2 Temmuz 2011 Cumartesi

Orhan Doğan’ın Cizre’si...


Kürt dünyasının Amed’den sonra en muhteşem siyasi kenti hiç kuşkusuz Cizre’dir. Dört parçanın ortasındadır. Köklü bir tarihi, güçlü bir siyasi geleneği vardır. Son 30 yıldır Cizre’yi Cizre yapan önemli şahsiyetlerden biri de Orhan Doğan’dır. Ehmêde Xani’nin kentinde, Şeyh Said’in asıldığı günden 82 yıl sonra onların yanına göçmüştür.


(Express dergisi Temmuz 2011 sayısı için)


Geçen hafta, bir günlüğüne de olsa Cizre’ye gittim. Cizre, Kürt meselesiyle ilgilenen gazeteci, araştırmacı, aydın, eylemci herkes için son derece mühim bir merkez. Üstelik Bedirhan’lardan hatta Mem û Zin’lerden bu yana hep böyle olmuş. Çünkü hem Suriye hem Irak sınırında, çünkü İpek Yolu üzerinde, çünkü ovadan dağlara çıkışın kapısı, son otuz yıldır, tüm engellemelere rağmen PKK’nin mukim kalelerinden biri.

Hani bir Türke, Anadolu’nun bir yöresinde ya da yurtdışında, ‘Nerelisin?’ diye sorduklarında, hafif bir gurur ve büyük bir memnuniyetle, ‘Istanbulluyum’ der ya, gözlerimle gördüm, kulaklarımla işittim, bizim Cizrelilere de, Hewler’de ya da Mehabad’da, Berlin’de ya da Quebec’de, memleketleri sorulduğunda, tarihi bir övünmeyle ‘Cizir-i Botân’ diyorlar.

70 öncesi turist rehberi kimliğiyle bu kentten geçişleri saymazsak, 87’den beri Burc-u Belek, Cudi Mahallesi, Botan çayının oradaki Çardaklar (Şimdi Park oldu), Kadoğlu otel (Şimdi boş bir Alman hastanesi), Kasrik Boğazı gibi mekânlarda, tanzer saldırısı, mitralyöz ateşi, PKK direnişleri ve en önemlisi ana caddede kanlı Newroz gösterileri siyaset albümüme kazınmış durumda.

Cizre’nin benim için, ve galiba çok sayıda gazeteci için, bir başka özelliği de Orhan Doğan’dır. Bu küçücük, acaip şık, hep iyimser, cin fikirli adam, bize Cizre’yi sevdirdi yıllar içinde.

Zaten bu kez Orhan Doğan’ın Cizre’sine, onu kaybedişimizin 4. yılını anmak için gittim. Binlerce insanla birlikte...

Kentin trafik açısından en nevraljik noktasında Orhan Doğan anıtının açılışı yapıldı. Çiçek-bahçe, müzik enstrümanı-orkestra ilişkisi örneğiyle, tek sesliliğe karşı çıkıp çoğulculuğu, fikir özgürlüğünü betimleyen bir cümlesi yazılı idi anıtta. Sonra mezarın başında dini tören yapıldı, siyasi konuşmalar eylendi.

Akşam da Mem û Zin Kültür Merkezinde müzikli, şiirli, kısa konuşmalı bir anma töreni. Ağırbaşlı, efendi, ölçülü ve tabi ki hep çok siyasi. Orhan’ın arkadaşları onun insanî yönlerini de anlattı hatıralarla.
Dikkatimi çekti: Okunan destek dayanışma mesajlarının altındaki imza ve ünvanlar çoğunlukla, ‘Belediye Başkan yardımcısı’ ya da ‘İl Başkan vekili’ şeklindeydi. Çünkü Başkanlar KCK davasından içeride.

Orhan’ın bir yeğeni, 18 yıl önce fail-i meşhura kurban gideceğini sezince, kapağı zor atmış Bursa sürgününe. Geri döneli 2-3 ay olmuş. Sordum:
- En çok ne değişmiş Cizre’de?
Yanıtladı:
- Çok korku vardı bizim zamanımızda. Artık yok. Cizre kendine gelmiş. Cizre’ye güven gelmiş, özgüven gelmiş. Hele bir de 36 milletvekili çıkarınca... Bak eskiden böyle bir gösteri yapıldığında, gösterici sayısının en az yarısı kadar polis-asker-jandarma olurdu, etrafta üniformalı bir tek adam yok bugün . Asker korku idi, sivil insan güven!

Cizre bir de ilginç bir seçim başarısına imza attı bu yıl. Bir ilçe tek başına bir milletvekili çıkardı. Ama arkadaş KCK tutuklusu olduğu için Meclis’e gidemiyor(muş).

Tecrübeyle sabit ki, her türlü yürüyüş ve gösteri, güvensizlik güçleri müdahale etmediği sürece, olaysız başlayıp olaysız bitiyor. Ama ne zaman ki, o kara gözlüklü, telsizli bir takım adamlarla hâki üniformalılar düzeni korumaya çalışıyor, işte o zaman çıngar çıkıyor.

BDP İlçe binası önü ana-baba günü. Diyarbakır’dan gelecek heyet bekleniyor. Leyla Zana, Osman Baydemir, Hasip Kaplan, Selim Sadak, yeni seçilmiş vekiller. Konvoy giriş yaparken sokağa, zılgıtlar eşiliğinde sevinç gösterileri.
PKK halktır! Halk burada!’, ‘Biji Serok Apo!’ sloganları. Yıllarca yasaklanan sarı-kırmızı-yeşil renkli bayraklar, başörtüleri, puşiler...Kadınlar çoğunlukta sonra da çocuklar. Ve herkesde bir çocuk mutluluğu.

Akşam sohbet sırasında, ben bir soruyu yanıtlarken, ‘Ama Öcalan son cezaevi mesajında...’ diyecek oldum. Gençlerden biri, gayet ciddi bir eda ile, ‘Sayın!’ dedi. Durdum bir şey demedim. Hafif gülümsedim. O da ciddi edasını terkeder gibi oldu.

Bundan üç ay önce, 21 Mart’ta, Newroz’da Diyarbakır’daydım. Alandaki çoşku ve siyasi kararlılık, poster ve bayraklar, atılan sloganlar, konuştuğum insanların söyledikleri ve yüz ifadeleri, durumun tamamen değiştiğini gösteriyordu. Siyasi bir tabirle betimlemek gerekirse, demokratik özerklik uygulaması çoktan başlamıştı orada. Cizre’de galiba bir üst aşamaya bile geçilmiş.

Taş çatlasa on yaşında bir çocuk, arabadan inen heyet üyelerini gözleriyle taradıktan sonra, sağ eli havada zafer işareti, ama bir yandan da hafif kırgın:
- Lô... Ahmet Türk neden gelmemiştir!
Eleştirel yaklaşım küçük yaşlarda başlamışsa, bir güven garantisi daha...

Meydandaki anıttan mezara doğru giderken, ana caddedeki esnaf, kalabalık yaklaşırken büyük bir süratle kepenklerini indirmeye başladı. Anlamadım. Kepenk kapatma bir protesto eylemi ya...Esnafın çoğu kepengini kapatıyor ama dükkanının önünden de ayrılmıyor, yanlış anlaşılmasın diye.
Sordum sebebini birine:
- Orhan bizim canımız, hiç protesto eder miyiz? Zaten protesto etsek dükkanın önünde bekler miyiz? Ama bir-iki yıldır, polis, korucu çocuklarına 20 lira-30 lira veriyor, bizim camları taşlatıyor. Birkaç tanesini yakaladık önce. Polise verdik. Polis onları saldı. Sonra da biz bu veletleri yakalayınca bizim gençlere teslim ediyoruz o zaman taşlama olayları biraz azalıyor...
Bu ‘Bizim gençler’ ya da ‘Gençlikteniz’ meselesi biraz nahoş: Köy yakma-boşaltmaların, kitlesel infazların en yoğun olduğu 90’lı yılların başında doğan kuşak, bugün Parti disiplini filan da dinlemiyor. Kimseyi tak-mıyor. Biraz anarşist, biraz lumpen. Müthiş kızgın, köyünü, anasını-babasını kaybetmiş. İşsiz, eğitimsiz. Devlet düşmanlığı kimi zaman Türk karşıtlığı olarak bile tezahür edebiliyor. Belki en olumlu yanları, her zaman sadece siyasi olmayan hedefleri: AKP başdüşman, Fetullah Bey ikinci sırada. Barış, müzakare, uzlaşma gibi sözcük ve anlamlar, siyasi lügatlerinde çok az yer tutuyor. Çözülmesi gereken bir sorun. Bu kuşak, yarın-öbürgün, Kürt sorununun hâlâ çözülemediği bir ortamda, PKK’nin yönetim kademesine gelirse, iş iyice vahimleşir.

Cizre’de şehir merkezinde pis bir TOKİleşme. Sanki bunun temizi varmış gibi... Emlâk fiyatları roket gibi göğe fırlamış. Üretim olmayınca tefecilik ve emlâk spekülasyonu almış başını. Hele İdil yolu üzerinde inşası süren havaalanı nedeniyle bölge, tam bir emlâk komisyoncusu cenneti (Ya da cehennemi). Kent içinde koca koca binalar. Çirkin, tarihi doku iğfal.

Belediye Başkanı da şikayetçi: ‘Nazım planı filan yok. Kent gelişiyor ama bu gelişme ne yasal ne de meşru. Hele çevre yolu hala bitmediği için, yüzlerce TIR ve dev kamyon hergün ana caddeden geçiyor. Onlarca kaza oldu, bizim çocuklar öldü. Gürültü, pislik, rezalet...’.

Bağımsız milletvekilleriyle siyasi sohbetler: Çatı partisi, TBMM grubu, genel siyasi strateji, AKP ve CHP ile ilişkiler, İmralı-Kandil-Diyarbakır hattı...gibi tayin edici konular, YSK’nın obstrüksiyonu nedeniyle henüz ayrıntılı bir şekilde tartışılmamış kendi içlerinde. BDP aslında, milletvekili seçilen şahsiyetlerin siyasi kimlik yelpazesi itibarıyla neredeyse tam bir gök kuşağı. KDP tonunda kadim sosyal-demokrattan sağlam ve hakiki İslamcı Kürde, 68 kökenli Batılı Marksist aydından ulusal kimliğe öncelik veren Kürt avukata kadar toplumun çeşitli kesimleri, BDP grubunda yeralıyor. Şimdi zor bir görev var: Emek, Demokrasi, Özgürlük platformunda bu akımlar nasıl bir araya gelip tutarlı politikalar üretebilecek? ‘Gerçek ana muhalefet partisi BDP’ şiarı hayata nasıl geçirilecek? Kürt taban ile Batılı solcu kesim nasıl uzlaşacak? Umut da var, kaygılar da. Çünkü ortada kimsenin inkar edemeyeceği bir seçim başarısı mevcut, ama bir yandan da AKP’siyle, CHP’siyle, MHP’siyle, TSK, YSK ve diğer resmi kurumlarıyla devletin 24 saat inşa ettiği duvarlar, parmaklıklar, coplar, mahkeme kararları var. Kolay değil üçüncü kutbu yaratmak. Orhan olsaydı daha kolay olurdu herşey.

Yaşı müsait olanlar bilir: İlk kez 1969 yılında Diyarbakır’a gitmiştim. Dağkapı’da bir kış gecesiydi. Her yer her anlamda kapkaranlıktı. İnsanlar, bu memleketin biri yasak olan iki dilinden biriyle (Cemal Süreya) fısıldaşark konuşuyordu. Siluetler buruk ve buruşuktu. Heyecan yoktu gözlerde. Korku, derinin rengini almıştı. Sinan’ın meyhanesinde tıngırdatıyordu ağır ağır âmâ bir udî (Fellini).
80’li 90’lı yıllarda Şırnak’ta gerilla cenazeleri vardı. Diyarbakır’da sivil...Kan sıçrıyordu her tarafa. Kürdün K’sı bile yasaktı. Urfa’da bir dükkanda, sarı-kırmızı-yeşil kumaş topları üstüste konulduğu için adam hapse atılmıştı.

Bugün ise artık Öcalan’ın ev hapsinden, Karayılan’ın bile milletvekili olabileceğinden sözediliyor.İmralı’da temas, görüşme, müzakere başladı bile. En önemlisi de dağlarda artık ne gerilla ne de asker gençler ölüyor. Ya da sayı neyse ki çok çok azaldı. Hep böyle gideceğine dair bir güvence olmasa da.

Bir ışık var uzakta. Görüyorum. Ama sanki ben yaklaştıkça o uzaklaşıyor. Yoksa o ışık çok uzak olmayan mesafedeki adamın elindeki fener mi? Adama ulaşsam ışığı yakalayacağım. Değil mi?
Orhan olsa, ‘Dur bir, iyice bakalım. Biz fenere yaklaştıkça o uzaklaşıyorsa, demek ki fener birisinin elinde. Yok, biz ilerledikçe fenere yaklaşıyorsak, fener sabit demektir. Her iki halde de hızlı ama sağlam yürümeliyiz’ derdi. Herhalde...

Hiç yorum yok: