·
Tufan Türenç’in Babıâli’nin Öteki Yüzü’’ başlıklı anıları
ile Cem Duna’nın ‘’Sıra Dışı’’
kitaplarını eş zamanlı olarak okudum. İki şahsiyet, iki meslek, iki Türkiye. İlkinde
menfi şeyler, ikincisinde nispeten müspet yaklaşımlar..
Ragıp Duran
Yılbaşı tatilinden istifade ederek masada okunmayı
bekleyen iki kitabı 2-3 gün içinde altını çizerek okudum. Zaten en çok gazeteci
ve diplomat anılarını hevesle, nadiren beğenerek çoğu zaman yüzümü ekşiterek kıraat
ediyorum.
Tufan Türenç (1945-2022) ‘’gazeteci milletinin’’ yakından
tanıdığı bir isim. RIP. Kendisini Abdi İpekçi ekolünden sayıyor. Milliyet’te ve
Hürriyet’te yazı işlerinde üst düzey görevlerde bulunmuş bir isim. 319 sayfalık
anılarında Babıâli’den değişik, ilginç kareler aktarmış. Kalemi işlek, anlatımı
akıcı.
Remzi Kitabevinden 2018’de yayınlanıp 2 baskı yapmış kitabın
başlığında bir sorun var. Çünkü Türenç’in anlattığı Babıâli’’nin ''öteki'' yüzü değil tam aksine yazılı basında hep iktidarda
olmuş bir gazetecinin gözünden meslek ve memleket hikayeleri. Öteki yüzü ancak,
bazen yıllarca stajyer olarak bırakılmış, çalışkan muhabir olduğu halde, masa
başındakilerin maaşının ancak dörtte birine layık görülen, en küçük sendelemede
ya da toplu işten çıkarmalarda kapının önüne konan genç gazeteciler yaşamıştır ve onlar
yazabilir.
Türenç aslında Türk matbuat-basın-medya dünyasının tipik
bir temsilcisi. Tüm varlığını gazete içindeki iktidara, siyasette hükümete vakfetmiş bir gazeteci.
Yerleşik düzenin sıradan bir kalemi ve yöneticisi. Gazete dışındaki yaşamı da işadamları,
ünlülerle dolu. Gazeteciliğin temeli olarak bilinen muhalefet ve kamu çıkarı
konusunda kılını kıpırdatmamış, son derece düzgün, dürüst, çalışkan ve
efendi bir ağabeyimiz. Huzur içinde uyusun. Ama... Mahir Çayan’a ‘’terörist’’
diyor. Vehbi Koç’u öve öve bitiremiyor. Belki komik hikayeler de aktarıyor ama hiç
birinde yeni, anlamlı, üzerinde tartışılacak bir içerik maalesef yok.
Çağlayangil’in anılarını aktarırken Dersim konusunda olaya tek yanlı yaklaşırken, Seyit Rıza’nın
darağacında söylediği sözleri de kesivermiş ya da araştırıp eklememiş.
Muhabirken olay yerinde, koşup koşturup çıkardığı haberler var. Ama Türenç’in gazeteciliği, özellikle iktidar ya da iktidara yakın olan bir kaynaktan bilgiyi haber haline sokup yayınlamaktan ibaret. Sıradan teknik bir eylem sanki. Abdi İpekçi herhalde böyle öğretmedi onlara gazeteciliği. Türenç, yüzeysellik konusunda çok başarılı. Neredeyse hiç bir konuyu deşmiyor, kökenine inmiyor. Daktilosunun başında tıkır tıkır vuruyor tuşlara, hop ‘’Manşet çıktı, birazdan yan manşet geliyor, bunu mabada bunu da cekete veririz’’. İş o kadar basit. CV’sinde Saint Benoit mezunu olduğu yazıyor. Anılarında Fransa’ya Fransızcaya ilişkin tek gönderme ‘’Le Monde’’ gazetesi. Yöneticisi olduğu Milliyet de Le Monde’a benziyormuş. Böyle bir yargıya varabilmek için Le Monde’u hiç görmemiş, okumamış olmak gerekir.
Görev icabı okuyup bitirdiğimde rahatladım.
Cem Duna’nın (1947) Sıra Dışı kitabı ise farklı. Çünkü
yazar son derece başarılı bir diplomatik kariyerden sonra, TRT Genel Müdürlüğüne getiriliyor ardından da özel sektöre geçiyor, dolayısıyla her iki
sektörü de içeriden iyi gözlemlemiş ve tahlil etmiş. Duna’nın başarısı bence
hariciyede adet olan koyu devletçi perspektife neredeyse hiç yüz vermemesi.
Resmi ideolojiyle çelişkili olduğu konuları, mesela askeriyenin konumu, mesela
Kıbrıs meselesi ya da Kürt meselesi gibi sorunlarda resmi tezin çıkmazlarını
teşhir ettiği gibi çözüm önerileri de getiriyor. Duna, yazdıklarına ve
yaşadıklarına bakılırsa, gerçek bir demokrat. Mustafa Kemal ya da Atatürk
propagandasına hiç ihtiyaç duymamış. Hatta dolaylı olarak İttihat Terakki’nin
ne menem bir yapı olduğunu fısıldıyor bir ara. Yine de devletin 1925’den bu
yana Kürt Meselesindeki yanlış politika ve uygulamalarını, özellikle diplomatik
alanda yarattığı zaaf ve sıkıntıları kaleme almış ama çözüm olarak önerdiği de Kürtlerin
kendi kimliklerine fazla sahip çıkmaması için entegrasyon. Öcalan’dan farklı
olarak sözkonusu entegrasyonun pozitif mi negatif mi olduğunu belirtmemiş.
Kıbrıs konusunda ise bana göre A’dan Z’ye doğru görüşler savunuyor. Esas uzmanlık alanı
olan AB konusunda da gerek bilgi gerekse perspektif açısından zengin bir kitap.
Ama Duna’da esas takıldığım yaklaşım fazla
hatta aşırı ''ekonomist''. Yani ekonomiyi siyasetin üstünde tutuyor ve her şeyi esas olarak ekonomi ve maliye ile
açıklıyor. 1968 Mülkiye mezunu olmasına rağmen, o dönem çok tartışılan
altyapı/üstyapı konusuna anlaşılan pek takılmamış yazar. Duna’nın Turgut Özal
hayranlığı ve piyasa ekonomisi yani kapitalizme en küçük bir eleştiri getirmemesi
de bana pek hoş gelmedi.
Kitabın içine serpiştirilen fotograflar teneffüs gibi. Ama fotograf kuşe
kağıda basılmayınca değerinden kaybediyor.
207 sayfalık kitapta (Remzi Kitabevi, 2020), pardon işim
bu benim, 22 satırın altını çizmişim. Hepsini aktarmayacağım.
Kitapta zaman zaman tekrarlar var, bazen de anakronik bir
seyir. Hemfikir olmadığım görüşlerini eleştirecek değilim. Kendisini en az 2-3
kez liberal olarak tanımlıyor. Ama kimi zaman naif ya da aşırı iyimser
yargılara varıyor Duna. Mesela Türkçe soyadlarında, batı’da olduğu gibi asalet simgesi olan ekler olmamasını ‘’Türk insanının
demokrasiyi içselleştirmesine olanak sağlar’’(S.18) diye yorumluyor. Ya da ‘’Bugünkü AK Parti, sosyal tabanlı bir halk
iktidarıdır’’ (s.29). Bir de ‘’Özal,
zamanının en devrimci siyasetçisiydi’’ (s.100).
Bazen olmadık cümlelere de rastladım: ‘’(İngilizler)
diplomatik yeteneklerini ve İngilizce dilini çok iyi kullanırlar’’(s.83).
(İngilizler) o kadar akıllı bir milletler ki...’’ (s.84).
İki maddi hataya
da rastladım. ‘’Birleşme ortaya çıktığı zaman bir Fransız politikacı ‘Ben
Almanları severim ama iki tane olmaları beni memnun eder’ demişti’’. Sözkonusu cümle
François Mauriac’ın, kendisi politikacı olmaktan çok yazar olarak bilinir.
Ayrıca 1970 yılında vefat ettiğine göre iki Almanya’nın ‘’birleşmesi ortaya
çıktığı zaman’’(1990) konuşması mümkün
değil.
Duna, bir yerde Chirac’ın Türkiye’nin AB’ye girmesinden
yana olduğunu hatırlatıyor gerekçe olarak da ‘’kendisi özel sektörden geliyordu’’
diyor. Baktım, Jacques Chirac hayatı boyunca bir tek gün bile özel sektörde
çalışmamış.
Remzi Kitabevi’nin editörleri var, kitabı da derleyen
biri var değil mi?
Duna, yakalandığı Parkinson hastalığı konusunda 2024 Ekim’inde ayrıca bir
kitap yazmış. Okumadım. Ama Sıra Dışı’nda da hastalığa karşı verdiği mücadeleyi
iyi anlatıyor. Değerli şahsiyete sağlık ve uzun ömür dilerim. (SON/RD).
Yorumlar