30 Aralık 2011 Cuma

DEVLET KADAR IRKÇI, HÜKÜMET GİBİ MİLİTARİST




Türk egemen medyası, siyasi iktidarla ilişkisi ne olursa olsun, özellikle Kürt meselesine ilişkin bir olay meydana gelince, ırkçı, militarist, tahrifatçı, kör kimliğini bir refleks olarak hemen gösteriyor.

Uludere katliamı hakkında yazılacak, tartışılacak çok şey var . Bu konuların önemli bir kısmı son 2 gün içinde sosyal medyada (ki giderek ‘yurttaş  medyası’ sıfatını hak etmeye başladı) yer aldı. Bir başka açıdan bakıldığında ise, yazılacak/ deşilecek çok fazla bir şey yok diyebiliyoruz. Çünkü katliamın her boyutu o kadar açık ve net ki…

29 ve 30 Aralık günleri medyanın hâki  ya da yeşil renkli apoletli  organlarını, özellikle de televizyon kanallarını ve internet sitelerini izlediğimizde ortaya çıkan manzaradan bazı tespitler:
·        
     * Genel Kurmay açıklama yapıncaya kadar haberi vermemek, bu medyanın olgular temelinde değil  siyasi hiyerarşi temelinde hareket ettiğini gösteriyor. Apoletli medya, emir-komuta zinciriyle yayın yapıyordu, yapıyor, yaptı.
·        
     * Gazetecilik kafanın, varsa gönlünün ve bilincinin içindekini söze, yazıya, resme dökmek olmadığına göre, olaydan  24 saatten fazla geçmesine rağmen egemen medya, olayı izleyip aktarmak ve takip etmek için hiçbir muhabirlik/istihbarat  faaliyeti göstermediğine göre, baştan bu kara lekeyi unutturmak, mümkünse yok saymak için şimdiden kolları sıvamış durumda.
·        
     * Katliamın çeşitli unsurları ortaya çıktıktan, hatta Hüseyin Çelik’in yarım ağızla da olsa ‘operasyon hatası’nı itiraf ettikten sonra bile, yandaş medyanın ‘Hava kuvvetlerini MİT yanılttı’ ya da ‘Gediktepe sendromu’ gibi yaklaşımları benimsemesi, yani katliamı mazur göstermeye çalışması, Kürt düşmanlığının, iktidar bağımlılığının en bariz örnekleri.
·        
     * Medyanın, askeriyeden özellikle de siyasi iktidarın sözcülerinden demeç-görüş alması gerekirken, tek açıklamayı, AKP Genel Başkan Yardımcısı Hüseyin Çelik’in ne sıfatla ve neden   yaptığını bile sorgulamadı. Üstelik, Çelik, ‘Son sözü idari ve adli soruşturmadan sonra söylemek gerekir’ demesine rağmen, olayın kasdi olmadığını, 33 Kurşun hadisesine benzetilmemesi gerektiğini söyledi. Neden ki?  Hani  adli ve idari soruşturma bitmeden kesin yargıya varılmayacaktı…Ya bu soruşturma sonucunda (çıkmaz ya) olayın  planlı ve kasıtlı olarak organize  edildiği ortaya çıkarsa?
·        
     * Arkaplan bilgi (Background information), bir haberi zaman ve mekan boyutunda konumlandırmak açısından en önemli bilgi demeti. Bizim egemen medyada bu konuda tek satır yok.  Oysa ki mesela CHP Dersim milletvekili Hüseyin Aygün, 90’lı yıllarda bu tür çok sayıda operasyon yapılmış olduğunu hatırlatıp bunların teşhir edilmediğini/deşilmediğini  açıkladı. Arşivler bu konuda yeteri kadar zengin. TSK ilk kez, kendi deyişiyle ‘operasyon hatası’ yapmıyor ki     
·       
     * Türk egemen medyasının şiddet konusunda, eskiden beri, tek yanlı bir şekilde TSK şiddetini överken, sadece  karşı şiddete karşı çıkma iki yüzlülüğü bir kez daha iflas etti.

Her şeyden önemlisi, Uludere katliamının Türk egemen medyası tarafından izlenip aktarılma yöntem/biçim/yaklaşımını, mesela  Bingöl’de 33 askerin vurularak öldürülmesi ya da iki ay önce PKK’nin Çukurca saldırıları ile kıyasladığımızda, bu medyanın açıkça ırkçı ve militarist bir kimlik taşıdığını bir kez daha gördük. 

Öldürülenler Türk askerleri ya da siviller olduğunda, egemen medya Kürt düşmanlığı yaparak olayı en geniş boyutlarıyla işliyor, muhabirler hatta  anchorman’ler olay yerine gönderiliyor, aynı cepheden görüşler alınıyor, onlarca yorum yazısı çıkıyor, onlarca fotograf yayınlanıyor, hükümet ve devlet yetkilileri demeç üstüne demeç veriyor ve konu medyanın neredeyse tek konusu olarak sayfa ve ekranları tıka basa kaplıyor. Propaganda bombardımanı bütün hızı ve gücüyle devreye giriyor.

Öldürülenler sivil Kürtler olduğunda ise, medya, olayı önce sessizlikle geçiştirmeye çalışılıyor, sonra mecburen Genel Kurmay’ın bildirisini yayınlıyor, ardından da olayın gerçek boyutlarını tahrif etmek ve önemini küçümsemek için elinden geleni yapıyor. Bu katliamı kınayan haklı protestolara karşı çıkıyor. Egemen medyanın Uludere katliamına verdiği yer ise neredeyse sıradan bir olaya verilen yer kadar. Çünkü olay devleti, AKP’yi, Kürt karşıtlarını zor sokan bir olay. İşin insani yanına şimdilik hiç girmiyorum.

Egemen medyanın eskiden bir panzehiri vardı: Yabancı medya. Şimdi bir engeli daha var:Sosyal medya. Böylesine büyük ve vahim boyutta bir olayı gizlemek hatta küçümsemek artık mümkün değil.  

Sizin, sanatçıyı akademisyeni, şairi bile terörist olarak gören bir İç  İşleri  bakanınız varsa, (Şimdi neden sustu?), sizin ‘Kürt kardeşlerim’ diye nutuk atan bir Başbakanınız varsa, sizin ‘Genel Kurmay siyasi iradenin emrindedir’ diyen bir Genel Kurmay Başkanınız varsa ve Uludere  katliamı gerçekleştiğinde ağızlarını bıçak açmamışsa, bu suskunluk bile tek başına suçluluğun tezahürü olsa gerek…

Bu arada ‘Yetmez ama Evet’ diyenleri, yandaş medyanın AKP hayranı kalemlerini burada bir kez daha saygı ve sevgiyle analım…

29 Aralık 2011 Perşembe

Cezaevindeki bütün meslekdaşlara


Silgiler silerken silinir de 
Ece Ayhan


28 Aralık 2011 Çarşamba

MUHALEFETİ VE MEDYAYI TASFİYE GİRİŞİMİ


 AKP devleti, Ergenekon ya da KCK adı altında, uzunca bir süredir, muhalefeti tasfiye etmeye çalışıyor. Siyasi iktidar, hakiki gazetecileri de muhalefetin bir ayağı olarak algılayarak, şimdi de onları, haksız-hukuksuz bir şekilde hapsetmeye başladı. 17. büyük ekonomi, ileri demokrasi, medeniyetlerarası ittifak, dinlerarası hoşgörünün gerçek yüzü ortaya çıkıyor. Muhalefeti ve medyayı tasfiye girişimi aslında iktidarın çaresizliğin bir marifeti olsa gerek...


AKP devletinin, Pennsylvania Mescidi’nin bazen bağımsız girişimi bazen de desteği ile, önce BDP’li yerel yöneticileri KCK  gözaltı-tutuklama   kampanyasıyla içeri alması, ardından Ahmet Şık, Nedim Şener gibi gazetecileri tutuklaması, son olarak  da Kürt medyasında çalışan meslekdaşlarımızı hapse tıkaması, hem siyasi, hem hukuki  hem de medyatik olarak çok sorunlu bir süreç.
Siyasi açıdan bakıldığında, mağdur kişi ve kesimin özellikleri göz önüne alındığında, ‘düz ovada siyaset’ yapmaya çalışan, üstelik de halk tarafından Belediye Başkanı ya da Belediye Meclis üyesi olarak seçilmiş BDPliler ile  partililer tarafından seçilmiş il/ilçe yöneticilerini  aktif siyasetten men etme girişimi,  özellikle Kürt bölgelerini siyasi öndersiz bırakma planının bir parçası. KCK operasyonunun mimarları, Kürt muhalefetini bir sorun/bir pürüz olarak algıladıkları yetmiyormuş  gibi, ‘Bölgedeki BDP üst ve orta kademe yöneticilerini tasfiye edersek alan boşalır ve burası bizim adamlarımız tarafından doldurulur’ yanılsamasına düşmüş görünüyor. Oysa ki, bölgedeki muhalefet, öyle sadece BDP yöneticilerinin yarattığı, desteklediği, yönlendirdiği bir muhalefet değil. Nitekim, KCK tutuklama kampanyasından sonra bölgedeki muhalefetin dozunda ya da tarzında herhangi bir düşüş ya da farklılık ortaya çıkmadı. Çünkü, yöre halkı, BDP’nin manevi önderliğini içselleştirmiş olduğu için, belediye başkanı,  il ya da ilçe başkanı cezaevine düşmüşse , vekili aynı misyonu aynı kararlılıkla sürdürebiliyor. Siyaset bazılarının sandığı gibi liderlerle yapılmıyor, hatta esas olarak liderlerle yapılmıyor. Dünya çapında ekonomik gücünüz olabilir, gazeteleriniz, radyo ve televizyonlarınız olabilir, gönüllü savcı ve yargıç dostlarınız olabilir,  polis teşkilatında önemli bir gücünüz olabilir ama yöre halkının çoğunluğunun gönül ve bilinçleri sizden yana değilse başarılı olma şansınız çok azdır.  
KCK tutuklama kampanyasında, somut suç delilleri yerine, gizli tanıkların ifadeleri ya da sonradan üretilmiş belgeler esas alınıyor. Zaten tutuklamalardan önce de yandaş medyada ‘Kürt=BDP=PKK=KCK’ algısını yaratabilmek için çok sayıda haber tahrifatı yayınlandı.
AKP devletinin, genel olarak Kürtlere, özel olarak BDP’ye yönelik olarak sürdürdüğü bu tutuklama kampanyası, Kürt muhalefeti ile siyasi olarak başa çıkamamanın itirafı. Üstelik, bu operasyonların mimarı kim ise, PKK’nin çeşitli alanlarda elini güçlendirdiği de bir başka gerçek. O kesimin kıytırık sözcülerinden biri olan kahin polis, masa başında PKK’yi böldü,  askeri güçlerini güneye çekti, Bayık’ın bir süredir demeç vermemesini de çok ilginç bir şekilde yorumladı. Tüm bunları yazarken de hiçbir somut bilgiye dayanmadan, ‘tahmin ediyorum’, ‘düşünüyorum’, ‘öyle olması gerekir’ gibi ibareler kullandı. Doğrusu böyle iktidara böyle analist yakışır.
AKP devletinin anlayamadığı, kabul edemediği şu: Bir iktidar ancak ve ancak muhalefetin varlığına tahammül edebildiği kadar, hatta onunla barış içinde bir arada yaşayabildiği sürece  varlık nedenini koruyabilir. AKP devleti, dikensiz gül bahçesi istiyor. Kısacası muhalefet istemiyor. Oysa ki, muhalefetsiz bir iktidar olamayacağı gibi, muhalefeti böylesine  gayrı-meşru, yasa dışı ve anti-demokratik yöntemlerle tasfiye etmeye girişen bir iktidar, kendi varlığını tehlikeye atar. Ayrıca da bu tür iktidarlar, yavaş yavaş kendi içinden bir muhalefet çıkarmaya başlar. Nitekim de çıkarmaya başladı bile: Başbakan Erdoğan’ın sağlık sorunları nedeniyle sadece 10 gün kaptan köşkünden uzak kaldığı günlerde, hemen Erdoğan sonrası senaryolar yazılmaya başlandı. AKP içinde herkes  bir anda kendini 2 numara olarak görmeye başladı.
 Gazetecilere yönelik tutuklama kampanyaları da, muhalefete tahammülsüzlüğün bir tezahürü. Şimdiye kadar gözaltına alınıp tutuklanan meslekdaşlarımızın profillerine bakalım. Neredeyse hepsi, AKP’nin dayatmaya çalıştığı yayın politikalarına karşı çıkan gazeteciler. Yandaş medyadaki kalem sahiplerinin yaptığı gibi, AKP’yi öve öve bitiremeyen ayrıca  sürekli olarak CHP’ye ya da diğer muhalif odaklara vuran değil, gazeteciliğin gereği olan, kamu çıkarı adına iktidarı eleştiren haber ve yorum yazan arkadaşlarımız. Kürt meselesi konusunda, haklı olarak özel bir duyarlık gösteren gazeteciler. Zaten Zaman, Yeni Şafak, Star, Akit gibi gazetelerde çalışsalardı, ya da magazin muhabiri filan olsalardı bu başlarına gelmezdi. Bu  meslekdaşlarımız  nispeten küçük ya da orta çaplı medya organlarında çalışmalarına rağmen, yani aslında etki ve yaygınlıkları, yandaş ve kadim egemen  medyadaki  gazeteciler kadar olmasa da, yine de AKP açısından rahatsız edici bir konumdalar. Aslında iktidarı rahatsız etmeyen meslek erbabına,  gazeteci sıfatını yakıştırmak çok güçtür. Üstelik, bu meslekdaşlarımızın gözaltı ve tutuklanma süreçlerinde yandaş medyada çıkan bilgilere baktığımızda, geniş çaplı bir muhalif medyayı susturma operasyonu gerçekleştiğini kolaylıkla anlıyoruz. Ama bu girişim iktidar yanlısı medyada  bile sorun yarattı. Esas olarak yandaş medyaya yakın durduğu bilinen   Fehmi Koru ya da Alper Görmüş gibi kalemler de son tutuklama kampanyasına karşı çıktı. Yandaş medyada yer almasına rağmen,  hala profesyonel davranabilen, vicdan sahibi kalemlerin mevcudiyetine inanmak istediğim için, önümüzdeki dönemde yandaş medyadan itiraz seslerinin artması beklenir.
Son bayramdan önce söylenti şeklinde egemen medyaya da  yansıyan, ‘1400 kişi daha alınacak’ bilgisi o günden bu yana  adım adım  gerçekleşti. Burada da önemli bir sorun var: Siyasi sorunlar, insanları  tutuklayarak çözülemez. Şimdiye kadar hiçbir siyasi sorun bu şekilde çözülememiştir, bundan sonra da çözülemez. Hele  tutuklanan insan sayısı arttıkça, söz konusu siyasi sorun bırakın çözülmeyi daha da karmaşık hale gelir. Geliyor da… Somut olarak düşünelim: Ahmet’le Nedim’i içeri alınca Gülen Cemaatinin olumsuzlukları ortadan kalkıyor mu? Ragıp’la Büşra’yı içeri alıp KCK’yi mi çökerteceksiniz? Özgür Gündem muhabirlerini hapse tıkınca, Kürt meselesi barışçı bir şekilde mi çözülmüş oluyor? Tam aksine, bu hukuksuz operasyonlar, AKP’ye muhalefet cephesini genişletiyor. Mesela ‘Yetmez ama Evet’çilerin son zamanlarda pek sesi soluğu çıkmaz oldu. Çünkü onların içindeki iyi niyetli bir sürü arkadaş da artık AKP’ye destek vermenin ne büyük belalara yol açtığını görmeye başladı. Aralık’ın son haftası içinde Başbakan Yardımcısı Beşir Atalay, ‘Şiddet içermeyen görüşlerin serbestçe ifade edilmesi’ için yasal girişimde bulunacaklarını açıklarken, aslında şimdiye kadar gerçekleştirilen tutuklamaların iktidar nezdinde yarattığı sıkıntıyı itiraf etmiş oluyor. Böyle bir mevzuat değişikliğine ihtiyaç duyuluyorsa, şimdiye kadar şiddet içermeyen görüş savunan kişi ya da gazetecilerin yaptırıma uğradığı da kabul edilmiş oluyor.
Kuşkusuz, bir gazetecinin esas çalışma alanı, meşguliyet mekanı savcılık, duruşma salonları ya da cezaevleri değildir. Gazeteci, muhabir ise, olayın cereyan ettiği mekanda; editörse de masa başında bilgisayarının karşısında olmalı.
Ülke içinde, özellikle de egemen medyada,  gazetecilerin kitlesel olarak tutuklanmasına karşı mesleki düzeyde bile olsa yeteri kadar sağlam, güçlü bir itiraz çıkmadığını görüyoruz. Onlar bir yandan korkuyor. Bir yandan da,  bu tür mesleki dayanışma son yıllarda Türk basınında zaten hiç görülmedi. Özgür Gündem’in muhabirleri vurulurken de bizim yanımızda sadece bir avuç hakiki aydın, dost ve gazeteci vardı. Egemen medyanın bugün bu haksızlığa yeteri kadar karşı çıkmaması kimseyi çok üzmesin. Yandaş medyada çok sayıda kalem kendi meslekdaşlarını, tıpkı iktidar gibi terörist olarak tanımlıyor hatta henüz içeri alınmamış gazetecileri/köşe yazarlarını hedef gösteriyor.
Bu son tutuklama kampanyası, AKP’nin uluslararası alandaki prestijini de kaçınılmaz olarak yaraladı. Başta basın özgürlüğü kuruluşları olmak üzere, Batı Avrupa ve ABD’deki gazeteci örgütleri, Türkiye’nin  gazetecileri hapse tıkayan ülke ünvanının perçinlediğini kaydediyor. Hükümet yetkililerinin savunmaları yetmiyormuş gibi, yandaş medyadan bazı kalemler de, tutuklanan meslekdaşlarımızı terörist olarak itham etmekte bir sakınca görmedi. İnandırıcılıklarını büyük ölçüde yitirmiş olsalar da…   
Sonuç olarak, bir iktidar için,  tek parti zihniyeti, ülkenin spor klüpleri dahil tüm kurumlarını ele geçirme ihtirası muhalefeti siyasi olmayan yöntemlerle tasfiye girişimi, sonun başlangıcının ilanıdır. (Bkz. Bin Ali, Mübarek, Kaddafi ve Esad),
Siyasi iktidarlar geçicidir. Yurttaşların oylarıyla ya da darbe ile  başa geçerler, uzun ya da kısa bir süre sonra, iktidar makamını kanlı ya da kansız bir şekilde terk etmek zorunda kalırlar. Tarih bize bunu gösteriyor. Gazetecilik ise kalıcı bir meslek ve konumdur. Dünyada yaklaşık dört asırdır gazetecilik yapılıyor. İniş ve çıkışlarına rağmen, gazetecilik, kamu çıkarı adına, kalemle, sözle, görüntüyle, iktidarları eleştirmeye, teşhir etmeye devam edecek.
   

20 Aralık 2011 Salı

Muhalefetten ve medyadan korkmak...


Özel Yetkili Mahkeme Savcılığının  Terörle Mücadele Yasasına dayanarak 20 Aralık Salı sabahı,  gazeteci meslekdaşlarımıza  yönelik olarak ülke çapında gerçekleştirdiği toplu gözaltı operasyonu, özel yetkili medyanın televizyon kanallarında KCK operasyonu olarak sunuldu. Genel hukuk ilkeleri ve mevcut yasalar uyarınca henüz sadece ‘şüpheli’  konumunda olan meslekdaşlarımız, henüz kaleme alınmamış iddianameden bile bir ihtimal  daha ayrıntılı bir şekilde, söz konusu TV kanallarında itham edildi. Bir kez daha ‘Önce suçlu sonra suç delili’ uygulaması başlamış durumda.

Gözaltına alınan meslekdaşlarımızın Kürt konusuna öncelik ve ağırlık veren meslekdaşlarımız olması, bu uygulamanın  genel olarak muhalefeti özel olarak Kürt muhalefetini susturmak amacıyla gerçekleştirdiğini gösteriyor.

Gazeteciler, toplumda var olan olay ve olguları, yazı, ses ve görüntü aracılığıyla kamuoyuna haber, fotograf, yorum olarak aktaran mesleğin mensupları. Dolayısıyla gazetecileri gözaltına almak ya da tutuklamak, toplumda var olan olay ve olguları ortadan kaldırmaya yetmiyor. Medyada  geniş ve doğru bir şekilde yer almasa da, bu olay ve olgular cereyan ediyor ve cereyan etmeye de  devam edecek. Üstelik bugün İnternet sayesinde hiçbir bilgiyi ilelebet gizlemek ya da tahrif etmek artık mümkün değil.  Ayrıca, Salı öğle saatlerinden sonra gerek Türkiye içinden gerekse dışından gelen protestolara baktığımızda, bu gözaltı kampanyasının, harekatın mimarlarının beklediği etkinin tersini yarattığı yolunda işaretler var. ‘İleri Demokrasi’ ya da ’17. Büyük ekonomi’ etiketi ile propagandası yapılan rejimin, dünyada en çok gazeteciyi hapseden yönetim olduğu iyice kesinleşiyor.

Gözaltına alınan meslekdaşlarımızın çalıştığı medya kuruluşları, AKP devletinin medya üzerinde kurmak istediği hegemonyayı rededen  yayın organları. Bu konum, gazeteciliğin  kurucu  temel ruhunda var  olan bir yaklaşım.
Dünyada ve tarihte, egemenler, özellikle de demokrat olmayan iktidarlar,  basını hep susturmak, bastırmak istemiştir. Bu iktidarların tümü sonuç olarak yenilmiş, iflas etmiştir. Gazetecilik ise, yüzyıllardır tüm baskı ve engellere rağmen hala görevini yapmaya devam ediyor.  


6 Aralık 2011 Salı

ESKİ MUHALİFLER İKTİDAR OLUNCA…


28 Şubat’ın mağdurları artık iktidar. Eski muhalifler şimdi iktidar olunca, eski iktidarların neredeyse tüm baskıcı/sansürcü/tahrifatçı yöntemlerini medya ve siyaset dünyasında tedavüle soktular.  Sonucu tahmin edebilir misiniz?

28 Şubat sürecinde egemen medyanın manipülasyonlarından şikayetçi  olanlar, bugün sahibi/yöneticisi değişmiş de olsa aynı o egemen medyanın manipülasyon yöntem ve taktiklerini kullanarak rakiplerini alt etmeye çalışıyor. 28 Şubat sürecindeki gazete koleksiyonlarını karıştıralım: O dönemde kullanılan ‘Dinci’, ‘Şeriatçı’, ‘Laik düzen karşıtı’ ibarelerini, ‘Ergenekoncu’, ‘Hükümet karşıtı’ ya da ‘Din düşmanı’ sözcükleriyle değiştirelim, bir kez daha 28 Şubat tipi gazetecilik/habercilikle karşı karşıya kalırız. ‘Ergenekon Gazeteciliği’ başlığıyla iki cilt kitap yayınlamış olan Alper Görmüş’e bu konuda çok malzeme var ama…

Hukukun ve adliyenin siyasi amaçlarla kullanılması, henüz sanık avukatlarının göremediği bazı bilgi ve dosyaların, iddianameye bile girmeden yandaş medyada yayınlanması sayesinde, sanıklar, yargıç karşısına çıkmadan suçlu damgası yiyor. Oda TV ya da Ahmet Şık-Nedim Şener davasında olduğu gibi, sadece sanıkların inkâr ettiği değil, bilimsel kurumların da sonradan üretildiğini saptadığı CD’lerin içeriği ile insanların itham edildiği bir dönem yaşıyoruz.

28 Şubat sürecinin mağdurları, bugün mağduriyet dönemlerinde hedef oldukları suçlama ve suçlama yöntemleriyle, başta askeriye ve her türlü muhalif  odak ve kişi olmak üzere geniş kesimleri sindirmeye, karalamaya çalışıyor. Psikolojik savaşın temel alanı olan medya üzerinden yürütülüyor bu mücadele. Anlamsız ve saçma sapan sonuçlar da doğurmuyor değil tabi… Mesela aynı davada yargılanan sanık listelerine baktığınızda, Hanefi Avcı gibi işkenceci geçmişi bilinen  bir polis yetkilisi ile Devrimci Karargâh mensubu olmaktan suçlanan kişiler aynı grupta. Ya da Veli Küçük gibi koyu karanlık askerlerle bizim hakiki gazeteci dostlarımız, Ahmet’le Nedim’i kastediyorum, aynı davanın sanığı.

KCK süreci ise, Pennsylvania Mescidi’nin garabeti. Kendileri, toplumla lider arasındaki ilişkide, ikinciyi birinciden üstün tuttukları için, KCK için de aynı yaklaşımın geçerli olduğunu sanıyor. ‘Kürt bölgelerinde ne kadar Belediye Başkanı, Başkan yardımcısı, İl Başkanı, İl Başkan vekili varsa, hepsini toplarsak, Kürt meselesini bitiririz’  anlayışında oldukları için, kitlesel gözaltıları ile bölgede egemenlik kurmaya kalkışıyorlar. Hukuk, yasa hak getire… Bu odağın medya organları da, bilmeden etmeden, sapla samanı karıştırarak, KCK’nin ne kadar tehlikeli bir örgüt olduğunu kanıtlamaya çalışıyor. Piknikte çekilmiş fotografları  Kandil’deymiş gibi göstererek. Her kadın gerillayı kara çalınan kadın avukata zorla benzeterek. 

Türk egemen medyası, eskiden hâki idi. Galiba son 10 yılda yeşile büründü. Eskiden Ertuğrul Özkök idi bu 28 Şubatçı medyanın simge ismi. Şimdi Ekrem Dumanlı oldu. Renkler ve isimler değişti. Gazetecilik/habercilik anlayışı değişmedi.

Kürt meselesinde, 28 Şubat medyası ne kadar savaşçı ise, bugünkü AKP medyası da o kadar savaşçı . İkisi de aynı söylemi kullanıyor.
NTVzede meslekdaşım/arkadaşım Ruşen Çakır, görevinin başında iken bir gün bana telefon etti ve ‘Senin Apoletli Medya sözünü bu yandaş medya çok kullanıyor. Buna bir çare bulsan iyi olacak’ diye haklı bir öneride bulundu. Benim www.apoletlimedya.blogspot.com adresindeki blogumda, apoletli medyanın  kısa bir tanımı vardı. Oturdum Ruşen’in önerisini de göz önünde bulundurarak o tanım metnini güncelleştirdim ve ‘’Hâki ya da yeşil, emir-komuta zinciriyle faaliyet gösteren basın-yayın kuruluşu’’ diye bir cümle yazdım.

Egemen medya, bu haber tahrifatı ve haber gizleme ile, sadece belirli  bir süre ve ancak  belirli bir kitle nezdinde etkili olabilir. Ama bu yöntemler ilelebet geçerli ve etkili olamaz. Üstelik de hiçbir iktidar daimi ve sürdürülebilir değildir. Değil mi Hüsnü Mübarek? 

(*) Bu yazı Avrupa Barış Meclisi'nin yayınladığı 'Barış/Aşiti' dergisi için kaleme alındı.

1 Kasım 2011 Salı

HAKİYDİ YEŞİL OLDU EGEMEN MEDYA

Dicle Haber Ajansının gerçekleştirdiği bu söyleşinin bazı bölümleri önce 31.10.2011 tarihli Dicle Haber Ajansı bülteninde sonra da 1 Kasım 2011 tarihli Evrensel (http://www.evrensel.net/news.php?id=16602) gazetesinde yayınlandı.

  *Yaşanan son gelişmelerle birlikte Kürt sorununda basını sık sık uyaran ve daha önce değişik kritik dönemlerde yazılı ve görsel basın temsilcileriyle bir araya gelen Başbakan Erdoğan, ilk kez basın ile en üst düzeyde bir araya geldi. Basın kuruluşları yöneticileri ile bir araya gelen Başbakan Erdoğan'ın bu görüşmesi, 6 Nisan 1990 tarihinde Çankaya köşkünde yapılan ve "basına ayar çekme" olarak değerlendirilen toplantıyı anımsatıyor. Siz bu toplantıyı ayrıntılarını ve geçmişte yapılan "basına ayar çekme"toplantısı ile benzerliklerini nasıl değerlendiriyorsunuz?

 R.DURAN- Bir Başbakan’ın, medya işverenleri ve yöneticileri ile, basın toplantısı dışında, hem de gizli/kapalı bir şekilde bir araya gelmesi başlı başına bir sorun. Bu toplantı, medya ile iktidar arasındaki ilişkilerin ast/üst ilişkisi haline geldiğini bir kez daha gösteriyor. Çünkü, gazete yöneticileri, işverenlerinin de bulunduğu bir ortamda, Başbakan’ın taleplerine karşı çıkabilecek konumda değiller. Onlar ancak talimatları dinleyip not alabilecek konumdalar. Çünkü toplantı basınla ilgili olmasına rağmen, basına kapalı bir şekilde yapıldı. Toplantı hakkındaki bilgilerimiz, iktidar yanlısı bazı köşe yazarlarının aktardıklarıyla sınırlı. Siyasi iktidarın baskısı, artık hem doğrudan gazete yöneticilerine, hem de medya mülkiyetini elinde tutan insanlara yönelmiş durumda. Erdoğan, zaten daha önce yaptığı bir açıklamada, köşe yazarlarına maaşlarını veren gazete patronlarının, yazarların görüş ve fikirlerine ket vuramamalarından yakınmıştı. Toplantı sırasında ya da sonrasında, bir medya patronunun ya da bir Genel Yayın Yönetmeninin, çıkıp kendi mesleğini, düşünce, ifade ve basın özgürlüğünü savunamamış olması hazindir. Aksine, toplantı sonrasında, egemen medyanın gerek Kürt meselesi gerekse de depremle ilgili yayınlarında, iktidarı eskisinden daha fazla kollayıp övdüğünü saptıyoruz. Demek ki, mesaj alınmış hatta yeni uygulama başlamıştır. Medya mülkiyeti ile basın özgürlüğü arasında doğrudan/organik bir ilişki var. Üstelik bugün Türkiye’de, egemen medyanın bir çok kurumu bu mali/ekonomik baskı altında olduğu yetmiyormuş gibi, çok sayıda gazeteci de egemen ideolojiyi gönüllü (Hiç olmazsa görüntüde) olarak benimsemiş durumda. Seçmenlerin yüzde 50’sinin desteğini alan AKP, bugün medyanın neredeyse yüzde 90’ını denetim altına aldı. Öte yandan, toplantıya AKP iktidarına muhalefet eden üç günlük gazete ile sol eğilimli gazetelerin de çağrılmamış olması, o gazeteler açısından olumlu bir durum yaratsa da, toplantının esas olarak mesleki değil siyasi mesaj verme amacını taşıdığını gösteriyor. Eskiden Genelkurmay Başkanlığı da İslami eğilimli gazeteleri basın toplantılarına çağırmaz, bu medya organlarında görevli muhabirlere akreditasyon vermezdi. Eski uygulama devam ediyor. Uygulayıcılar değişince, mağdurlar da değişiyor. AKP, güçlü bir halk desteğine sahip olan siyasi bir akıma karşı, medya gücünü artırmak amacında. Ne var ki, siyasi gerçekleri, medya blokajı ile engellemeye çalışmak, ancak belirli bir okur kitlesi için ve ancak belirli bir süre için geçerli olabilir. Hele İnternet devrinde bu kitlenin hacmi iyice küçüldüğü gibi yanlış ya da eksik bilgilendirme süresi de olağanüstü kısaldı artık. Erdoğan’ın yine de bu dönemde kolektif sansür denebilecek bu girişime neden ihtiyaç duyduğu üzerinde de durmak gerek: Barış umutlarının yükselmesinin ardından şiddet sarmalının yeniden devreye girmesi, siyasi iktidarın gözünü korkutmuşa benzer. Devletin en üst düzeyde görüşmeler yaptığı bir örgütün, Başbakanı güç durumda bırakma riski ortaya çıktığında, plansız-programsız açılım stratejisinin iflası ve yerine artık TBMM’ye de giren BDP’nin plan ve eylemlerinin ön plana çıkması, AKP’yi Kürt meselesinde yalnız bırakmaya başladı.AKP, bu durumda, 1925’den beri denenmiş ve sorunu iyice vahimleştirmiş olan eski ‘şiddetle çözme’ yöntemine sarıldı. Terörle mücadele kısvesi altında, aslında kendi egemenliğine öyle çok da fazla muhalefet etmemiş olan ve karşı çıkmayan egemen medyayı, Kürt gerçeğinden daha da uzaklaştırmak çabası, Erdoğan için önemli bir ihtiyaç. Yakın geçmişte de egemen güçler, barış yerine şiddet seçeneğini devreye soktuğunda, gazete yasaklamak, gazete bombalamak ve gazeteci öldürmek gibi yollara başvurmuştu. Erdoğan da, bugün askeri, siyasi ve toplumsal alanda inisyatif almak için adım atan Kürt siyasetinin genişlemesini, Türkiyelileşmesini önlemek amacıyla medya patronlarının ve yöneticilerinin desteğine muhtaç düştü. Çünkü amaç, tüm muktedirlerin sıkışınca başvurdukları çare olan, milliyetçi hatta ırkçı söylem. Milliyetçi/ırkçı söylemi yaygınlaştırabilecek en değerli araç, medya. Üstelik bu medya bu konuda çok deneyimli ve başarılı. Oysa ki, gelişmeleri esas etkileyebilen faktör medya değil, barış talep eden Türkiye toplumu, özellikle de Kürt siyaset dünyası. Erdoğan, medyayı Kürt dünyasına karşı bir kalkan haline getirmeye çalışmaktansa, BDP ile ilişkileri düzeltmeye çabalasaydı, çok geniş bir kesimin desteğini alabilirdi. Ne var ki, Başbakanın siyasi, ideolojik, kültürel tercihleri, barış, özgürlük, demokrasiden çok, giderek daha fazla ‘Tek Adam’, ‘Askeri Çözüm’, ‘Baskı ve sansür’den yana.


* Toplantı ile basından toplumdan hangi gerçeklerin gizlenmesi rica edildi?

- Başbakan, basın ve basın özgürlüğü konusundaki olumsuz tavrını şimdiye kadar bir çok kez çeşitli vesile ve örneklerle açıkladı. Köşe yazarını patronun maaşlı yazıcısı olarak değerlendiren Erdoğan, Ahmet Şık örneğine değinirken de kitabı bombaya benzetti. Erdoğan, bir çok neo-liberal gibi, medyanın gücünü abartıyor. Aslında onun istediği tüm medya organlarının AKP’nin sesi olması. Ayrıca Kürt meselesine ilişkin özellikle şiddet içeren olayların haberleştirilmemesiyle PKK’nin zayıflatılabileceğini sanıyor. Sanal iktidarı sayesinde, hakiki gerçeği gizleyebileceğine ya da değiştirebileceğine inanıyor. Türkiye’de bütün gazeteler, bütün radyo ve televizyonlar, bundan sonra Kürdün K’sını ya da PKK’nin P’sini ağızlarına bile almasalar, Kürt sorunu çözülebilir mi? Medyanın şiddet övgüsü yapmaması gerektiği doğru. Ancak, mevcut egemen medya sürekli olarak resmi şiddeti överek bu ilkeyi çiğniyor.



*İlkeli gazetecilik gereği PKK ile ilgili geçtiği haberlerde PKK'liler için "isyancı" ifadesini kullanmakta ısrar etmesi üzerine Türkiye'deki bazı banka ve piyasa oyuncuları, Reuters Haber Ajansı'na yorum vermeme kararı aldı. Hemen ardından ise aralarında İHA, CİHAN, ANKA, AjansHABERTÜRK gibi bir çok ajans ise yapılan toplantının ardından "terör örgütü propagandasına sebep olacak haberleri vermeyeceklerini" açıkladılar. Yapılan toplantının hemen ardından ajanların böylesi bir açıklama yapması sizce ilkeli gazeteciliğin neresinde duruyor?

 - Başbakan ‘3 çocuk yapın’ talimatı ile önce aile hayatımıza müdahale etti. Sonra da ne kadar sigara ve içki içmemiz gerektiği konusunda fetva verdi. Şimdi de yabancı basına hangi kelimeyi nasıl kullanması gerektiği konusunda ders veriyor. Erdoğan, dış dünyada da kendisini dev aynasında görüyor ama bu ayna sirklerdeki tahrifatçı aynalardan. BBC, Reuter’s ya da New York Times gibi medya organları Türkiye’de devlet ihalelerine girmiyor. Bu kurumlarda Başbakan’ın damadı yöneticilik yapmıyor. Bu kurumlara karşı AKP devletinin uygulayacağı yaptırımlar da etkili olamaz. Tüm ajanslar, tüm radyo ve televizyonlar hatta tüm gazeteciler, sansürden yana on bin bildiri de yayınlasalar, iktidarı karşıtı hiçbir görüşe yer vermeseler de, siyasi gerçeği olduğu gibi değiştiremez. Bu bildiriler, ancak biat kültürünün, özgürlük ve Kürt karşıtlığının acıklı beyannameleri olarak kayda geçer. AKP’nin ülke içinde yürüttüğü haber gizleme/tahrifat operasyonu yeterli gelmemiş olsa gerek ki, daha inandırıcı bir medya kurumu olarak, BBC’nin adı da işe karıştırıldı. Ama bu operasyon sadece 1 saat içinde başarısızlıkla sonuçlandı. BBC, kendisine atfedilen haberi (‘1400 PKK’li öldürüldü’!) resmen yalanladı.



* Medya son günlerde artan BDP binalarına yönelik saldırıları haberleştirmeme kararı aldı. İstanbul’un çeşitli semtlerinde BDP İlçe binalarına ve Kürt kurumlarına birçok saldırı düzenlenirken; haber ajansları AA, DHA, ANKA, CİHAN, İHA ortak karar alarak bu saldırıları kamuoyuna duyurmadı.Bu saldırıların yansıtılmaması toplantının etkisinden kaynaklı mıdır?

- Somut bir gelişmeyi, haber değeri olan bir olayı yayınlamamak, bunu yapan medya kurumunun inandırıcılığını, güvenini sarsar. Yoksa cereyan etmiş olayı gizlemez, yokmuş gibi gösteremez. İnsanlar, hem duyduklarına ve okuduklarına değil yaşadıklarına inanır, hem de bu devirde hiçbir olay/haber çok uzun süre gizli kalamaz. Sansür bugün bu ülkede kutuplaşmayı yoğunlaştırır.

* Van'da yaşanan depremin ardından bazı haber sitelerinde deprem haberinin ardından haber hakkında yazılan "İyi olmuş , umarız teröristlerin sonu olmuştur" gibi yorumların editörler tarafından hala sitelerde tutulması ve bazı TV kanalı spikerlerinin deprem haberini " Bu kez doğudan da gelse acı bir haber" şeklinde sunum yapmaları neyin sonucudur. Tüm bu yaşanan gelişmeleri nasıl değerlendiriyorsunuz?

 - Çok vahim bir durum. Henüz olgunlaşmamış bir toplumla karşı karşıyayız galiba. İnsanlık değerlerinin hiçe sayıldığı örnekler yaşıyoruz deprem sürecinde. Medyaya yansıyan ırkçı, linç kışkırtıcısı söylem ve yayınlar, sosyal medyada da görüldüğü üzere, münferit, aşırı/kuraldışı bir yaklaşım değil. Neyse ki büyük çoğunluğun, evindeki 3 battaniyeden birini alıp kargo şirketlerine koştuğunu da gördüğüm için, ırkçı/linççi Kürt düşmanı eğilimin çok güçlü olmadığına inanmak eğilimindeyim. Medyada birkaç gizli/açık ırkçının bilinçdışını, canlı yayında, kasıtlı olarak mikrofon ve ekranlara yansıtması, insanı umutsuzluğa ve öfkeye yöneltiyor. İnsanlık dışı bu girişimlere karşı gelişen tepkiler bir nebze olsun içimizi ısıtsa da, medya yöneticilerinin suç ortaklığı sorgulanmalı. Söz konusu iki sunucu, bugün hala görevlerinin başındaysa, o televizyonların yönetimleri de bu nefret söylemini müsamaha ile karşılıyorlar demektir.

18 Ekim 2011 Salı

Savaş Alanlarında Foto Muhabirliği

‘Gorkma gorkma…Bir şey yapmaz…Fotografi makinesi bu…Öldürmez, vurmaz…Gorkma!’ (*) Savaş ve çatışma alanları bir süredir maalesef özgür ve bağımsız gazetecilere kapalı. Oralarda silahlı kuvvetlerin medyatik güçleri faaliyette. Geçmişte nispeten başarılı bir şekilde yapılan savaş muhabirliğine keşke hiç ihtiyaç duyulmasa…Ama yine de… Çatışma ve savaş alanlarında muhabirliğin yanı sıra foto muhabirliği de, özellikle ABD’nin 2003’deki Irak saldırısından itibaren savaşan tarafça uygulamaya konan ‘Embedded’ (**) gazetecilik yüzünden büyük ölçüde zayıfladı, işlevini yitirmeye başladı. Bugün artık savaş muhabirliği özgür ve bağımsız bir şekilde yapılamıyor. Çünkü savaşan taraflar savaşla ilgili ‘gerçekleri’ (Hiç olmazsa medyatik gerçekleri) bizzat kendileri inşa etmek istedikleri için, ‘embedded’ olmayan muhabir ve foto muhabirlerinin can güvenliklerinden sorumlu olmayacaklarını baştan açıklıyor. Resmi terminoloji bile bu konuda yeteri kadar açık veriyor: Amerikan askeri sözlüğünde embedded olmayan gazetecilere ‘unilateral’ yani ‘Tekyanlı’ deniyor. Embedded gazeteciliğin övgüsü yapanlar, muhabir ya da foto muhabirlerinin, savaş alanının en ince ayrıntısına, ateşin kaynağına kadar korumalı bir şekilde gidebileceğini, böylece güvenli bir şekilde işini yapabileceğini savunuyor. Bu görüşü savunanlar, muhabir ve foto muhabirinin ancak askeriyenin izin verdiği konuları yazıp, askeriyenin gösterdiği alan ve konuları kamerasına kaydedebileceği gerçeğine hiç değinmiyor. Keza, bu çevreler, embedded gazeteciliğin sadece ve sadece bir tek tarafın görüşlerini yaymakla yükümlü olduğunu unutuyor gibiler. Embedded gazeteciliğin, gazetecilikten çok, haber kaynağının halkla ilişkiler/reklam ajansı olarak işlev gördüğünü de kabul etmiyor. Çünkü ‘embedded’ gazetecilikte, haber kaynağı ile sadece temas var, mesafe yok. Embedded sözleşmelerinde de zaten bu durum baştan belirtiliyor ve sözleşmeye uymayan muhabir derhal geri gönderiliyor. Bugün ne yazık ki, muhabir ya da foto muhabirinin çatışma/savaş alanlarındaki rol, işlev, sorumluluk, karar alma süreci ve ‘objektifliği’ (Kameradaki objektif mi?) muhabir ya da foto muhabiri tarafından değil, kendisini ‘embedded’ eden ordu birliği ve onun başındaki askeri yetkili tarafından belirleniyor. 2003 yılından bu yana izlediğimiz, yani global ya da ulusal/yerel medyanın izleyip aktardığı savaş ya da çatışmalarda, embedded gazeteciler tarafından yazılan ya da yine o tür foto muhabiri tarafından çekilen hatırlarda kalan herhangi bir haber ya da fotograf yok. Bir de şöyle tersten düşünelim: Savaş muhabirliğinin geçmiş ve yakın zamanlardaki zirveleri sayılan John Reed, Ernest Hemingway, Albert Londres, John Pilger ya da Robert Fisk embedded muhabirlik yapsalardı, yazmış olduklarını yazabilecekler miydi? BİRAZ TARİHÇE Geçmişe baktığımızda, ilk kez Kırım Savaşında (1853-56) profesyonel gazetecilerin çatışma alanına kadar giderek gelişmeleri aktardığını biliyoruz. Keza yine bu dönemde savaşa ilişkin ilk görsel malzemeler, kroki, şema ya da illüstrasyonlar yayınlandı. Balkan Savaşları (1912) ve Birinci Dünya Savaşında da (1914-18) profesyonel muhabir ve foto muhabirlerinin, okurları haber ve fotograflarıyla bilgilendirmek için çalıştıkları arşiv ve kaynaklarda kayıtlı. Foto muhabirlerinin yanı sıra artık televizyon kameramanları da Vietnam Savaşı (1963-73) ve sonrasında savaşın görsel yüzünü de yurttaşlara TV aracılığıyla yansıtmaya başladılar. ABD’li-SSCB’li yani iki kutuplu dünyada, dolayısıyla Berlin Duvarının yıkıldığı 1989 yılına kadar, beş kıtada meydana gelen çatışma ve savaşlar, savaş muhabirliğinin ‘Altın Çağı’ olarak nitelenebilir.Çünkü bu dönemde, muhabirler ve kameramanlar, bugüne oranla nispeten daha bağımsız, daha özgür koşullarda çalışma olanağına kavuşabiliyorlardı. Ordular sürekli olarak savaşın coverage’ını (Gazeteciler tarafından izlenip aktarılmasını) yönlendirmek ve denetlemek için ‘Muhabir Havuzu’(Pool) ya da ‘Kaynaktan Sansür’ ya da bilahare sansür gibi yöntemleri uygulamış olsalar da, o dönemde Global Medyanın bugünkü kadar yaygın ve güçlü olmaması sayesinde, o dönem muhabirlerinin, foto muhabiri ve kameramanların bugünküler kadar ‘İnsani Duyarlılığa’ uzak olmamaları sayesinde savaşlar çok yanlı ve gerçeğe daha yakın bir şekilde aktarılabiliyordu. Kuşkusuz nispi bir olumluluk söz konusuydu o zamanlar. Milliyetçilik, savaşın bir tarafı olan devletin vatandaşı olan muhabir/foto muhabiri ya da kameramanın her zaman her yerde, savaşın vahşetini yansıtabilmesi/aktarabilmesi çok da kolay olmuyordu. Kuraldışı bir durum olsa da, Vietnam Savaşının son dönemlerinde CBS’in efsanevi haber sunucusu Walter Cronkite’ın, New York’daki stüdyodan çıkıp bizzat savaş alanına giderek , geçmiş dönemde kendi TV kanalı tarafından yapılmış olan tek yanlı, Amerikancı savaş coverage’ını büyük ölçüde tekzip eden yaklaşık bir haftalık haber yayınları bugün hala gazetecilik okullarında ders olarak okutuluyor, örnek veriliyor. Savaşların yoğunlaşması, iletişim olanaklarının da gelişmesi nedeniyle, eskiden daha dar bir kesimi (Politikacılar, askerler, sanayiciler…vs…) ilgilendiren çatışma ve savaşlar, daha geniş halk kesimlerinin de ilgi alanına girince, Hollywood da konuya değinmek zorunda kaldı. Başrolünü Nick Nolte’nin oynadığı 1983 yapımı ‘Under Fire’ (Ateş Altında) filmi, Latin Amerika’da Amerikalı bir foto muhabirinin meslekle vicdan arasındaki derin ve güç hesaplaşmasını anlatan güzel ve büyük ölçüde doğru bir filmdi. Ancak filmden önce dünyada ve bizde savaş muhabirliği yapan gazetecilerin yazdıkları, anlattıkları daha da önemlisi çektiği fotograflar, konunun ne kadar önemli aynı zamanda ne kadar hassas olduğunu gösteriyor. Mesela bir Robert Capa’nın İspanya İç Savaşında çektiği ‘Düşen Asker’ karesi, ya da Vietnam’da napalm bombası yiyen kız çocuklarını gösteren kare ile G.Vietnamlı bir polis şefinin bir militanı şakağından vururken çekilen kare… Örnekleri çoğaltmak mümkün. Bu kareler o savaşlarla neredeyse özdeşleşti. O savaşların simgesi, en kolay hatırlatıcısı oldu. ÇAĞATAY, ARAL VE REZA Ergun Çağatay, 15 Temmuz 1983’de Paris Orly Havalimanındaki terörist saldırıya uğrayana kadar Türkiye’nin en önemli foto muhabirlerinden biriydi. O saldırıda ağır yaralandı, aylarca yanık tedavisi gördü. O dönemde ben de Hürriyet gazetesinin Paris muhabiri idim. ( Hiç kimse mükemmel değildir). Ergun’u hastanede birkaç kez ziyaret ettiğimi hatırlıyorum. Bu ziyaretlerden birinde Ergun, başından geçen, mesleği ilgilendiren, bence çok derin bir şekilde algılanması gereken bir olay/bir sahne anlattı: ‘’Ben de kuyruktaydım. Bomba kulakları sağır edercesine patladı. Havada uçtum galiba. Sonra küt diye bir sütunun ayağına düşmüşüm. Kendimden geçmek üzereyim. Hayal meyal hatırlıyorum. Sırtım kolona dayalı, her yerim kan içinde. Ayağa kalkacak takatim yok. Etraf çığlık çığlığa… O sırada irkildim. Flu görüyorum. Ama bir flaş çaktı tam karşımda ve yakınımda. Biraz dirilir gibi oldum ya da bir uyarıcı etkisi yaptı o flaş bende. Şimdi flaş diyorum ama o sırada parlayan bu ışığın flaş mı yoksa başka bir bomba mı olduğunu bilmiyorum. Sonra bir başka flaş daha çakınca, flu resim biraz daha netleşti. Karşımda, taş çatlasa, 50 santim önümde, genç bir foto muhabiri resmimi çekiyor benim. Çocuğun yüzünü göremiyorum, makineyi görüyorum sadece, zoomlu, motorlu bir Nikon. Flaşlar arttı. Flaş aralarında objektifi görüyorum. O objektifin yansısında, benim daha önce Afrika’da, Orta Doğu’da çatışma, savaş alanlarında çektiğim fotograflar geçiyor. Çok ilginç. Tabi sonradan da çok düşündüm bu sahneyi. Ben ki, daha önce, şimdi karşımda çömelip benim kanlı yüzümü/vucudumu çeken foto muhabirinin yerindeydim, avcıydım bir bakıma, ama şimdi av olmuştum. O sırada tabi öyle derin fesefe yapacak halim yok ama sonra çok düşündüm bu sahneyi. O çocuğun çektiği resimlerin bazılarını da çok sonra gördüm. Acaip bir şey yani…’’. Ergun, genç meslekdaşını suçlayan bir tek sözcük kullanmamıştı. O sadece görevini yapıyordu. Sağlık ekibinden önce, büyük bir ihtimalle tesadüfen olay yerindeydi. Mesleği foto muhabirliği idi. Doktor olmadığına göre de o sırada orada Ergun’a ilk müdahale yapacak hali yoktu. Genç foto muhabiri, işini yaparken, flaşları patlatırken de, Ergun’u mesleki geçmişiyle olumlu anlamda yüzleştirmenin dışında, kimseye bir engel oluşturmuyordu. İkinci örnek, Ergun’dan bir sonraki kuşağın parlak temsilcilerinden Çoşkun Aral’ın bir cümlesi. Çoşkun, Türkiye’de ‘Anarşi döneminde’ (1975-80) Milliyet gazetesinde Savaş Ay ile birlikte Milliyet’de gece istihbarat servisinde çalışırdı. O dönem her gece Istanbul’da, Ülkücülerin katlettiği solcu gençlerin cesetleri çıkardı ortaya. Ertesi gün de rövanşın cesetleri. Çoşkun, savaş muhabirliği stajını Istanbul’da gece siyasi cinayetlerde yaptı. Çok sonraları, merkezi Paris’deki Sipa ajansının muhabiri olarak bütün dünyaya özellikle Afganistan’dan ve Lübnan’dan savaş fotografları gönderdi. Çoşkun, bir sohbette, son derece içten bir şekilde, o kurşunlanmış, paramparça cesetlerin fotograflarını nasıl güçlükle çektiğini anlatıyordu. Mealen: ‘Çok sıkıyorum kendimi. İğrenç görüntüler geçiyor vizörün önünden. Vicdan, bilinç, ahlak her şey darmadağınık o anlarda. Objektifle oynarken, öyle çeviriyorsun gelişigüzel, netlik filan umurunda değil. Ama sonra karanlık odada (O zamanlar daha dijital fotograf makineleri yoktu) çektiğin resim kağıt üzerinde netleşirken, çok oldu bana, bu iyi bir kare, bu yayınlandığında, on, yüz, bin okur daha savaşın iğrençliğini, vahşetini sadece duygusal olarak değil aklıyla da kavrayabilirse o zaman benim çektiğim o korkunç görüntü, bir işe hem de hayırlı bir işe yaramış olacak. Ben aslında, ne kendim ne de başka meslekdaşım , bir daha savaş fotografı çekmesin diye çekiyorum bu resimleri…’. Üçüncü örnek, aslında belki de en kıdemli foto muhabirinden bir kaç sahne. Mimarlık eğitimini yeni bitirmiş, biraz da fotografa meraklı bir genç, Tahran’da 1979 yılında evinde otururken, patlayan devrim dalgasını önce sokakta sonra evinin penceresinden fotograf makinesiyle belgelemek istiyor. Yabancı dil de bildiği için, o sırada Humeyni Devrimini izleyip aktarmak isteyen Batılı muhabir ve foto muhabirlerine rehberlik/tercümanlık (Fixer) yapan Reza, bugün National Geographic’in gözde foto muhabirlerinden biri. Devrimden sonra İran’da yaşamak/çalışmak, Reza gibi özgür ruhlu biri için çekilmez olduğu için, aldığı yeni makinelerle Paris’e gelip yerleşiyor ve o da uluslararası fotograf ajanslarının vazgeçilmez bir foto muhabiri oluyor. Hem Doğu’yu hem de Batı’yı, fotograf kültürü yani görsellik algılaması açısından da iyi bildiği için, medeniyetlerarası hakiki bir köprü oluyor. Reza, National Geographic’in Türkiye özel sayısını hazırlarken… Burada bir parantez açıp bir fotograf dergisinin nasıl hazırlandığına dair bir ek yapmalıyım, çünkü Reza anlattığında çok etkilenmiştim. Amerika Coğrafya Derneğinin aylık yayın organı olan bu yüzyıllık dergi, her sayının ana temasını en az dört yıl önce saptıyor. Bilahare bu dosyayı hazırlayacak olan foto muhabirleri ve yazarlar seçiliyor. Bu profesyoneller, masa başı ön hazırlıklarını yaklaşık bir yılda tamamlıyor. Konuyla ilgili olarak o zamana kadar yayınlanmış tüm bilgi, belge ve fotograflar gözden geçiriliyor, kitaplar okunuyor, uzmanlarla görüşmeler yapılıyor, bilahare saha çalışması başlıyor. Reza üç yıl içinde Türkiye’ye üç kez geldi, her birinde en az bir ay çalıştı. Yanlış hatırlamıyorsam 700 rulo film çekti. Reza tüm çalışmaları sırasında derginin kendisine verdiği kredi kartını sınırsız bir şekilde kullanabiliyordu. Uzatmayayım, 700 rulo film banyo edildikten sonra kullanılacak olan tahmini 100-150 karenin seçimi için 3-4 eleme turu yapılıyor, bu elemelere derginin yayın kurulu ve bağımsız foto muhabirleri katılıyor. Dergi hazırlanıyor, yazı(lar) gözden geçiriliyor. Burada da ilginç ve önemli bir ayrıntı. Resimaltlarına özel itina gösteriliyorlar. O zaman fax kullanılırdı. Dergiden bana uzunca bir resimaltları listesi geldi, sonra da ayrıca bir zarf içinde 100-150 kadar fotograf. Ve benden resimaltlarını gözden geçirmem, hem içeriği hem de imlayı denetlemem istendi. Hatırı sayılır bir ücret ödediklerini de hatırlıyorum. Gelelim şimdi doğrudan çatışma alanına ilişkin bir sahneye. Cizre’deyiz ve Reza ile Newroz kutlamalarını izliyoruz. Durum gergin. Panzerler (Kürtler ‘Tanzer’ der), tanklar, tam teçhizatlı asker ve polisler basmış etrafı. Reza gayet sakin. Omzunda 2-3 kamera, elinde küçük Leica’sıyla bir panzere iyice yanaştı, panzeri kullanan maskeli, kar gözlüklü askerin neredeyse vesikalık fotografını çekecek kadar yaklaştı. Asker, eliyle ‘Git buradan!’ dercesine tepki gösterdi, Reza ise gözünü objektiften geriye doğru çekti, Leica’yı yukarı kaldırıp askere gösterirken, o işlek Azeri şivesiyle: ‘Gorkma gorkma…Bir şey yapmaz…Fotografi makinesi bu…Öldürmez, vurmaz…Gorkma’ dedi. Eli tetikdeki asker o an orada çözüldü. Çevresindeki bizler de kahkalarla gülmeye başladık. Ortam biraz olsun yumuşadı. Panzerdeki asker, penaltıda ters köşeye yatmış kalecinin topu ağlardan çıkarırken duyduğu çaresiz sinir içinde gülemiyor bile. Söz Reza’dan açılmışken bir başka ortamda, Istanbul Fındıklı’daki Güzel Sanatlar Akademisinin Fotograf bölümünde, hoca ve öğrencilerle yaptığı bir sohbet toplantısı sırasında, bence unutulmayacak mesleki bir ders vermişti. Reza, yaklaşık yarım saat süren bir portfolio gösterisinden sonra soruları yanıtlayacak. Fransızca konuşuyor, ben de çevirmenliğini yapıyorum. İlk soru bir hoca’dan geldi: - Reza çok teşekkür ederiz. Çok güzel bir sunumdu. Benim bir sorum var: Bu ara, bu tür savaş fotografları çekmek için piyasadaki en iyi mercek hangisi sence? Reza, soruyu dinlerken bıyıkaltından gülümsemeye başlamıştı bile, az-çok Türkçe anlıyor. Normalde Fransızca yanıt vermesi beklenirken, Reza sağ elinin işaret parmağını sağ gözünün üstüne götürdü ve Türkçe olarak: - En iyi mercek… gözdür, göz, dedi. Müthiş bir alkış koptu salondan. LABARATUAR-I KÜRDÎ Savaş, çatışma alanlarında foto muhabirlerinin işlev, konum ve sorumlulukları hakkında aslında bir dizi temel ilke var. Bunlara bir şekilde ulaşıp incelemekte yarar var. Ama yine de her savaşın, her çatışmanın, dolayısıyla her durum ve sahnenin kendine has özellikleri olduğunu düşünecek olursak, foto muhabirinin de o duruma uygun bir şekilde hareket etmesi gerekiyor. Kimi yerde deklanşöre mutlaka basması gerekiyor, kimi yerde fotograf makinesini bile çıkarmaması gerekebiliyor. Bu nedenle de yukarıda aktarmaya çalıştığım bazı somut örnekler ve daha binlerce örnek mesleki açıdan daha yararlı olabilir. Biz Türkiye’de 1975-80 arası büyük kentlerde, ‘Anarşi Dönemi’ olarak adlandırılan günlerde çatışma alanı muhabirliği konusunda deneyim kazandık. Keza 1984’den bu yana Kürt bölgelerinde inişli-çıkışlı, kah yoğun kah sakin periyodlarda, doğrudan savaş muhabirliği yapıldı.Bu konunun henüz ayrıntılı, derin , siyasi ve mesleki boyutlarını bir arada ele alan bir çalışma maalesef henüz yapılamadı. Bölgenin kıdemli muhabirlerinden Faruk Balıkçı’nın bazı yazı ve kitaplarında bu konuda bir dizi ipucu elde etmek mümkün. Yılmaz Odabaşı’nın ‘Güneydoğu’da Gazetecilik…’ başlıklı kitabında da önemli bilgi ve olaylar aktarılıyor. Keza Kürt meselesinin önemli uzmanlarından biri olan Celal Başlangıç’ın kitap ve yazılarında da, belki foto muhabirliği çok ön plana çıkmasa da, habercilik açısından son derece önemli bilgi ve yaklaşımlar mevcut. Aslında foto muhabirinin, adından da anlaşılacağı üzere, sadece fotografla muhabirlik yapan bir profesyonel olmadığını saptamakta yarar var. Foto muhabirinin, hangi sahneyi nasıl çekeceğini bilmesi için, mutlaka en az uzman muhabir kadar, konunun ayrıntısı ve derinliğine vakıf olması gerekir. Çünkü belki on sayfa yazıyla anlatılamayacak bir bilgiyi, bir duyguyu, bir tek fotograf karesine sığdırma hünerine sahip olan foto muhabiri, o on sayfanın ötesinde/üstünde/dışında/fazlasında bilgiye sahip olması gerekiyor. Ayrıca foto muhabiri, bir gazeteci olarak, tüm gazetecilerin uyması gereken etik, ahlaki ve mesleki kurallara da uymasını bilecek. Amaç, bir olayı/olguyu en doğru bir şekilde, bağımsız ve özgür bir şekilde, en geniş açısıyla (Makinenin açısı değil gözün, beynin, gönlün ve vicdanın açısı!) okura yansıtmak. (*) Bu yazı, fotografsız dergisinin Bahar-Yaz 2011 Ağustos tarihli 3-4. Sayısında yayınlandı. (**) Embedded, İngilizce sözcük anlamı itibarıyla’ gömülü’,’ içine çakılmış’ anlamını taşıyor. Türkçe resmi medya terminolojisinde buna ‘İliştirilmiş’ diyorlar ki, işlevi tam olarak ifade etmiyor, çünkü muhabir aslında embedded olunca savaşan taraflardan birine ‘iliştirilmiş’ olmuyor, daha güçlü bir şekilde yapışmış/gömülmüş oluyor, dolayısıyla onun bir parçası haline geliyor. Mesela Fransızcada ‘Embedded’ sözcüğünün karşılığı olarak bizde de aynı anlamda kullanılan ‘ankastre’ sözcüğü kullanılıyor.

14 Ekim 2011 Cuma

Popüler kültürün vagonu medya

Popüler Kültür, aslında aldatıcı bir deyim. Popüler sözcüğü Latince kökenli, halk anlamına geliyor. Dolayısıyla Popüler Kültür, halk kültürü demek. Oysa ki uygulamaya ve somut örneklerine baktığımızda, pop kültürün, içeriğinin ya da biçiminin halkla, yani yönetilenlerle, çalışanlarla, ezilenlerle, mülksüz ve sessizlerle pek ilgisi yok. Dolayısıyla bu deyimi kullanırken, mutlaka sınıfsal bir anlam yüklemek gerekir, ama bu sınıf egemenler. Popüler kültürün doğru tanımı, popülerleştirilmeye, yaygınlaştırılmaya yani bir şekilde egemenleştirmeye çalışılan kültür… Walter Benjamin ve Theodor Adorno gibi felsefeciler, popüler kültür meselesi üzerine eğilmişler. Bilahare Louis Althusser, Pierre Bourdieu ve Noam Chomsky de bu konuya ilişkin yazılar yazmış. Ancak, galiba biraz daha geriye gidip Antonio Gramsci’nin ‘İdeolojik Egemenlik’ kavramı üzerinde yoğunlaşmak gerekiyor. İdeolojik egemenlik, egemenlerin ideolojik üstünlüğünü sağlamaya/empoze etmeye yönelik kavramı/mekanizmayı anlatıyor. Dünya çapında olsun, bir ülke düzeyinde olsun hatta daha küçük bir yönetim biriminde olsun, egemenler ile mülksüzler arasındaki ilişkinin ne şekilde düzenleneceğini yine egemenler belirliyor. Yönetmek isteyenler, yani iktidar sahipleri ya da iktidar sahibi olmak isteyenler, kaçınılmaz olarak, biraz da demokratik mecburiyetten iktidarlarını artık silah ve şiddetle, yani zorbalıkla kabul ettirmeyeceklerini Orta Çağ’ın sonundan itibaren büyük ölçüde anladılar. Bu durumda, egemen olmak, iktidar olmak ve iktidarını sürdürebilmek için tüm egemenlerin çoğunluk nezdinde kabul görecek bir uzlaşma ortamı yaratmak durumundalar. Yani kendi iktidarlarını hem yasal hem de, burası önemli, meşru kılmak zorundalar. Bu meşruiyeti yaratmak, geniş halk kitlelerinin bir iktidarı kabul etmesi, onu benimsemesi, hatta desteklemesi ile mümkün olabiliyor. Bu nedenle de geniş kitlelerin sözkonusu iktidara razı olması gerekiyor. Chomsky’nin medyayı tahlil ettiği önemli kitaplarının birinin başlığı ‘Rıza Üretmek’tir. Popüler kültür-medya ilişkisini işte tam da bu nedenle iktidar boyutu çerçevesinde ele almak gerekir. Bir üst yapı kurumu olarak kültür, yöneten/yönetilen ilişkisinde de kendine uygun bir konum bulmalı. Altyapıyı yönetip, üst yapıyı karşı tarafa bırakmak söz konusu olamayacağına göre, kültür, bir iktidar perçinleme aracı olarak da algılanmalı. Zenginsin, güçlüsün, egemensin, iktidardasın ama bunu anlatacak, güçlendirecek, kabul ettirecek hatta daimi kılacak bir kültürün yok. Olmaz böyle şey… Bu nedenle tarihte, egemenler, feodaller, krallar, siyasi ve askeri iktidarlar, bu somut iktidarlarının yanına adeta bir müştemilat olarak mutlaka kendi egemen kültürlerini de inşa ederler, yaratırlar, oluştururlar. Siyasi iktidarla kültür ilişkisi, konuşmakla duymak arasındaki ilişkiye benzer. Bu ilişkide tayin edici olan içeriktir. Yani, popüler kültür medya aracılığıyla ne tür bir içerik üretiyor ve bunu nasıl yaygınlaştırıyor? Popüler kültür deyimini burada ve bundan sonra yaygın kültür/yaygınlaştırılmaya çalışılan kültür anlamında kullanıyorum. Bunun asıl adı egemen kültürdür ama sahneye egemen kültür adıyla çıkarsa çok cazip olmayabilir hatta yaratılması gereken uzlaşma/rızayı bile sorgulanır hale getirir. Bu nedenle bu egemen kültüre, kitlelerin benimsemesi gerektiği düşünülerek popüler kültür adı verilmiştir. Kim tarafından? Yine egemenler tarafından! Yoksa bir sanayi işçisi, mesela, Serdar Ortaç şarkılarına, ‘A bak işte halk kültürünün en güzel örneklerinden biri işte!’ demez. ‘Bu şarkı benim hakiki hayatımın bütün cephelerini yansıtıyor’ filan da demez. Popüler kültür, aslında egemenlerce popüler olması gereken/istenen kültürün adı. Popüler kültür-medya-üçgeninde tayin edici öneme sahip bir boyut da mülkiyet sorunu. Hani kadim Marksizm’de, kabaca, üretim araçlarının mülkiyetinin tayin edici bir yönü vardı ya, burada da popüler kültürü yayan medyanın mülkiyet sahipliğine bakmak gerekir. Özellikle de bu medya mülkiyetinin genel olarak iktidar özel olarak siyasi iktidarla ilişkilerini deşmek gerekir. Popüler kültür sanayinin üretim değerlerini, ölçütlerini belki de zevklerini anlayabilmek için de mülkiyet tayin edici bir öneme sahip. Dağda sürü güden çoban ile kentteki büyük işverenin kültürü kaçınılmaz olarak farklı hatta çatışan kültürler. Bourdieu’nün alt kültür/üst kültür ayırımı bir ölçüde bu farklılığa dayanıyor. Türkiye’den örnek vermek gerekirse, Doğan, Karamehmet, Doğuş, Çalık grubunun sahibi olduğu medya organlarında bu popüler kültür denen iktidar aracının çeşitli tezahürlerine bolca ve sıkça rastlamak çok kolay ve doğal. İzdivaç programlarından bilgi yarışmalarına, Amerikan zihniyeti ile yaratılıp üretilen diğer tür yarışmalardan meşhur dizilere kadar, neredeyse tüm prodüksiyon, hem reyting kaygısıyla ama daha çok da iktidarla ilişkiler nedeniyle popüler kültür kalıplarına uygun olmalı ve zaten de öyle… Bu kalıbın en önemli özelliği, aykırı, farklı, muhalif OLMAMAK, olunursa bile başına gelmediğin kalmayacağı mesajının verilmesidir. Popüler kültür, mümkün olduğunca güldürür, anlamsızca kahkaha bile attırır, ama bir yandan sokaktan yani hakiki gerçekten büyük ölçüde kopuktur, özel olarak da olumlu kahramanlarının neredeyse hepsi, hem siyasi ya da askeri, mali, ekonomik ve kültürel-ideolojik olarak iktidar sahipleridir ya da iktidar sahibi olmak isteyenler, o yolda yürümek isteyenlerdir. Toplumun ezilen, sessiz, mülksüz kesimi popüler kültürün esas öğesi, ana kahramanı olamaz. Es kaza olursa, bu durumlarının ya Allah ya da kendi aptallıkları yüzünden olduğu teması işlenir. Siz herhangi bir egemen medya programında, grevci işçinin başkahraman olduğu bir dizi, bir yarışma programı gördünüz mü? Ya da solcu veya bir Kürt militanın yaşamının olduğu gibi yansıtıldığı herhangi bir program izlediniz mi? Popüler kültür ürünlerinin neredeyse hiçbirinde (şarkı, türkü(?), dizi, film, tiyatro, yarışma vs.) ciddi anlamda bir toplumsal gerçeklik sunulmaz, ekrana çıkmaz, çıkamaz. O alanda her şey yapmaca, her şey sahte yani çakmadır. Tekabül ettiği bir toplumsal karşılık pek yoktur. Eğlence sözcüğünün yabancı dillerdeki sözcük kökeni, ‘mevcut durumdan çıkmak, dışarı gitmek, gerçeklerden bir süre için uzaklaşmak’ anlamlarına gelir.Tıpkı uyku gibi… Uykuda insan somut dünyadan ayrılır, rüya görüyorsa bambaşka bir dünyada yaşadığını sanır. Rüyasız gecelerde de bu dünyadan elimizi eteğimizi çekmişizdir. Dolayısıyla popüler kültür, bizi kendi gerçek hayatımızdan, hiç olmazsa bir süre için uzaklaştırıp, işte zengin, güzel, neşeli, rahat, mutlu dünyalara, ortamlara götürür. Biz de pop kültür kahramanlarıyla kendimizi özdeşleştirip, akşam iş yorgunluğu, evde kanepede, kendimizi zengin, güzel/yakışıklı, neşeli, rahat ve mutlu hissetmeye çalışırız. Ayın 20’sinde biten maaşı, çocuğun masraflarını, ev kirasına gelen zammı filan işlemez popüler kültür. Tesadüfen işlediği olursa da, tüm bu gerçek sorunların esas nedenlerini gizlemek/çarpıtmak ve özellikle de bu olumsuzluğu değiştirme isteğini kırmak için işler. Son dönemlerde, yani adına küreselleşme denen dönemde, esas olarak sermayenin ve müştemilatı pop kültürün küreselleştiği dönemde, medyanın bir yandan mülkiyet sahipliğinde olağanüstü bir konsantrasyon, bir yandan da türlerinde/dallarında müthiş bir çeşitlenme gözlemliyoruz. Egemenler, bizi pop kültürden hiçbir zaman ve hiçbir mekanda yoksun bırakmamak için çok fazla çaba sarfediyor. Sokakta yürürken karşı duvarda gözümüze ilişen reklam panosundan cep telefonuna gelen smslere, TV seyrederken, radyo dinlerken, gazete okurken sık sık önümüze çıkıp yolumuzu kesen reklamlara, internette istek dışı olarak ekranımıza düşen duyurulardan spam tabir edilen korsan metinlere kadar etrafımız pop kültürle kuşatılmış durumda. Özellikle işitsel-görsel medyanın bugün kadar gelişmemiş olduğu dönemlerde, kültür ürünlerinin üretimi ve tüketimi, dolayısıyla insanların kültürel ürünlerle karşılaşmaları bugünkünden gerçek hayata daha yakındı. Pop (ve tabii ki diğer) kültürün en önemli yaygınlaştırıcısı olan medyanın, toplum içine bugünkü kadar kök salmadığı dönemlerde, sokak, yani hakiki hayat farklı esas olarak da daha gerçek(çi) bir kültür üretiyordu. En basitinden bugün 12 saatin belki ortalama 6-7 saati medyaya maruz kalıyorsak, bu süre medyanın daha gelişmiş ve daha az yaygınlaşmış olduğu dönemlerde belki 2-3 saat ile sınırlıydı. Çünkü o zaman televizyon kanalları, internet ve bugünkü kadar yaygın reklam mecraları yoktu. Dolayısıyla bugün kendimize, hayata, gerçeğe ayıracak zamanımız daha az, daha kısıtlı. Oysa ki eskiden, çocukların sokakta büyüyüp yetiştiği, bilgisayar ve televizyonla henüz tanışmadığı ortamlarda, büyükler de, bugün olduğu gibi ekran karşısına geçip adeta gönüllü bir esarete katlanıyor. Oysa ki çocukları sokakta oynayan ebeveynler de, o zamanlar kendi aralarında evlerde yemekli-çaylı ya da sade sohbet toplantıları yaparlardı. Kültür, bugün esas olarak medyadan (onların medyasından) yaygınlaştırılıyor. Halbuki, medyanın sanal iktidarını ilan etmeden önce, kültür dediğimiz bilgi ve algı birikimi, efsaneler, tarih, din, güncel gerçeklik, yaşanmış olaylar gibi, medyaya oranla daha somut, daha gerçek mekanlarda üretiliyordu. Bugün, özel olarak önlem almazsak, popüler kültürün medya vagonuna takılıp zamanımızı, kendimizi, çevremizi kolay bir şekilde boş yere harcayabiliriz. Bilinçli yurttaş olmaktansa, sıradan bir tüketici haline gelebiliriz. Yani onları kazandırırız, kendimiz kaybederiz. Önlemlerin başında eleştirel yaklaşım geliyor. İkinci olarak medyaya karşı uyanıklık ve medyaya maruz kaldığımız süreleri kısaltmak gerekiyor. Üçüncü olarak geleneksel, klasik ve gerçekten halk mamulü kültürel araç ve ürünleri yaşatmak ve zenginleştirmek önemli. Örneğin dengbêj’ler, bugün bölgede bazı belediyeler tarafından desteklenmezse torunlarımız belki de dengbêj’in ne olduğunu bilemeyecek. Mevcut pop kültür ürünlerinin (şarkı, film, dizi, reklam vs.) köklü, anlamlı, derin ve alternatif üretmeye hizmet eden eleştirisi de önemli. Son bir konu: Egemen ve yoz pop kültüre karşı mücadele yasakla yürütülemez. Gerçek anlamda yani hem içerik hem biçim açısından değerli, kalıcı, geniş kitleleri kucaklayıcı, hakiki halk kültürü ürünleri üretip ve bunları egemenlerin denetiminin dışındaki medya organlarında yaygınlaştırmak, pop kültürün sahasını daraltır. Medya da, unutmayalım, pop kültür alanında olsun, siyasi iktidar meselesinde olsun, istese bile hiçbir zaman hiçbir yerde lokomotif olamaz. Olsa olsa ancak vagon olabilir. Lokomotif toplumsal, siyasal gerçeklerdir. (Bu yazı, Almanya'da yayınlanan Özgür Politika gazetesinin 9 Ekim 2011 tarihli sayısının Politikart ekinde yayınlandı)

28 Eylül 2011 Çarşamba

DEVLET GAZETESİ/MİT GAZETESİ


Biat kültürü ve iktidar yanlılığı öylesine içlerine sinmiş ki, meçhul kaynaklarla uzmanlarla haber diye propaganda yapıyorlar. Aslında onu bile doğru dürüst yapamıyorlar. Bir çarşaflama örneği…


23 Eylül 2011 tarihli Hürriyet gazetesinde (http://hurarsiv.hurriyet.com.tr/goster/ShowNew.aspx?id=18805581) Metehan Demir imzalı, ‘’Sızıntı Masadan’’ imzalı bir yorum (?) yayınlandı. Gazetenin İnternet sayfasında sol üst köşeden en önemli yazı olarak yer alan bu yorum 77 satır ve 587 sözcükten oluşuyor.
55 cümlelik bu yazıda cümlelerin neredeyse tümü öznesiz. Yani haber kaynağı belli olmayan bilgiler, hep ‘belirtiliyor’, ‘ifade ediliyor’, ‘söyleniyor’ diye veriliyor. Bir iki yerde ‘Kaynaklar’, ve ‘Uzmanlar’dan sözediliyor . İddianın bini bir para… Tüm yazı boyunca, gizli/açıklanmayan ama bilinen haber kaynağından, tırnak içinde en az iki alıntı cümlesi de var.

Demir’in yazısı gerek siyaset gerekse gazetecilik açısından çok sorunlu.

PKK-MİT görüşmelerinin gizli ses kaydının yayınlanmasının ardından MİT, ‘Gerekirse açıklama yapılacağını’ belirtmiş olmasına rağmen böyle bir açıklama yapmadı. Ancak konuya ilişkin açıklamayı önce Başbakan Erdoğan ardından da Başbakan Yardımcısı Arınç yaptı.

Oysa ki, Demir imzalı yazı, aslında bir MİT açıklaması. Aradan bu kadar zaman geçmesine rağmen MİT’in bu yazıyı tekzip etmemesi de, yazının kaynağı ve amacı hakkında önemli bir ipucu veriyor. Yazıda açıkça hiçbir bilgi/haber kaynağının adı geçmiyor. Demir tüm yazı boyunca, ya mişli geçmiş ya da geniş zaman kipini kullanıyor, bir bilgiyi bir kaynağa atfederken de hep yuvarlak bir ifade ile belirsiz bir üçüncü tekil ya da çoğul şahıs kullanıyor.

Demir imzalı MİT yazısı, aslında başlıktan da anlaşılacağı üzere, ses kayıtlarına yoğunlaşmış durumda ve sızıntının kaynağını dolaylı olarak açıklıyor: Ya PKK ya da İsrail! Çünkü yazının vermek istediği temel mesaj: Biz yapmadık! (Biz, derken Demir’i kastetmiyorum).

Yazı İşleri, Demir’in yazısını sayfaya yerleştirirken, adeta kör gözüm parmağına, ve büyük bir ihtimalle Demir’den habersiz olarak, MİT Müsteşarı Hakan Fidan’ın vesikalık fotografını sağ üst köşeye koymuş. Köşe yazarlarının da bu tür fotografları konuyor ya…

Gazetecilikte/habercilikte, bir yazı yazarken, bir bilgi verirken, haberin/bilginin kaynağını açıklamamanın kuralları var. Kaynak, bizzat muhabirden/gazeteciden adının kullanılmamasını talep etmiş ve bu konuda geçerli/inandırıcı bir gerekçe sunmuşsa, gazeteci, gazete yönetimi ile görüş alış-verişi yaptıktan sonra, kaynağın bu talebini olumlu karşılayabilir. ‘Geçerli/inandırıcı gerekçe’ muğlak, dolaylı bir kavram değil. Gazetecilik faaliyeti, esas olarak kamuoyunu doğru, çok yanlı, dengeli, inanılır, güvenilir ve hızlı bir şekilde bilgilendirmek olarak tanımlanıyor. Dolayısıyla, burada öncelikli olarak kaynağın verdiği bilginin DOĞRU olması gerekiyor. Yine gazetecilik/habercilik faaliyetinin, daha iyi bir yaşam için yapılması gerektiğini de unutmamak gerek. Bu bağlamda, kaynağı açıklamamak için ‘Geçerli/inandırıcı gerekçe’, ancak kaynağın, bu bilgiyi vererek çeşitli açılardan, özellikle de can güvenliği açısından sıkıntı yaşamasına neden olabilecek bir gerekçe olmalı. Burada tayin edici unsur kamu çıkarı. Anonim kalmak isteyen kaynağın kişisel sakıncaları ile kamu çıkarı arasında bir denge arayışı ya da ayar, bazı durumlarda yapılabilir. Can güvenliği söz konusu olduğunda kamu çıkarının önemi kalmayabilir.

Haberin kaynağını açıklamamakla, haberin doğruluğu arasında direkt ilişki var. Çünkü haberin kaynağını açıklamazsanız, haberin doğruluğunu denetlemek mümkün olmaz. Adını sanını bilmediğimiz bir kişi, belki de çok önemli bir bilgiyi gazeteciye söylüyor, gazeteci de bunu alıp yayınlıyor. Okur, bu bilginin doğru olup olmadığından haklı olarak şüpheye düşer. Başka gazeteciler, medya uzmanları ya da akademisyenler de, haberin kaynağını bilmeden, haberin doğruluğunu denetleyemez.

Demir, belli ki, köşesine taşıdığı tüm bilgi ve görüşleri MİT’ten üst düzey bir yetkiliden almış, belki de Fidan’ın bizzat kendisinden. Kaynağın adını gizlemesi için hiç bir neden yok. Ne can güvenliği tehlikede ne de başka bir sıkıntı sözkonusu. Bir sıkıntı hariç: Bilgilerin doğruluğu!

Yazının içeriğine baktığımız zaman, tüm metnin tek yanlı bir MİT açıklaması olduğu çok kolay anlaşılıyor. Açıklama, ‘Off the record’ yönteminin suistismal edilmiş şekliyle de aktarılmış olabilir.

Bu bilgilere ancak bizzat görüşmelere katılan MİT mensupları sahip olabilir. Demir’in gazetecilik değil, halkla ilişkiler faaliyeti gösterdiğinin çok fazla işareti var:

- Gizli görüşmeler üç tarafın katılımıyla yapılıyor. Demir’in yazısında MİT’in dışındaki iki tarafın görüş ve bilgilerine hiç yer verilmiyor. Mesela PKK, sızıntıyı kendisinin yapmadığını açıkladı. Demir, gazetecilik yapmak isteseydi, belki koordinatöre ulaşamayabilirdi ama, PKK yetkililerini arayıp onların da bilgi ve görüşlerini almalıydı.Ya da gizli tuttuğu haber kaynağına PKK açıklaması hakkında soru sorabilirdi.

- Demir, yazısında açıkça MİT’i ve AKP’yi kollamak için her şeyi yapıyor. Yazı zaten bu amaçla kaleme alınmış. Ya da sipariş edilmiş. Ancak burada da çelişkiler ve muğlaklıklar var. Mesela, sızıntının MİT içinden olmadığını kanıtlamak için öne sürdüğü gerekçe zayıf: ’Yapılsa çok önceden yapılırdı deniyor’ muş…Zamanlama diye bir şey yok mu? Van Dijk’ın ‘The Text and The Context’ mefhumundan haberdar mı acaba Demir, Fidan ya da Güneş?


- Yine bu konuda bir ikinci çelişki: Demir, ‘’Gizli kayıt masada bulunanlardan birinin üzerindeki kalemle yapıldı. ‘’ diyor, ama birkaç satır sonra da kaydın masadaki MİT mensupları tarafından yapılmadığını kanıtlamak isterken şu bilgiyi veriyor: ‘’Kurumun kayıt yapmış olabileceğine yönelik iddia da ayakları yere basan bir tez değil. MİT’e ait özel uçakla gelen ve yaklaşık 10-12 kişi olan ekibin ya da bir başka öncü grubun önceden gidip orada dinleme faaliyeti ile ilgili bir altyapı sağlaması mümkün değil. Çünkü yerler hep son anda söylendi ve MİT de arabuluculara güvendi.’’ Kayıt madem kalemle yapıldı, önceden tesisat kurmaya ya da toplantı yerini önceden bilmeye gerek yok ki…

- Demir, MİT’i ve Fidan’ı koruyup kollamak için araya reklam bile almış: ‘’Ayrıca terörün tekrar tırmanışa geçtiği son dönemin öncesinde uzunca bir süre kan akmamasının perde arkasında da yine Ankara’nın, başta MİT ile Hakan Fidan’ın görüşmelerde PKK üzerindeki etkisinin olduğu ifade ediliyor’’.
Konuyu bilmeyen birisi de, PKK’yi, MİT’le Fidan’ın yönettiğini sanır…

- Demir, bir konuda daha önlem almaya gerek duymuş: ‘’Yine kayıtlarda koordinatör ülke temsilcisi diye ismi geçen kişinin de İngiliz veya Norveçli olmasının pek bir önemi yok. Çünkü moderatör ülke yok. Bu görüşmelerde 10’dan fazla isim yer aldı. Hatta bazen PKK üzerinde etkisi olduğuna inanılan, güvenilir bazı bağımsız kurumların da rol aldığı güçlü iddialar arasında.’’ Camp David (Mısır-İsrail) ya da Oslo (İsrail-Filistin) ve benzeri bu tür gizli temaslar, bir devletin koordinatörlüğü ya da moderatörlüğü olmadan yapılmadı, yapılamaz da. Demir’e inanacak olursak, tabiyeti bile önemli olmayan bir kişi, koca PKK ile koca Türk Cumhuriyeti’nin yetkililerini bir Avrupa başkentinde gizlice buluşturuyor! Demir, kendi yazdığına da zor inandığını göstermek için, araya bir de ‘’PKK üzerinde etkisi olduğu inanılan, güvenilir bazı bağımsız kurumlar’dan söz ediyor. Maksat, işin boyutunu küçümsemek. Özel olarak da araya resmi bir kurum olan, üçüncü tarafı sokmamak, girmişse bile yok saymak.

- İşin içine, bu aralar moda ya, İsrail’i karıştırmamak da olmazdı tabi. MİT, hem arabulucuya güveniyor, kendi kayıt yapmıyor (Ne malum?), görüşme mekanı son anda saptanıyor, buna rağmen İsrail istihbaratı gizli görüşme kayıtlarına ulaşabiliyor. İlginç değil mi? Tabi yine bu aralar Kahraman Asker Şvayk Erdoğan’ı İsrail’e karşı kollama ve koruma diye bir görev üstlenince gazeteci ya da MİTçi, bu tür senaryoları da gündeme getirecek.

- Demir, işi sağlama bağlamak, MHP, CHP veya başka mecralardan gelen/gelebilecek eleştirilere karşı tedbirini de almış: “Bu noktada devletin ilgili birimlerinin de görüşmeler olsa da bugüne dek terörle mücadelede taviz verdiği bir durum yok


- Demir sıradan bir muhabir değil. Hürriyet gazetesinin Ankara temsilcisi. Kişisel ve mesleki geçmişinde askeriye alanındaki haberleriyle(?) hatırlanıyor. Istanbul’da Hürriyet binasında bir editör yok mu? Yazı işlerinde en az iki profesyonel bu yazıyı okumadı mı? Yoksa tüm bu profesyoneller, gazetenin sahibi Aydın Doğan’ın vakti zamanında Cumhuriyet’ten Leyla Tavşanoğlu’na verdiği mülakatta söylediği ‘’Hürriyet devlet gazetesidir’’ parolasından yola çıkarak bu yazıyı çok beğenip mi sayfaya koydular? Oysa ki bu yazının esas ve doğru mecrası MİT bülteni!

- Demir, klasik bir propaganda taktiği olan ‘teaser’ı da unutmamış: ‘’Kaynaklar, dinleme ve sonrasında bunun hangi ellerden geçip, nasıl sızdığı ile ilgili incelemede devletin sona yaklaştığını ve tüm resmin yakında öğrenileceğini belirtiyorlar.’’.

Artık, tüm umudumuz Kaynaklar! Bakalım onlar ne zaman sızıntının gerçek sorumlusunu açıklayacak. Gerçi, bir insanın ayna karşısında kendisini yakalaması biraz zordur ama…

4 Eylül 2011 Pazar

İyi Bir Gazete Monografisi

EMİNE UŞAKLIGİL/BENİM CUMHURİYET’İM(*)

Adı ve içeriği rejimle bütünleşmiş bir gazetenin, kuruluşundan bugünlere öyküsünü anlatmak, hele o gazeteyi 80-90 yıllık iniş-çıkışlarıyla, siyaset, ideoloji ve toplumla ilişkileri bağlamında aktarmak, değerlendirmek zor bir iş. Dedesinin, dayısının, ailesinin gazetesi ama…

Emine Uşaklıgil, ‘Benim Cumhuriyet’im’ kitabını yazarken bence büyük bir risk almış ve cüretkâr davranmış. Çünkü dedesinin kurup bilahare dayısının yönettiği, son dönemde de bizzat kendisinin işveren/yönetici olduğu bir gazetenin öyküsünü kaleme almış.
Ermeni Jamanag gazetesinden sonra Türkiye’de yayınlanan en eski günlük gazete, Cumhuriyet hakkında bir akademik çalışma (Aysun Köktener, Bir Gazetenin Tarihi : Cumhuriyet, Yapı Kredi Yayınları) , Emin Karaca’nın (Cumhuriyet Olayı, Altın Kitaplar), bir de Zeki Saral’ın (Biz bir aileyiz-Yurt Yayınları) kitaplarını okuduğumu hatırlıyorum. Hasan Cemal’inkini de unutmayalım. Uşaklıgil’in kitabı, benim şimdiye kadar okuduğum yerli/yabancı gazete monografileri arasında en kapsamlı, en derin ve en başarılı olanı.
Aslında ben de bu yazıyı yazarken zorlanmıyor değilim. Çünkü Emine Uşaklıgil (İzin verirseniz bundan sonra sadece Emine, diyeceğim) benim sadece Cumhuriyet’ten (1983-92) patronum değil, aynı zamanda simültane tercümeden meslekdaşım ve arkadaşım. Bu nedenle yazara ve kitaba karşı nesnel davranma konusunda sıkıntılarım olabilir.
Buraya uzun bir parantez açayım: Fransız Le Monde gazetesinin herhangi bir mensubu, bir kitap yayınlayacak olsa, gazetenin anayasası gereği, kitabın tanıtım ya da eleştiri yazısı mutlaka gazete dışından biri tarafından yazılır. Times Literary Supplement’da da ilginç ve önemli bir kural var: Bir kitap eleştirisi/tanıtımı yazılacaksa, onu yazar ya da kitapla herhangi bir ilişkisi olan kişi yazamaz. Yazarın bir yakını, yayınevinin bir tanıdığı, ya da kitapta adı geçen biri ya da yakını. 1983-87 yılları arasında Londra’da BBC Türkçe Servisinde çalışırken, bölüm müdürü seçilecekti. Adaylar henüz ilan edilmemişti. TRT kökenli gerçek bir radyo profesyoneli olan meslekdaşım Serpil Erdemgil’e gittim: ‘Serpil hanım, benim adayım sizsiniz, oyumu size vereceğim’ dedim. Serpil hanım müstehzi bir ifadeyle, ‘Medya konularıyla ilgileniyorsun ama BBC kurallarından bihabersin galiba’ dedi. Öğrendim, meğerse BBC kurallarına göre, herhangi bir bölümde yönetici olabilmek için o bölümde 2. derece akrabası bile bulunmaması gerekiyormuş. Serpil’in eşi Turan bizim ana sunucumuzdu, Serpil’in kardeşi Tayfun Ertan da ( En son NTV radyoda nefis ‘Eve Dönerken’ler yapıyordu) o zamanlar BBC Türkçe Servisinin çalışanıydı. Dolayısıyla Serpil, Müdürlüğe aday bile olamıyordu. Bir-iki örnek daha : Bir başka eski BBC çalışanı Nilüfer Kuyaş, -ki hem insan olarak hem de profesyonel olarak nadir bir kişiliktir- Milliyet’te çalışırken, ünlü bir pul kolleksiyoncusu ve uzmanı olan…. babası ile bir söyleşi yapıp yayınlamıştı. Nilüfer’e bunun etik olarak doğru olmadığını, bu konuda çeşitli kurallar olduğunu hatırlattığımda, o sevimli haliyle, ‘Ay şekerim vallahi bilmiyordum’ dedi. Bir süre önce de Ahmet Altan’ın kızının, Mehmet Altan’la bir söyleşisini okumuştum. Yani amcasıyla… Olmaz!. Son örnek: AFP’de çalışırken (1987-92), ilk başlarda bizim Ankara bürosu Azerbaycan ve Ermenistan’dan da sorumlu idi. Galatasaraylı kardeşim Yurtsay Mıhçıoğlu, Ankara’da, ben de Istanbul’da görevli idik. Büro şefimiz, Antoine Lazerges bir gün aradı: ‘Cumartesi Erivan’a gidebilir misin?’ diye sordu. Ajandama baktım. Müsait değilim. ‘Gidemem, Yurtsay gitsin’ dedim. Antoine bir süre sustu. Sonra, herhalde haklı olarak ‘Kimin gideceğini sormadım, sen gidebilir misin, diye sordum’ dedi. Ardından da ekledi: ‘Yurtsay gidemez!’. Çok kesindi. Neden? diye sordum. Bilmiyor musun? dedi. Neyi? dedim. Yurtsay’ın diplomat babasının Portekiz’de Asala saldırısına uğradığını hatırlattı. Dolayısıyla Yurtsay, Erivan’da insan olarak, duygusal olarak, doğru dürüst gazetecilik yapamazdı. İnsan her gün bir şey öğreniyor…
Tüm bu örnekleri şunun için yazdım: Gazetecilik, kahve sohbetlerinin yazılı versiyonu, aile içi muhabbetler, dost sohbetleri, roman ya da hatıra defteri yazarlığı değil. Gazeteci ile haber kaynağı arasındaki ilişki, öyle sıradan, yüzeysel, kuralsız bir ilişki değil. Haberin, mümkün olduğunca gerçeği yansıtabilmesi için, (Yani yayınlanacak haberin doğru, dengeli, inanılır, güvenilir olabilmesi için) gazeteci ile kaynağın ve bu ikilinin ilişkilerinin özel bir önemi var. Hele iş, iktidar/gazeteci ilişkilerine dayanırsa, gazetecilikle propaganda birbirine karışır ki, bu durumda kazanan propaganda kaybeden gazetecilik (ve gazeteci) olur. Nepotizm denilen, yakın/akraba kayırmayı önlemek için de bir dizi önlem gerek. Ayrıca da hatırlatayım: Gazeteci herkesi tanır, herkes gazeteciyi tanır, herkes gazeteci ile arkadaş olmak ister ama, gazetecinin gerçek dışında hakiki arkadaşı yoktur!
Dönelim Emine’nin Cumhuriyet’ine. Yazarın dedesini bizzat tanımamış olması herhalde bir avantaj. Yunus Nadi’nin, baştan beri Mustafa Kemal’in çok çok yakınında bulunması, bilahare milletvekili olması da, gazetecilikle siyasetin kesiştiği noktada konumlanması, Cumhuriyet’in salt bir gazete olmadığını gösteriyor. Emine, kuyumcu titizliği ile sürdürdüğü tarihçi çalışması sayesinde, Cumhuriyet’i – hem devlet rejimi hem de gazete- kuran ideolojinin somut/yazılı kaynaklarını çok iyi araştırmış ve sergilemiş. Dedesine karşı gerektiği yerde son derece şefkatli ve sevecen, ama bazen de son derece nesnel ve mesafeli ve tabi ki eleştirel. Keza dayısı Nadir Nadi konusunda da herhangi bir nepotizm izine rastlamak mümkün değil. Her zaman olmaz ama, kitapta, Emine’nin ailesel bağları ve konumu, bir dizi ‘insider information’ ve yorum derinliği açısından yararlı bile olmuş.
Yazar, kitapta, Cumhuriyet’in geçmişini özgürlükçü ve profesyonel bir perspektifle eleştirirken, hayalindeki gazeteyi anlatırken güzel ipuçları veriyor: ‘Oysa benim düşlediğim Cumhuriyet, öyle bir gazete olacaktı ki, basına damga vuracaktı. Çoğulculuğu savunacaktı. Çocuklara dünyaya gelmiş olmaktan pişman olmayacakları bir dünyanın mümkün olduğunu anlatacaktı. Sürdürülebilir ekonomiye ve çevreye önem verecekti.Dünyanın yaşanabilir bir yer olabileceğini, bu konuda bir şeyler yapmanın mümkün olduğunu hatırlatacaktı. İktidar odaklarına karşı eşit uzaklıkta duracak, kamunun, toplumun, yurttaşın tarafını tutacaktı’ . Bu alıntının her bir cümlesinde hatta her bir kelimesinde, ihtiyacını her geçen gün daha fazla duyduğumuz gazeteciliğin yüzü gülümsüyor.
Kitapta, Osmanlı’nın sonu Cumhuriyet’in başlangıç dönemi sadece matbuat açısından değil, siyaset ve sosyoloji açısından da son derece ayrıntılı ve derinlemesine irdelenmiş. Cumhuriyet’in, kuruluşundan bu yana alamet-i farikası sayılan Jakobenizmin köken ve nedenleri, benim okuduğum hiçbir çalışmada bu kadar iyi anlatılmamıştı. Mesela rahmetli İlhan Selçuk’un İttihat Terakki’ci (Ece Ayhan, bu kümeye ‘Şişli Terakki’ der, Selanik orijinli okuldan mülhem) kökenlerini anlamak için Emine’nin kitabı rehber hatta prospektüs niteliğinde. Yakın tarihi öğrenmek isteyenler için de zengin bir kaynak ‘Benim Cumhuriyet’im’.
Kitaptan, matbuat/basın/medya’nın ne kadar siyasi, ne kadar ideolojik ve ne kadar tarihi kumaşlarla donandığını da okuyoruz.
Emine, özel hayata girmeden, aile ve meslek çevresine ilişkin hoş dedikodulara da yer veriyor. Ölçülü ve uygun bir lisanla…
455 sayfalık kitabın fotografları, bibliografya ve dizini de yararlı ayrıca meraklısına özel bir not: Emine, kitapta kullanamadığı çok sayıda bilgi ve belgeyi yakında İnternet’te yayınlamayı tasarladığını söyledi.
Kitabın ilk baskısı Mart 2011’de çıkmış. O günden bugüne Cumhuriyet gazetesinde kitapla ilgili bir satır yazı çıkmamış olması ne kadar manidar değil mi? Mani ve dar… Çok dar bir mani yani… Suskunluk bazen çığlıktan da acı. Cumhuriyet’in şimdiki anlı şanlı köşe yazarları, sanat-edebiyat eleştirmenleri, Kitap Eki bu kitabı ( Satır satır okumuşlardır mutlaka, ama gizlice!) görmemekle, es ve pas geçmekle aslında büyük bir itirafa imza atmış : Emine bizi çırılçıplak soymuş, cemaziyülevvelimizi somut olarak teşhir etmiş… Ne yazabiliriz ki?
Kitabı okuyup bitirdikten sonra, kaçınılmaz olarak (Mesleki deformasyon!) takıldığım birkaç nokta oldu:
Emine, Yunus Nadi ve Nadir Nadi dönemlerini çok ayrıntılı, çok zengin bir şekilde anlatmış. Güzel… Halbuki okur, yazardan, bizzat kendi çalıştığı ve yönetici olduğu dönemdeki Cumhuriyet’ten yani Emine’nin bizzat yaşadığı Cumhuriyet’ten daha uzun söz etmesini beklerdi.
Emine, Yunus Nadi ve Nadir Nadi dönemini aktarırken, üstelik de eleştirel bir kalemle, Ermeni meselesine zaman zaman değiniyor da, Kürt meselesi sanki biraz geride kalmış. Üstelik Emine’nin Kürt meselesine duyarlı bir kişi olduğunu bilmem nedeniyle saptadım bu eksikliği.
Biliyorum Emine’nin birkaç yılını alan bu çalışma, onun ilk kitabı, zaman zaman kesintili/kopuk, zaman zaman anakronik bölümler içeriyor. Sonuç olarak yazdığı bir roman değil, uslubu zor değil, dolayısıyla, tarihe, siyasete, gazeteciliğe ilgi duyan herkesin okuyup zevk ve bilgi alabileceği bir çalışma.
Kitapta, hemfikir olamayacağım galiba tek dönem, Emine’nin, 1961 sonrası, basında patron/çalışan çelişkisine ilişkin olarak yazdıkları. Eh o kadarını da Uşaklıgil’in işveren kartvizitine vermeli herhalde. Yine de belirtmeden geçemeyeceğim: Keşke Türk medyasındaki tüm işverenler, en az Emine kadar demokrat, özgürlükçü ve aydın olabilseler…
İnsanın bir dedesi Yunus Nadi, bir dedesi de Halit Ziya Uşaklıgil olunca torunun işi zor. Hele torun gazetecilik, yazarlık gibi alanlara girdiyse, daha da zor. Emine, bu zor işin altından kalkmış.
(*) Everest, Istanbul

23 Ağustos 2011 Salı

KANDİL BOMBARDIMANI: APOLETLİ MEDYA BİS!



Bıçak kemiğe dayanmış ve sabır tükenmişti. Üstelik söz de bitmiş uygulama başlamıştı. Daha önce de terörizme karşı zaten yeni strateji ilan edilmişti. Çıka çıka Kandil bombardımanı çıktı tüm bu sinirli milliyetçi söylemden. Üstelik de 6 günlük operasyon PKK’ye göre başarısız. Ama bizim medyaya inanacak olursak…Durum vahim.


Türk egemen medyası, Silvan olaylarıyla başlayan son süreçte, klasik/geleneksel yani temel gazetecilik ilkelerini ve yaklaşımını bir kez daha açık açık ihlal ederken, propaganda ağırlıklı yayınlarıyla iktidar-medya ilişkilerinde eski dönemin sürdüğünü sergiledi.
Gazeteciliğin temel işlevi, meydana gelen bir olay konusunda, kamu çıkarını gözeterek, mümkün olan en doğru, en ayrıntılı bir şekilde (Ve tabi ki inandırıcı, güvenilir, dengeli ve hızlı bir yöntemle), tüm tarafların görüşlerini vererek, yurttaşları/okurları bilgilendirmek, aydınlatmak.
Ne var ki, Silvan olaylarından Kandil’in 6. gün bombalanmasına kadar geçen süre içinde, Türk egemen medyası, mevcut iktidar yanlısı medyanın ‘Ergenekon dönemi’ olarak adlandırdığı zamanda kullanılan bütün manşet, başlık, spotları bir kez daha kullandı. Adeta hepsi arşivden… Ergenekon karşıtı köşe yazarları da, darbecilik ve askerperverlikle suçladıkları eski köşe yazarlarının tüm klişelerini ve yaklaşımlarını tekrar etmekte beis görmedi. Kürt karşıtlığı, AKP ile Ergenekon dönemi yönetimlerin ortak paydası, ortak zemini. Ha Ali Veli, ha Veli Ali… Bu aralar ‘İslamcı kesimin Emin Çölaşanlarından’ söz edilmesi tesadüf olmasa gerek.
Burada iki mesele var:
Vakti zamanında, utangaç bir uslûpla da olsa Çiller/Güreş döneminin sınırötesi harekatlarına karşı çıkan kalemler, bugün bu harekatları can-ı gönülden destekliyor. ‘Yeni dönem’, ‘Terörizme karşı yeni strateji’ safsataları altında, Kürt meselesine hala salt güvenlikçi gözlükle baktıklarını, milliyetçi söyleme sarıldıklarını üstelik de şiddet övgüsü yaparak kanıtlıyor. Cengiz Aktar’ın AKP ideolojisine uygun bulduğu anlamlı bir etiket var: İslamcı Kemalist! Dolayısıyla bugünkü Kürt karşıtı şiddet kampanyasının eski ya da İslamcı Kemalizm’den kaynaklandığı ortaya çıkıyor. Ulus-devlette iktidara gelen, önce Diyarbakır’a gidip ‘Bu devlet size haksızlık etti’ filan diyor, sonra kafası atınca, ‘Bıçak kemiğe dayandı’, ‘Artık söz bitti, uygulama başladı’ diyor. İktidar konumu (Saygılar Mösyö Foucault!), özellikle de ileri derecede demokrasi yoksunu olunca, Kürtlerin ve barışın perspektifinden baktığınızda herhangi bir yenilik getirmiyor.
Pennslyvania Mescidine yakın yayın organlarında reklamı yapılan bu yeni dönemin nesinin yeni olduğunu henüz kimse açıklayamadı. İhsan Bal’ın açıklamaları sahada uygulanamayacak öneriler. ‘Teröristler artık öldürülmeyecekmiş, adalete teslim edilecekmiş’ (!). Tek gerekçeleri, silahlı güçlerin sivil yönetiminde ve denetiminde olması. Polisin Özel Harekat birlikleri, Süper hatta Ultra Valiler kimsenin yabancısı değil. Şiddet çözümünü savunup uygulayanın sivil ya da asker olması çok mu önemli? PKK’ye yakın kaynaklar, bu ‘yenilikleri’ eleştirmelerine rağmen, aslında personel değişikliği ve komuta mekanizmasının askeri açıdan Kürt silahlı militanlarını daha güçlü hale getireceğini öne sürüyor.
İkinci mesele şu: 1925’den bu yana çözülemeyen Kürt meselesine, binlerce siyasetçiyi hapse tıkmakla, seçilmiş milletvekillerini Meclis’e sokmamakla, Kandil’i bombalamakla ya da yeni tutuklama kampanyalarıyla çözüm bulacağına inanmak, en hafif deyimiyle safdillik. AKP devletinin, ABD’deki üçüncü sınıf üniversitelerde master yaptı diye danışmanlığa getirdiği sivil ‘akademisyenlerle’, hepsi aynı şeyi savunsa da farklı isimlerle ekrana çıkan kıymeti kendinden menkul askeri strateji uzmanları, Atatürk, İnönü, Bayar, Gürsel…vs… dönemlerinde denenip herhangi bir başarı sağlayamadığı gibi sorunu daha da çetrefil hale getiren şiddet çözümünün çıkmaz olduğunu, geçersiz olduğunu bilmiyor mu?
Maksat, asker kayıpları nedeniyle morali bozulan Türk kamuoyunun, amiyane tabirle ‘milliyetçi gazını almak’ ise, bu da amacına pek ulaşmıyor. Çünkü, önce ‘Kandil’i BBG evi gibi gözetliyoruz’ diyen bir askeri yetkili, emekli olunca, ‘Kandil’e üç ordu göndersek de sonuç alınamaz’ mealinde açıklamalar yapmıştı.
Arada bir de, Murat Karayılan’ı belki 5. kez yakalayan mümtaz Türk medyası, bu haber çarpıtmasını haklı göstermek için 2-3 gün boyunca ‘Karayılan muamması’ başlıklarıyla kıvırdı. Şemdin Sakık ve Abdullah Öcalan yakalandı. Halen içeride çok sayıda PKK’li var. Vakti zamanında Şeyh Said ile Seyit Rıza idam edilmişti. İhsan Nuri trafik kazasında öldü. Şimdi bugün Karayılan yakalansa, Kürt meselesi çözülecek mi ki? Azadi ve Hoybun bugün artık sadece tarih sayfalarında. Kürt meselesi yok mu?
PKK kaynaklarına yakın medya organları, Karayılan konusundaki spekülasyonlara son verecek girişimi 23 Ağustos Salı öğlen saatlerine kadar atmadı. Bülent Arınç da bu nedenle hala ombudsmanlık görünümünde kuşku yayabiliyor. İran-Karayılan ilişkisini Suriye perspektifiyle değerlendirmek gerek.
Gerçekten demokratik bir ülkede, böylesine geniş çaplı bir askeri propaganda hatta askeri ajitasyon harekatı yapılsa, yurttaşlık bilinci yüksek kesimler, ‘Sen bizim vergilerimizi böyle anlamsız operasyonlarda nasıl harcarsın?’ diye iktidardan hesap sorar. 6 gündür Kandil bombalanıyor (17-22 Ağustos). Kürt tarafının haberlerine ambargo koyan egemen medya, ANF’nin haberine göre bombalara maruz kalan iki kadın, iki çocuğun ölümünden bile sözetmiyor. Öldürülen 7 sivil konusunda da Türk egemen medyasında çıt yok. HPG’nin 22 Ağustos Pazartesi günü yaptığı açıklamada ‘Bombardımanlarda üç gerillanın’ yaşamını yitirdiği yolundaki bilgiyi de görmezden geliyor Türk egemen medyası. Ama Genelkurmay Başkanlığının ’90-100 ölü, yüzlerce yaralı’ haberi(!) hemen sayfalara, ekranlara taşınıyor. İki zıt kaynak arasında bu kadar büyük fark olabilir mi? 90’a 3 !
Egemen medya en zıvır zıvır işlere muhabir gönderir de böylesine önemli bir konuda kendi görüşünü yansıtamıyor.
Genelkurmay’ın servis ettiği film ve fotografları hiçbir inceleme-eleştiri süzgecinden geçirmeden, olduğu gibi ekranlara, sayfalara taşımaya herhalde gazetecilik denmez. Bu faaliyet aslında Ordu Foto-Film Merkezinin görevi.
Her gazetede, televizyonda en az 2-3 magazin muhabiri var, özel olarak bir futbol takımını izleyen muhabir var, köşe yazarı deseniz kesenize bereket, ama Kürt meselesi gibi hayati bir konuda, gazete ve televizyonların merkezinde sorumlu bir editör/muhabir/uzman yok. ‘Bizim Diyarbakır’daki arkadaşlar bakıyor o meseleye’ derlerse de inanmayın, çünkü Türk egemen medyasında Kürt meselesine aslında ‘Ankara’daki arkadaşlar’ bakıyor.
Gazetecinin yapması gereken, bir dizi temel soruyu sorup, bu sorulara farklı pespektiflerden (Yani hem TSK hem de PKK açısından ama en önemlisi kamu çıkarı açısından) yanıtlar aramak olmalı. Mesela:
- Silvan olaylarıyla ilgili olarak TSK’nın raporları – ki askeriyenin bariz bir şekilde hatalı olduğunu belirtiyor- neden sadece bir gün haber yapıldı? Görevden alınan komutanlarla ilgili olarak neden haber takibi yapılmadı?
- Kandil harekatının amacı, yararı ve olumsuz yanları nelerdir?
- PKK ile BDP arasında, İmralı ile Kandil arasında ne tür ilişkiler vardır?
- TSK’nın yeni komuta kademesi ile siyasi iktidar arasındaki ilişkiler nedir?

Örneğin bu dört soruya, köşe sahibi olduğu için, her gün farklı bir konuda ahkam kesen her kalem sahibi öyle kolay kolay yanıt bulamaz. Bu soruların yanıtları, bazı askeri/teknik bilgiler gerektirdiği gibi, farklı uzmanların görüş ve yorumlarıyla ele alınmalı. Keza farklı, yani çatışan tarafların siyasi tahlilleri de önemli. Gazetecilik esas olarak fikir/kanaat değil, bilgi ve belge okuma/inceleme/tahlil etme mesleği… Gazetecilik ayrıca esas olarak savaş değil barış mesleğidir. Gazetecilik daha çok sayıda insan ölsün diye değil, barış olsun, huzur olsun diye yapılır. Bu, siyasi-ideolojik bir tercih değil. Bu, mesleki bir tercih. Çünkü topların, tankların, avcı bombardıman uçaklarının kol gezdiği bir ortamda bizim mikrofon, kamera ve kalemlerimizin sesi duyulmaz!
Türkiye’de Kürt meselesi gündeme geldiğinde gazetecilik yapılacağına, Vatan Millet Sakarya propagandası görünümünde Kürt düşmanlığı ve şiddet övgüsü yapılıyor bizim egemen medyada. Çünkü bu kolay bir faaliyet. Ayrıca da, medya mülkiyet yapısı ve ideolojik bağımlılık hesaba katıldığında bu yaklaşım, mecburi yaklaşım. Yeni Şafak gazetesi, katil diye BDP’lileri hedef gösteriyorsa, bu yayın, bir sonraki adım için zemin hazırlamak anlamına gelir. Köşe yazarı mı, polis mi, cemaatin ulak oğlanı mı belli değil, biri kalkıp, ‘PKK bir binbaşıyı esir aldı’ diye yazarsa, ve bu askeri-medyatik bombardıman altında kimse bunun hesabını sormazsa, gazetecilik mesleği pek mahzun…
Ekranları, manşetleri hatta tüm sayfaları silah fuarı broşürleri gibi donatmak, resmi şiddeti meşrulaştırmak için binbir takla atan akademik ünvanlı ya da kendisini strateji uzmanı ilan eden (Aşağı yukarı herkes!) kişilerin görüşlerinden medet ummak, Kürt sorununun çözümsüzlüğünü ‘sürdürülebilir’ hale getirmekten başka bir işe daha yarıyor: Kürt düşmanlığını yaygınlaştırmak.
Sadece Silvan sonrası gelişmeler değil, baştan beri, yani 1925’den bu yana Türk egemen medyası (Akademiası da) şu kilit konu ve sorulara eğilmediği için milliyetçiliğin, militarizmin, şiddetin pençesinden kurtulamıyor:
- Kürtler bu devletin gerçekten hakiki/eşit yurttaşları mı? Kendilerini öyle hissetmiyorlarsa neden?
- Kürtler 1925’den bu yana sorunlarını, taleplerini neden ancak dağa çıkarak, şiddete başvurarak açıklayabildiler?
- Kürtler bugün ne istiyor?
- AKP’nin Kürt Açılımı nedir? Neyi amaçlıyor?
- Öcalan’ın Yol haritası nedir? Protokol metinleri neleri içeriyor?
- Öcalan, İmralı’daki görüşmeleri kendi açısından açıklıyor, yorumluyor. Devlet kanadı bu görüşmeleri nasıl değerlendiriyor? Neden sessizlik var?
- Kürt sorunu barışçı bir şekilde çözülmezse, ne gibi sonuçlar ortaya çıkabilir?

Bu soruları sorabilmek, bu konuları açabilmek için medyanın bağımsız ve özgür olabilmesi gerekiyordu. Bu soruları sormak ve yanıt aramak da kaçınılmaz olarak kahve sohbeti değil ciddi uzmanlık gerektiren bir alan. İlginçtir, aslında bu soruları, medya ve akademia’dan önce bizatihi devletin sorması, irdelemesi, yorumlaması gerekirdi. Hatta yanıtlar üretmesi lazımdı. E Devlet Baba bunu şimdiye kadar yapmadıysa medyatik yavrucuğu neden yapsın ki?
Yine de bu kez, geçmişteki sınır ötesi operasyonlara oranla, az da olsa bir-iki olumlu gelişmeye tanık olduk. Mesela Can Ataklı gibi bir yazar, telefonla katıldığı bir TV programında, mealen, ‘Kandil’i bombalayacaksın da ne olacak? Benim için, Silvan saldırısını gerçekleştiren teröristlerin yakalanması çok daha önemli ‘ diyerek, güvenlikçi yaklaşımı savunurken bile, Kandil harekatının anlamsızlığını ifade etmiş oldu. Radikal gazetesinin manşetten verdiği, hayatını kaybeden binbaşının babasının ‘Meseleyi ölüm değil siyaset çözer’ şeklindeki açıklaması da anlamlı.
Kandil operasyonunda TSK’nın beklediği sonucu alamaması konusunda bahane olarak tehlikeli bir haber çarpıtma örneği, Bugün gazetesinde çıktı: Efendim, TSK’nın üst kademesinden Ergenekoncular, PKK’ye harekattan önce istihbarat sızdırmışmış! Kaynağı, bilgisi, belgesi olmayan bu iddia, bir köşe yazısında yayınlandı. TSK’nın darbeci geleneğini biliyorduk, bu yazı ile TSK’nın bir de PKK kanadı hakkında bilgi sahibi olduk! Okurun bu tür asparagaslara inanmasını beklemek, ya alemi cahil sanmakla ya da iktidar gururunun densizliğiyle açıklanabilir ancak.
Olumlu gelişme kategorisinden olmasa da, Flash TV’de ana haber bülteninde, Genelkurmay’ın bombardıman uçaklarının hedefleri vururken çektiği görüntülerin altına Arapça (?) maç anlatım sesi döşeyip, hedefler vurulduğunda Gooool diye bağıran spiker montajı, milliyetçilik vahametinin, Rambo Gazeteciliğin boyutlarını göstermesi açısından ilginç. Flash TV ana haber bülteni sunucusunun, jetlerin hedefleri bombalamasını, milli takımın rakip takıma gol atmasına benzetmesi (Bu benzetmenin telifini dönemin Olağanüstü Hal Bölge Valisi Hayrettin Kozakçıoğlu’na ödemek gerek), en milliyetçi ve en şiddet yanlısı medya olan ayrıca da çok sık militarist söylem kullanan spor medyasına bir saygı selamıydı herhalde. Flash TV’nin bu yayını, egemen medya tarafından bile eleştirildiğine göre, Kandil bombardımanının medyatik versiyonunun ne kadar sulandırıldığına iyi bir örnek.
Egemen medya bu tutumuyla, bu yayınlarıyla, geniş okur kesimi nezdinde sürekli olarak puan kaybediyor. Çünkü güvenirliği ve inandırıcılığı her geçen gün azalıyor. PKK kampları yıllardır bombalanıyor buna karşılık PKK de yıllardır hedef bildiği TSK’ya yönelik operasyonlarını sürdürüyor. Mevcut iktidar yanlısı medya organları olsun, Kürt karşıtı kadim medya organları olsun, Kürt karşıtlığından, savaşperver davranışlarından vazgeçmediği sürece gazetecilik/habercilik yapamaz, yapamıyor da zaten. Medya, şiddetin çözüm olmadığını, milliyetçiliğin ve militarizmin savaş anlamına geldiğini kabul ettiği gün, düzgün habercilik yapmaya başlayabilecek. Barış Gazeteciliği diye giderek gelişen bir ekolden haberdar olan kaç gazeteci, kaç editör, kaç yazı işleri müdürü, köşe yazarı ya da Genel Yayın Yönetmeni var acaba Türkiye’de?
Önümüzdeki yakın dönemde, Kandil Operasyonunun, Blok’tan seçilen milletvekillerini de içeren geniş kapsamlı bir gözaltı kampanyası ile süreceğine dair söylentiler var. İktidar, böyle bir operasyonu göze alma cüretini gösteriyorsa, güney komşumuz Suriye yönetimine özeniyor, anlamına gelir. Hiç tavsiye edilmez! Yurtiçi ve yurtdışı tepkileri bir yana, PKK’yi güçlendirebilecek bu adım karşısında, egemen Türk medyasının yayınlarını şimdiden öngörmek mümkün. KCK operasyonu gibi olumsuz bir örnek de var yakın geçmişimizde.
Aslında, temel faktör, egemen medyanın siyasi iktidardan, siyasi, ideolojik, maddi ve manevi olarak bağımsız ve özgür olmaması. Aksi takdirde, şimdiye kadar muhalif kalemlerin, kenarda köşede bin kez yazıp söylediği şu gerçeği iktidar da çoktan kavrar, kabul eder ve uygulardı:
Türkiye’de askeriyenin vesayetini kırmanın en önemli aracı Kürt meselesini barışçı yoldan çözmektir.