22 Nisan 2011 Cuma

NEFRET SÖYLEMİ : MEDYA VE ARKASI

• Nefret Söylemi, dünyada da bizde de son yıllarda hem akademik hem de mesleki olarak önemli bir güncel mesele haline geldi. Önce atmosferi kirleten en son aşamasında cinayete teşvik bile edebilen bu söylem, evet, medyada sırıtıyor. Ama oraya çıkmadan önce nerelerden gelip geçiyor bu söylem? Nasıl oluşuyor?


Nefret Söylemi/Nefret Suçu ve bu olgunun medya ile ilişkisi, aslında çok geniş, çok boyutlu bir konu, bir alan.

Aslında gerek akademik olarak gerekse mesleki olarak nispeten yeni bir konu. Nefret Söylemi, literatürde ilk kez 1993-94 Rwanda Soykırımı vesilesiyle geçiyor. Sonra da yaygınlaştı. Rwanda’da ‘Radio Libre Mille Collines’ (Özgür Bin Tepe Radyosu), Hutu yönetimindeydi ve açıkça isim, adres vererek, insanların öldürülmesine rehberlik eden yayınlar yaptı. 2007 yılında ise, Uluslararası Özel Rwanda Mahkemesi, RLMC radyosunun üç yöneticisini yargıladı ve mahkum etti.

Akademik literatüre baktığımızda, Nefret Söyleminin çokdisiplinli bir alan olduğunu görüyoruz. Dolayısıyla bu sorun sadece medyayı ilgilendirmiyor, ya da sadece iletişimcileri ilgilendirmiyor. Zaten, Nefret Söylemini esas olarak ve sadece bir medya sorunu olarak ele alıp, irdelemeye/incelemeye/tartışmaya girişirsek eksik ve hatalı olur. Çünkü Nefret Söylemi, medyadan önce de vardı. Bugün medya sayesinde, daha görünür hale geldi, tabi bu arada daha yaygınlaştı, çoğullaştı, etkisi arttı. Bu nedenle de tartışma konusu haline geldi.

Bugünkü medya baronlarına ve müritlerine inanacak olursak, medya çok güçlü siyasi/toplumsal/ideolojik/kültürel bir araçtır. Hatta buradakiler de söyler: ‘Biz istediğimizi vezir, istediğimizi rezil ederiz’. Bu saptama doğru değil. Medya, sanıldığı kadar, ya da medya mülkiyetine sahip olanlar ve üst düzey medya yöneticilerinin bize kabul ettirmek istediği kadar güçlü değil. Çünkü medya, yapısı ve doğası, hatta işleyişi ve işlevi gereği, bir taşıyıcıdır, bir yansıtıcıdır. Tayin edici olan, neyi, nasıl taşıdığı/yansıttığı… Medyanın gücünü ne abartalım ama tabi ki ne de küçümseyelim. Medya, egemen medyadan söz ediyorum, egemen ideolojinin bir aygıtı olarak, egemenlerin görüş, fikir, istek, bilgi ve projelerini, topluma yaymakla görevli bir mekanizma olarak çalışıyor artık. Kendisi bizzat esas olarak bir şey üretmiyor. Ama egemenlerin ürettiği ideolojiyi, haber, yorum, köşe yazısı, karikatür, fotograf olarak yeniden üretiyor. Medya, bu işlevini yaparken, kaçınılmaz olarak toplumdaki bazı gerçeklerden, gerçekliklerden yola çıkıyor. Alıyor onu, adeta mikserden geçirdikten sonra, ideolojisine uygun hale getirip, yazı, görsel-işitsel malzeme haline sokuyor ve gazeteler, radyo, televizyon ve İnternet siteleri aracılığıyla topluma yayıyor. Medya, kimi zaman, toplumda hiçbir karşılığı olmayan bilgi, fikir, görüş ve tutumu da haber, yorum, görüş, bilgi olarak yaymaya çalışır. Yani nadiren de olsa bazen kendisi de bir bilgi(?) üretebilir. Ama bu, inandırıcılıktan ve güvenirlikten yoksun olduğu için pek etkili olmaz. Medya, taşıyıcılık/yansıtıcılık işlevinde, toplumda hakikaten var olan bir olguyu/bir fikir alıp, tahrif ederek işleyerek, haber haline getirince, manipülasyonu daha etkili bir şekilde yapabiliyor.

Nefret Söylemine bu açıdan baktığımızda, toplumda Nefret Söyleminin tohumları, ip uçları, zemini ve hatta bizatihi kendisi olmasa, medya neyi taşıyacak? Neyi yansıtacak? Nefret Söylemine karşı mücadele, işte tam da bu nedenle medya sınırlarını aşıp, farklı boyutlarda yürütülmesi gereken bir mücadele.

Ben şimdi burada tüm boyutların listesini çıkarıp her bir boyutu uzun uzun anlatacak değilim. Ama önemli gördüğüm birkaç boyut üzerine kısaca durmak istiyorum:

TARİH: Orta Asya’dan at üstünde önüne geleni kılıçtan geçirip, işgal, talan ve yağma ile Viyana kapılarına kadar dayanan atalarımızın geleneğinde kaçınılmaz olarak olağanüstü boyutlarda şiddet var. Kardeş ve oğul katlini caiz gören toplumsal bir geçmişimiz var. Bu geçmiş, nefret ve nefret söylemi için son derece müsait bir zemin/yatak yaratıyor.

SİYASET: Daha yakın geçmişe bakalım. Cumhuriyet’in kuruluş dönemine ve kurucu ideolojinin bugün hala geçerli temel yaklaşımları da nefret söylemi için elverişli. İzin verirseniz burada Istanbul Barosu avukatlarından, ‘Alternatif Bilişim’ adlı kuruluşun hukuk danışmanlığını da yapan Ayşe Kaymak’ın ‘Yeni Medyada Nefret Söylemi’ (Kalkedon, Eylül 2010, Istanbul, 298 s.) başlıklı kitabında yayınlanan ‘Yeni Medyada Nefret Söyleminin Hukuki Boyutu’ başlıklı makalesinden bir alıntı yapacağım:

‘’Türkiye’de nefret suçları,kategorik olarak çok farklı kesimlere yönelik işlendiğinden çokça karşılaşılan bir durumdur. Durumun yaygınlığının, temel nedenini Cumhuriyet’in kuruluşuyla birlikte şekillenen resmi ideolojiyi gösterebiliriz. Çünkü devletin resmi ideolojisi, bütün farklılıkları göz ardı eden tekil bir karaktere sahiptir. Eğitim sisteminden medyaya; idari yapıdan hukuka, bir çok alanda ve bir o kadar günlük yaşamda, ‘tek dil, tek din, tek ırk’ söylemi üzerinden yaratılan kimlikler dayatılmaktadır. Türk, Müslüman, Sünni, erkek gibi kimlikler üzerinden yaratılan söylem, diğer farklı kimlikleri ötekileştirmekte, düşmanlaştırmakta ve daha kötüsü suçun hedefi haline getirmektedir. Bu nedenle farklı kimliklere sahip kişi ve gruplar, nefret söyleminin ve nefret suçlarının doğrudan mağduru olmaktadır’’ (s.257-258)

EKONOMİ: Gelir dağılımındaki adaletsizlik, sosyo-ekonomik kesim ve sınıflar arasındaki derin uçurumlar da nefret söyleminin kaçınılmaz olarak önemli neden ve gerekçelerinden biri. Bir işçinin bir aylık maaşını mesela bir öğlen yemeğinde harcayabilen bir iş adamı varsa, ve bu iki kişi aynı toplumda, aynı çevrede yaşıyorsa, eşitsizliğin de ötesinde, bu adaletsizlik/bu çarpıklık nefret ve nefret söylemini üretiyor. Burada esas olarak yoksulların haklılığı ve sınıf nevrozunun (Bourdieu) övgüsünü yapmak değil amacım. Yaşam tehlikesi altında emek yoğun bir alanda çalışan, mesela bir madencinin sarfettiği emeğin onda birini bile sarfetmeyen bir başkasının, madencinin maaşının yüz mislini kazanmasının yarattığı zıtlıktan söz ediyorum.

HUKUK: Burada belki de genel olarak hukuktan değil de, Türk mevzuatından bahsetmek daha doğru olur. Çünkü bizim mevzuatımız, kurucu resmi ideolojinin hukuki versiyonu olduğu için, Ceza Kanununda olsun, Yabancılar Kanununda olsun, düzenli ve sürekli olarak yani sistematik bir şekilde Türklüğe açıkça gönderme yapar. Mevzuat Türklüğü özel olarak koruma altına almıştır. Klasik kanun yapma mantığı ve tekniği, serbest olanı değil, yasak olanı düzenlediğine göre, dolaylı da olsa, Türklük dışındaki kimlik ya da olgular koruma altında olmadığına göre, saldırıya, nefrete açık alanlar olarak tanımlanmış oluyor. TCK 301. madde özellikle de savcı ve hakimlerce yorumlama teknikleri, bu konuda tipik bir örnek.

EDEBİYAT: 1970 baskısı olmalı. Türk Dil Kurumunun ‘Atasözleri ve Deyişler’ sözlüğünü karıştırıyordum. Gelişigüzel 5-10 sayfa taradım. Saymadım ama en az yüzde 40 oranında nefret söylemine girecek atasözü ve deyişler var. Bizim menkıbe, masal, efsanelerimizi nefret söylemi perspektifiyle tarasak kim bilir neler çıkar? Çocuğunu çok seven annenin, çocuğu yaramazlık yaptığında ‘Uslu dur! Yoksa gebertirim seni!’ denilen bir ülkede yaşıyoruz. Edebiyat arkeolojisi hatta antropolojisi yapmak gerek. Bu sözler, bu deyişler, bu yaklaşımlar ne zaman, hangi koşullar altında ve konumda ortaya çıkmış? Yaygınlaşmış? Geçenlerde Boğaziçi Üniversitesinden Prof. Nükhet Sirman’la konuşurken öğrendim. Mal bulmuş mağribi gibi….diye ırkçı bir deyim vardır ya. Ben, Osmanlı döneminde işte Şimali Afrika’da herhalde yokluk, yoksulluk vardı, oraya gemilerle filan yardım gidince, bugün hala yaşanan manzaralara benzer bir şekilde, ahali yardım gemisine saldırıyor, üşüşüyor ve yardım malzemelerini kapışıyor, şeklinde bir imaj vardı kafamda. Halbuki, Nükhet Hoca açıkladı: Osmanlı, oralarda egemenlik kurmaya çalışırken, kabileler arası rekabeti körüklemek için, bazı kabileleri kendi safına çekmek için, kabile reislerine koyun verirmiş. Mal, koyun anlamındaymış. Dolayısıyla bu deyimde bir sömürgecilik işareti de var. Folklor araştırmalarına göz atacak olursak, yine Boğaziçi Üniversitesinin rahmetli Tuğrul Şavkay döneminde yayınladığı bir Halk Bilim Yıllığı vardı. Artık eskilerde kaldı ama çocukların sokakta büyüyüp yetiştiği televizyon öncesi dönemlerde, sokak oyunlarındaki tekerlemeleri derlemişlerdi bir özel sayıda. Bir kısmı daha ilkokula bile gitmeyen çocuklar, oyun oynarken olağanüstü ırkçı, nefret dolu tekerlemeler ezberlemiş. En meşhuru ‘Bir-iki –üçler Yaşasın Türkler/Dört-beş-altı, Polonya battı/Yedi-sekiz-dokuz, Rumlar domuz/On-onbir-oniki, İtalya tilki…’. Şimdi küreselleşme çağındayız ya, bu tür ırkçı/milliyetçi söylemleri çocuklar değil de büyükler başka türlü sürdürüyor.

SOSYOLOJİ: Bourdieu’nün iki kitabında, toplumsal yapı ve gelenekler ile söylem arasındaki ilişki/bağlantı ele alınıyor: ‘Erkek Egemenliği’(Domination Masculine, Liber/Seuil, 1998,Paris) ve ‘Televizyon Üzerine’ (Sur La Télévision, Raison d’Agir, 1996, Paris Türkçesi Yapı Kredi/Cogito, 2000, Istanbul). Her iki örnekte de, medya gibi bir aktarıcı/yansıtıcı/yeniden üretici üzerine yoğunlaşmaktansa, aktardığı/yansıttığı/yeniden ürettiği bilgi-fikir-görüşün toplumdaki özü ve kaynağı üzerinde durmanın önemi de anlaşılıyor.
Nefret Söylemi konusunda Hrant Dink Vakfının düzenlediği son toplantıda aramızda olan Hollandalı semiolog Teun A. Van Dijk da tüm çalışmalarında, ‘The text and the Context’ (Metin ve Bağlam) ikileminden yola çıkıp, Nefret Söyleminin esas olarak siyasi-ideolojik boyutları üzerinde durmasına rağmen diğer boyutlara da gönderme yapıyor.

Bizde, yeni de olsa, son zamanlarda Nefret Söylemi konusunda önemli çalışmalar yapıldı. Benim izleyebildiklerimi hemen sıralayım:

• Hrant Dink Vakfı ve nefretsoylemi.org’un birlikte düzenlediği, demin sözünü ettiğim uluslararası toplantının bildirileri Türkçe ve İngilizce olarak ‘Nefret Suçları ve Nefret Söylemi’ başlığı altında yayınlandı. (2010, 319 s, Istanbul)
• nefretsoylemi.org, İnternette haftalık tarama yapıyor.
• Mediz, özellikle toplumsal cinsiyet perspektifinde önemli çalışmalarını sürdürüyor.
• Sosyal Değişim Derneğinin çalışmaları dışarıda standlarda
• İnsan Hakları Araştırma Derneğinin ‘Nefret Suçlarının Önlenmesinde Sivil Toplumun Gücünü Kullanmak’ başlıklı bir çalışması
• Avrupa Konseyi’nin ‘Nefret Söylemi El Kitabı’nın Türkçe çevirisi
• Prof. Eser Köker/Doç Ülkü Doğanay’ın ‘Irkçı değilim ama…’ başlıklı çalışması

Son yıllarda yayınlanan bu çalışmalar çoğunlukla Türk egemen medyasından yapılan taramalar temelinde gelişiyor. İlginçtir, bu dökümlerde kadim medyanın ‘Amiral gemisi’ Hürriyet ile yeni iktidarın şişme botu Zaman gazetesi, içeriğinde en fazla nefret söylemine yer veren basın-yayın kuruluşları olarak temayüz ediyor. Sözcü ve Akit gazeteleri de bu alanda iddialı.

Sonuç olarak, bizim gibi yazı-çizi, fikir ile uğraşan insanlar, yani gazeteciler, yazarlar, akademisyenler, aktivistler, medya okur-yazarlığı, yurttaşlık bilinci yüksek insanlar, Nefret Söylemine karşı mücadelede çok boyutlu bir yaklaşım benimseyerek başarılı olabiliriz. Nihai ürün medyada görünse de, bu ürünün doğum, köken, kaynak ve gelişim sürecini incelemek/araştırmak, geçirdiği süreçleri anlamak ve anlatmak, Nefret Söyleminin yaratıcısını, teşvikçisini, kullanıcısını gerekçeleriyle birlikte teşhir etmek, bu alandaki olumlu örnekleri ön plana çıkarmak gibi çalışmalar yapmak gerekir.

Ancak ağacı görüp ormanı görmemek mümkün olmadığına göre, Nefret Söylemi, bence son dönemlerde, Medya Eleştirisinin özel bir kolu haline gelmesine rağmen, bu alandaki esas mücadele barış, demokrasi ve özgürlük için yürütülen siyasi/ideolojik mücadelenin bir hedefi gibi görünüyor.

Ben, galiba biraz rötarlıyım ya da ısrarcıyım: 222 yıl önceki hedef bence hala geçerli:
Özgürlük, Eşitlik, Kardeşlik.


(Bu metin, 16 Nisan 2011 Cumartesi günü ‘Irkçılığa ve Milliyetçiliğe DurDe! Girişimi’ ve ‘Sosyal Değişim Derneği’ tarafından Istanbul’da düzenlenen Uluslararası Nefret Suçları Konferansında yapılan konuşmanın bilahare zenginleştirilerek yazıya dökülmüş versiyonudur)

20 Nisan 2011 Çarşamba

YENİDEN ÖZGÜR GÜNDEM GAZETESİ…

(Sabah gazetesinin sorularına yanıtlar)

- Özgür Gündem’in 1992 yılındaki çıkış amacı neydi?

ÖG, o dönem yükselmekte olan Kürt hareketi ile Türkiye’deki sol-demokratik muhalefeti bir araya getirip, mevcut yerleşik iktidar ve resmi muhalefetin karşısında üçüncü bir ses olmayı amaçlıyordu.

- Mali desteği kim tarafından karşılanıyordu?

Ö.G’nin mali kaynağı, gazetenin iki patronu Yaşar Kaya ve Serhat Bucak’ın
koordinasyonunda, yurtiçinde ve yurtdışında yaşayan on kadar Kürt işadamı tarafından karşılanıyordu.

- Kaç sayfaydı ve içeriği neydi?

Haber ve reklam/ilan kapasitesine göre sayfa sayısı değişiyordu. Ayrıca o dönem piyasada kağıt sıkıntısı nedeniyle zaman zaman ancak 8 sayfa çıkartabildiğimizi hatırlıyorum. İçeriği, Kürt hareketinin ve Türkiye sol muhalefetinin siyasi, ideolojik, toplumsal, kültürel, askeri boyutlarıyla ilgili haber, röportaj, inceleme ve köşe yazılarından oluşuyordu.

- Ne kadar süreyle yayın hayatına devam etti?

ÖG, Türkiye basın tarihinde en çok toplatılan, yasaklanan gazete oldu. Yasal olanaklar elverdiği sürece yayınladı. Aynı yayıncılık anlayışı bugüne kadar farklı
isimler, kadrolar ve örgütlenmeler çerçevesinde sürdürüldü.

- Hangi kentlerde en çok satışı yapıldı?

Bayi satışının yanı sıra özellikle Kürt bölgelerinde ÖG’in genç dağıtımcıları sayesinde okura ulaştırıldı. Gazete en çok Kürt bölgesinde satış yapıyordu.

- İlk sayıyı kaç kişiyle çıkardınız?

Orta çaplı bir gazete kadrosu kurulmuştu. Istanbul merkezimizde yaklaşık 60-70 kişilik bir gazeteci, teknik ve idari kadromuz vardı.

- Baskılar ne zaman başladı?

ÖG’nin hazırlık aşamalarında, yasal, adli, fiziki ve psikolojik baskılar da başladı. Türk egemen medyasında ezber bozucu, put kırıcı bir iddiası olduğu için, ayrıca 1925’den bu yana sesi kesilen Kürt meselesini gündeminin merkezine aldığı için gazete, henüz çıkmadan bölücü teröristlikle itham edildi.

- Tehditlerin içeriği nelerdi? Detaylı anlatabilir misiniz?

Dönemin Başbakanı Çiller’in, gazeteyi mali olan destekleyen Kürt işadamlarına yönelik ölüm listesinden başlayıp egemen basında yer alan haber ve köşe yazılarında gazete, terörle mücadelenin bir hedefi olarak gösterildi. Tehdit önemli değil. ÖG, Türk medya tarihinde, en çok sayıda muhabiri, yazarı, yöneticisi öldürülen gazete oldu. Gazete binası havaya uçuruldu.

- Üst düzey baskılar açıkça yapılıyor muydu?

Çiller’in listesi yeteri kadar açıktı.

- Ölümler ne zaman başladı?

ÖG’nin öldürülen ilk muhabiri Diyarbakır bürosu muhabirlerinden Hafız Akdemir oldu. Yayına başladıktan yaklaşık bir ay sonra. Ben gazete çıkmadan bir ay önce, yayına başladıktan sonra da yaklaşık iki ay Genel Yayın Yönetmeni olarak görev yaptım. Bu üç aylık süre içinde yanlış hatırlamıyorsam çalışanlarımızdan üç arkadaşımızın cenaze törenine gitmek zorunda kaldım.

- Çalışanlar hangi yöntemlerle öldürülüyordu?

Kürtlerin ‘Fail-i meşhur’ dediği fail-i meçhullere kurban gitti meslekdaşlarımız

- Baskıların dönemin Başbakanı Tansu Çiller, İçişleri Bakanı ile doğrudan ilişkisi var mıydı? Evetse neydi?

ÖG’e yönelik baskıların özel olarak Başbakan ya da İçişleri Bakanı ile doğrudan ilişkili olduğunu sanmıyorum. Çünkü bu baskılar, Genel Kurmay’dan MİT’e, Cumhurbaşkanından il valisine kadar tüm devletin resmi politikasının bir ifadesi idi. Bu arada Kontrgerilla (Özel Harp Dairesi), Hizbullah, Özel Tim ya da Korucular gibi yan örgütlenmelerin de bu baskılarda rol aldığını biliyoruz.

- Gazetenin PKK’ya doğrudan destek verildiği konusundaki görüşlere katılıyor musunuz?

ÖG’in genel yayın politikası ile PKK’nin bazı strateji ve taktiklerinin örtüştüğü doğru. Ne var ki gazete, Türkiye’de yürürlükte olan yasalara göre yayın yapma durumunda olan bir yayın organı, PKK ise Türk devletinin yasalarına göre illegal ve silahlı bir örgüt. Bu durumda doğrudan destek söz konusu olamayacağı gibi, gerek haberlerde gerekse köşe yazılarında PKK’nın bazı politika ve uygulamalarını da eleştirme olanağımız vardı.

- Sizce Özgür Gündem’in yeniden çıkmasının nedeni nedir?

ÖG aslında Kürt gazetecilik/habercilik geleneğinde önemli bir sembol. Osmanlı döneminde olsun, Cumhuriyet rejimi altında olsun, Kürtler, Kürtçe ve Türkçe olarak çeşitli yayınlar, dergiler, kitaplar, risaleler yayınladı. Ancak ÖG, Kürt meselesine ağırlık veren Türkçe olarak yayınlanmasına rağmen, ilk Kürt günlük gazetesi olarak bir kimlik kazandı. Kürt meselesinin 2011’de ulaştığı aşamada, işin siyasi-ideolojik-kültürel-toplumsal boyutlarının, askeri boyuta oranla daha fazla önem kazanması, barış ihtimalinin mevcut büyük engellere rağmen 1992’den daha güçlü olması, ÖG’in yeniden boy göstermesini sağlamış olabilir.

- Bunda seçimlerin bir etkisi var mıdır?

Her seçim dönemi öncesi tüm siyasi kutuplar, oy oranını artırmak için medya faaliyetlerine ağırlık verir. Ne var ki ÖG’i sadece kısa vadeli bir seçim operasyonu olarak değerlendirmek hatalı olur. Çünkü 92’den beri süren ve ÖG’in başını çektiği gelenek zaten, farklı isimlerle de olsa, bugüne kadar gelmişti.

- Bundan böyle çizgisinin nasıl olacağına inanıyorsunuz?

Bu soruyu gazetenin bugünkü yöneticileri daha iyi yanıtlayabilir. Benim beklentim, 20 yıllık siyasi ve medyatik mücadeleden olumlu dersler çıkarıp, hem siyasi hem de mesleki yani teknik anlamda, Türkiye’deki mevcut kısır kutuplaşmayı aşabilecek, Türkiye’nin temel sorunu olan Kürt meselesine odaklanmakla birlikte, Türkiye’nin diğer acil ve tayin edici sorunlarını da iyi izleyip aktaran ve tahlil eden, okura yeni bir ufuk öneren yayın politikası…