11 Mart 2011 Cuma

Basın özgürlüğüne ve CHP'ye karşı 'rötarlı taciz'

Nedim Şener’le Ahmet Şık’ın, Savcılığın henüz ve hâlâ açıklamadığı ‘’gizli’’ (!) delillerle tutuklanması, siyasi iktidar ve stepnesi F tipi cemaati çok rahatsız etti, hatta paniğe sevk etti.

Cumhurbaşkanı, Başbakan, Adalet Bakanı, özel yetkili savcı… Herkes açıklama yaptı. Siyasi iktidar yanlısı köşe yazarlarının çoğunluğu bile bu kampanyaya karşı çıktı.

18. dalgayı başlatan ve Oda TV bilgisayarlarında bulunduğu iddia edilen belgeleri Oda TV yöneticileri ve avukatları redetti . Bu belgelerin, virüslü e-mail yoluyla dışarıdan kendi bilgisayarlarına gönderilmiş olduklarını söylediler. İçeriği ve söylemi itibarıyla da üretildiği izlenimi uyandıran bu belgeler temelinde evler, işyerleri basıldı, gazeteciler gözaltına alındı ve sonra da tutuklandı.

Nedim’le Ahmet’in Savcılık sorgulamaları gazetelerde soru-cevap ve tam metin olarak yayınlandı. Bu metinlerden de anladık ki, Savcılık Nedim’le Ahmet’in gazetecilik faaliyetleri ile ilgileniyor. Özel olarak Hanefi Avcı ve Sabri Uzun konuları üzerinde duruyor. Nedim’le Ahmet’i Oda Tv’yle ilişkilendirme gayreti var. Yasadışı örgüte üyeliğe ilişkin somut bir olay, olgu hatta kuşku ya da örgütle ve yönetimi ile organik ilişki konularında hiçbir ip ucu yok.

Türkiye kamuoyu, başta Nedim’le Ahmet’in meslektaşlarının dayanışması sayesinde, bu gözaltı kampanyasını içine sindiremedi, ikna olmadı. Üstelik ‘İktidar, polis ve savcı marifetiyle, cemaat desteğiyle suçsuz gazetecileri tutukluyor. Türkiye’de basın özgürlüğü çiğneniyor’ algısı, tüm toplumda güç kazandı. Yurtdışından, başta AB ve ABD’den gelen tepkiler de bu imajı güçlendirdi.

Nedim’le Ahmet’i içeri atan akıl(!) suskundu. Hala AKP’yi savunmakta ısrar eden 2-3 gazeteci de zor durumda kaldı. Bu süreç böyle gelişirse, AKP de F tipi de daha da büyük kayıplara uğrayabilirdi. Gündem değiştirilmeli, Nedim’le Ahmet’in suçluluğu kanıtlanmalıydı, kanıtlanamıyorsa, bu konu gündemde daha fazla kalmamalıydı.

HASTANIN DURUMU AĞIRLAŞIYOR ACİL MÜDAHALE
İşte medya literatüründe ‘Spin Doctor’ (Döndürücü Tabib ?!)denilen , ‘Gündemi kendi lehine çevirmek için haber tahrifatı, haber gizleme ya da manipülasyon yapan’ bu kimseler, Bayraktar ve Ilıcak-Cıvaoğlu hadiselerini ortaya attı. Haberin ilk çıkış kaynağı önemli. Medyada yer alan bilgilere göre Bayraktar haberinin kaynağı, Savcılığa göre Oda Tv’de ele geçirilen bir belge. Yani aslında Savcılık!

Somut bir tarama yapmak gerek: Bayraktar haberi hangi gazetede ne kadar yer aldı? Bu haberlerde kullanılan dil daha çok kimi haklı çıkarıyor? Kimi suçluyor?

9 Mart Çarşamba sabahı gazetelere baktım, gün boyu da İnternet sitelerini ve TV haber kanallarını izlemeye çalıştım. Ayrıntılı döküm yapabilecek kadar not almadım ama aşikar bir şekilde Bayraktar haberi esas olarak iktidar yanlısı medyada çok geniş yer buluyor. Bu kesimin medyası keza Ilıcak-Cıvaoğlu ilişkisi haberine de geniş vermiş. Tesadüf olmasa gerek, iktidar yanlısı medya Ahmet’le Nedim hakkındaki gelişmelere pek yer vermiyor.

KADİM GERİCİ
Bu arada Ilıcak vakasına da kısaca değinmek istiyorum. Ekranların zaping düşmanı bir hanımefendi, Soner Yalçın’ın çok eski bir ajandasında Cıvaoğlu ile ilişkisi hakkında bir not bulundu diye etrafı velveye verdi. Kimsenin görüşemediği o kara gözlüklü ve özel yetkili savcı ile 3.5 saat görüştü. Neymiş efendim? Ilıcak, Yalçın’dan şikayetçiymiş. Dedikodu yayılır gerçek sanılırmış.

İki nokta: Önce Ahmet’in Ertuğrul Mavioğlu ile birlikte yazdığı Ergenekon kitabından bihaber savcı böyle eften püften bir konu için bir gazeteciye 3.5 saat ayırıyorsa, sorumlusu olduğu soruşturma ile ile ilgili en önemli kitabı neden okuyamadığını belki anlayabiliriz.

İkincisi, tüm medya camiası Ahmet’le Nedim’in tutuklanmaları üzerine yoğunlaşmışken, bir gazeteci olarak Ilıcak’ın ıvır zıvır bir bahane ile olsa da, Savcı Bey ile görüşürken, hani merak, hani profesyonel dürtü, meslekdaşlarımızın tutuklanmasına yol açan gizli belge ve delilleri sorması beklenmez mi? Ilıcak’tan çıt yok. Belki de sordu da Savcı’dan çıt yok!

Zaten Ilıcak, Ergenekon soruşturmasına, hakkındaki kişisel dedikoduların yaygınlaşmaması amacıyla eğiliyor. Bir başkası da ‘Darbe Günlüklerini ben yayınladım o değil’ diyor. Herkes kendini mi kurtarmaya çalışıyor nedir?

DEĞİŞTİR!
Şimdi, siyasi iktidar ve F tipinin üzerinde yoğunlaşan eleştiri ve kuşku tabakasını delmek ve ortadan kaldırmak gerekiyordu. Bayraktar bu süreçte ortaya çıktı. Teke Tek programında Altaylı ile sohbeti sırasında ikna edici, güven verici bir kişi görüntüsü vermedi birçok çevreye. Ama konu cazip: Sarışın, genç bir kadın, iktidar partisinden bir yetkili, ana muhalefet partisinin eski ve yeni başkanları, taciz iddiası, gizli çekim hazırlıkları vesaire… Kim olsa ilgi duyar böyle alengirli ve seksi konulara. Bu yemeğe sos olarak biraz da ciddiyet kazandırmak için Halk TV’nin satışı meselesini eklediğinizde Nedim’le Ahmet haksız yere içeri atılmış kimin umurunda. Halka eğlence gerek!

Gerçi taciz iddiasının tarihi 24 Ocak. Bugün 9 Mart. Bayraktar hanımefendi, olaydan sonra 43, Oda TV’nin basılmasından sonra yaklaşık 10, Ahmet’le Nedim’in tutuklanmasından sonra da 3-4 gün beklemiş ve sonra sahneye çıkmış. Bu rötarlı taciz bir dizi açıklamaya muhtaç.

Bu arada 8 Mart Dünya Kadınlar Gününü devletin nasıl kutladığına dair garip bir gelişme de medyada kısaca yer aldı. 13 yıl hapse mahkum olmuş olan taciz suçlusu Hüseyin Üzmez tahliye edildi. Bir gün önce kadınlar sokakta tacize karşı ayaklanmışken bağımsız yargı böyle bir suçluyu tahliye ediyor. BDP Eş Başkanı Demirtaş da, ‘AKP, Üzmez’i milletvekili adayı yapsın’ diyerek tepkisini koydu.

Bayraktar haberleri Üzmez’in tahliyesinin derin ve ayrıntılı bir şekilde işlenmesini de engelledi.

DOKTOR BELKİ İYİ AMA HASTA ÖLÜYOR
Somut olarak dönelim biz yine güzide medyamıza: Bayraktar ve Ilıcak-Civaoğlu haberleri nedeniyle, çünkü gün 24 saat ve bir gazetede en fazla 10 haber sayfası var, bu çakma haberler ortaya çıktığından beri Nedim ve Ahmet’le ilgili haber sayısı azalıyor. Bayraktar olayı haksız tutuklamaları gölgeliyor, karartmaya çalışıyor. Bu açıdan bakıldığında belki de kısa vadede bu egemen gücün Spin Doctorları kısa vadede de olsa başarılı sayılı: Gözler, dikkatler belki bir kesim için ve belli bir süre için, Ahmet’le Nedim’den uzaklaştırılıp Bayraktar ve Ilıcak’a yöneltildi. Medyatik aktörlerdeki bu yapay değişiklik sayesinde konu da Ergenekon Soruşturmasından CHP’nin ‘kirli’ iç dünyasına çevrilmiş oldu. Ellerini oğuşturanları görür gibiyim: He he he…Hem Ergenekon tutuklamalarındaki eleştiri oklarından kurtulmuş olduk hem de muhalefete bindirdik!

Bizde iktidarın ve onun medyasının temel misyonu muhalefeti eleştirip kınamak ya… Bu nedenle yeni başlayan seçim döneminde bu tür belden aşağı, belden yukarı ama her halükarda beyinden altta bir dizi daha operasyona tanık olacağız.

Spin Doctor’luğun son dönemlerdeki şahikası, ABD Genel Kurmay Başkanının 2003 Irak saldırısı öncesinde, BM Güvenlik Konseyinde slaytlar eşliğinde yaptığı tarihi sunumdur. Bu sunuma göre Irak’ta somut olarak kitle imha silahları vardı ve eğer bunlara el konulmazsa dünya yeni bir Hitler’in pençesine düşecekti. Egemen yani global medya o zaman bu yalanı çok iyi yaydı. Sadece 8 sene sonra ABD’nin Irak’daki haline bakın…Kitle imha silahlarını hiç kimse bulamadı. Çünkü yoktu. Ve ABD, neredeyse tüm dünyanın baskısı karşısında Irak’ tan askeri olarak geri çekilmek zorunda kaldı.

Yakın dönem medya tarihi, Spin Doktorluğun bir tek kalıcı başarı örneğini yazamadı.

Siyasi iktidarı, F tipini, hak hukuk tanımayan kamu görevlilerini, Bayraktar da kurtaramayacak bu gidişle.

Ne demişler: Yürü bre Hızır Paşa!

Medya etiği uzmanının ettiği!



Adını bile anmak istemediğim bir meslekdaşım kalktı, medyadaki yanlış/eksik bilgileri düzeltmek içinmiş gibi, ‘Ahmet’in bu Günlüklerin yayınlanmasında hiçbir dahli yoktur. Her şeyi tek başıma ben yaptım’ mealinde bir yazı yazdı.
Gazeteci Ragıp Duran’ın aşağıdaki yazısı, Express dergisinin gelecek sayısı için kaleme aldığı “desinformation” konulu makalesinden alıntıdır. Makalenin “Darbe Günlükleri ve Alper Görmüş” ile ilgili bölümünü, yazarın onayıyla yayınlıyoruz.



(…) Beni derinden yaralayan bir olay da, bu ‘Darbe Günlükleri’ konusundaki ofsayt. Sanki Ahmet’in Ergenekoncu olmadığını gösteren tek delil, onun ‘Darbe Günlükleri’ni yayınlayan Noktadergisinde çalışmış olması ve sanki Ahmet her yerde bas bas ‘Darbe Günlükleri’ni ben yazdım, ben yayınladım’ demiş gibi, adını bile anmak istemediğim bir meslekdaşım kalktı, medyadaki yanlış/eksik bilgileri düzeltmek içinmiş gibi,‘Ahmet’in bu Günlüklerin yayınlanmasında hiçbir dahli yoktur. Her şeyi tek başıma ben yaptım’ mealinde bir yazı yazdı. Pazarlama lügatinde buna ‘Doğrudan Satış’ mı deniyor?

Yoksa Savcı Öz’e ek bilgi mi veriliyor? Belki de 19. dalgadan yırtmak için bir hatırlatma mı?

Bu yazının üzerine atlayanlar da ‘Ahmet yalan söylemiş’ başlıklarını attılar hemen. Bilen biliyor, bilmeyen de Ahmet’in Ertuğrul’la birlikte yayınladığı iki ciltlik kitaba bakınca anlar. Ahmet’in, Metin Göktepe ödülü kazanan Andıç haberini de Nokta’daki yönetici arkadaş mı yazdı yoksa?

Bence ayıp oluyor. Kimse kimsenin emeğine göz koymuyor. Darbe Günlükleri de, herkes biliyor, öyle müthiş bir ‘İnvestigative Reporting’ sonucu yayınlanmadı. Artık malum bir kaynak, dosyayı gönderdi, Nokta da yayınladı. Kalkıp şimdi ‘Ahmet’in bu yayında dahli yoktur. O da dergi yayınlandığı gün gördü haberi’ demenin kime ne yararı var?
Ahmet’le Nedim, hukuka aykırı olarak, açıklanmayan ya da gizli olduğu söylenen belgelere dayanılarak hapse atılıyor, 2-3 gün herkes protesto ediyor. Bir meslekdaşda ses seda yok. Sonra kalkıp kaleme aldığı ilk yazıda ‘Ahmet’in Darbe Günlükleriyle alakası yoktur’ diyor. Yakışmadı. Hiç yakışmadı.

Rahatsız edici bir başka dürüstlük eksikliği de, kendini savunma hakkı ve olanağı olmayan insanlar, mesela cezevindeki insanlar aleyhine yazı yazmak. Cezaevi tecrübesi olmayanlar, klavyenin başına geçip, oradan buradan gelen bilgileri, doğrulamadan, akıl-mantık süzgecinden geçirmeden, başka kaynaklara başvurmadan, çapraz denetleme yapmadan, neredeyse hiçbir gazetecilik ilkesine riayet etmeden, rahatça atıp tutabiliyor. Ola ki tüm bu gazetecilik ilkeleri uygulansa bile, yine de kendini savunamayacak insan aleyhine yazı yazmamak gerekir bence. Dört duvar arasındaki adam/kadın bunları okuyunca ve yanıt veremeyince neler hisseder tahmin edin artık.

Ergenekon soruşturması, hem kim haktan hukuktan, kim siyasi iktidardan yana, hem de kim hakiki gazeteci kim kurye sorularına pratikte güzel yanıtlar vermeye vesile oldu. (…)
(Haber Vesaire)

'Hazreti İsa'nın katilini açıklayacaklar galiba'

6 Mart 2011 Pazar günü Zaman ve Yeni Şafak gazetelerinde yer alan haber ve birkaç açıdan sorunlu.

• Öncelikle soruşturmanın gizliliği ilkesi çiğnendiği için, yayınlanan belgeler doğru olsa bile, yayınlanmaması gerekirdi.

• Bu bilgi ve belgelerin sadece iktidar yanlısı iki gazetede yayınlanması da manidar. Her yere servis edildi de sadece Zaman ile Yeni Şafak mı kullandı, yoksa sadece bu iki gazetede çalışan başarılı araştırmacı gazeteciler mi belgelere ulaştı?

• Belgelerin yayın zamanlaması da anlamlı. Kamuoyu Şener ve Şık vakalarına yoğunlaşmışken, yeniden Oda Tv ve Soner Yalçın’ın gündeme getirilmesi, Şener ve Şık konusunda iktidar yanlısı gazetecilerin bile eleştirel yaklaşımlar sergilediği bir ortamda, Şener ve Şık vakasını karartmaya, unutturmaya yönelik sanki. Şener ve Şık’ın suçlu olmadıkları yolundaki izlenim güç kazanadıkça, bu iki meslekdaşımızı, Oda TV’de ele geçirildiği öne sürülen belgelerle suçlama çabası artıyor.

• Bir gazeteci, muhabir, haber müdürü ya da Yazı İşleri Müdürü, doğruluğundan gerçekliğinden emin olmadığı bir bilgiyi, belgeyi yayınlamamak durumundadır. Zaman ve Yeni Şafak, sözkonusu belgeleri yayınlarken, özellikle itham edilen kişi ve kuruluşların da (Mesela OdaTV ya da avukatları) onay ya da görüşünü almışlar mı? Belli ki almamışlar. Yoksa aldılar da yayınlamadılar mı? Kendini savunamayacak konumda insanlar aleyhinde yayın yapmak en azından dürüstlük değil. Tek taraflı yayın yapmak da gazetecilik değil.

• Nihayet bu belgelerde kullanılan dil, benimsenen söylem, ‘fabrikasyon’ endişesini güçlendirecek derecede beceriksiz ve ihtimamsız. Belge neredeyse Türk Ceza Kanunu incelenip kaleme alınmış, suç oluşturabilecek ne kadar unsur varsa, hepsi sıralanmış. Bu arada suç olmayan yakıştırmalar da eklenmiş.

• Kendisini siyasi lider sanan birisinin böyle bir talimatname yazması şaşılacak bir durum değil. Böyle bir belgenin bir yazı işlerinde bulunması da garip değil. Bence çok az bir ihtimal ama, bu belgeyi(leri), gazetecilik adı altında kaleme alan varsa, evet buna gazetecilik denmez. Ama soruşturma gizliliğini ihlal edip, doğruluğu kanıtlanmamış bir belge ile haber tahrifatı yapmaya da asla gazetecilik denmez. Birileri gazetecilik yapmıyorsa, bir başkalarının da gazetecilik yapmama hakkı doğmaz. Bir odakta anlaşılan bir telaş, bir panik var. Yakında Hazreti İsa’nın katilini bulup açıklayacaklar galiba…

• Son olarak, unutulmasın, Oda Tv konusunda, temel mesele bu İnternet sitesinin ya da Soner Yalçın’ın ne kadar iyi bir gazeteci, ne kadar muhalif bir gazeteci olup olmadığı değil. Baskıya maruz kalan kurum ve kişilerin, kimliği, siyasal eğilimi önemli değil. Önemli olan bir iktidar gücünün, basın özgürlüğüne yönelik olarak, hukuk kural ve usullerine önem vermeksizin, bir hakkı sert bir şekilde ihlal etmesi.


Ragıp Duran/Habervesaire