde yer aldığı metnin yazım tarihi, mekanı ve yazarının konumuna göre değerlendirmek lazım. Çok az söz, her zaman her yerde geçerlidir. Olsun… Başlayabiliriz.

En uzun alıntıyı en başa koydum. Antonio Gramsci’den dinliyoruz: "Kendi ekmeğiniz olmadan fikriniz olmaz; bundan daha azı, sizi besleyenin fikrinin yankısından ibarettir. Ekmeğinizi kendi ellerinizde tutmadığınız sürece fikrinizin hiçbir ağırlığı olmaz. Gücünüzü kontrol eden, sessizliğinizi ve düşüncelerinizi de kontrol eder ve siz başkalarının fikirlerini kendi fikirlerinizmiş gibi tekrarlarsınız. Özgürlük, yemeğiniz size ait olduğunda, kendi adımlarınızı attığınızda ve sesiniz gerçekten sizden, vesayet veya boyun eğme olmadan geldiğinde başlar. Ancak o zaman fikrinizin değeri olur… ve ancak o zaman duyulur."

Çok güzel. Çok iyi bir seçim. Çok iyi bir başlangıç. Değerlendirilecek pek bir şey yok. Gayet açık bir şekilde gerçeğin fotografını çekmiş Gramsci. Somut olarak maddi bağımsızlıkla manevi yani fikri bağımsızlık arasındaki köprüyü kurmuş. Mevcut tartışmada, anladın sen, network’ün kadrolu gazetecileri, siyasetçileri, akademisyenleri ya da gönüllü kalemşörleri  protez beyinleri ile Kurucu Önderliği savunup, yenilgi ve teslimiyet ile iktidarın aleti olmayı zafer gibi göstermeye çabalıyor.  Gerçeklerden neredeyse tamamen kopmuş durumdalar. Ben bunların gazeteci görünümlü olanlarına ulak dedim diye kızdılar. Ulak az bile… Bence bunlar artık rejimin ve şebekenin  sahaya sürdüğü mayın eşekleri! Öte yandan sözümona esir adada, ne yemek yiyeceğini bile kendisi belirleyemezken, koca bir halkın kaderini yönlendirdiğini sanıyor. Kendi ekmeği yok, dolayısıyla öne sürdüğü görüş, ekmeği verenin fikrinin yankısından ibaret.

Hocam biraz sert olmadı mı?

Öyle mi oldu? Ne ziyanı var?

İkinci alıntıya geçiyorum : “Bakmak, görmek, olağanüstü önem kazandı. İnsanlar tüm gün ekranın karşısında. Bu, diğer duyuların zayıflaması demek. Özellikle sözün… Konuşma yok olmanın eşiğinde. Sürekli iletişim halindeyiz. Ama ne kadar çok iletişim kurarsak, o kadar az konuşuyoruz. O kadar az buluşuyor, kavuşuyor, anlaşıyoruz.”

Kimden bu alıntı?

Kürşat Oğuz’un David Le Breton’la yaptığı söyleşiden.

Evet beş duyudan birine, yani görmeye/bakmaya  -ki ikisi aynı edim değil-  öncelik/ağırlık/imtiyaz verirsek olguyu, olayı, kişiyi kısacası gerçeği kavrayamaz, anlayamayız. Çünkü hiç bir şey sadece göründüğünden ibaret değildir. Le Breton haklı: Gördüklerimiz üzerine konuşamazsak, tartışamazsak o gördüklerimizin ne olduğunu tam olarak anlayamayız. İnternet, sosyal medya, cep telefonları evet dilimizi kısırlaştırdı, muhabbetimizi kısalttı, okumamızı/yazmamızı sınırladı ya da kendi formatını empoze etti. Bu duruma karşı çıkmak için günde 2 saatten fazla ekrana maruz kalmayacağız, bol bol kitap okuyacağız, bol bol eşimizle dostumuzla hatta tanımadığımız insanlarla muhabbet edeceğiz.

Hocam bende çok sayıda alıntı, örnek var. Şimdi 3 tanesini peşpeşe okuyacağım, sonra da sizin yorumlarınızı dinleyeceğim.

Peki olur...

1-    "Kendinizi ne zaman çoğunluğun safında bulursanız, durup düşünme vakti gelmiş demektir." - Mark Twain

2-    "Çoğu insan gerçeği anlamaya değil, inandıkları şeyin gerçek olduğunu kanıtlamaya çalışır." - Baruch Spinoza

3-    "Korkunç derecede  hasta bir topluma uyum sağlamak,  sağlıklı olduğunuza dair bir emare değildir.’’ - Jiddu Krishnamurti

Tebrikler. Çok iyi, çok isabetli alıntılar seçmişsin. Üçü de bence doğru olduğu gibi aktüaliteye de çok uygun. 1. ve 3. alıntı aslında birbirini tamamlıyor. Çoğunluk  ve çoğunluğun parçası olmak başlı başına bir dert. Gerçi ben ‘’çoğunluk’’ yerine ‘’egemenler’’ sözcüğünü de kullanabilirim. Sürüden ayrılmak, sürüden bağımsız olabilmek için elzem bu kişisel, tabii ki siyasi ve ideolojik özgürlük. Spinoza’nın sözü ne kadar doğru değil mi? Hele bizim gibi rasyonaliteyi ıskalamış, eğitim ve  kültür birikimi zayıf olan doğu toplumlarında inanç çoğu zaman gerçeği bastırıyor. İnşallah, Maşallah, Allah’a Şükür’le geçiyor hayatımız.

 Hocam son alıntı Kant’tan:

Kendi aklını kullanma cesaretini göster!”

Bu da güzel. Belki de baştaki Gramsci alıntısıyla birlikte ele alabiliriz Kant’ın bu sözünü.  Kusura bakma burada sapacağım. Kant deyince aklıma geldi. Ben hapiste öğrendim, kant, şekerli sıcak suya verilen isimmiş. Bana ‘’Hocam kant içer misin?’’ diye sorduklarında felsefi bir tartışmaya gireceğiz sanmıştım. Bir de TİKKO’cu bir arkadaşı Üç Dünya Teorisi konusunda ikna etmeye çalışırken başıma geldi.  Bana cevaben ne dedi biliyor musun? ‘’Hocam ne Üç Dünyası yaa... Benim bildiğim bir bu dünya var bir de öteki dünya!’’.

Kant’ın önerisi de güzel ama bence önemli bir önkoşulu var: Bir insanın kendi aklını kullanma cesareti gösterebilmesi için öncelikle aklı olması lazım. Protez beyni varsa...

Hocam bitti. İyi oldu değil mi?

Ben iyi olup olmadığına karar veremem. Ona okuyanlar, dinleyenler karar verecek. Haftaya kitap seansı yapalım mı?

Olur hocam, iyi günler.

Kürdistan'da self kolonizasyon: Bir sömürgecilik teknolojisi olarak 'protez  akıl'(1)

(SON/RD)

 

 

 


Yorumlar

Bu blogdaki popüler yayınlar

Kalkan-Çakır Söyleşisi Üzerine

  ·      Bugün Türkiye’de gerçek anlamda bağımsız, özgür gazetecilik yapılabiliyor mu?   Söyleşinin, haber, yorum, incelemeden ne gibi farkları olmalı? Kalkan-Çakır söyleşisini değerlendirmeye çalıştım. Ragıp Duran Ruşen Çakır’ın Medyascope’da yayınlanan Duran Kalkan söyleşisini yeni izleyebildim. Çakır, söyleşinin yarattığı tartışmalar hakkında da bilahare kısa bir video çekti ve bazı eleştiriler konusundaki görüşlerini yayınladı. Konunun kalbine inmeden başlangıçta iki noktaya dikkat çekmek istiyorum: ·        Türkiye’de halihazırda, yani tüm medya organlarının neredeyse yüzde 90’ı iktidarın denetiminde iken, halen 13 gazeteci hapiste, onlarcası da kovuşturma altında iken, çok sayıda gazeteci de sürgüne çıkmak zorunda kalmışken,  rejimden farklı düşünenler bir X mesajı nedeniyle sorgulanıp gözaltına alınıyorsa, Türkiye’de gazetecilikten söz edilemez. Çakır’ın söyleşisi iyi gazetecilik mi kötü gazetecilik m...

Ben sizin sürünüzden ayrılan koyun değilim!

Yayınlanan bir yazım ile 8 kelimelik bir cümlem  sosyal medyada acaip bir şekilde yaygınlaştı ve farklı tepkilere yol açtı. Her mesaja cevap verecek halim yok. Ama altı noktaya açıklık getirmek isterim. Ragıp Duran Son zamanlarda yayınlanan R.Çakır’ın D.Kalkan’la söyleşisine yönelik eleştirimle T.Tatari’nin A.Dicle yazısı hakkında X’de yazdığım 8 kelimelik bir cümle, sosyal medyada çok gürültü kopardı. Onbinlerce yurttaş bu iki yazıyı beğendiğini gösterirken çok sayıda sosyal medya kullanıcısı da linç derecesine varan küfür ve hakaretlerle karşılık verdi. Kimseye yanıt vermek, muarızlarımı ikna etmek durumunda değilim. Zaten ilke olarak, trollere ve küfür yazıcılarına yanıt vermemek gerekir. Ama özgürce ve efendice siyasi fikir ya da mesleki tartışma yapmak isteyenler için bir kaç konuya açıklık getirmek istiyorum. Ben politikacı değilim, gazeteciyim. Dolayısıyla benim oy toplamak, tık kazanmak diye bir amacım yok. Tanıklık ettiğim olayları, gördüğüm duyduğum, okuyup araştırdığ...

Kürt Siyaseti Rojava ve Bakur’da neden yenildi?

·    Hiç bir yenilgi sadece ve münhasıran dış faktörlerle açıklanamaz. ‘’Süreç’’ Türkiye’de bugün çıkmazda, Rojava saldırı altında. Kürt siyaseti   Türkiye’de ve Suriye’de neleri yap(a)madı? Ragıp Duran   Kamuoyunda özellikle sosyal medyada yoğun, keskin, çok katılımlı, ne yazık ki biraz kaotik ve çoğu zaman ağır hakaretler içeren şiddetli ‘’tartışmalar’’ sürüyor. Kürtlerin önemli bir kesiminde, özellikle gençlerde büyük bir infial var. Öcalan’ın Ankara rejimi ile uzlaşması, DEM yönetiminin somut siyasi gerçeklerden kopuk açıklama ve tutumları ile SDG’nin Kuzey Suriye’de egemenliği altındaki toprakların üçte birinden fazlasını kısa süre içinde Ahmet El Şaraa rejimine kaptırması Kürt dünyasında hayal kırıklığı ve öfke yarattı.   Konu Türkiye’de ‘’Barış’’. ‘’Toplumsal Demokrasi’’     ile başlamışken bugün vardığı aşamada ‘’saç örme’’ ve Bahçeli’ye ‘’Kilim hediye etmeye’’ vardı. Suriye’de ise ‘’Demokratik Konfederalizm’’, ‘’Özyönetim’’, ‘’ekoloji’...