30 Aralık 2009 Çarşamba

Zaman’dan Sansürlü Le Monde Çevirisi

Paris’deki Gülen Okulu hakkında Le Monde’un Istanbul muhabiri bir yazı yazmış. Orijinal metin iyi bir gazetecilik çalışması sayılır. Zaman gazetesi ise, Le Monde’daki haberi aktarırken, orijinal metinde Gülen Cemaati hakkındaki tüm eleştirel, olumsuz ve sorgulayıcı bölüm, cümle ve deyimleri temizlemiş. Ne gerek var?




İnternet’de 29 Aralık tarihli Le Monde’da ‘Les eclaireurs de l’islam suscitent la controverse’ başlıklı bir yazı yayınlandı. (Bkz. http://www.lemonde.fr/societe/article/2009/12/29/les-eclaireurs-de-l-islam-suscitent-la-controverse_1285751_3224.html). Bu başlığın çevirisi ‘İslami Aydınlatmacılar tartışma yaratıyor’. Le Monde’un Istanbul’da mukim Türkiye muhabiri Guillaume Perrier, zahmet edip Istanbul’dan kalkıp Paris’in banliyösüne gidip, oradaki Fetullah Gülen cemaatinin okulu hakkında bir inceleme yapmış ve sonuçlarını ‘Enquete’ (Araştırma) üst başlığıyla yayınlamış. Belli ki, Perrier davetli olarak Paris’e gidip kendi çalışma alanının dışında bir röportaj yapmış. Le Monde’un Paris’te herhalde yeterli eğitim muhabiri vardır!
30 Aralık tarihli Zaman gazetesinde de Paris mahreçli, Emre Demir imzalı ‘Türkler, Fransa'da göçmenlerin eğitim sorununa çözüm sağlıyor’ başlıklı bir yazı yayınlandı. (Bkz. http://zaman.com.tr/haber.do?haberno=933864&title=turkler-fransada-gocmenlerin-egitim-sorununa-cozum-sagliyor&haberSayfa=1)
Bu yazı sözümona Le Monde’daki yazıyı aktarıyor. Atlaya zıplaya yapılmış bir çeviri. Le Monde’daki yazıda Fetullah Gülen cemaati hakkında ne kadar kuşku uyandıran cümle varsa ya olduğu gibi es geçilmiş ya da tahrifatlı bir şekilde çevrilmiş. Mesele, teknik bir çeviri hatası ya da çeviride özensizlik değil. Le Monde’da çıkan bir yazıyı tahrif etmek…Bunu yapanlar kendilerini çok uyanık sanıyorlar. Çünkü hiç kimse, özellikle Fransa’da yaşayan Türkiyeliler ya da Fransızca bilen Türkiyeliler, hem Zaman’ı hem de Le Monde’u okumayacaklar değil mi? Muhabir Perrier orijinal haberinin Zaman’daki Türkçe çevirisini okuyunca Gülen Cemaatine daha fazla güven duyacak değil mi?

Zaman’ın çeviri sansürüne tuttuğu birkaç bölümü aktarayım:

• Le Monde’daki orijinal yazıda, en az iki kez, okulun mali ve esin kaynağı konusunda yetkililerin ‘discret’ (kapalı, ağzı sıkı) davrandığı yazılı. Türkçe metinde bunlar hiç yok.
• Okuldaki disiplinden sözederken Fransızca metinde , öğrenciler için ‘Sigara içmek, tükürmek, küfür etmek, telefon etmek sözkonusu olduğunda cezalar yağıyor’ cümlesi Türkçe namevcut.
• Okuldaki Fransız öğretmenlerin Katolik okullardan geldiğini belirtmiş Le Monde. Zaman, bu bilgiyi nedense yazmamış.
• Fransa’daki Gülen okulunun yetkilileri yerel yöneticilerle temasa geçtiğini Zaman yazıyor da, Le Monde’un ‘Yerel yetkililer mesela komünist belediye okul yöneticilerine pek güven duymuyor’ cümlesi yok.
• Zaman, ek bilgi ya da reklam amacıyla herkül.org sitesinden bahsediyor,Le Monde ise sadece ‘Bir internet sitesi diyor’.
• Le Monde Gülen tarikatinden sözederken ‘Bu tartışmalı tarikat Türkiye’de toplumu İslamlaştırmakla itham ediliyor’ diyor. Zaman da bu cümle yok.
• Zaman, Le Monde’da yayınlanan okul yetkilisi Nihat Sarıer’in şu cümlesini de beğenmemiş olsa gerek ki Türkçe haberine koymamış:
‘Bizim amacımız farklı. Biz iyi yurttaşlar yetiştirmek istiyoruz, İslamiyetin promosyonu yapmak istemiyoruz’.

• Le Monde’daki orijinal metinde yer alıp Türkçeye aktarılırken pas geçilen bazı cümle ve deyimler de şunlar:
- Okul, her türlü cemaatçi girişimi redediyor
- Okullar, Gülen Cemaatinin vitrini
- Muhafazakar Zaman gazetesi
- Örgüt (Cemaat) özellikle ABD’de kök salmış durumda, oradaki okulların Amerikan hıristiyan üniversiteleri ile yakın bağları var
- Amerikan Adliyesinin bir raporuna göre Cemaatin 25 milyar dolar…
- Cemaat, laik cumhuriyetin sürekliliğini tehdit ediyor…
- Cemaat mensupları, Türkiye’de bürokrasinin ve polisin içine sızıyor
- Mali kaynakları bir sır
- Cemaat, ABD dış politikasının Orta Asya ve Orta Doğu’da sıradan bir piyonu
- Işık Evleri…


Bu cümle ve deyimler çeşitli kaynaklara atfediliyor orijinal metinde. Zaman ise bu hassas(?) konulara hiç girmemeyi tercih etmiş.
Zaman’ın çaresizliği ortada: Paris’deki okulun tanıtımını yapmak için Istanbul’dan koca Le Monde’un muhabirini davet edeceksin, ağırlayacaksın. Onun yazdığı yazı tam istediğiniz gibi çıkmıyor. İçinde hatta başlıkta bir sürü ‘olumsuzluk’ var. Açıkça aleyhimize bilgi ve görüşler var ayrıca da Cemaatimiz hakkında kuşku yaratacak yargılar var. Ne yapalım? Koskoca Le Monde bizden sözediyor. Biz bu yazıdaki olumlu bölümleri alalım, olumsuzları görmezden geliriz.
Zaman’ın gazeteciliği işte bu!
Tabusu olan doğru dürüst gazetecilik yapamaz.
İşin içine Gülen, cemaat, Işık Evleri vs… girince Le Monde da tahrif edilir, New York Times da. Sonra da televizyon reklamlarında ‘Önyargısız olalım, etiket takmayalım’ muhabbetleri. ‘Sahtekar ve sansürcü Zaman’ desek şimdi, kültürlerarası diyaloga ihanet mi etmiş olacağız!

29 Aralık 2009 Salı

Mors mirabilis *


Ertuğrul Özkök’ün Hürriyet’ten ayrılması şahsi bir sorun değil. Siyasi iktidar ile Medyatik iktidar arasında bir süredir kızışan kavganın bir yan etkisi (Lateral Damage). Erken ve mutlu bir ölüm…

Özkök’ün Hürriyet’in Genel Yayın Yönetmenliğinden ayrılması önemli.
Kişisel nedenlerini bilemeyiz. Belki yazar. Ama yazdıklarına inanmamız zor.
Özkök, aslında bir süredir ‘günah çıkarma ile vasiyetname’ arasında bir şeyler yazıyordu. Ayrılma kararının yeni olduğunu iddia etmek doğru değil.
Özkök’ün ayrılmasında üç önemli neden olabilir:
- Maliye’nin Doğan Holding’e kestiği vergi cezası ile medya grubunun mali açıdan çok güç duruma düşmesi hatta bazı gazete ve televizyon kanallarını satmak zorunda kalması
- AKP iktidara geldiğinden bu yana, özel olarak da Gül’ün Çankaya’ya çıkmasından sonra AKP ile Hürriyet arasındaki gerginlik had safhaya ulaştı
- Hürriyet, bu ilk iki boyutta köşeye sıkışınca, geleneksel kimliği (Devlet gazetesi) ile benimsemesi gereken yeni kimliği (Popüler, siyasi iktidar yanlısı) arasında bocaladı. Sonuç olarak, medyatik iktidarın en güçlü sesi olarak, Hürriyet, (Kendilerine Amiral Gemisi diyorlar), siyasi iktidar ile askeri iktidar arasında sıkışıp kaldı.

Her üç boyutta da Amiral Gemisinin Kaptanının sorumluluğu var. Gemiyi kurtaramadı. Üstelik de şimdiye kadar rotayı o çiziyordu. Gemi belki batmak üzere, ya da korsanlar tarafından ele geçirilecek. Göreceğiz…
Özkök, kendisine ‘Avustralyalı’ sıfatını uygun görür. Kanguru ülkesinin bozkırından gelip Londra’da, İmparatorluğun başkentinde önemli bir iş yapan, hırslı, saldırgan insanlar için kullanılır bu benzetme. İngilizcede ‘Avustralyalı’ sıfatı aslında daha çok, ‘kaba-saba’, ‘köylü’, ‘görmemiş’ ya da Özkök’ün yanlış kullandığı deyimlerden biri olan ‘sonradan görme’ anlamına gelir.
Özkök, şimdi Avustralya bozkırına dönmek durumunda.
Ayrılırken de 20 yılını anlatmak için İngilizce bir cümle kurmuş: That was a good life! Kuşkusuz kendisi son 20 yıl çok güzel (Ayrıca da zengin!) bir hayat yaşamıştır herhalde. İyi de bunu neden İngilizce söylüyor?
Bu arada Üsküdar’daki mahkemede Emin Çölaşan’ın kazancı konusunda TL ve dolar üzerinden ayrıntılı bilgiler veren sabık yönetmen, acaba kendi maaşı ve yan gelirleri hakkında da okurlarını bilgilendirecek mi?
Kabul etmek gerekir, 20 yıl boyunca Hürriyet’in başında kalmak gazeteciliğin ötesinde, hatta dışında beceriler ister. Çünkü o koltuk medyatik iktidarın tahtıdır. Doğru. Ama Özkök’ün tahttan devrilmesi, aslında biraz da siyasi iktidarın medyatik iktidara vurduğu bir fiskedir.
Özkök, Doğan ve Doğan’ın kızlarıyla da artık uzlaşamaz hatta anlaşamaz hale gelmiş durumda. Ama bu tali bir faktör.
Özkök, Hürriyet gazetesinin başında, benim izleyip az çok bildiğim, Nezih Demirkent ve Çetin Emeç’in dönemlerine oranla farklı bir liderlik geliştirdi. Evet, Hürriyet, başlı başına bir kurumdur, yani temel kurumsal ilkeleri/özellikleri vardır. Ama başındaki insan da o kurumu belirli ölçüde etkiler, biçimlendirir, rengini vermeye çalışır. Özkök bu konuda başarılı sayılabilir. Kesin olarak ne kadar başarılı olduğunu önümüzdeki 1-2 yıl içinde daha net görebileceğiz. Küçük Özkök bey ve Özkök hanımların, ustaları gittikten sonra, neler yapacaklarını izlemek lazım.
Özkök’ün gazetecilik/habercilik tarzı ve bu konulardaki anlayışı çok tartışmalı. Üstelik yüzeysel ve uçucu. Gazeteciliğin temeli olan habere muhalefet ediyor. Gazeteciyi, yazarı, röportajcıyı haberin ana öznesi haline getiriyor/getirdi. Aklınca yıldızlar yaratıyor/yarattı. Gazetecilik gibi çok kolektif bir uğraş alanında, meslekte bireyi(olabilir) ve bireyciliği (olamaz ve zaten de olmuyor) önplana çıkarmaya çalışıyor. TÜSİAD üyesi ama Gazeteciler Cemiyet’ine üye değil, magazin muhabirleri derneğine üye. Belki de bundan sonra Kelebek ekinde okuruz yazılarını.
Özkök’ün etkisi, Doğan grubu ile sınırlı değil. Tüm egemen medyada bir rol model oluşturdu. Aslında çok orijinal bir mesleki şahsiyet değil. Benim izlediğim ülkelerde de, yani Fransa’da, İngiltere’de, ABD’de de medya alanında ve diğer alanlarda çeşitli boylarda ve renklerde Ertuğrul Özkök’ler var.
Mesela Le Monde’un eski Yazı İşleri Müdürü Edwy Plenel, Özkök’ün Troçkist versiyonu sayılabilir. Şimdilerde İnternet’de faaliyet gösteriyor ama tabi ki arkasında Le Monde olmayınca Plenel’in Plenelliği kalmıyor.
Bu grup şahsiyet, işte Baby Boom denilen kuşağa mensup. Yani 2. Dünya savaşının bitiminden sonra doğmuşlar. Çoğunlukla orta ve alt gelir sınıflarından yola çıkmışlar. 20’li yaşlarında genellikle solculuk dünyasına girmişler. 80’lerden bilhassa 90’lardan sonra ‘Solculuktan bir hayır gelmeyeceğine’ inanıp (Çünkü onlar solculuğu kendi hayırlarına bir şey sanıyorlardı) neo-liberal düzenin sözcüsü, uygulayıcısı olup , iş ve medya dünyasında enerji-sinerji-vizyon-misyon cikletiyle adı sanı bilinen kişiler haline geldiler. Ayrı bir mesele…
Özkök, bugün hala 12 Eylül’ü ve Kenan Evren’i savunuyor. Sadece bu özelliği bile yeteri kadar olumsuz.
Medya dışı alanlardan milyonlarca dolar gelir sağlarken, koalisyon hükümetleri ya da tek parti döneminin ilk başında, yani siyasi iktidar ile medyatik iktidar iyi anlaşırken (İkinci birinciye uyum sağlayıp boyun eğerken ya da Paşa Paşa geçinirlerken) Hürriyet’i yönetmek nispeten kolaydı. Şimdi ise muhalefet etmek istiyorsun, edemiyorsun. Başında Maliye’nin kılıcı sallanıyor. Ergenekon’u ürkekçe savunacaksın, onu da tam yapamıyorsun.

Sonuç olarak, ben bir medya eleştirmeni olarak üzgünüm. Özkök’ün Hürriyet’i, bana ve benim gibi düşünenlere sürekli eleştiri malzemesi sağlıyordu. Artık sadece E.Ö imzalı köşe yazılarına kaldık.
Okur olarak ise, Özkök’ün gidişi, erken ama mutlu bir ölümdür. Çünkü bizzat kendisi, emeklilik için, yarı şaka yarı ciddi, 2020/2030 gibi tarihler telaffuz etmişti. Kendini ve star muhabirlerini haber yapan yönetmenin gidişi, gazetecilik/habercilik açısından müjdedir. Artık şaçma sapan şarap muhabbetleri okumayacağız; yönetmenin ilk gençlik anıları, eşi, kızı, torunu ve yakın arkadaşlarının kamuyu , okuru ilgilendirmeyen maceralarından da mahrum kalacağız. Yerine Enis Berberoğlu’nun gelmesi, Berberoğlu’nu tanıyanlar için sevindirici ve olumlu. Cumhuriyet kökenli bu meslekdaşımız, şimdiye kadar ciddi gazetecilik yaptı. Bundan sonra da yapmasını beklemek en doğal hakkımız. Berberoğlu’nun Hürriyet’i Özkök’ün yaptığı Hürriyet’ten mutlaka farklı olacaktır. Ancak bir sorunun yanıtını henüz bilmiyoruz: Berberoğlu’nun Hürriyet’i hala Aydın Doğan’ın Hürriyet’i mi olacak?

•Şahane Ölüm

DURUM VAHİM UMUT AZALIYOR…


Fransa’da da, Türkiye’de de, ABD’de de, kısacası bütün dünyada medya vahim bir bunalım geçiriyor. Varoluşsal/yapısal bir bunalım, diyor uzmanlar. Neden acaba? Ve ne yapmalı ?

‘’Her şey kötü. Basın da. Bu arada, hem okur, hem meşruluk, dolayısıyla da geleceğini yitiren medya hakkında kolokyumlar, sempozyumlar yapılıyor, raporlar yayınlanıyor. Gerçek anlamda varoluşsal bir bunalım yaşıyor medya.(…) Haber konusunda yoksul, ama alışkanlıklar konusunda zengin olan medya organlarını satın alanlar da bıktı ve artık başka alanlara bakıyorlar. Bu eski medyanın hiçbir işe yaramadığını görüp, İnternet sayesinde artık ‘Gazeteci-Yurttaş’ olan insanlar, ‘Bir Başka Basın’ı düşlüyor. Herkes için herkes tarafından yapılan bir gazeteciliği…(…) Habercilik yaparken; doğrulamak, çaprazlama bilgileri denetlemek, önem sırasını düzgün belirlemek, kısıtlayıcı bir sürü kurala uygun davranmak, yazdığı haberi kendisinden daha akil, daha kıdemli bir meslekdaşına okutmak, haberin cereyan ettiği sahaya gidip inceleme yapmak, hüküm vermeden önce dinlemek…Tüm bunlar İnternet muhabbetlerinde, Facebook’larda, Twitter’larda yok tabi.(…) Gazeteci/haberci, kesin olmalı, özenli olmalı ve mütevazı olmalı. Değerlerimize, yaşam tarzımıza, fikirlerimize yabancı da olsa, ötekiyle empati kurmaktır iyi gazetecilik. (…) Beklenmedik karşılaşmalar olsa, anlam yaratan şoklar yaratsak, hem farklı hem de rahatsız edici fikirleri sahneye çıkarsak, rahatsızlığı ve beklenmediği seçsek…esas gazetecilik işte bu’’
Paris’te aylık yayınlanan ‘Medias’ dergisinin 22. sayısının giriş yazısından aldım bu satırları.
Bu dergi, öyle küçük solcu bir grubun ya da alterküreselcilerin yayın organı filan değil. Kuşe kağıda basılı şık bir meslek dergisi. Fransa’da ana akım medya profesyonellerine sesleniyor. (Meraklısı www.revue-medias.com sitesinden ayrıntılara bakabilir).
Biz Türkiye’de, genellikle, kendimizi çok sevdiğimiz, başkalarıyla da pek ilgilenmediğimiz için, yabancı ülkelerde olup bitenleri pek bilmeyiz. Merak eksikliği nedeniyle de kimse kendi alanında dış dünyadaki gelişmelerden pek haberdar değildir. Yabancı dil bilen insan sayısı, teorik olarak yüksek olabilir ama, ilgi ya da uzmanlık alanındaki mesleki yayınları, dergi ve kitapları okuyan sonuç olarak bir avuç insandır. Aslında bir Avrupa İmparatorluğu olan Osmanlı’nın yıkılmasından neredeyse Özal dönemine kadar çok içe kapanık bir siyasal-ekonomik-kültürel yaşantısı oldu bu memleketin. Ben bile hatırlıyorum, 70’li yılların başında, yurtdışında Üniversite eğitimi görmek için özel dövizli öğrenci burs sınavına girmek zorunda kalmıştım. Döviz yetersizliği gerekçesiyle, bir aralar yurtdışına çıkış hakkı, yanlış hatırlamıyorsam, iki yılda bir kez ile sınırlanmıştı.
Artık bu tür kısıtlamalar yok, üstelik de İnternet var. Ama merak olmayınca, profesyonellik olmayınca üstüne para da verseniz ‘Adam sen de…’ciler, ‘İşim gücüm yok Fransız medya dergisi mi okuyacağım?’ diyor. Hoş, böyle konuşanların, gazeteden başka bir şey okudukları konusunda derin kuşkularım var. Bu tür şahsiyetler, gazete derken, gazetedeki kendi yazısını okur genellikle. Kitapla ilişkisi ise, eş-dost ya da meslekdaşlarının çıkardığı ve kendisine imzalayıp gönderdiği kitapların arka kapak sayfasındaki özeti iktibas edip okurlarına tavsiye etmekle, ya da bir başka deyişle, eşin-dostun kitabının bedava reklamını yapmakla sınırlıdır.
Halbuki bu yazının girişindeki 14 satırda anlatılanlar Türkiye için de bire bir geçerli değil mi?
Üstelik sadece Fransa ve Türkiye’de değil medya bütün dünyada büyük bir bunalım geçiriyor. Klasik medyanın işlevi ve varlığı bile artık tartışma konusu. Medya , Batı ve Doğu ülkelerinde, kamuoyu araştırmalarında, en güvenilir kurumlar listesinde hep en sonlarda.
Kuşkusuz her ülkenin kendine has koşulları nedeniyle medyanın içine düştüğü kriz hakkında araştırmalar, tahliller yapılıyor. Kimisi akademik kimisi mesleki nitelikteki bu çalışmaları gözden geçirdiğimizde, özgün koşul ve nedenlerin tali, genel sebeplerin ise asal olduğunu görüyoruz. Yani medya tüm dünya ülkelerinde, inanırlık, güvenirlik kaybediyor, tirajlar sürekli düşüyor, gazete-radyo-televizyon haberciliğinde ciddiyet ve kalite yerlerde sürünürken, reklam ideolojisinin tüm tezahürleri –magazin, eğlence, özel hayatlar- laubali bir şekilde egemen hale geliyor.
Medya mülkiyeti her yerde ya oligopol ya da monopol haline geliyor. Maliye, sanayi ve büyük ticaret dünyası artık medyayı neredeyse olduğu gibi ele geçirmiş durumda.
Ama örneğin 60’lı yılların basın ortamına oranla en önemli değişiklik, gazeteciliğin/haberciliğin sınıf değiştirdiği. Türkiye için de geçerli bu dönüşüm. Eskiden az da olsa mülksüzlerin, sessizlerin, hiç olmazsa orta gelirli yurttaşın tipik bir aynası olabilen, ya da olmaya çalışan gazeteler, artık gerek içerik gerekse biçim açısından tamamen ve sadece siyasi-ideolojik-ekonomik egemenlerin sesini yansıtıyor. Yoksullar hatta orta sınıf mensupları bile, 3. Sayfalık bir haber konusu olamazlar ise, mesela bir cinayetin öznesi ya da hedefi, sayfalara, ekranlara giremiyor. Çünkü oraları, varsa yoksa, siyasi iktidar, askeri iktidar (Türkiye’de), ekonomik iktidar ve ideolojik iktidarın sözcüleri tarafından işgal edilmiş durumda. Kalitesizliğin önemli nedenlerinden biri bu. Gazetecilik, hem yapılırken çok kolektif bir meslek, hem de yüzbinlere, milyonlara hitap ettiği için çok kitlesel bir alan ve uğraş. Ne var ki, küçük bir azınlık, yani medya elitleri üretiyor, kitleler tüketiyor. Bu da yapısal bir çelişki. Kitle de elitin ürettiği bu mecrada kendisini, kendi çıkarını, sorununu bulamıyor.
‘Mimétisme’ denilen, bir başkasının yaptığını taklit ya da tekrar etmeye dayalı bir refleksle hareket ediyor gazete yöneticileri. Bir gün mesela 5 büyük (Tiraj açısından) gazeteyi alın, tümünü incelemeye gerek yok, sadece birinci sayfalarının haber dökümünü yapın, en az yüzde 70 ortak haber göreceksiniz. Sağcı-solcu, laik-islamcı, liberal-muhafazakar ayrımı yapmadan egemen medya,(Buna kibarca ‘yaygın medya’ diyorlar) aslında asli görevi olan, aynı ideolojik kalıpları, haber temelinde, yenileyip yineliyor hergün. Bu yüzde 70 ortak haberi de, siz zaten bir gün önce akşam izlediğiniz herhangi bir televizyon kanalında görmüşsünüzüdür. Bu haberlerin büyük bir çoğunluğu da ‘Ankara Haberi’ tabir edilen devlet haberleridir. Başbakan dedi ki…Cumhurbaşkanı dedi ki…Genel Kurmay Başkanı dedi ki… A holdingin sahibi dedi ki… Satış açısından ilk beşe giren gazetelerin bir de meşhur ekonomi sayfaları var. Bu bölümün doğru adı da aslında işverenler sayfası olması gerekir. Haberle reklamın tamamen birbirine karıştığı bu ekonomi sayfalarında sokakdaki yurttaşın cebini doğrudan ilgilendiren çok az haber var. Varsa da o da işveren ya da hükümet perspektifiyle veriliyor. Bazen en az üç sayfa borsa çizelgeleri. Sanki Türkiye’de milyonlarca yurttaş her gün borsada aktif.
Saymakla bitmez olumsuzluklar.
Medya mülkiyetindeki köklü değişim, yani aileden gazeteci patronlardan, holding medyasına geçiş, tüm bu olumsuzlukların temel müsebbibi. Gazeteler artık bağımsız değil. Ya büyük bir sinai-mali-ticari holdingin yayın organı ya da hükümete/devlete yakın bir odağın gizli sözcüsü. At sahibine göre kişnediğine göre, basın da esas olarak, yurttaş çıkarı için değil, holdingin, patronun ya da hükümetin/devletin çıkarı doğrultusunda yayın yapıyor. Çünkü gazeteleri mali açıdan, esas olarak okur (Bayi satışı ve/ve ya abonman bedeli) değil, reklamverenler yani işveren dünyası destekliyor. Onların ideolojisi belirliyor yayın politikalarını.
İşin daha da vahim yanı, ne medya patronları ne de üst düzey yöneticiler bu felaketin farkında. Aydın Doğan mesela, hükümetin kestiği vergi cezasıyla meşgul; Ciner, ihaleyi aldıktan sonra zaten pısırık olan AKP muhalefetini iyice zayıflattı; Karamehmet çalışanlarına doğru dürüst maaş ödemiyor; Çalık, iktidar yanlılığı nedeniyle reyting ve tiraj kaybettiğinin bilincinde değil galiba; F tipi gazete, artık doğrudan militan yayıncılığa başladı; Yeni Şafak, sönüyor; Taraf, habercilik değil başka bir şey yapıyor…
Özkökler, Mutlular, Şafaklar, Altaylılar, Dumanlar…vs… medyatik ya da siyasal iktidar konumunun verdiği rahatlık ve mağruriyetle günü kurtarmanın derdine düşmüşler. Meslek, mesleğin içinde bulunduğu gayya kuyusu umurlarında değil.
Gazetelerde ekranlarda, herkes takım tutar gibi bir siyasi odağı övüp meşrulaştırmakla meşgul. Geri kalan sayfa ve zamanlarda da, kim kimle şaapmış, kim nerede ne yemiş-içmiş saçmalıkları. Gazeteci geçinenler, kah soyunup kah örtünüyor, ona buna küfür hakaret, hatıra defterine yazacaklarını köşelerine dolduruyor, anasını-babasını kızını-karısını anlatıyor, umreye gidiyor, aslında sıfır haber değeri olan her şeyi, bu arada kendini haber yapıyor.
Eskiden, çok değil 20-30 yıl öncesine kadar ekmek kazandıran meslekler vardı. Mesela gündelikçi terzi ya da saka, belki de bakkal…İflaslara, periyodik krizlere rağmen bu neo-liberal fırtına karşısında gazeteciliğin/haberciliğin olumsuz dönüşümü engellenip, kamu çıkarını savunan kaliteli gazetecilik canlandırılamazsa, gazeteciler de sakalarla gündelikçi terzilerin safına katılır.