3 Eylül 2012 Pazartesi

Türk Medyasının Suriye Fiyaskosu



ÖNYARGI, CEHALET, KİBİR BİR DE İKTİDARDAŞLIK  (*)

·       
     Türkiye okuru, Suriye konusunda ne geçmişte ne de bugün  doğru dürüst bilgilendirildi. Bu, kasıtlı olarak yapıldı. En uzun  kara sınırımız olan komşumuz hakkında, bize oranın gerçekleri değil,  Ankara’nın yani Erdoğan-Davutoğlu’nun tercihleri sunuluyor.  Arap ve Batı Medyası ise tamamen farklı bir manzara sunuyor. Hele  bir de Antakya, Samandağ, Reyhanlı  ya da İslahiye civarında  dolaşıp insanlarla konuşsanız…

Aslında, politikada ya da diplomaside,  hiç bir şey birdenbire meydana gelmiyor. Siyasal, toplumsal, ekonomik, ideolojik her değişim ya da dönüşümün ön belirtileri, işaret ve habercileri, okumasını bilen gözlemciler için, değişimden/dönüşümden bir süre önce zaten su yüzüne çıkıyor.
Arap Baharı adı verilen toplumsal/siyasal patlamanın başlamasıyla, Tunus, Libya ve Mısır’daki gelişmelerin ardından,  Suriye’nin de adı listeye girmeye başlamıştı. Daha Baba Esad döneminden beri, Suriye’de klasik anlamda bir yöneten/yönetilen çelişkisinin varlığı   bilindiği gibi,  Hafız Esad bu çelişkiyi Hama Homs örneklerinde görüldüğü üzere olağanüstü bir şiddetle  çözdüğü de yaşanmış bir gerçek. Suriye’nin  azınlık Nusayri nufusunun iktidarda, çoğunluk Sünni halkın ise genel olarak muhalefette olduğu da gözle görülen bir gerçekti.  Suriye’deki hassas siyasal/mezhepsel dengelerin kolayca bozulabileceğini kestirmek hiç de zor değildi.
Diplomatlar, arada sırada değişse de, haritalara bakmayı da ihmal etmiyorlardır herhalde. Bu durumda, Suriye’nin İran’daki Şii rejimle ilişkileri, Ortadoğu’da ABD ve İsrail karşıtı cephenin mensupları olarak Tahran ve Şam’ın yakınlığı, Filistin meselesindeki yaklaşımları da hep bilinen, ön veri olarak kayda geçmiş bilgi ve gözlemler. Moskova-Şam ilişkileri de  zaten eskiden beri mevcut. Keza, İran ve  Suriye’nin kendi Kürt azınlıklarına karşı, yöntemde farklı olsa da, özde aynı devletçi refleksle yaklaştıklarını da bilmek için Kürt  ya da Ortadoğu uzmanı olmaya gerek yok.

Cumhuriyet Diplomasisi ve Araplar

İşin medya/habercilik kısmına geçmeden önce, önemli bir engeli hatırlatmakta yarar var: Ankara, 1923’den bu yana, yani Cumhuriyet’in kurulmasından sonra, özel olarak diplomasi, siyaset ve kültür alanlarında Arap dünyasından kasıtlı olarak uzak durdu. ‘Araplar bizi sırtımızdan hançerledi’ kalıp cümlesinde ifadesini bulan ırkçı/antisemit yaklaşım, Osmanlı dönemindeki bu yakın Vilayetlerin ‘kaybı’nın acısını dönüştürmeye yönelik bir teselli olsa gerek. Cumhuriyet diplomasisi, bir yandan Atatürk’ün talimatlarını çok düz bir okumayla, kendisini ve memleketi olduğu gibi Batı’ya çevirirken, doğusunu unutmuş hatta neredeyse görmez olmuştu. Bu bağlamda, bizim hariciyeye göre, Araplar dinci ve gerici idi, Batı Avrupa ise laik ve modern idi. Cumhuriyetin jakoben ideolojisi, Ankara’yı doğusundan öylesine koparmıştı ki, Cezayir’in Kurtuluş  Savaşında, Ankara, BM’de Cezayir’e karşı Fransa’dan yana oy kullanmıştı. Gerçi Ankara’nın dolayısıyla da Türk diplomasisinin 2. Dünya Savaşından sonra  çok büyük ölçüde ABD’nin etkisine girmesi de, Ankara’nın  kendi doğusuna set çekmesine neden olmuştu. 
Türkiye’nin nispeten en modern, en Batılı (Ve kimi zaman da en Batıcı) köklü kurumlarından biri olan Hariciye,  belki de 1979 Humeyni devrimine kadar, doğusuna sırtını dönmüş, gözlerini kapamış bir şekilde ikili ve çoklu ilişkilerini sürdürmeye çalışırken, Turgut Özal’la birlikte, hafif din kardeşliği görüntüsü altında ama esas olarak  Arap sermayesi hayranlığı temelinde, Arap ve Müslüman dünyaya yaklaşmaya başladı. Teorik olarak ve resmen laik olan TC. İslam Konferansı  Örgütüne üye olurken, Arap olmadığı halde Arap Birliği’ne de yan kapıdan yan masa mensubu oldu.
Ankara’yı 80 öncesinde Arap/Müslüman dünyasından uzak tutan önemli gerekçelerden biri de, kuşkusuz özel olarak Ortadoğu’nun  aşırı kaygan zemini idi. Krallar, Şeyhler, Emirliklerle yönetilen bu bölgede, ittifaklar her saat ya da her gün olmasa da, bir hafta içinde bile değişebiliyor. Üstelik ABD nedeniyle mecburen  resmi ilişkide bulunduğumuz İsrail ile Enver Sedat’ın Mısır’dan çok önce teşrik-i mesaimiz vardı. İsrail Devleti henüz kurulurken, bu devleti tanımakta bir sakınca görmeyen Ankara, bölgenin  karmaşık, değişken, girift ilişkilerine girip açıkça taraf olmamayı  tercih ediyordu.  Dış görünümde ise, Ankara hem ‘Arap ve Müslüman kardeşleriyle hem de Batılı İsrail ile  iyi ilişkiler içindeydi’.  Oysa İsrail ile Araplar arasında  savaş vardı.

Türk Hariciyesinin Görmediği

Tüm bu tarihi, siyasi, diplomatik altyapı, Türk hariciyesini Arap/Müslüman dünyası konusunda  tecrübesiz, cahil, beceriksiz ve yabancı bir konuma düşürmüştü.  AKP’nin iktidara gelip, AB ile ilişkilerin de zayıflamaya başladığı dönemlerden itibaren, bu alan yeniden fethedilmeye çalışıldı. Yeni Osmanlıcılık diriltilirken, Ankara,  Hilafeti anımsatırcasına, tüm Müslüman dünyanın liderliğine soyunur gibi oldu, ya da öyle bir görüntü vermeye başladı.  Her İslami sorunda Ankara hazır ve nazır olduğunu ilan etmekle kalmadı,  kimse talep etmemiş de olsa her soruna arabulucu olarak girmeye, amiyane tabirle dalmaya çalıştı.     Hariciye’nin rasyonel ve ulusal çıkar temelli politika ve tercihleri yerine globalizmin de  özendirmesiyle, Ankara,  İslami ve dinsel çıkarlar ya da perspektifler temelinde  bir diplomasi oluşturup uygulamaya başladı. Bosna-Hersek’ten  Afganistan’a, Endonezya’dan Burma’ya, özel olarak da Filistin’de  İslami ve Sünni değerlerin patronu kılığına büründü. Sudan’da soykırım sanığını Müslüman olduğu gerekçesiyle  ağırladı, savundu.  Tüm bunları gerçekleştirmeye/uygulamaya çalışırken de, Başbakan Erdoğan’ın en büyük projesi olan Ahmet Davutoğlu kozu gündeme geldi. Startejik Derinlik, Merkez Ülke gibi fiyakalı kavram ve teorilerle, Komşularla Sıfır Sorun  gibi aşırı parlak bir iradeyle yola koyulan  yeni Türk hariciyesi,  İslam Dünyasındaki sorunlara uzaktan  bakıp, yabancı gibi algıladığı için, Arapça ya da diğer yerel dilleri bilen diplomatlara sahip olmadığı için, ama esas olarak iradi dürtülerle geliştirilen emperyal kokulu politikalar, mevcut gerçek durumla çeliştiği için, Türkiye, İsrail-Filistin ihtilafını ya da İran’la Batı dünyası arasındaki nükleer anlaşmazlığı çözmek için adaylığını koymuş hatta birkaç adım bile atmış olmasına rağmen her iki girişim de hüsranla sonuçlandı.
Suriye konusunda Ankara, Arap Baharının olası yansımalarının bu güney komşumuzdaki etkilerini öngöremedi.  Beşar Esad  ile R.Tayyip Erdoğan arasındaki özel/ailevi ilişkiler bile, resmi söyleme göre, Şam yönetiminin gerekli reformları yapmasına katkıda bulunamadı(!).
Suriye’de bundan neredeyse bir yıl önce ayaklanmanın ilk hamleleri başladığında, sadece Arap medyası değil Batı medyası da Suriye’yi mercek altına almaya başladı. Ortadoğu medyası Yemen ile Suriye’deki olası gelişmeleri, Arap rejimlerinin geleceği açısından ele alırken,  ABD medyası,  Esad rejimini ideolojik olarak çökertmeye yönelik ajitasyon-propaganda ağırlıklı haber ve değerlendirmeler  yayınlıyordu. Bu dönemde  Türk medyasında pek ses seda yoktu. Ne Batı medyasından iktibas ya da çeviriler, ne de Türkiye’ye özgün yorum ve analizler yayınlandı. 

En uzun sınır komşumuz

Oysa ki Suriye en uzun kara sınırımız olan komşumuzdu. Oysa ki  mesela Antakya’da ya da mesela Nusaybin’de  Suriyeli vatandaşlarla akraba onbinlerce insan vardı. Onlar sık sık Suriye’ye gidip gelirlerdi. Hatta bir ara vize önce 24 ve 48 saatliğine kaldırılmış, Batılı Türkler de Antakya üzerinden Halep ve Şam’a turistik gezilere katılıyordu. Vize daha sonra tamamen kaldırıldı.  Şimdilerde de   sınır kapıları tamamen kapatıldı.
Bunca ortak yana, bunca yakınlığa rağmen, Türk medyası eskiden beri Suriye ile ilgilenmedi. Türk medyası zaten tüm Arap ve Müslüman dünyası ile özel olarak da komşularıyla  pek ilgilenmedi. Şam’a, Tahran’a, Bağdat’a kalıcı/sürekli  akredite muhabir gönderilmesi sadece çok yakın zamanların olgusudur. Bu tayinlerde de habercilik refleksinden çok din kardeşliği etkili olmuşa benzer.
Son dönemlerde ise habercilik açısından farklı bir durum ortaya çıktı:   Suriye’de haber değeri taşıyan olay ve olguların belki de yüzde 90’ı Ankara’nın aleyhine gelişmeler olduğu için, egemen medya bunlara yer vermedi, veremedi.   Biz bu haberleri esas olarak Suriye, İran ya da Batı medyasından öğrendik. Antakya ve Antep’deki  Suriyeli  ‘mülteci’ kampları da  aslında önemli bir haber kaynağı idi ama oralardan da sadece çatışma çıktığı zaman  söz edildi. Kampların insani amaçlardan çok, Özgür Suriye Ordusunun karargahı gibi kullanıldığı, Kızılay ambülanslarının Suriye’ye silah taşıdığını, El Kaide, Taliban ve Müslüman Kardeşler örgütlerinin  mensuplarının Özgür Suriye Ordusunda cirit attığını yabancı medyada okuduk. Esad’ın önce Şam ardından   Halep’te   muhaliflere ağır darbeler vurduğunu da Batı medyası yazdı. Kuşkusuz bu habercilik faaliyetinde Esad rejimini savunmak sözkonusu  olamayacağı gibi, Suriye’deki muhalefetin de baskı ve demokrasi açısından Esad’dan pek farklı olmadığını, üstelik  hiç  de bağımsız olmadığını yazmak,  Ankara’nın planlarını suya düşürüyordu.  AKP iktidarı, bölgede siyasi ve ideolojik olarak başarı ve kazanç sağlayamayacağını anlar gibi olduğunda, Sünni bilahare de Türkmen kartını öne sürmesi de  egemen Türk medyasının yazabileceği,  yorumlayabileceği bir gelişme değil. Bo konuda mesela İran medyasını n yazdıklarını çevirip yayınlamak bile  AKP diplomasisine çok sıkı bir muhalefet olarak algılanacağı için, uzmanların çoğu kendi okuduklarıyla yetinmek zorunda kalıyor.  Suriye’de, Erdoğan-Davudoğlu politikası hem sıradan yurttaşlarda, özellikle Sünnilerin dışındaki kesimlerde, hem de devlet çapında   güçlü bir Ankara karşıtı rüzgarın esmesine neden oldu. Bunun neresini haber yapıp yayınlayacaksınız? Dünyanın 17. Büyük ekonomisinin kaptanı var karşınızda… Bölgenin yeni büyük gücünün Sultanı var  karşınızda… Davudoğlu oradan oraya koşarken, Iraklı yetkili  kalkıp ‘Tutaklarız sizi ha, ayağınızı denk alın’ diye demeç veriyor.  Suriye resmi basını da Türkiye aleyhinde yazıp çiziyor. İran  ağır konuştu. Bu durumda Türk egemen medyası  Burma’daki Müslümanlara yapılan eziyeti uzun uzun yazabilir tabi ki…

''Namert gazete n'olacak işte!''

Dış politikayı iç politikadan ayıran önemli bir nokta da, orasının deplasman alanı olması. Ve oradaki muhataplarınız, Türkiye’deki medya mülkiyetindekiler gibi devlet iş yapan şirket sahipleri değil.  Diplomasi de çıkar ve güç esas. Yabancı medyada da çıkar ve gücün etkisi olsa da, bilhassa global medyada  Türkiye gibi yeni aktörleri haliyle/doğal olarak pek ciddiye/kale almazlar.  Dolayısıyla Mavi Marmara olayında öldürülen 8 yurttaşınızı  ya da Suriye tarafından düşürülen uçakta öldürülen 2 pilotunuzu,  dışarıda şehit  filan diye yutturamazsınız. Her iki olay da diplomasi fiyaskosudur. Ecnebi matbuat da bunu aynen böyle yazar. Varsın Başbakan Erdoğan,  Wall Street Journal’e ‘Namert!’ desin.  (Bu açıklamayı okuyunca WSJ’in editörlerinin şaşkınlığı garip ve komiktir aslında. Namert gazete n’olucak işte! But what does it mean exactly ‘namert’?)

Bugün de Türk egemen medyası ile Batı ya da Arap medyasını Suriye konusunda kıyaslayın, aynı olgular birbirine neredeyse 180 derece zıt perspektiflerle  haberleştirildiği yetmiyormuş gibi,  Batı ve Arap medyasındaki bir çok haber ve yorum bizim medyada yer bulamıyor keza bizim medyadaki Erdoğan ya da Davutoğlu güzellemeleri ve mersiyeleri de  haliyle yabancı bir dile çevrilince kabak tadı verdiği için sayfalara giremiyor, ekranlara yansıyamıyor.
Temmuz ayında 5 gün  Samandağ, Antakya ve İskenderun’da kaldım. Yerki ve yabancı medyada okuduklarımdan on misli daha fazla bilgi edindim, farklı yorumları öğrenme imkanım oldu. (Meraklısı birdirbir.org’daki mavi daktilo bölümündeki Samandağ mahreçli iki yazıya bakabilir)
 Gazetecilik/habercilik çıkar ve güç temelinde yapıldığında, propagandaya hizmet ediyor. Gerçeği ve gerçeğin yüz bir yönünü keşfetmeye ve göstermeye çalıştığımızda,’ ulusal çıkar’, ‘devlet sırrı’, ‘bizimkiler iyidir onlar kötü’, ‘ patron kızar’, ‘Başbakan bozulur’ gibi gerekçe ve engeller kaale alınmaz.

(*) Bu yazı, 78liler Dernekleri Federasyonunun yayın organı olan Tükenmez dergisinin Güz 2012 tarihli 9. sayısında yayınlandı.

Hiç yorum yok: