23 Eylül 2013 Pazartesi

TELEGRAFIN YENİDEN KEŞFİ VE OLİMPİYAT STADI


      Twitter dünyasına giriş yazısı da diyebiliriz… Mecra gereği derinlik yok, sürat var. Eski alışkanlıkları pat diye bırakamıyoruz. Bu nedenle kısa görüşler yerine, uzun yazıdan kısa alıntılar. Olimpiyat Stadındaki BJK-GS maçında ne olup bittiğini bize egemen ve geleneksel medya değil yine sosyal medya gösterdi.

Bu yaz Ayvalık’a uğradığımızda,  Yörük Mehmet’in lokantasında Yücel’le (Express’den Yücel Göktürk) bir öğlen rakısında, derginin İnternet’deki konumunu konuşuyorduk. Gezi özel sayısının, 3 özel baskı yapmasına karşın  site ve bloglarda yeterince yer almadığını söylediğimde, Yücel, önce ‘Sen Twitter’ı izlemiyorsun galiba?’ dedi, olumlu yanıt verince, ‘Abi, telegraf yeniden keşfedilmiştir, senin de derhal Twitt dünyasına girmen lazım’ dedi. Aslında Esra da (Bilgi Ü’den Doç.Dr. Esra Arsan) bu konuda uzunca zamandır  beni teşvik ediyordu. Twitter konusunda teorik bilgi sahibi olmama rağmen biraz tembellik, biraz çekingenlik nedeniyle, kendim uzak durup, bu alandaki gelişmeleri sağolsun eşim sayesinde izlemeye çalışıyordum. Bu arada hayırsever birkaç İletişim  Fakültesi öğrencisi, benim adıma bir hesap açıp, yazılarımı oradan parça parça yayınlıyor ya da apoletlimedya, birdirbir.org’a  gönderme yapıyorlardı. Onlarda geçenlerde, kendiliğinden, ‘Hocam, hesabınızı size devrediyoruz’ deyip gerekli formaliteleri yerine getirdi.
Twitter hakkında birkaç kaygım vardı, halen de var: İnternet neredeyse yeni bir dili şart koşuyor. Çünkü her şey çok hızlı, belki de bu nedenle kaçınılmaz olarak yüzeysel olmak zorunda. Üstelik neredeyse reklamcı mesajı gibi bir fikri, bir iletiyi işte en fazla 140 vuruşta ifade etmek gerek. Sınırlayıcı koşullar bunlar. Artı, olaylarla fikirlerin süratleri sosyal medyada neredeyse eşitleniyor. Oysa ki habercilik açısından mutlaka olumlu olan bu durum, sentez/analiz açısından ‘fast thinking’ tabir edilen metodu gündeme getiriyor hatta yıldızlaştırıyor, yani meşrulaştırıyor. Herşeyi çok hızlı bir şekilde izleyip kavrayacaksın, aynı süratle de değerlendirip yorumlayacaksın. Üstelik de öyle uzun uzadıya değil mümkün olduğunca kısa bir şekilde… Herhangi bir siyasi ya da medyatik olay karşısında, klavye karşısına geçip, hemen iki satır görüş belirtmek, yorum yapmak, açıkçası benim ilgi ve uzmanlık alanım değil. Görüş oluşturmak, yorum yapmak için minimum bir mesafe ve süre gerekir bence. Anlık tepki tabi ki değerli ve gerekli ama yeterince okumadan, araştırmadan, hatta eşle dostla tartışmadan böyle pat diye bir fikir yaratmak hele bunu kamu alanına salmak bana zor geliyor. Bu nedenle ben twitter’da bir yandan medya eleştirisi ve diğer konularda yazdıklarımı paylaşmayı düşünüyorum ve tabi ki bu alanda yazan meslekdaşları, arkadaşları izleyeceğim.
Twitter’ı habercilik açısından önemsiyorum. Pazar akşamı Olimpiyat Stadında oynanan maçı Lig TV’den izlerken olaylar çıktığında spikerler belki 10 dakika boyunca sustu. Bir tek bilgi yok. Sadece görüntü var. Twitterda ise olaylar henüz yaşanırken, kaynağı kesin belli olmasa da, doğruluğu tartışılır da olsa, çok sayıda mesajda hem somut bilgi hem de onlarca görüş/yorum dolaşıyordu. Twitter sadece profesyonel gazetecilerin/habercilerin medyası değil. Tüm yurttaşların alanı. Az somut bilgi çok görüş/yorum/izlenim de olsa, medya okuryazarı süzgeci hatta belki de sadece genel kültür-bilgi ve sağduyu süzgeci olan her yurttaş, Lig TV susmuş olsa da, Olimpiyat stadında olup biteni adım adım anlamaya ve kavramaya başlıyordu:
Önce back-ground anımsama: Gezi ruhunu futbol dünyasında en esaslı ve etkili bir şekilde sürdüren grup Çarşı idi. Bu durum siyasi iktidarı yeteri kadar rahatsız ediyordu.  Kazlıçeşme mitinginde, kimsenin pek yaklaşamadığı protokol bölümüne kadar bir grup sokulup, Çarşı’nın Başbakan Erdoğan’ı  desteklediği yolunda bir pankart bile açılmıştı.   Çarşı, isim hakkını koruyunca, tribünlerde ‘1453 Kartalları’ adlı bir oluşum zuhur etti. Çarşı, Beşiktaş’ın büyük çoğunluğunu temsil etmenin dışında GS ve Fener camialarında da ayrıca futbolla ilgilenmeyen kesimlerde de  sempati kazanmıştı. 
Bu arada twitter’dan bana gelen bir uyarıyı bu araya sıkıştırayım: ‘Fener’den sözederken solcu Fenerlileri rencide etmeyecek bir dil kullanmanızı dilerim’ demiş bir arkadaş. Yerden göğe  haklı. Yakın geçmişte Fenerbahche bildirisini aynı yaklaşımla desteklediğimi yazmıştım. Gezi’den sonra Istanbul United fikriyatı hepimizde gül açmıştır. Ondan önce de, birisi  solcu ise onun Fenerliliği zaten bize ancak hoş bir sedadır…
Maçta Melo’nun kırmızı kart görmesinden çok önce Lig TV tribünlerde ‘kıyasıya kavga eden’ Beşiktaşlı taraftar gruplarını göstermişti. 1453, Çarşı’ya saldırıyordu.
Çarşı’yı tanıyanlar, bu grubun 90+2’de sahaya inip  maçı iptal ettirecek bir girişimde bulunmayacağını çok iyi biliyor. Çarşı galibiyeti, berberliği ve mağlubiyeti spor karşılaşmalarının doğal üç sonucu olarak karşılayan olgun, zeki, mizahi bir grup.  Beşiktaş hakem ya da rakip takım tarafından haksızlığa  uğramış olsa bile buna şiddetle karşılık verilmemesi gerektiğini bilen sorumlulukta bir topluluk.
Pazar gecesi televizyonu kapattığımda saat 02.00 idi. Bir çok kanalda konu öyle ciddi bir boyutta, derinlemesine bir şekilde, yani siyasi motivasyon çerçevesinde tartışılmadı. Ama yine de bölük pörçük bilgilerden puzzle’ı tamamlamak mümkündü. Resmi yetkililer açıkladı:  Maçtan 2 saat önce çok sayıda kapı/turnike kırılmış, yüzlerce belki de binlerce kişi maça biletsiz girmişti. Erman Toroğlu haklı olarak ‘Bu kapıları kıran kimse, 90+2’de sahaya girenler de onlardır’ dedi.  Hakan Şükür bile, sahaya inenlerin Beşiktaş seyiricisi olmadıklarını savundu. BJK kombineleri artı Biletix satışları artı maç günü stadyum satışları toplandığında bir türlü resmen ilan edilen 76.127 sayısına ulaşılamaması da ilginç hatta garip.  Bir de alıcısı meçhul bir ‘5 bin biletten’ sözediliyor. Kapıda kesilmeyen ve koçanı seyiriciye iade edilmeyen biletler de cabası… Lig TV sesi kapatmış hatta görüntünün altına başka ses döşemiş olsa da, Gezi sloganları Olimpiyat stadına belirli dönemlerde damgasını vurmuştu. Mesele apaçık siyasi idi. İktidar karşıtı Çarşı’yı cezalandırmak için bir düzen kurulmuştu. Maç sırasında, tribünden yazılan bazı twitt’lerde  sahaya girenlerin ‘Allah Allah!’ diye bağırdıkları  bilgisi vardı. Olimpiyat stadının güvenlik kameralarının çalışmadığı ya da çalışsa bile kayıt kalitesinin düşük olduğu bu nedenle suç işleyenlerin simalarının saptanamayacağını da söyledi bir yetkili. Ekranda gördüğümüz atkı ile yüzünü kapatan saldırganlar da herhalde soğuk algınlığına karşı tedbir almıyordu.
Sonuç olarak, maç sırasında özellikle 90+2 ve sonrasında twitter üzerinden  yaygınlaştırılan bilgilerin önemli bir kısmı, tanıklar ve uzmanlar konuştukça doğrulandı. Hele 1453’ün maç öncesi attığı twittleri de hesaba kattığımızda, artı gözaltına alınanların savcılık makamınca Pazartesi günü derhal serbest bırakılması Olimpiyat stadyumunda planlı-programlı bir Çarşı/Gezi karşıtı operasyon yapıldığını gösteriyor. Ortada yeteri kadar somut bilgi var.
‘Bu operasyondan  siyasi olarak kim kazanır, kim kaybeder?’ sorusu gündeme geldiğinde, amacın Gezi/Çarşı’nın hem sesini kesmek hem de onları kriminalize etmek  olduğu anlaşılıyor. Beşiktaş galiba en az 5 maç sadece kadın ve çocuk izleyicilerin girebildiği tribünler önünde  oynayacak.  Böylece bu sefer, Beşiktaşlı kadın ve çocukların Çarşı/Gezi ruhunu ne kadar yansıttıklarını görebileceğiz.  Bu nedenle operasyon aslında amacına pek ulaşacağa benzemez. Ama yine de Çarşı’nın, hem Beşiktaş hem genel futbol izleyicisi nezdindeki prestij ve ağırlığını  1453 manivelası ile karalamaya çalışmak  çok akıllı bir stratejisi olmasa gerek.
Pazar akşamı, Türk egemen medyasının zavallı ve rezil halini bir kez daha gördük.