25 Aralık 2012 Salı

Devlete ve Milliyetçiliğe Karşı Vicdan ile Akıl


HASAN CEMAL, 1915:ERMENİ SOYKIRIMI

·        Hasan Cemal, Ermeni meselesi konusunda kişisel serüvenini yazar gibi. Ama o aslında bir kuşak Türk aydınının devletle, resmi tezle hesaplaşma mücadelesini anlatıyor. Hrant’ın arkadaşı, çok içten bir uslupla, sıradan ama iyi bir muhabir gibi…
Bizde ‘Ermeni’ ya da ‘Kürt’ meselesi olarak anılan sorun aslında baştan aşağıya bir ‘Türk sorunu’! Bir başka ifade ile ‘Türk devletinin yarattığı bir sorun’, artı bu sorunla T.C. vatandaşı Türklerin  ilişkisi. Yani ilişkisizliği, kasti ve resmi ilgisizliği ya da yapay, üretilmiş tahrif edilmiş tarihle boğuşması, hakikatle karşılaşmak/yüzleşmek istememesi…
 1915’de Osmanlı Ermenilerinin başına gelenler hakkında,  çok uzun süren sessizlik kalkanı bir süredir kalkmaya başladı. Sis bulutunu dağıtan en önemli aktör, hayatta iken yaptıklarıyla Hrant ve öldürülmesinden sonra da Hrant’ın siyasi mirasçılarının çalışmaları.
 ARTIK ESKİSİ GİBİ DEĞİL
Hrant’ın Istanbul’daki cenazesine yüzbinlerce insanın katılması bence bir milat. O gün Istanbul sokaklarında yürüyen insanlar, başta Ermeni diasporasını hayrete düşürecek bir şekilde, bütün Türklerin, Ermeni konusunda Türk resmi devleti gibi düşünmediğini/davranmadığını  gösterdi.
 Kuşkusuz kronolojik olarak 1915 sırasında ve  sonrasında  İttihat Terraki’ye muhalefet eden bir avuç aydın, hatta vali, kaymakam, mutasarrıfın varlığından yavaş yavaş haberdar oluyoruz. Ayşe Nur ve Ragıp Zarakolu’nun linç ve hapis cezalarını göze alarak yayınladıkları kitaplar da bize resmi gerçeği sorgulamamızı öğretti.  Taner Akçam’ın bu alandaki katkısı tayin edici olsa gerek.  Akçam, İsmail Beşikçi’nin Kürt meselesi hakkında yaptıklarını Ermeni konusunda gerçekleştirdi. Resmi yalanları bir bir yakaladı ve teşhir etti. Soykırım gerçeğini okurun gözünün içine soktu.
Daha yakın bir geçmişte Ahmet İnsel’in Fransa’da yaşayan Ermeni bir akademisyen meslekdaşı ile gerçekleştirdiği  unutma/hatırlama, inkar/kabul , Türk/Ermeni  ikilemlerinde dolaşan diyalogları ve bunların kitap halinde yayınlanması da bu süreçte önemli bir çalışma.
Aralarında A.İnsel, Cengiz Aktar, Ali Bayramoğlu ve Baskın Oran’ın da bulunduğu bir grup aydının ‘Özür Diliyorum’ kampanyası,  Türk toplumunun Ermeni meselesinde artık eskisi gibi ilgisiz, vurdumduymaz ve ezberletilmiş resmi tezi  tekrar etmediğini ilan etti.
Galiba üç yıldır 24 Nisan’ı ananların yaşadığı bir Türkiye’deyiz.  Soykırım sözcüğü de artık eskiden olduğu mecburi öneki ‘sözde’ olmadan da kullanılabiliyor.
Ermeni sözcüğü, yüzyıl önce ‘sadık millet’ anlamını taşıyordu. 1915’den sonra önce yok sayıldı, anlamsızlaştırıldı sonra da küfür haline getirildi. Öyle ki PKK ilk çıktığında onlara da ‘Ermeni dölü’ dedi milliyetçi resmi kutup. Böyle bir ortamda ‘Hepimiz Ermeniyiz’ diye slogan atmak, ‘1915 soykırımdır’ demek müthiş bir vicdan gücü, bilgi, akıl ve cesaret gerektirir. Çünkü bugün hala hem resmi kesimlerde hem de toplumun çok farklı katmanlarında  olağanüstü güçlü, üstü örtülü de olsa bir Ermeni düşmanlığı var: ‘’Benim en iyi arkadaşım bir Ermeni ama soykırım tamamen bir emperyalist yalanıdır!’’. ‘’Savaşta maalesef olur böyle şeyler, onlar da bizi kesmiş!’’. ‘’Batı’nın uydurması…Fransa, Cezayir’de ne yaptı?’’. ‘’Asala bitti PKK başladı…Dikkat et’’.
Toprağı bol olsun Hrant, bir keresinde çok net anlatmıştı: ‘’Bu 1915’i niye kurcalamaz bu devlet, bu millet  biliyor musun?  Çünkü kurcalarsan ve sorumluları filan ortaya çıkarmaya kalkışırsan, Türkiye’nin ekonomi politiği olduğu gibi değişir’’. Gerçekten de 1915 öncesi bir karış toprağı olmayanların 1915 sonrasında ağa filan olduklarını biliyoruz. Türk egemen sınıfının zenginlik kaynakları arasında en önemlisi, el konulan daha sonra da bir kısmı devletçe müsadere edilip belirli kişilere dağıtılan  Ermeni mal ve mülkü…
FİKRİ VE VİCDANİ MUHASEBE
 Hasan Cemal’in ‘1915: Ermeni Soykırımı’ kitabından sözetmek için bunca uzun bir girizgah gerekliydi. Hasan Cemal benim mesleki hayatımdaki ikinci Genel Yayın Yönetmenim. Gazetecilik mesleğine önem veren, bu alandaki gelişmeleri izleyen bir yönetici. Siyasi-ideolojik alan ve konularda her zaman her olayda hemfikir olmasak da, Hasan Cemal’in dürüstlüğü ve iyiniyeti, onu tanıyan, onu okuyan her insan için tartışılmaz bir veri…
Cemal Kürt meselesinde de aydın vicdanını temsil etmeye çalışıyor. Barış için çabalıyor gazeteci olarak, fikir adamı olarak.
Hatırlıyorum, Cumhuriyet’te iken yakın çalışma arkadaşlarını kitap yazmaları için teşvik ederdi: ‘’Oğlum her gün 5 sayfa yazsan 2 ayda bir kitap çıkar, bir ay da onu toplayıp düzenlersin işte sana kitap… Gazetede ilk  baskının reklamı da bedava!’’
Hasan Cemal’in fikri ve mesleki hayatı, Kürt ya da Ermeni meselesi olsun, AKP iktidarıyla ilişkiler olsun, dinamik, özeleştirinin hep var olduğu bir yaşam. Doğan Avcıoğlu’nun bilinen ‘sol’ görüşlerinden İlhan Selçuk’un yine bilinen meşum ideolojisi, sonra daha modern bir sol, ardından liberalizm, AKP yanlılığı ve nihayet şimdilerde daha olgun, daha güncel, barışçı, bağımsız demokrat ve özgürlükçü bir perspektif…
Hasan Cemal’in Ermeni meselesi hakkında yazı ya da kitap yazmasının ayrı bir özelliği  vurgulanıyor: Cemal Paşa’nın torunu olunca her sözcük, her cümle kimileri tarafından farklı yorumlanabilir. Bence bu ailevi ilişkiler, yazarı belki psikolojik olarak etkilese de tayin edici değil. Hasan Cemal, Cemal Paşa’nın torunu olmasa da bu kitapla bir Türk aydınının tayin edici siyasi bir konudaki entelektüel ve vicdani muhasebesini kaleme aldığı için çok önemli bir işlevi yerine getiriyor: Bugüne kadar Ermeni meselesinde devlet bize ne dedi ve ne yaptı? Biz nasıl karşılık verdik? Ermeni meselesinin devletin söylediği gibi olmadığı ortaya çıkınca ne oldu? Bu trajik değişime nasıl yanıt verdik?
Bu süreçte, Ermenilere, benim gibi düşünmeyen hatta bana açıkça saldıran Türklere karşı ne yapacaktım?
Cemal işte tüm bu sorulara ve Ermeni meselesine değen diğer sorulara kendi yanıtlarını veriyor.
Hatırlıyorum, Hrant’ın öldürülmesi kuşkusuz hepimizi, özellikle Hrant’ı tanıyan/tanımış herkesi şoke etmişti. Hasan Cemal şöyle böyle değil çok esaslı bir şekilde çarpılmıştı. Bunalıma girmişti.  Bu kitap Cemal’in Hrant’a postmortem bir selamı, bir saygı duruşu. Üstelik de tam da Hrant’ın istediği, hedeflediği bir şekilde, bir Türk aydınının Ermeni meselesini nasıl kavraması, nasıl içselleştirmesi gerektiğini satır satır açıklayarak. Hasan Cemal tabi ki sadece kendi adına yazıyor ama bu kitapta  bence bir kuşağın (Galiba 68) özeleştirisi var. Solcuyken  ya da Kürt mücadelesine saygı duyarken, Kürt mücadelesini desteklerken, Ermeni meselesini ne kadar biliyor, kavrıyor ve duyuyordu Türkler, Türk aydınları? Hüzünlü bir çelişkidir: 70’li yıllarda Ankara’da Vietnam’la Dayanışma Mitinginin akşamında evde devrimcilerden biri ilk kez Ermeni Soykırımı deyimini duymuştu. ‘Yok canım ne soykırımı…Misyoner papazların uydurması’.
Ahmet İnsel’in kitabında  vardı, Hasan Cemal’inkinde de var:  50’li, 60’lı, hatta 70’li 80’li yıllarda Ermeni meselesini nasıl kavrıyorduk? Asala konusunda mesela çoğumuz ilk başlarda (Belki bugün hala) aynen devlet gibi düşünmüyor muyduk?
‘Asala terörünün haritası’ gibi çok fiyakalı bir yazı  (Cemal de bahsediyor kitabında)  yazmış birini çok yakından tanıyorum.
 HANGİ TARAFTASIN HANGİ KONUDA?
 Cemal, Mülkiye mektebinden bugüne Ermeni konusundaki kavrayış ve algılamasının nasıl geliştiğini, değiştiğini, evrildiğini anlatıyor. Teorik, akademik gerekçelere zaman zaman değinse, alıntılar yapsa da, Cemal’in kitabı bir anı, bir günlük samimiyetinde yazılmış. Sonlara doğru New York kahve muhabbetleri biraz fazla uzadığı için ben editör olsam kısaltırdım ama neyse…Başta Los Angeles’deki Ermeni toplantısı sonra Istanbul’daki yargılama sahneleri, iyi bir muhabirin kaleminden çıkmış kareler.
Bunca değerli bir kitap gerekli ve yeterli ilgiyi gördü mü? Mesela bizim Çanakkale’de, adı lazım değil bir takım yazarların kitapları hemen beşer beşer vitrinlere çıkarılırken Cemal’in kitabı sipariş bile edilmemişti.  Çünkü  ‘1915:Ermeni Soykırımı’ öyle ayaklarını uzatıp,  fındık fıstık yerken okunacak türden bir kitap değil. Anlayanı, anlamak isteyeni, rahatsız edici bir kitap. Belki de insanı karamsarlığa, utanmaya sürükleyecek bir kitap. Kitabın daha başlığı ve kapak fotografı da her türlü resmi kalıba karşı.
İnternet’de şöyle bir baktım. Kitap çıkalı neredeyse 2 ay olmuş, bırakın ayrıntılı bir eleştiri/değerlendirme yazısını doğru dürüst bir tanıtım yazısı bile göremedim. Ama mesela ASİMED’in bildirisi var. ASİMED’i bilmiyor musunuz?  Hayır medikal bir kuruluş değil. Asimetriyle de bir ilişkisi yok. ASİMED, ‘Asılsız Soykırım İddialarıyla Mücadele Derneği’ demekmiş!
Peki TADF’yi tanıyanınız var mı?  Bu kuruluşun bildirisinden bir paragraf:  ''Hasan Cemal "1915" Ermeni Soykırımı" adlı yeni bir kitap çıkardı. Kitabın adından ne yazdığı belli: 1915 Ermeni Tehciri, kıyım değil, soykırımdır. Amerika'daki Ermeni basini bu kitabi ove ove biteremiyor. TADF olarak Hasan Cemal adli sozde yazara hem protesto yazisi hemde tarih dersi vermek icin harekete gecmistir. TURK MILLETININ ONURLU TARIHINE laf edenlerin vatan ve bayrak sevgisinden yoksun,vatana ihanet ettigi aciktir.''
TADF, Türk Amerikan Dernekleri Federasyonu’nun kısaltılmış hali. Hasan Cemal’e ‘sözde yazar’ demeleri size bir şey hatırlattı mı? Genelkurmay Başkanlığının bir bildirisinde Kürtlerden ‘Sözde Vatandaş’ diye bahsediliyordu!
Hasan Cemal’in kitabının değerini kavramış ve yazmış birkaç kalem, Yasemin Çongar, Cüneyt Özdemir, Ahmet Hakan, Sanem Altan, Mehmet Ali Birand, Cengiz Çandar, Karin Karakaşlı, Rober Koptaş…Agos, yerli ve yurtdışındaki Ermeni İnternet sitelerinde de kitaba hakkını verenler var.  Yavuz Baydar da iyi bir yazı yazmış, Nazlı Ilıcak, belli ki okumamış, üç satırla geçiştirmiş.  Göremediklerim ya da atladıklarım  varsa bağışlasınlar.
Hasan Cemal’e karşı,  ASİMED ve TADF’ın cephesinde yer alanlar Serdar Turgut, Murat Bardakçı, Soner Yalçın, Oray Eğin . Bu isimlere hiçbir itirazım yok, çünkü bulundukları siyasi-ideolojik konuma uygun tutum takınmışlar.  Bu saflarda Işıl Özgentürk’ün adına rastlamak beni hem şaşırttı hem de üzdü.  Birileri, Hasan Cemal ve kitapla ilgili bir video hazırlayıp You Tube’a koymuşlar. Düşmanlığın, hıncın böylesi az görülür. Tartışma kültürü ve ötekine saygının neresindeyiz Allahaşkına?
Hasan Cemal bana kalırsa şu mesajı veriyor Türklere: ‘’Birey ol, bağımsız ol, devlete değil kendine güven, ötekini öğren ötekine saygı göster, vurma kırma, geçmişini gözden geçir, takıldığın yerlerde haklıyla haksızı ayıracak kriterlerin arasında milliyetçilik olmasın, vicdan olsun, barış olsun…’’.
 Erivan’a kadar gitmeye gerek yok. Soykırımı anlamak ve hissetmek önemli. Yüzleşince kendi geçmişimizle, evet gerekirse tazminat da ödenince mağdurlara, hatta torunların torunları  eski arazi ve evlerine geri dönünce  belki de anıt dikmeye filan da gerek kalmayabilir.
Yeni bir kent kurarız o zaman Diyarbakır’la Malatya’nın  oralara bir yerlere:Hrantgert!
(+) express dergisinin ekim-kasım-aralık 2012 tarihli 131. sayısından.

23 Aralık 2012 Pazar

'Taraf'a Artık İhtiyaç Kalmadı


Aşağıdaki metnin uzunca bir bölümü 23.12.2012 tarihli Birgün gazetesinin Pazar ekinde yayınlandı. Ekin sorumlusu Can Uğur'un sorularına verdiğim yanıtların tam metni...



Taraf'ta Genel Yayın Yönetmeni Ahmet Altan, Neşe Düzel ve Yasemin Çongar'ın istifa etmesi kamuoyunda tartışılan bir konu son zamanlarda Başbakan Erdoğan'a ettiği muhalefet ile dikkat çeken Altan'ın bu istifasını nasıl yorumluyorsunuz?

 Ahmet Altan veda yazısında neden istifa ettiğini açıklamadı. O söylemese de siyaseti ve medyayı izleyenlerin bu konuda vardığı sonuçlar var: Sizin de hatırlattığınız üzere, Altan son dönemde Başbakan Erdoğan’a yönelik sert sayılabilecek bir muhalefet yürütüyordu. Genel Yayın Yönetmeni ve Başyazar olarak Altan sadece kendi köşesinde Erdoğan’a yönelik, içerik açısından genel olarak doğru tespitler, tahliller ve eleştiriler yazdı. Ne var ki gazetede AKP’ye yönelik bir muhalefet, haber politikası olarak gündeme gelmedi. Taraf mesela AKPli belediyelerin ya da bazı bakanların yolsuzluk dosyalarını filan yayınlamadı. Taraf, AKP’yi destekleyen Cemaat’e karşı herhangi bir muhalefet yapmadı.

Altan’ın yazılarında uslup olarak bence yanlış bir yaklaşım da vardı. Bir gazeteci bir Başbakan’a ‘Sen’ diye hitap etmez. Gazeteci ile Başbakan arasında kişisel bir karşıtlık olmaz, olamaz. Sorun siyasidir, dolayısıyla dili de şahsi değil, siyasi olmalı, olmalıydı. Üstelik siyasi iktidarı, AKP’yi eleştirmeden, Erdoğan’a yönelik bir muhalefetin çok fazla değeri olmasa gerek.

Türkiye’de AKP’ye, Başbakan’a yönelik muhalefet gazetecilerin hapise atılmasına neden oluyor. Dev medya holdinglerine ya el konuluyor (Star, 2002) ya da çok ağır vergi cezaları geliyor (Doğan,2010 ). Altan ise nasibini sadece hakaret davalarıyla aldı. Keşke hapisdeki arkadaşlarımıza da sadece hakaret davası açılsaydı.

Altan, Taraf’ın başına Erdoğan’ı eleştirmek, Erdoğan’a karşı muhalefet yapmak amacıyla/misyonuyla gelmemişti herhalde. Zaten Taraf’ın ilk yıllarında, gazete AKP yanlısı, Erdoğan yanlısı bir yayın çizgisi yürütüyordu.

Taraf, bence bir proje olarak, AKP’ye ve ilk başlarda uyumlu bir koalisyon ortağı olarak Fetullah Gülen Cemaatine, liberal, liberal aydın ve hafif solcu bir koltuk değneği olarak tasarlandı. Bu misyonunu da, özel olarak ‘Yetmez ama Evet’ kampanyası döneminde başarıyla yerine getirdi.

Ne var ki, özellikle yüzde 50 oy oranına ulaşan Erdoğan, Tek Adamlığa soyunup, MHP’yi koalisyon ortağı olarak benimsemeye başlayınca, bu koltuk değneğine de pek ihtiyaç duymaz oldu.

Taraf ayrıca, haber çarpıtma/haber gizleme dahil her türlü manipülasyonla askeri vesayete karşı çıkma konusunda son derece çalışkan bir aktör olarak görev yaptı. Ne var ki, askeri vesayet de büyük ölçüde kırılmış hatta çeşitli kesimler artık sivil vesayete de karşı çıkmanın gereğini telaffuz etmeye başlamışlardı.

Altan, Taraf gazetesini kurarken polislerden, hakiki ve çakma  liberallere, Beyaz Kürtlerden sosyalistlere kadar çok çeşitli kesimlerin sözcü ve yazarlarını bir çatı altında toplamıştı. Kuşkusuz Taraf’ın hem yazar hem de gazeteci kadrosunda dürüst, düzgün, konusunun uzmanı aydınlar ve gazeteciler de vardı. Ama hiç kimse mükemmel değildir!

Erdoğan’ın, Davudoğlu’nun  mükemmel katkıları ile önce diplomaside sırıtan başarısızlıkları, ardından iç politikada da AKP içinden bile eleştirilere neden olan siyasi tercihleri nedeniyle, eski gücünü kaybeden hatta zayıflamaya başlayan AKP iktidarının medyadaki sözcülüğü giderek zorlaştı.

AKP ile Cemaat arasındaki ilişkilerin de Mavi Marmara olayından sonra kamu önünde bozulması da Taraf’ı güç durumda bıraktı. Bu süreç içinde Taraf’tan kopmalar, istifalar, ayrılmalar başladı.

Taraf, siyasi iktidar açısından önem ve değerini hatta gerekliliğini yitirmeye yüz tutuyordu.

Tüm bunlar yetmiyormuş gibi, Altan’ın Erdoğan’a yönelik muhalefeti, başından beri siyasi iktidarın denetimindeki bir yayın organı açısından, artık çizmeyi aşmak anlamına geldi.

Altan’ın Taraf’tan ayrılmasıyla, Erdoğan, hem kendi cenahına yakın bir muhalifinden kurtuldu hem de bu mecranın gizli destekçisi Cemaate bir mesaj göndermiş oldu.

Altan pes etti. Gazeteci, sadece koalisyon ortağının ya da siyasi iktidarın izin verdiği ölçüde ve sürede muhalefet eden kişi değildir. Ama mali ve siyasi açıdan bağımsız ve özgür değilseniz, muhalefetinizin de bir sınırı vardır.

Altan, şeffaf ve dürüst olmayan bir gazetecilik anlayışını ve uygulamasını temsil ediyor. Taraf’ın Tek Adam’ı, haliyle AKP’nin Tek Adam’ı karşısında sustu, kenara çekildi.

Ben Ahmet Altan’ı, MİT Müsteşarını sorgulamak isteyen savcının medyadaki versiyonuna benzetiyorum.

Altan son yazısında tüm içtenliği ile ve tüm doğruları bir bir sıralayarak neden istifa etmek zorunda kaldığını yazsaydı bence çok puan kazanırdı. Ayrıca ‘Bugün  artık Taraf’ta yazamıyorum ama muhalefete başka bir medyada devam edeceğim’ diyebilseydi takdir kazanırdı.

AKP- Cemaat gerginliği ile birlikte düşündüğümüzde Taraf'taki bu istifaların nasıl bir yönelime tekabül ediyor?

Demin sözünü ettim. Taraf’ın siyasi çizgisi ile Cemaat’in siyasi çizgisi çeşitli dönem ve konularda çok fazla örtüşüyor: Taraf, Cemaat aleyhine tek satır yazmadı.Cemaat de keza hiçbir zaman Taraf’a karşı çıkmadı. Hatta Cemaat medyası sık sık Taraf’tan alıntılar yaptı. Altan’ın muhalefeti hakiki ve ciddi bir muhalefet mi yoksa Cemaat’in Erdoğan’a muhalefetinin bir gölgesi ya da izdüşümü mü? Bu soruya kesin yanıt vermek pek kolay değil. Ama böyle bir kuşku var. Zaten benim Taraf’ta eleştirdiğim noktalardan biri de işte bu gizli/şeffaf olmayan Cemaat taraftarlığı. Ki, Cemaat yanlısı olmak ayıp ya da günah bir şey değil. Ben mesela Zaman gazetesini Cemaat yanlısı diye eleştirmem. Çünkü onlar hiç olmazsa bu konuda açık ve şeffaflar. Taraf öyle değil…İstifa, sizin değindiğiniz perspektiften bakınca, Erdoğan’ın Cemaat’e attığı bir gol gibi görünüyor. Kaleci de Ahmet Altan!



Gazetede kalan isimlerden olan Yıldıray Oğur'un geçtiğimiz günlerdeki yazısında Türkiye'deki devrimciler askeri vesayet yanlısı olarak yorumlandı. Sizce bu durum Taraf'ın bundan sonraki durumu hakkında ip ucu veriyor mu?

İstifadan sonraki gelişmeleri, yayınları izlemeye çalışıyorum. Köşe yazıları ve tweet’ler ilginç tabi…Öksüz ve yetimler inciler saçıyor. Birisi kendisini kahraman ilan etti, öbürü de aklınca SOL’a vuruyor. Çiğ ve düzeysiz polemik bunlar. Oysa ki ben mesela birdirbir.org’da yayınlanan ‘Taraf: Çarpık Doğdu, Yamuk Öldü’ başlıklı yazıda gazetecilik konusunda somut bir dizi eleştiride bulundum. Taraf’tan kimse bunlara cevap veremedi. Kemalizm, askeri vesayet edebiyatı yapıp sol düşmanlığını itiraf ettiler o kadar.  Aslında hakiki liberaller sola düşman değildir. Ama Taraf’ın çok az kısmı hakiki…
Posttaraf  kalemler, Soğuk Savaş döneminde sağcıların leitmotifi olan  komünizm öcüsü gibi, kendilerini eleştiren/kendileriyle hemfikir olmayan herkesi Kemalistlikle ya da askeri vesayetçilikle suçluyor. Ergenekon, Balyoz, OdaTV ya da Ahmet Şık-Nedim Şener dava süreçlerindeki hukusuzluğu, sahtekarlıkları teşhir edince de Kemalist ya da askeri vesayetçi mi olunuyor? Hanefi Avcı’nın Devrimci Karargâh davası sanığı olduğu ülkede…
Taraf, kendisinin de övünerek söylediği üzere Ahmet Altan’ın gazetesi idi. O gidince  Taraf da gitti. Bundan sonraki Taraf başka bir Taraf olacaktır. Nasıl yapılanır, nasıl bir Genel Yayın çizgisi tercih ederler, şimdiden bilmek zor. Yeni anlayış ve uygulamaları, eskiden olduğu gibi bu gazetenin isimleri künyede yazılı olan sahip ya da yöneticileri belirleyemeyecek.
Tahminde bulunmak zor. Ama Başbakan Erdoğan’ın ağzıyla konuşmak gerekirse, bence ‘Bundan sonra Taraf’tan bir cacık olmaz’!


Sizin de geçtiğimiz günlerde yayınlanan yazınızda dile getirdiğiniz üzere Taraf haberlerindeki manipülasyonlardan dolayı oldukça tepki çekiyordu bir dönem. 'Taraf gazeteciliği' ifadesini kullanmıştınız bunu açar mısınız?

Taraf gazeteciliğinden kastım aslında öyle mühim , akademik ya da mesleki bir anlayış değil. Amiyane tabirle buna ‘Bavul Gazeteciliği’ de diyebiliriz.  Birileri, bir odak, hep aynı kutba vuran bilgi ve belgeleri – ki bir kısmı sahte bilgi ve belgeler- gazeteye iletiyor. Taraf da bu bilgi ve belgeleri gazeteciliğin gerektirdiği hiçbir denetim mekanizmasını kullanmadan sayfalara yansıtıyor. Yanlış anlaşılmasın. Bütün siyasi kutuplar, medyada güç kazanmak için, medyaya bilgi-belge servisi yapar. İyi gazete, iyi gazeteci en az üç aşamada tedbir alır:

* Bu kutup bu bilgi ve belgeleri neden bana gönderiyor? Neden yayınlanmasını istiyor? Sorularını sorar ve doğru cevapları bulur.

* Gönderilen tüm bilgi ve belgeler doğruluk açısından çok sıkı eleklerden geçirilir. Ayrıca bir bilgi ya da belgenin sadece doğru olması yayınlanması için yeterli bir neden değildir. Yayınlanacak bilgi ve belgenin haber değeri ölçülür ayrıca gazetenin Genel Yayın Politikası ile irtibatı sağlanır. Gazetecilik, kamu yararı olan bilgileri haberleştirmektir.

* Üçüncü belki de en önemli kriter, gazeteye bilgi-belge servis eden kutup ya da kutuplar sürekli olarak hep aynı mecraya, aynı siyasi merkeze saldırıp vuruyorsa, kuşku duymak gerekir. Bu belgeleri yayınlamak gazetecilik olmaktan çıkar, o kutbun sözcülüğüne/propaganda memurluğuna dönüşür.

Taraf bu üç kriterin hiç birine uymadı.


İstifaların ardından Taraf'ın Cemaat ve AKP'yle olan ilişkisi nasıl olur?

Taraf, AKP ile Cemaat arasındaki gerginliğin/çelişkinin sıradan bir aracı. Bu ihtilaf Taraf’tan önce de vardı, sonra da devam edecek. Taraf zaten öyle güçlü, etkili, kitlesel bir yayın organı olmadığı için bu gerginlikte taraflardan birini yumuşatabilecek ya da sertleştirebilecek bir güç ve yeteneğe doğal olarak sahip değil. Bir gazete zaten böyle bir güce sahip olamaz.
Cemaat, bir yandan kendisini hayır kurumu, STK filan gibi göstermek istiyor, bir yandan da siyasi iktidarını güçlendirmeye çalışıyor. Siyaset, dinlerarası hoşgörü köprüsü, Sızıntı dergisi, telehutbeler ya da otobüslerin arkasındaki ağlayan çocuk posteriyle yapılmıyor. Polis, adalet, medya ve akademiadaki genç ve yaşlı sivilcelerle de yapılmıyor. Siyaset esas olarak siyasi örgütle yani Parti’yle yapılıyor. Hakiki Cumhuriyet rejimlerinde cemaat türü örgütlenme olmaz. Cumhuriyet eşit yurttaşların rejimi. Hele gerçek anlamda laik bir Cumhuriyet’te cemaat örgütlenmesine izin verilmez. 


19 Aralık 2012 Çarşamba

Taraf: Çarpık doğdu, yamuk öldü


Başından sonuna faullu, ofsaytlı bir gazete Taraf. Medya mülkiyeti şeffaf değil, yöneticileri dürüst değil, bazı yazarları polis, bazıları savcılara bavulla belge ulaştırıcısı, siyasî çizgisi oynak… Pennslyvania mescidinde namaz kılıyor. Altı yıl önce esrarengizdi, bugün cenazede hâlâ öyle… 

Taraf gazetesi beş-altı yıllık yayın hayatını tamamlarken de ilk günkü gibi şeffaflıktan ve dürüstlükten yoksun bir şekilde gömüldü. Kaçınılmaz son, belki de geç bile kalmıştı.
Çünkü bu gazete henüz kuruluş aşamasında çeşitli alan ve konularda sakat doğmuştu:
* Gazetenin malî yapısı, medya mülkiyet kimliği şeffaf değildi. Teorik olarak Alkım Yayınevi gazetenin sahibi görünüyordu. Ne var ki, o günlerde, tüm yayıncıların çok iyi bildiği üzere, Alkım Yayınevi’nin kâğıtçı, ciltçi, matbaacı ve dağıtımcılar başta olmak üzere uçan kuşa borcu vardı. Yeni bir gazete kurmak için gerekli olan sermaye nereden, nasıl, ne zaman gelmişti? Taraf’ın sahibi ve yöneticileri bu sorulara son altı yıl içinde hiçbir zaman açık, net, belgeli yanıt veremediler.
* Ahmet Altan son yazısında da bu sır perdesini itina ile koruyor. Ayrılırken bile gazetesine yönelik iddia ve suçlamaların hiçbirine yanıt ver(e)miyor. Üstelik, Altan neden istifa ettiğini bile açıkla(ya)mıyor. Şeffaflık ve dürüstlükten yoksunluğun adı ne zamandan beri “demokrasi kahramanlığı” oldu? Hele birisi de kalkmış Altan’a “mangal yürekli” demez mi? Ben hiç hoşlanmadım bu kebapçı edebiyatından! Bir başkası da kalkmış kendini “Ahmet Altan’ın çocukları ve kahramanları” diye niteliyor. Çocuklar ne zamandan beri babalarını seçebilmişler ki? Ayrıca, bir insanın kendi kendisini kahraman ilân etmesi biraz megalomania olmuyor mu? Babadan geçe geçe, kala kala bu megalomania mı kalmış? Kendisine iletilen belgeleri bavula koyup savcılara götürmeyi gazetecilik sananlar, üç haberinden biri tekzip yese de hâlâ bu meslekte kalabiliyorlarsa, galiba hakikaten kahramandır!
* Bu gazete, çeşitli kesimlerden gelen talep ve sorulara rağmen, Fethullah Gülen Cemaati ile ilişkisi konusunda bir açıklama yapmaktan kaçındı. Şeffaflık ve dürüstlük yoksunluğu salt malî alanda değil, siyasal ve ideolojik düzlemde de sırıttı. Altı yıl boyunca bu gazetede Cemaat aleyhine bir tek satır, aleyhte bir haber, yorum, fotoğraf yayınlanmaması nasıl açıklanabilir? Keza Zaman ve bu gruba bağlı diğer yayın organlarında da Taraf aleyhinde bir tek satır yazı çıkmamış olması acaba tesadüf müdür? Çıkar kardeşliği, medeniyetler ittifakı, dinler arası hoşgörü, diyalog, empati filan falanla mı açıklayacağız bu ilişkiyi?
* Bu gazete Türkiye’nin iki büyük sorunu olan Recep Tayyip Erdoğan ve Kürt meselesi konusunda altı yılda galiba en az üç kez tutum ve politika değiştirdi. Üstelik, bu değişiklikler öyle nüans sayılabilecek değişiklikler olmadı. Koyu Erdoğan taraftarlığından kişisel de olsa yine koyu bir Erdoğan karşıtlığına geçtiler. Kandil’de röportaj yapan Taraf ile “Kürt sorununun çözümünü engelleyen PKK’dır” diyen Taraf aynı gazete midir? İlginç olan, özellikle Taraf’ın Erdoğan konusundaki değişikliklerinin Zaman grubunun da Erdoğan’la ilişkileri bozduğu dönemlere rastgelmesi; bu da herhalde tesadüf idi.
* Bu gazetenin haberciliği, kendi dışındaki (belki de içinde, henüz tam olarak bilemiyoruz) bir odağın sağladığı belgeleri ciddi bir editoryal süzgeçten geçirmeden yayınlamakla sınırlı. Dolayısıyla, bu gazeteyi aslında Altan – Çongar ikilisi yönetmedi. O odak yönetti. Özellikle Alev Er’in ayrılmasından sonra, gazete tamamıyla bu odağın denetiminde yayınlandı. Altan, Alev Er’in gazeteden neden ayrıldığını açıklayacağı yerde, son yazısında ona teşekkür ediyor. Utanma sözlüğü galiba her eve lâzım…
* Bu gazetede kuşkusuz belirli sayıda dürüst, aklı başında gazeteci ve yazarlar da vardı. Bazıları arkadaşım ve meslektaşım. Bir kısmı zaten zaman içinde Taraf’tan ayrıldı. Sorun zaten, Altan hariç, kişisel bir sorun değil. Ama gazetecilik gibi son derece kolektif bir alan ve meslekte Altan’ın egosu Taraf’ı gerçek anlamda bir gazete olmaktan alıkoydu. Bir zamanlar gazete içindeki bir ihtilafta, servis şefleri ile sayfa sekreterleri “sayfanın gerçek patronu kim?” konusunda kapışırken Altan sorunu hemencecik çözüyor: “Bakın, bu sayfaların gerçek sahibi ne servis şefidir ne de sayfa sekreteri. Bütün sayfaların tek patronu benim, ben sizlere bu sayfalarda çalışma hakkı veriyorum, o kadar!” Ne güzel, değil mi? Demokrasi kahramanı böyle olur işte! Mangal yürek de buna denir! Megalomani adamı Pennslyvania mescidinin sıradan bir ulağı haline getirir… Farkına bile varmazsın. Biri sana söylese bile inanmazsın, inanmak istemezsin. Çünkü sen o kadar büyüksün ki… Kibirdir yorulup yollarda kalan. Gururdur motoru patlatıp adamı aciz bırakan!
* Bu gazetede 1 Mayıs 1977 katliamını aklamaya çalışan bir akademisyen, Altan ve arkadaşlarının malî sebeplerle istifa ettiğini, ayrılma olayında hiçbir siyasal neden bulunmadığını yazdı. Biz de inandık! Altan bir süredir Başbakan Erdoğan aleyhinde çok sert yazılar yazıyordu. Bu yazıların içeriği genellikle doğru olmakla birlikte, üslûpta gereksiz bir bireycilik göze batıyordu. Bir gazeteci, siyasî iktidarın bir numarası ile senli-benli kavgaya girişmez. Mesele iki kişi arasındaki bir anlaşmazlık değil ki… Altan’ın yürüttüğü muhalefetin dörtte birini yazanlar kendilerini polis-savcı-hâkim üçlüsünden geçtikten sonra cezaevinde bulurken, Altan hakaret davalarıyla yetinmek durumunda kaldı. Altan ve arkadaşlarının Taraf’tan neden ayrıldığı konusunda tahmin ya da öngörüde bulunmak çok zor olmasa gerek. Yeni Şafak ve Zaman’da bile hafif muhalefet edenlerin işlerinden olduğu bir dönemde, Erdoğan, Altan’ı gazetenin başından uzaklaştırarak hem “pis bir muhalifinden” kurtuldu, hem de Pennslyvania’ya mesaj atmış oldu.
* Polis Akademisi’nde ders verenlerin boş zamanlarında köşe yazarlığı yaptığı bir mekândır Taraf gazetesi. Twitter’dan ve köşesinden kadın-erkek ayrımı yapmadan ispatlanamayacak iddialarla meslektaşlarına  çamur atanların el üstünde tutulduğu bir gazetedir Taraf. Başyazarının “patrona güzel bir hediye” olarak tasarladığı bir gazetedir Taraf. Keza aynı başyazar ve kurucunun “roman yazmaya ara verdiği dönemler”deki meşgalesidir Taraf gazeteciliği.
Sonuç olarak, Taraf Türkiye basın tarihinde bence öyle önemli ve değerli bir yer alamayacak. Ama Türkiye siyaset tarihinde, manipülasyon tarihinde mutlaka hak ettiği bir konuma geçecek.
www.birdirbir.org'dan 19/12/2012

9 Aralık 2012 Pazar

KANKA GİBİ BUNLAR!


SAVAŞ/MEDYA İLİŞKİLERİ HAKKINDA ÜÇ KONU

Bu yazıda üç konu üzerinde durmaya/tartışmaya çalışacağım:
+ İlk çağlarda da savaşlardan önce hazırlanma dönemi vardı.
+ Bugünkü egemen medya neden savaş yanlısı?
+ Savaşçı medyaya karşı neler yapabiliriz?

Kanka gibi olanlar, savaşla medya... 





Elimizde bilgisi/belgesi yok ama, Habil’le Kabil kapışmadan önce mutlaka o mahallede bazı söylentiler çıkmıştır.
-         Habil, Kabil’i öldürecekmiş!
-         Kabil’in eli de armut toplamıyor herhalde…

Her savaşın öncesinde mutlaka bir hazırlık(Medya)  dönemi  var

Savaş,  kitlesel+örgütsel şiddetin en üst aşaması ise, bu son raddeye gelmeden önce mutlaka bir dizi gelişme/aşama cereyan ediyor. Öyle pat diye savaşa girilmiyor. Hazırlık aşaması var. Laf atma ile başlayabilir, şiddet tehditleri ile devam edebilir, rakibi karalamak/küçük düşürmek de ön aşamalardan biri. Meşhurdur ‘Sözün bittiği yer’ deyimi. Ondan sonra insanların sesi kısılır hatta hiç duyulmaz, çünkü top tüfek, tank uçak, helikopter mitralyöz sesleri diğer tüm sesleri vahşice bastırır. Sözün, hikmeti de, değeri de, nedeni de  artık sıfırlanmıştır o cehennem gümbürtüsünde.
İşte şiddetin yani savaşın pratik olarak/resmen başlamasından önceki aşamalar hep medya-savaş kategorisinin ilgi alanına giriyor.  İlk çağlardan bu yana bütün savaş teorisyenleri ve ideologları - ki çoğu askerdir, bir kısmı da kafası üniformalı sivil!- askeri alanda zafer kazanmadan önce mutlaka yürekleri, bilinçleri, vicdanları kazanmanın gerekliliğinden söz eder. Somut uygulamalara baktığımızda da bu ön dönem, bir nevi savaşa manevi hazırlık dönemdir. Bu dönemin esas aktörü de galiba 1. Dünya Savaşından bu yana medya.
 Chomsky, Alman Nazi propaganda mekanizmasının, aslında Birinci Dünya Savaşı boyunca İngilizlerin icat ettiği  yöntem ve yaklaşımlardan yararlandığını saptar.
Medyanın ve silahların teknolojik olarak son derece geliştiği 20. ve 21. yüzyıldaki bir örneğe bakacak olursak, ABD’nin Irak’a saldırmadan önce ABD yanlısı, Irak karşıtı, bir başka deyişle savaş yanlısı ve barış karşıtı medya organlarının içeriğini, uslubunu, terminolojisini, söylemini,  karakterini, kronolojilerini incelediğimizde, egemen medyanın saldırıyı hazırlamak, meşru kılmak, düşmanı  şeytanlaştırmak ve kendi gücünü abartmak için elinden geleni yaptığını kolayca görebiliriz.
Bir kere olay, saldırı olarak değil savaş olarak sunuluyor. Saddam, yeni Hitler olarak tanıtılıyor. ABD ve Nato’nun  ‘akıllı’ silahlarının reklamı yapılıyor. Bağdat’ın kitle imha silahlarına sahip olduğu yolunda BM Güvenlik Konseyinde PPS’li gösteriler yapılıyor. Bu arada, saldırgan Batılı bir süper devlet olunca, mecburen yapacaksın, müthiş Oryantalist bir eda ile, karikatürlerde ve sözüm ona mizah yazılarında bile, Müslümanlık ve Araplıkla alay ediliyor, küçümseniyor.
Türkiye’den örnek vermek gerekirse, 1925’den bu yana Türk devleti ile Kürtler arasında, Genel Kurmay Başkanlığının ifadesi ile, süregelen Düşük Yoğunluklu Savaşta, Kürt tarafı ne zaman askeri ya da siyasi  belki de moral  bir başarı kazanacak olsa, devlet yanlısı egemen medya hemen  karşı saldırıya geçiyor: Şeyh Sait aslında İngiliz ajanı….Ya da Abdullah Öcalan, Şam’daki villasında kadınlarla vur patlasın çal oynasın…haberleri.
Çatışmaların baş göstermesinden önce yayınlanan haber ve yazıları incelediğimizde, özellikle savaşın başlayıp bitmesinden sonra yapılan araştırmalarda, savaş öncesinde medyanın esas olarak gerçekleri değil, istekleri  (Egemenlerin/Savaşçıların isteklerini) yansıttığını rahatlıkla okuyabiliriz.  Çok açık bir şekilde ajitasyon ve propaganda dönemidir bu dönem. Gerçek olabildiğince tahrif edilir, kendi işine yarayan kısmı ön plana çıkarılır,  geri kalan olumsuz kısımlar gizlenir ya da değiştirilir. Bu dönem hakiki gerçekle sanal gerçeğin yoğun bir kapışmasına sahne olur. Şimdi 1991 Amerikan saldırısı örneğine dönecek olursak, bir yandan CNN, BBC, NY Times, Daily Telegraph ve daha başka yüzlerce televizyon kanalı, gazete, dergi, İnternet sitesi ABD’nin haklı ve meşru bir operasyona hazırlandığı yolundaki bilgi ve fikirleri hem son derece yaygın hem de büyük bir profesyonellik içinde dünya kamuoyuna aktarırken, bir anlamda o kamuoyunu oluştururken, Irak resmi medyası, tüm dünyadaki savaş karşıtlarının yüzbinlerce kişilik protesto yürüyüş ve mitinglerine rağmen bu sanal egemenlik/saldırı karşısında güçsüz kalıyor. Teknolojik ve sayısal üstünlük, bugünkü siyasi-ideolojik mekanizmalarla kolay bir şekilde, saldırganlığı, sömürgeciliği haklı ve meşru kıyafetlere sokabiliyor. Ramonet bunu açıklarken, sıradan bir yurttaşın TV karşısında, aynı anda dünyanın dört bir yanından naklen yayın yaparak bilgi aktaran bir kurumun, dolayısıyla çok zengin ve büyük bir kurumun, yalan söyleyemeyeceği inancını taşıdığını  hatırlatıyor. ‘Koca Amerikan teknolojisi ve medeniyetine mi inanacağım, yoksa kıçık kırık Arap diktatörüne mü?’   yaklaşımı bizde de bazı kesimlerde revaçta bir yaklaşım.
Savaş-medya ilişkisinde sıkça kullanılan bir deyim de ‘Savaşta önce gerçekler ölür/öldürülür’ dür. Doğru. Çünkü saldırganın sanal gerçeği, savaş öncesi ve savaş sırasında, mağdurun hakiki gerçeğini mat etmiştir hatta sürklase etmiştir. Ne var ki, sanal gerçek, hakiki gerçeğe karşı ancak geçici, sınırlı, yüzeysel ve tedrici başarılar kazanabilir. İlk başta yenilen, mat olan hatta bir ara ortadan kaybolan/kaybolduğu sanılan hakiki gerçek, bir süre sonra, sağlam, kalıcı ve devasa bir şekilde tüm heybetiyle sanal gerçeği siler, kendi yüzünü, hakiki gerçeğin yüzünü cümle aleme gösterir.

Egemen medya neden savaş yanlısı?

Bu soruya verilecek yanıtlar zamana, mekana ve egemen medya mülkiyetine bağlı olarak değişiyor. Mesela Türkiye örneğine/örneklerine bakacak olursak, Türk egemen medyası,  Türk Silahlı Kuvvetlerinin Kore, Kıbrıs ve Kürt savaşlarında hep ordudan yana yayın yaptı. Kuşkusuz Türk egemen medyasının bağımsız olmaması, esas olarak siyasi-ideolojik-ekonomik iktidarın sözcüsü olması nedeniyle devletin/ordunun her siyasetini ve uygulamasını savunmasının ve desteklenmesinin yanı sıra, yukarıdaki üç örneğin her birinde ortak ve farklı nedenlerle medya askeriyeyi açık bir şekilde destekledi.  Yine de ilk başta genel bir yanıt vermek gerekirse, yani sorunun özünü oluşturan konuya inmek gerekirse, egemen medyanın savaş yanlılığını açıklayan ilk olgu, medya mülkiyetidir.
Akla gelen ilk iki örnekten biri ABD’den diğeri Türkiye’den. ABD’nin şebeke televizyon kanallarından bir olan NBC’nin bağlı olduğu holdingin bir diğer şirkeri de General Electric.  Bu logo belki Türkiye’de  daha çok  bir  buzdolabı  markası olarak bilinir ama GE aynı zamanda uçak motoru da üretir. Savaş uçak motorları da…Şimdi bu holdingin iki şirketinin çıkarları çelişiyor. Çünkü GE savaştan yana, ki yeni uçak motoru imal edip satsın, NBC ise, hiç olmazsa teorik olarak savaşı mümkün olduğunca tarafsız bir şekilde izleyip aktarmanın derdinde. Hatta mesleki olarak, savaş, sözün bittiği yerde başladığı için, televizyonculuk da görüntüyle söz –fikir üretme ve yayma mesleği olduğu için, NBC de savaşa  karşıdır. ‘Savaşta önce gerçekler ölür’ deyişinin doğruluğunu da bilen NBC, gerçeğe yaklaşma/gerçeği arama işi olan televizyon haberciliğinde başarılı olabilmek için de savaştan yana değil. Ne var ki holding içi ilişkilerde, uçak motoru şirketinin stratejisini holdingin televizyon şirketi belirlemiyor. Hiyerarşik olarak TV şirketinin bir önceliği yok. Ayrıca, uçak motoru şirketi TV kanalına oranla çok daha yüksek bir ciro ve kârla çalışıyor. Zaten aslında holdingin TV kanalı, holdingin diğer şirketlerinin çıkarlarını yaygınlaştırmak/savunmak için kurulmuş/faaliyet gösteriyor. Dolayısıyla NBC, GE’in çıkarları aleyhine yayın yapamaz. Nitekim de yapmadı. Ama GE için aynı kural  geçerli değil.
Bu arada, ayrı bir konu, bir Amerikan püritanizmi ya da siyasi olarak doğru olma kaygısıyla, NBC, doğrudan GE ile ilgili bir haber yayınladığında, izleyicilere ne kadar dürüst ve şeffaf olduğunu göstermek için alt yazıdan ‘GE, NBC’nin de dahil olduğu holdinge bağlıdır’ diye bir ibare geçer. Yani ‘reklam yapmıyoruz, haber veriyoruz, kardeş şirketimizdir, haberiniz olsun’un Amerikancası. Kuşkusuz, Körfez Savaşıyla ilgili haber ve yorumlarda, NBC, bombalanan köy, kasaba ve kentlerin görüntülerini yayınlarken, alt yazıda ‘Bu bölgeyi bombalayan uçakların motorları kardeş şirketimiz GE tarafından üretilmiştir’ ibaresini geçmedi. Şeffaflıkla dürüstlüğün de bir sınırı var!
Yerli örnek, aynı dönemde, Mardin civarında ortaya çıktı. Mart teskeresi henüz geçmemiş ama İskenderun’dan  Amerikan öncü ve keşif birlikleri gelip  Irak sınırına yerleşmeye başlamışlar. Mardin’de araziler kiralanıyor, İngilizce bilenler tercüman olarak istihdam ediliyor. Bu arada Doğan Holding’e bağlı  akaryakıt şirketi Petrol Ofisi de, bölgeye gelen ve gelecek olan ABD’nin tüm  askeri birliklerinin ve araçlarının  (Tanklar, zırhlı personel taşıyıcıları, uçaklar, helikopetler… vs…) yakıt ihtiyacını karşılamak üzere Amerikalılarla bir sözleşme imzalamış. Miktar milyon dolarlarla ifade ediliyor. Tatlı kazanç… Teskerenin rededilmesinin ardından Hürriyet gazetesinde ‘Good by Mardin…’ başlıklı hüzünlü bir haber çıktı. Hürriyet, Mardin’e gelen Amerikalı savaşçının ağzından konuşuyordu. Haberin doğru başlığı aslında ‘Good by good  profits’ (Güle güle  tatlı kazançlar…) olmalıydı. Teskere Türkiye’nin savaşa girmesini engellerken, maalesef Doğan holdingin de güzel paralar kazanmasını önlüyordu. Hürriyet ve tüm Doğan medyası, yukarıdaki Amerikan örneğine benzer bir şekilde zaten Irak’a yönelik saldırıdan yana hem haber hem de köşe yazıları ile büyük bir kampanya yürütüyordu. Dar anlamda, kendi maddi çıkarları için de çalışıyorlarmış, PO’nin kazancı azalınca özel çıkar için de yayın yaptıklarını anladık.
İşte bu, yani doğrudan maddi çıkar, egemen medyanın savaş yanlısı olmasına neden oluyor. Bazen, bu maddi çıkar olmasa da, yani medya kuruluşu, savaştan doğrudan bir maddi çıkar elde etmeyecek olsa da, savaş yanlısı bir yayın politikası güdebilir. Medya mülkiyetinin ya da medya yöneticilerinin bazen bireysel bazen kolektif ideolojik tercihleri bir TV kanalının ya da bir gazetenin bir savaşı açıkça desteklemesine sebep olabilir. Maddi çıkarın doğrudan var olmadığı hallerde, medya mülkiyetinin siyasi ya da askeri iktidarla olan bağımlılık ilişkileri rol oynayabilir. Kore savaşında mesela, herhangi bir  medya mülkiyetinin savaştan galip çıkma ihtimalinde,  Güney ya da Kuzey Kore’de arsa ya da yatırım kolaylığı sağlayamayacağı herhalde biliniyordu. Ama ABD dayatması, yine Amerikan renkli Türk milliyetçiliği, geleneksel ve ilkel ayrıca da cahil anti-komünizm sayesinde dönemin Türk  gazeteleri Kore savaşını destekledi. Bir gazete bağımsız olmayınca, habere/gerçeğe göre değil, işverenine, iktidara, mahalle  baskısına göre yayın yapıyor.
Milliyetçilik, ırkçılık yabancı düşmanlığı, anti-komünizm  maddi çıkar olmadan da, ki çoğu zaman dolaysız ya da dolaylı bir şekilde, ya da geç veya erken bir aşamada ortaya çıkar, yani vardır,  Cumhuriyet’ten sonra sırasıyla SSCB, Yunanistan, Bulgaristan, İran, Ermenistan, Kıbrıs  ve  Arap ülkeleri gibi Türkiye’nin sınır komşularına yönelik düşmanlığı bazen de askeri operasyonları destekleyen, bunlara zemin hazırlayan en önemli ideolojik gerekçeler.
Türkiye’nin tayin edici önemde iki iç siyaset  meselesi olan Kürt ve Ermeni sorunlarında da, düşmanlığı ve savaş taraftarlığını güçlendiren en önemli aktörler, milliyetçilik, ırkçılık ve resmi tarih anlayışı…
Kuşkusuz bu saldırgan ve savaşçı ideolojiler, Orta Asya’dan bugüne talan ve istila ile Viyana kapılarına kadar uzanan fetihçi ruhun varlığı sayesinde sürekli olarak gündemde tutulmaya çalışılıyor. 1453 ve 1071 bu aralar moda haline getiriliyor…Ecdadımız, Osmanlı kahramanları edebiyatı güncelleştirilirken bunun bir tarih merakı olmadığı açık.
Her Genel Yayın Yönetmeni kendisini 21 yaşındaki  2.Mehmet olarak hissederse onların gazete ve televizyonları da kuşkusuz, 1453’ün mayıs sonrası Konstantinopolis’in sokaklarına benzer: Ceset yığınları arasından akan kan ırmakları, taş üstünde taş bırakmayanların geçtiği  istila ve yangın yeri…
Kültürel olarak Karaoğlan, Battal Gazi masalları ile büyütülmüş kuşaklardan sonra Süpermen, Örümcek Adam, Batman kuşaklarının  da, medyada ya da herhangi bir mecrada minimum düzeyde iktidara sahip olunca, hemen bir Sultan Süleyman çakmasına dönüşmesi ayrıca vahimdir. Bilgisayar oyunlarından Amerikan bilardosuna(Tilt), çizgi romanlarda, kurgu filmlerine, pornografik sinemadan çizgi filmlere her yerde çok fazla şiddet ve iktidarperver bir atmosferde yetiştiriliyor ve yaşıyoruz. Kardeş katliamına resmen cevaz veren bir soyun devamı olarak, medyadaki saldırgan ve savaşçı tutumlardan rahatsız da olmuyoruz.

Savaşçı medyaya karşı neler yapabiliriz?

Bu soruya verilecek yanıtlar aslında biraz da (egemen) medyanın neden savaşçı olduğu ile ilgili. Bu alanda kısa, orta ve uzun vadeli önlemler ve öneriler sözkonusu.
Medya mülkiyeti önemli bir sorumlu ise, yeni medya düzeninde, daha doğrusu özgür ve demokratik medya düzeninde, medya mülkiyetini başta okurlar yani yurttaşlar olmak üzere toplumun tüm kesimlerine özellikle de emek katmanına yaymak gerekir. Medya işi,  kurum olarak siyaset, ticaret, maliye ve sanayiden bağımsız olması gerektiği için, bu alanlarda at koşturanların medya mülkiyetinin sın derece kısıtlanması gerekiyor. Hastanelerden hapishanelere, okullardan tüm sivil kuruluşlara kadar her toplumsal örgütün, küçük, özerk, çalışanların ve okurlarının siyasi ve mali sorumluluk ve denetiminde medya adacıkları yaratmaları gerekiyor. Düşünebiliyor musunuz,  profesyonel bir orduda, askerlerin sendikası var –Olacak tabi ki…Çünkü üniformalı olsan da sen aslında ve hâlâ bir işçisin!-  ve bu sendikanın bir radyosu, bir televizyonu, bir internet sitesi, bir gazetesi var. Tabi ki bu asker medyası savaşa karşı çıkacaktır.
Kısaca söylemek gerekirse, savaşçı medyanın medya mülkiyeti boyutunu kırmak için, merkezi, dev, global, ulusal hatta bölgesel medya örgütlenmeleri yerine, büyük ölçüde ademi merkeziyetçiliğe (Décentralisation)  giderek, yetki ve sorumluluklar daha küçük toplumsal ve siyasal birimlere devredilmeli (Déconcentration) .
İşin kültür ve eğitimle ilgili önemli bir boyutu da var ki, belki de ana okullarından başlatılmalı. Barış dili, barış eğitimi…
Kendimizle, kendi tarihimizle doğru dürüst yüzleşmeden, kanlı geçmişi ciddi bir şekilde tahlil edip temizlemeden, zihniyet değişikliğini gerçekleştirmek oldukça zor. Osmanlının talan-istila siyaset ve uygulamalarından başlayıp, hatta belki de Uhud Savaşından, bu toprakların geçmişindeki tüm şiddet içeren siyasal ve toplumsal olayları, demokratik ve barışçı bir perspektifle inceleyip değerlendirmek, öteki ile ilişikleri ciddi bir şekilde eleştirmek gerekiyor. Somut olarak  kütüphanelere girip, 1923’den bu yana (1915’i de mutlaka eklemeli)  tüm savaş ve askeri operasyonları, tüm nefret söylemini liste halinde dökmek  ve değerlendirmek gerek.
Savaşçı medyayı boykot etmek, konjonktürel bir önlem olarak önerilebilir. Bu arada barış dilini konuşan bir edebiyatın ve gazeteciliğin yetişip yerleşmesi lazım. Barış gazeteciliği temel gazetecilik olarak eğitim ve öğretim müfredatına girmeli.
Uzun, orta ve kısa vadeli önlemleri uygulamak için aslında gerek teorik gerekse pratik olarak yeterli literatür, malzeme, örnek hatta rol model var. Mesele salt gazetecileri ilgilendirmiyor. Sorun siyasi ve toplumsal bir sorun. Dolayısıyla sadece medya sektörünün, iletişim akademilerinin, medya kuruluşlarının tek başına çözebileceği bir sorun değil.
Balkanlar, Kafkasya, Ortadoğu gibi barut fıçılarının ortasında konuşlanmış bir ülke ve toplumda bütün bunları yapabilmek çok mu hayalci? Evet çok hayalci.
Olsun!

(*) Bu yazının edit edilmiş ve biraz kısaltılmış bir versiyonu, 78'lilerin Dergisi Tükenmez'in son sayısında (Kıs 2012) yayınlandı.



8 Aralık 2012 Cumartesi

ALTI FARKLI ECE AYHAN GEÇTİ YALI HAN’DAN


 Çanakkale’de bir arayan gelen sıkı Ece Ayhan okurları bu yıl ‘Şiir ve Sinema’ temasını tartıştı. Zengin çağrışımlı görselliğin hem teorik hem pratik olarak değerlendirildiği  sunumlarda Ece Ayhan’a ait anılar da gündeme geldi.

Geçen Cumartesi, 1 Aralık günü, Çanakkale’de gök gürültüsü, şimşekler ve müthiş bir yağmur vardı. Bu menfi hava durumuna rağmen saat 13.00’e geldiğimizde Yalı Han’ın üst katındaki küçük salonda 60-70 kişi bir araya gelmişti. Ece Ayhan Sivil Girişimi (EASG) şairi yitirdiğimiz 2002 yılından bu yana, yani on yıldır çeşitli etkinlikler düzenliyor. Bu yıl da ‘Ece Ayhan: Şiir ve Sinema Buluşması’ vardı.
Salona bakınca, genç-yaşlı, kadın-erkek karışık bir kitle görünüyordu. Az da olsa öğrenciler gelmişti, Ece’nin Çanakkale’deki eşi-dostu oradaydı, Istanbul’dan gelen Ece Ayhan okurları heyecanlıydı, sonuç olarak birbirini kolayca anlayabilecek bir insan topluluğu…Hepsi Ece’nin dilini bilen insanlar…
Ben iki oturum boyunca moderatörlük yaptığım için gerek konuşmacıları gerekse salonu  sürekli ve düzenli olarak izleyebildim. Bir kere konuşmacıların hepsi çok iyi hazırlanmıştı. Hepsinin önünde ya yazılı tam metin ya da notlar vardı. 20-25 dakika gibi nispeten kısa bir süre içinde kendi açılarından Ece Ayhan ve Sinema’yı anlatmak/aktarmak  kolay değil. Hepsi bunu başarıyla gerçekleştirdi üstelik hiç biri süresini de aşmadı. Salondaki izleyiciler de, alanın ve hacmin küçük olması, dolayısıyla  bir süre sonra havasızlığın fark edildiği salonda yerlerinden kıpırdamadı. Her biri en az 2 saat süren iki oturum boyunca kimse toplantıdan ayrılmadığı gibi yeni katılımlarla izleyici sayısı giderek arttı.
Çanakkale Belediyesi, Istanbul’dan gelen altı konuk konuşmacıyı kentin en iyi otel ve lokantalarında ağırlarken, etkinliğin ana sponsoru olarak üzerine düşeni bir kez daha çok iyi bir şekilde yerine getirdi. Bu arada yine Belediyenin uzun vadeli katkılarından biri olan Ece Ayhan Kültür Evi olarak hizmet verecek binanın  restorasyonu için önemli gelişmeler kaydedildiğini öğrendik.
Konuklar Cumartesi sabahı otelden ayrılıp Barlar Sokağının girişindeki ‘Şair Ece Ayhan Sokağı’nda toplu resim çektirdiler sonra da Yalı Han’a geldiler.
İlk konuşmacı, en kıdemli Ece Ayjhan okuru, belgesel sinemacı/yazar Enis Rıza, 60’lı yılların Istanbul entelektüel ve kültürel hayatından canlı kareler sunarken, ‘Biz o zamanlar Atila İlhan’a özenirdik’ dedi. Kendilerinden biraz daha yaşlı ama tanımadıkları bir adamın, Sinematek etkinlikleri sırasında bu genç topluluğa yaklaşıp ‘Kendiniz olun! Kendiniz olun!’ şeklindeki uayrı ve tavsiyesinin Enis Rıza’yı çok etkilediğini anlattı. Genç Sinema dergisi çevresindeki çalışmaları anlatan Enis Rıza, Ece Ayhan’ın yerli ve yabancı filmleri nasıl izleyip nasıl tahlil ettiğini tek tek örneklerle anlattı.  Böylece, 60’lı yılların sonunda Istanbul’da sıkı bir sinema izleyicisi Ece Ayhan’ı yakinen tanımış olduk.
İkinci konuşmacı sinemacı Kubilay Ünsal’dı. Ece ile vakti zamanında yakın temasta bulunduğu günleri, o dönemde yaptıkları sohbetleri anlattı. Ayhan-Ünsal muhabbetleri hep sinema üzerineydi. Kameramanlıktan yönetmenliğe Ünsal, Ece Ayhan’a beyaz perdenin arkasını arka planını anlatmış tek kanallı TV döneminde. Böylece, sıkı sinema izleyicisi Ece Ayhan’ın 70 ve 80’lerde sinemanın yanı sıra TV hakkındaki meraklarını da öğrenmiş olduk.
İlk oturumun son konuşmacısı mizah yazarı/karikatürist Metin Üstündağ, Ece hakkında çekmesi sözkonusu olan filmi anlattı. Ece’yi 1996’da tanıdığını söyleyen Metin, 2002’ye kadar yani ölümüne kadar Ece ile şiir, edebiyat, entelektüellikler ve her şey üzerine güzel/gırgır sohbetlerini anlattı. Özel olarak da Ece’nin son günlerini anlatan Metin, önce bacağının kesilme tehlikesi sonra da olası ölüm karşısındaki Ece Ayhan portrelerini mizahi bir şekilde anlattı. Salon kırıldı. Böylece sağlık/yaşam/ölüm üçgenindeki Ece Ayhan’ı yakın tanıklarından birinin ağzından dinlemiş olduk.
İkinci oturumun ilk konuşmacısı en genç Ece okuru Fırat Demir’di. O da kendi Ece Ayhan’ını anlattı.  Haliyle genç, underground ve cinsel kimliği öne çıkan bir Ece Ayhan. Bu portre konusunda önce Metin sonra toplantı dışında başka Ece okurları da farklı değerlendirmeler yaptılar ama radikal, genç, hızlı, başkalarını iplemeyen biraz da başıbozuk bir konuşmaydı Fırat’ınki. Böylece, okurlar başka bir Ece Ayhan’ı dinlemiş oldular. Ki o da hepimizin Ece Ayhan’ından hem farklıydı hem de ona benziyordu.
Ahmet Güngören, Ece-Sinema ilişkisine doğrudan değinmek yerine, Ece’nin de şiirlerinde hem yaratıp hem de kullandığı mit/mitos/mitologya kavramları üzerine antropolojik bir girizgah yaptı. Freud’ün özelliklerini de anan Güngören sayesinde, sosyal bilimlerin ne kadar sübjektif temellere dayandığını da bir kez daha anlamış olduk. Güngören’in sunumunda, Ece’nin Bizans-Osmanlı-TC tarihsel dönemlerinden sözettiği şiirlerde hangi imgeyi hangi mitosla buluşturup dizeye döktüğünü de anlamış olduk. Kısacası Ece Ayhan mitologyasını anlattı Güngören bize.
Son konuşmacı Orhan Alkaya, yine hem Ece’nin şahsi bir dostu hem de Ece şiirini en iyi bilen bir sanatçı. Orhan, konuşmasında, Ece’yi diğer yazar/düşünürlerden farklı kılan edebi ve siyasi-ideolojik ayrım noktaları üzerinde dururken, onun özgünlüğünün kaynakları üzerinde durdu. Orhan, konuşmasının finalinde bir de Ece Ayhan şiiri (Yalınayak Şiirdir)  okudu.
Buluşma hakkında ayrıntılı bir haber Bianet.org’da yayınlandı (http://bianet.org/bianet/sanat/142547-karasin-sair-ece-ayhani-anlattilar).
İki not daha: EASG’nin güzel sanatlar çalışanı Cenk, bu yıl konuk konuşmacılar için ayakları kamera  tripoduna benzer bir kadın heykelciği tasarladı. ‘Atelyedeki artıklardan yaptım. Bu yıl kürtaj sorunu ve kadın cinayetleri nedeniyle kadını ön plana çıkartmak istedim’  dedi.
Sonuç olarak, ana aks olarak muhalefet, karaşınlık, koyu esmer estetik ve mor-kara bir etik olduktan sonra çok farklı Ece Ayhan okumaları mümkün. Çünkü Ayhan hem derin bir yazar hem de ilgi ve yazı alanı geniş bir etikçi.
Konuşmacılar Pazar günü sabah Çanakkale’de Uluslararası Çocuk Bienalini  gezdikten  sonra Istanbul’a dönüş yolunda, Yalova köyünde Ece Ayhan’ın mezarını da ziyaret etti.
2013 yılında EASG yine Çanakkale’de Ece Ayhan için bir etkinlik yapacak. Belki ‘Şiir ve Müzik’ belki ‘Ece Ayhan ve Çanakkaleli dostları’, belki de başka bir tema...

Soldan sağa Enis Rıza, Kaptan Naci Özkan, Orhan Alkaya ve Kubilay Ünsal, Ece Ovasında Yalova köyünde Ece Ayhan’ın mezarı başında. 
2 Aralık 2012.

19 Kasım 2012 Pazartesi


17 Kasım 2012 Cumartesi

HAKLILIĞIN İNADI/ERDOĞAN’IN İNADI


 Siyasi ve barışçı bir mücadele aracı olarak açlık grevi, ölüm orucuna dönüşürken Erdoğan gayrı ciddi bir şekilde BDP’yi suçlamayı sürdürüyor. Kürt cenahı bir yandan eylemin haklılığını ve meşruluğunu anlatmaya çalışırken bir yandan da ölümleri engellemek için çare arıyor. Birkaç kulak duyar gibi ama idam  propagandacısı Erdoğan’ın kapısı kör!
12 Eylül günü ‘süresiz ve dönüşümsüz’ açlık grevine başlayan ilk grup iki ayı doldurdu ve kritik aşamaya çok yaklaştı.  Artık ölüm orucu niteliğine bürünen hareketin ilk başladığı beş cezaevinden maalesef ölüm haberlerinin gelme tehlikesi yüksek.
Bu aşamada öncelikli olarak birkaç  konu ön plana çıkıyor:
-         Hükümet, devlet denetiminde olan, yani insanların can güvenliğini sağlamakla sorumlu olduğu resmi bir mekandan tabut çıkmasının kendisini içte ve dışta ne kadar güç duruma düşüreceğini bildiği için, şimdiden grevcilere müdahale ederek zorla besleme seçeneğini gizlice de olsa gündeme getiriyor. Hukuka, yasaya, uluslararası teamüllere aykırı da olsa Erdoğan, bu çarenin geçerli olacağını, herhalükarda ölümden daha iyi olduğunu tahmin ediyor. Oysa ki Kürt açlık grevcilerinin haklılığın inadına dayanan direnişinin vahametinin ve kararlılığının farkında olmayan Başbakan, bu yöntemin hem cezaevlerinde hem dışarıda hem de uluslararası alanda yaratacağı tepkileri öngöremiyor.  Zorla besleme, şiddet içerdiği, mahkum ve tutuklarının bağımsız iradelerini hiçe saydığı için başvurulmaması gereken bir yöntem. Ayrıca da geçersiz ve etkisiz. Çünkü bir hak için ölüme yatan mücadeleci insanlar, zorla beslenirse başka yöntemlerle direnişlerini canları pahasına sürdürebilir. Öcalan’ın Suriye’den ayrılmasının.ne tür eylemler gerçekleştiğini herhalde herkes  hatırlıyor.

-         Ankara’da BDP ve DTK’nın üst düzey yöneticileri önemli açıklamalar yaptı. ‘’Hükümetin hukukçu iki bakanı ile görüştük. Anadilde eğitim ve Öcalan’ın tecridine son verilmesi ve avukatlarıyla görüşmesi taleplerinin yasal ve meşru olduğunu kabul ediyorlar. Anadilde eğitim için altyapının hazır olmadığını ama bu talebin uzun olmasa da orta vadede kabul edilebileceğini söylediler. Herhangi bir mahkumun ya da davası devam eden bir tutuklunun avukatıyla görüşmesinin de engellenemeyeceğini kabul ettiler. Ama uygulamaya gelince, bu iki konunun da hayata geçirilmesi meselesi bizi aşar, diyorlar.Herşey Erdoğan’ın iki dudağının arasında.’’

-         Öcalan faktörü yeniden devrede. Herkes krizi çözebilecek tek aktörün Öcalan olduğu konusunda hemfikir. ‘Öcalan, açlık grevini sona erdirin’ diye çağrı yapsa, grev biter mi? sorusuna verdikleri yanıt mealen şöyle: ‘‘Sayın Öcalan’ın avukatlarıyla görüşme hakkının sağlanması bizi de açlık grevcilerini de rahatlatır. Taleplerden biri zaten bu…’’

-         Ne var ki Kürt siyasetçiler Erdoğan’ın tutumundan çok şikayetçi. ‘‘Biz bu açlık grevlerini yeniden diyalog ve müzakere kapısının açılmasını sağlayacak bir girişim olarak görüyoruz. Erdoğan ise çok gayrı ciddi bir şekilde sabah akşam BDP’yi suçluyor. Kebap muhabbeti yapıyor.’’

-         Ölüm tehlikesi çok somut. ‘’Bakın şimdi bizim insanlarımız, oğlu silah alıp dağa çıkmış, onun ölümünü başka türlü karşılıyor, başka türlü algılıyor. Tabi ki kimse oğlunu kızını dağda da olsa kaybetmek istemez. Ama elde silah dağa çıkan oğlunun kızının bir gün cenazesinin gelebileceğini de biliyor insanlar. Ama cezaevinde devletin denetimi altında bir mekanda oğlu kızı ölen insan bu ölümleri bambaşka bir şekilde anlar. Doğrudan ve sadece devleti, hükümeti sorumlu tutar’’

-         Erdoğan ilk sinyali ‘Şantaj yapmayın. Siz açlık grevi yapıyorsunuz diye bu hükümet Öcalan’ı serbest bırakmaz’ derken verdi. Açlık grevcilerinin bu aşamada ‘Öcalan’a hürriyet’ diye bir talebi yok. Tecritin son bulmasını ve avukatlarıyla görüşme hakkının sağlanmasını istiyorlar. Erdoğan kararlık gösterisine girişmiş durumda. Aslında iktidarın ve haksızlığın inadını teşhir ediyor. Her geçen gün açlık grevcileri ve BDP aleyhine olur olmaz suçlamalarda bulunuyor. Bu inat ve ısrar, grevcileri tahrik ettiği gibi ölümlere de davetiye çıkarmak anlamına geliyor. Adalet Bakanı,’ Çözüme gidecek yolda iseler her kesimle görüşmeye hazırız’ diyerek BDP’ye davetiye çıkartıyor Erdoğan’ın aksine.

-         Ölümler başlarsa ne olur? ‘’Herkes kaybeder. Önce insan canı gider. Sonra Erdoğan gider. Biz de sorumluluğumuzu alırız tabi. Türkiye kaybeder, kimse kazanmaz’’.

-         Birisi Erdoğan’a hatırlatmalı: Kürt siyasi hareketinin muhalefeti öyle CHP muhalefetine filan benzemez. Bu hareket, kısa vadeli düşünürsek, 1984’den bu yana, kimi kez tökezlese, gerilese de bugüne kadar hem siyasi hem de diğer alanlarda mücadelesini yürüttü, yürütüyor. Kürt siyasi hareketinin sosyolojik/ideolojik hatta duygusal alt yapısı öyle AKP seçmenininkilere filan benzemez. Statü, kimlik ve dil talepleri uğruna bugüne kadar onbinlerce insan canını verdi. Üstelik bugün artık, özellikle Irak Kürdistan Özerk İdaresi ve Suriye’deki Kürt ayaklanma ve yapılanmasından sonra Türkiye Kürtlerinin eskiye oranla ayağı yere daha sağlam basan politikalar geliştirdiğini ve uyguladığını herkes görüyor. PKK liderlerinden Karayılan’ın bir hafta önce ‘Biz cezaevlerinde hiç kimsenin ölmesini istemiyoruz’ şeklindeki açıklamasını da hesaba kattığımızda, bu siyasi ve barışçı hareketin uzun vadeli sürebileceğini öngörebiliriz.

-         Açlık grevi, KCK tutuklamalarına, BDP milletvekillerinin dokunulmazlıklarının kaldırılma girişimine, Kürt avukat ve gazetecilerin içeri atılmasına da karşı bir eylem. Tüm siyasi yollar kapatılmış. Tüm demokratik hakları elinden alınmış bir toplumun taleplerini yüksek sesle dile getirmek için şiddet kullanmadan gerçekleştirebileceği belki de yegane eylem tarzı açlık grevi.
  
-         - Erdoğan milliyetçi reflekslere daha fazla bel bağlarken kendi partisinden ve özellikle de Kürt seçmeninden uzaklaştığının da farkında değil. Kibirdir yorulup yollarda kalan. Kürt düşmanlığı, demokrasi zaafı, Erdoğan’ın altını oyuyor. İdamı yeniden gündeme getirerek kazanmayı düşlediğinin kaç mislini  kaybettiğini ona kimse söyleyemeyecek. Siyasi ve ideolojik mülahazalardan uzaklaşıp açlık grevine sadece insani yani insan canı penceresinden bakma yeteneğini yitirmiş bir şahsiyetle karşı karşıyayız.

-         Erdoğan, Roboski katliamından bu yana sürekli olarak irtifa kaybediyor. Dışarıda Suriye, içeride Kürt meselesi konusunda hep olumsuz davranışlar içinde. Tüm bu  davranış ve yaklaşımları bir tek Devlet Bahçeli’nin onaylaması, ‘Güçlü Millet’ formülüne yakışıyor mu?

-         Başta CHP olmak üzere Türk kamoyunun, özellikle AKP karşıtı kesimlerin Kürt cenahına hala uzak durması Erdoğan’ın önemli bir kozu olsa gerek.
-       
-         Sonuç olarak, kutuplaşmanın zirveye yaklaştığı bir dönem ve ortamda, diyalog ve müzakere yollarının tamamen kapatılıp, Fikret İlkiz’in deyimiyle ‘Kürt meselesini KCK tutuklamalarıyla çözemeyen’ Erdoğan, son derece yasal ve meşru bir hak talebini tanımamakta daha fazla direnirse, veremeyeceği bir hesapla karşılaşabilir.  
      (*)  birdirbir.org'dan