2 Ekim 2009 Cuma

Ayakkabı (Bis) !

Bağdat’tan sonra Istanbul’da da bir gazeteci bir iktidar temsilcisine ayakkabı fırlattı. Gazeteci esas olarak ne iş yapar? Yapmalı? Son dönemlerde gazeteciler haber yapmak yerine neden daha çok haber olmayı tercih ediyor acaba?

Birgün gazetesi politika editörü Selçuk Özbek’in 1 Ekim Perşembe günü Bilgi Üniversitesindeki bir toplantıda İMF Genel Müdürü Dominique Strauss-Kahn’a (DSK) ayakkabı fırlatması hem siyasi hem de gazetecilik etiği açısından tartışmaya yol açtı.

Siyasi açıdan bakıldığında, şiddet içermeyen her türlü tepkinin, protestonun demokratik ortamda hoşgörüyle karşılanması, bunun doğal, olağan, hatta yasal ve meşru olduğunu kabul etmek gerekir.

Dünyada her gün bu tür eylemler yapılıyor. Muhalifler, protestocular karşı oldukları kişi ya da kurum temsilcilerine kremalı pasta, çürük yumurta ya da boya atıyor. Özellikle Batı ülkelerinde bu tür eylemler bazen haber bile olmuyor. Eylemci, mağdur tarafından şikayet edilmezse gözaltına bile alınmıyor. Protestoya uğrayan da, üstünü başını temizleyip işine devam ediyor.

Ne var ki, bu son olayda, ‘Türk misafirperverliğine yakışmadı’, ‘Bu bir saldırıdır’, ‘DSK aslında sol kökenli bir yöneticidir’ ya da ‘Global bir başkent olarak Istanbul’un imajı bozuldu’ gibi itirazlar öne sürenler, milliyetçi ve muhafazakar görüşleri ya da garip solculukları nedeniyle demokratik bir hakkı görmezden geliyor.

Kimi yorumlarda, protesto eyleminin yeteri kadar orijinal/yaratıcı olmadığı hatta taklit olduğu hatırlatılıyor. Bazıları ise bu tür bireysel ve kahramanvari eylemler yerine kitlesel protestoların önemine dikkat çekiyor. Bence haklılar.

Gelelim şimdi işin gazetecilik etiği açısına:
Ayakkabıyı fırlatan kişinin gazeteci olması konuyu farklı ele almamızı gerektiriyor. Birgün gazetesi Yazı İşleri Müdürü Selami İnce, Perşembe akşamı TRT 1’de yayınlanan ‘Medya Müfettişi’ programında, protesto eylemini gazete olarak da onaylayıp desteklediklerini söyledi. İnce, ‘Selçuk Özbek’in politika editörü olmasına rağmen, bu toplantıyı bizzat izlemek istediğini’ söyledi. Bir başka haberde ise Özbek’in iki gündür izinli olduğu belirtiliyordu. Selçuk Özbek, olaydan sonra yaptığı açıklamada, olayın ‘spontane olarak’ geliştiğini belirtti. Önceden bir hazırlığı olmadığını söyledi. Ne var ki, salonda, ayakkabı fırlatma olayının hemen ardından, bir genç kızın pankart açmaya çalıştığını gördük. Genç kız ile Özbek’in aynı siyasi grubun üyeleri olduğunu da öğrendik.
Bir başka ayrıntı da, Selçuk Özbek’in öğrenci kimliği. Açık Üniversite öğrencisinin bir gazetede ya da herhangi bir işyerinde çalışması kadar doğal bir şey olamaz. Ancak İnce’nin açıklamalarından, Özbek’in bu toplantıya, öğrenci kimliği ile değil, gazeteci hatta muhabir olarak gittiğini anlıyoruz. Zaten, Birgün yetkilileri de olayla ilgili haberleri ajanslardan ve başka gazetelerdeki meslekdaşlardan alıp yayınladıklarını söylediler. Bu ayrıntı önemli. Böylelikle Selçuk Özbek’in bu toplantıya Birgün gazetesi muhabiri kimliği ve gazetecilik yapmak amacıyla gitmiş olduğu teyid edilmiş oluyor.

Kendimi tutamadım!

Bu araya bir parantez açmak istiyorum:
1978 ya da 79 yılı olmalı. Aydınlık gazetesindeyiz. Istanbul’da bizim de çok önem verdiğimiz bir ‘Ne Amerika Ne Rusya’ yürüyüşü var. Hem haber hem de fotograf için muhabir bir arkadaş görevlendirilmiş. Atılgan, heyecanlı ama genç ve tecrübesiz bir arkadaş. O zaman cep telefonu filan yok. Biz gelişmeleri haber merkezindeki polis telsizinden izleyebiliyoruz. Yürüyüş başlamadan önce genç muhabir ön haberini geçti. Yürüyüş başladı, devam etti ve bitti. Ama ne yazık ki bizim muhabirden ses seda yok. Gazeteye gelip haberini yazması, fotograflarını banyo etmesi gerek. Sayfa bağlandı bağlanacak. Ajanslardan, sağdan soldan bilgiler toplayıp haberi yazdık. Arşivden eski bir yürüyüş fotografı bulup birinci sayfayı çattık, pikaj-montaj derken sayfa kalıba gitti. Hatları kaçırmayacak şekilde sayfayı yetiştirdik. Saat ilerlemişti. Bizim muhabirden hala ses seda yok. Aradık taradık yok. Sonunda akşamın ilerleyen saatlerinde, Genel Yayın Yönetmenimiz Oral Çalışlar Emniyet’i aradı ve bizim muhabirin karakolda alıkonduğunu öğrendi. Çalışlar birkaç arkadaşla gitti ve muhabir arkadaşımızı karakoldan aldı, gazeteye getirdi. ‘Ne oldu?’ diye sorduk. Biraz mahçup biraz kızgın anlattı: ‘Yürüyüşün bir aşamasında polis göstericilere müdahale etmeye kalktı. Oradaki arkadaşlar da slogan atarak polise direndi. Ben de kendimi tutamadım. Gruba katılıp slogan atarak polise direnince bizi yaka paça aldılar’.
Gazetede o anda bir tartışma başladığını hatırlıyorum. Çoğu arkadaşımız muhabir arkadaşı haklı buldu. Polisin tutumunu kınadı. Az sayıda arkadaşımız ise, muhabirin yürüyüşe slogan atıp polise direnmek için değil haber yapmak için gittiğini söyleyip, görevin, siyasi katılımdan daha önemli olduğunu söyledi. Hatta biz bu polis müdahale girişiminden habersizdik. Hem yürüyüşün tümünü hem de bu ayrıntıyı atlayabilirdik.

Gazetecilik kaçınılmaz olarak çok siyasi bir meslek. Siyaset de bir süredir belki de esas olarak medya/gazetecilik üzerinden yapılıyor. Ama siyaset ile medya örtüşen alanlara sahip olsalar da, iki farklı alan. İkisinin ayrı amaçları, yöntemleri, kuralları, ayrı işleyiş mekanizmaları var. Gazeteci, siyasetçi/militan gibi davranamaz, davranmamalı. Keza siyasetçi de gazetecilik yapmamalı. Bizim sol gelenekte ve Kürt medyasında da ne yazık ki bu ayrım her zaman net bir şekilde yapılamadı, yapılamıyor.

Istanbul Bağdat mı?

Selçuk Özbek açıklamasında, Bağdat’ta Bush’a ayakkabı fırlatan gazeteci El Zeydi’den ilham aldığını söylüyor. Ne var ki bu iki eylem benzerlikler taşımasına rağmen önemli farklı niteliklere sahip. Bağdat, işgal altındaki Irak’ın başkenti. Irak basını üzerinde ağır bir sansür var. Iraklı gazetecinin ayakkabı fırlattığı kişi de işgalin bir numaralı siyasi sorumlusu ABD Başkanı Bush. Muntazır El Zeydi’nin eylemi bence etik kurallara pek uymasa da meşru bir eylemdi. O koşullarda hem siyasi hem de mesleki alanlarda protesto kanalları açık olmadığı için ayakkabı fırlatmak anlaşılır, kabul edilir bir eylemdir bence. Eylemi gerçekleştiren bir gazeteci olsa dahi...
Istanbul ise IMF’nin işgali altındaki bir ülkenin kenti değil. Türk basınının tamamen özgür olduğunu kimse iddia edemiyor ama Irak basını kadar sansür altında değil. Üstelik Istanbul, IMF’ye karşı çeşitli kitlesel protesto eylemlerinin yapılabildiği bir kent.

Kimlik bozulması

Bu olayı aslında tek başına ele almamak gerekir. Uzunca bir süredir, bazı gazeteciler haber yapmak yerine haber olmayı tercih eder hale geldi. Amaçları, nitelikleri farklı olsa da birkaç örnek sayayım: Bosna Savaşı sırasında Türkiye gazetesinin bir muhabiri, fotograf makinası ya da kamera yerine omzuna bir makineli tüfek alıp, cepheye gidip, fotograf çekeceğine silahın tetiğine basmıştı. Bu yetmiyormuş gibi kendi gazetesi de haberi manşetten verdi: Bir Sırp’ı vurdum!
Amerikan Fox televizyon kanalının bir muhabiri de, 11 Eylül’den sonra Afganistan’a saldıran Amerikan ordu birlikleriyle birlikte elinde yine otomatik tüfekle poz verip ‘Bin Ladin’i öldürmeye gidiyorum’ demişti.
Her iki gazetecinin de gazetecilikle hiçbir ilgisi olmayan hatta gazetecilik ruhuna, felsefesine, anlayış ve pratiğine tamamen aykırı işler yaptığını belirtmeye herhalde gerek yok.

Gazeteciliğin sağladığı imtiyaz ve kolaylıklardan yararlanarak askerlik yapmak pek matah bir işlev olmasa gerek.

Daha yakın bir geçmişte Türkiye’de de benzeri vakalara tanık olduk. Birkaç Genel Yayın Yönetmeni başyazı ya da haberle hiçbir bağlantısı olmaksızın, işverenlerinin ticari-mali sorunlarını çözmek için, hafif medyatik tehditler eşliğinde iktidar sözcüleriyle görüşmeler yaptılar. Kimisi Belediye’den ruhsat istedi kimisi mukavva fabrikası için kredi teşviki. Bu iki olay belgelendi ama utanma/sıkılma Türk egemen medya yönetici ve mensuplarının sözlüğünden uzunca bir zamandır çıkmış olduğu için, bu kişiler hala köşelerinde kalem oynatıyorlar.

Bir hafta çarşafa bürünüp ertesi hafta soyunan kadın gazeteci konusu da tartışılmıştı. Ardından bu konuda sabıkalı bir ‘gazeteci’ kişisel bir Hac magazin dizisiyle yeniden haber oldu.

Haber yoksa ben haber olurum

Tüm bu sapkınlıkların son dönemde artması tesadüf olmasa gerek. Son yıllarda gazeteciliğin işlev ve konumunun değişmesiyle, kamu çıkarı, muhalefet, sorgulama, irdeleme gibi asli değerler rafa kaldırıldı. Yerine, özel çıkar savunusu, iktidar yanlılığı, yüzeysellik, egemenleri onama ve rıza yaratma/üretme gibi amaçlar uygulamaya girdi. Gazeteci, esas olarak medya mülkiyetinden kaynaklanan engel ve nedenler yüzünden, bu tür haberler yapamaz hale gelince, en iyi bildiği konuyu, yani kendisini yazmaya başladı. Buna da ‘Life Style’ gibi parlak bir etiket buldu. Yanlış tabi. Doğrusu ‘My Life Style’ olacak. Gazetecilerin bazıları, ‘olanı biteni aktarmak, yorumlamak’ alanından çıktı, ‘olması gerekeni bakın ben nasıl yaparım’ aşamasına geldi.

Birgün gazetesi editörü de, aslında ve sonuç olarak, egemen medyadakilerin benimsediği yöntemi benimseyerek kendi ideolojisi doğrultusunda hayata geçirmiş görünüyor.

Ben bu arkadaşın siyasi niyetinden ve kişisel samimiyetinden asla kuşku duymuyorum. Aynı eylemi gazeteci kimliği taşımayan birisi yapsaydı bu yazıyı bile yazmazdım. Keza, koşullara uygun ama mümkünse yenilikçi, orijinal ve tercihen kitlesel bir protesto eylemi sanırım herkes açısından daha ilginç olurdu.

Egemen medyanın yaygınlaştırmaya, kabul ettirmeye çalıştığı bir başka yaklaşım da, ‘Ancak medyaya girebilirsen ciddiye alınırsın’ anlayışı. Hele bir de medyaya manşetten, ilginç bir eylemle girebilirsen neredeyse yasal ve meşru olursun! Halbuki doğru, ciddi, özellikle de kamu çıkarı açısından bir eylemin niteliğini ölçecek, ona adeta kalite belgesi verecek kurum/makam egemen medya değildir. Medyaya girmek – ki kimi zaman doğru bir şekilde ‘medyaya düşmek’ deniyor- her zaman doğru ve iyi bir şey değil. Hele herhangi olumlu bir kınama/protesto/eylem planlarken, bunun özel olarak medyaya göre tasarlamak/düşünmek medyanın egemenliğini güçlendirmekten başka bir işe yaramaz.

Bir gazete ya da bir gazeteci, IMF’nin yani kapitalizmin önemli kalelerinden biri olan bu kurumun, milyonlarca insanı açlık, işsizlik ve sefalete nasıl mahkum ettiğini en iyi bir şekilde herhalde ayakkabı fırlatarak kanıtlayamaz. Ben gazetecilerin, yazı/haberin yanı sıra fikir, görüş ve tutumlarını ifade edebildikleri yöntemleri kullanabileceğine inanıyorum. Bir basın konferansını boykot etmek akla ilk gelen mesleki protesto şekli. IMFzede insanların dev posterlerinin sergilenmesi, Fransa’da ATTAC grubunun gerçekleştirdiği bir eylem türü. Gazeteci esas olarak, derin bilgi veren, perspektif sunan bir haber ya da analiz-sentez yazısı, düşündüren hatta bilinci ve vicdanı açan bir manşet yaratmakla yükümlü. Olumsuzluğa muhalefet ederken olumlu, doğru öneriler geliştirenleri sahneye çıkaran bir aktör. Bunları es geçip, protesto için sadece ayakkabı fırlatırsan, emperyalizm pek de yara almaz. Maalesef!

29 Eylül 2009 Salı

AKP'NİN KÜRT AÇILIMI

Express Degisi/Mavi Daktilo


Elinin beceriksiz muhafazakarlığı ile Kürdî işlere karışınca...



* Özal, Demirel, Yılmaz ve Çiller'den sonra Erdoğan da Kürt Meselesini çözmek istediğini beyan etti. Oysaki AKP iktidara geldiğinden bu yana hiç bir soruna adil ve kalıcı çözüm üretemedi. Üstelik Kürt Meselesi, iç ve dış aktörleri, jeo-coğrafyası, tarihi ve çok sayıda boyutuyla öyle kolay kolay, hazırlık, plan-program yapmadan, demokratik siyasi irade olmadan çözülebilecek bir mesele değil...Çok fazla iyimser olmamakta yarar var.




2005'de Diyarbakır'da 'Devlet hata yapmıştır' demişti. Doğru ve güzel şeyler söylemişti. Bir hafta kadar sonra Milli Güvenlik Kurulu toplantısında o konuşmayı tekzip ettirdiler. Bir süre sonra da zaten 'İstemeyen çeker gider' demek zorunda kaldı. 'DTP, PKK'ya terörist demediği sürece onlarla görüşmeyeceğim' demişti. DTP'nin tutumu ve söyleminde bir değişikilik olmadı. Ağutos başında DTP Başkanı Ahmet Türk'ü kabul etti, nispeten olumlu açıklamalar yaptılar. Ardından 'yanlış anlaşılmasın diye', Başbakan olarak değil AKP Genel Başkanı sıfatıyla görüştüğünü söyledi. Sanki iki tane farklı Recep Tayyip Erdoğan var! (Aslında bir tane bile var mı?).



Adı önce açılımdı sonra süreç oldu. Yakında yine değişebilir.

Kürt meselesine Türkiye Çözümü, Demokratikleşme gibi parlak sözler uçuştu havalarda. Çözümün koordinasyonu da İç İşleri Bakanına verildi. Fransızcada İç İşleri Bakanına '1 Numaralı Polis' denir. Bu zat da sıfatına uygun bir mekanda, Polis Akademisinde, Kadri Gürsel'in pek hoş bir tanımlamasıyla 'ortak noktaları hükümeti eleştirmekten özenle sakınıp kaçınan' bir grup gazeteci ve akademisyeni kolektif danışmanlık hizmeti için topladı. Bu konuda 'Gazeteci Devlete Danışmanlık Yapabilir mi ?' başlıklı bir yazı yazdım (Bkz. http://www.apoletlimedya.blogspot.com/ 3 Ağustos 2009). Cengiz Aktar, bu davet için 'Türkiye'de kimse doğru dürüst kitap filan okumuyor, herhangi bir konuda kimsenin doğru dürüst bilgisi yok. Bu yoklukta gazeteciler, işte az çok hem mürekkep yalamış insanlar, hem elleri kalem tutuyor, ağızları da laf yapar. Onun için onları çağırmışlardır herhalde' demişti.

Çalıştay'ın Önemi!


Davetliler arasında hem köşe yazarı hem de rektör bir hanım dikkatimi çekmişti. Öyle Kürt meselesinden filan anlayan bir şahsiyet de değil. Katılımcılardan biri de merak edip araştırmış. Meğerse, ev sahibi konumundaki Polis Akademisinin Müdürü mü Başkanı mı, her kimse, hanımefendinin eski bir öğrencisi imiş. 'Hocamı da çağıralım' demiş. Ne büyük ve ne ciddi bir organizasyon değil mi?



İmralı'da röportaj yapma isteğini açıkça beyan eden (Bu talebin gazetecilik dürtüsüyle filan ilgisi yok. Adam resmen gazeteci ama gayrıresmi olarak iktidarcı, siyasetçi, arabulucu, kurye...Ya da tersi) E.Özkök de davetliymiş ama 'mazaret beyan edip' gitmemiş Polis Akademisine. Ben önce gazeteci kimliğini mi korumak istedi acaba diye düşündüm. (yok öyle bir sorunu çünkü olmayan kimlik korunmaz!). Sonra sağa sola sordum. İki yanıt geldi. Bir katılımcı 'O gelmez, çünkü kamuoyu önünde bizimle birlikte görünmek istemiyor' dedi. Gazetesinden bir meslekdaşın açıklaması daha şahsi: 'Ertuğrul Bey, kolektif etkinliklere pek katılmaz'. Gerçekten de, mesleki olarak o meşum toplantıdan bir süre sonra Özkök, köşesinde, İç İşleri Bakanı ile özel bir görüşme yaptığını iki satır arasına sıkıştırıverdi.



Bahçeli, popüler olabilmek için reklam sloganlarından faydalanarak ürettiği '12 kötü adam' ibaresi benim tanıdıklarım açısından herhalükarda insani olarak geçersiz. Kim kötü? Hasan Cemal mi? Cengiz Çandar mı? Oral Çalışlar mı? Mithat Sancar mı? Ruşen Çakır mı? Hiç biri kötü adam filan değil. Ama bence yine de daha içeriği, rengi, şekli şemali belirsiz projeyle süreç, açılımla plan arasındaki bu AKPli (İn Washington English) faaliyete paydaş olmamalıydılar. Gazetecilik açısından kesinlikle yanlış bir tutum. Duydum, ilkeye kimse karşı çıkmıyormuş ama Kürt meselesi hayati bir meseleymiş, biz gitmesek ayıp olurmuş...vs...

Ne yapmak istediklerini biliyorlar mı?

Meclis'deki siyasi partilerden önce, açılımın lansmanını en küçük devlet çağrısına lacileri çekip koşuşturan gazeteci ve profesörlerle yapanların acaba bir plan ya da projesi var mı? İmralı'nın 15 Ağustos açıklamasını gölgede bırakmak gibi bir niyetleri olduğu kesin. Son olarak yerel seçimlerde bölgedeki gerilemeyi durdurmak gibi bir amaç da mutlaka var. Ama henüz teşhis aşamasına bile gelmemişken bu büyük sözler, göz yaşartan konuşmalar da ne oluyor? Aram'ın cenazesini Diyarbakır'a neden sokmuyorsunuz ki? Taş atan çocukların mağduriyetini unutacak mıyız? Halen cezaevlerinde kaç DTPli tutuklu var? Sonra, insan hükümet partisi olarak, DTP'den biraz ders alır. Bakın Başbakan onlara randevu verdi, onlar da hemen TBMM Başkanlık seçimlerinde AKP adayını desteklediler. Tabi bu arada Ağustos'un ilk haftasının sonunda Diyarbakır'da bir grup genç 'Kendine gel' mitingi yaparak AKP'nin Kürt operasyonuna dikkat çekti.



Benim yurtiçinde ama daha çok yurtdışında görüştüğüm, Kürt siyasetçiler, PKK'ye yakın ya da uzak olsalarda, öyle pek de hevesli umutlu görünmüyorlardı. Kürt medyasında da kuşkulu bir umut ya da endişeli bir yarı mutluluk var sanki. Tabi ki hiç kimse bu girişimden CHP ya da MHP gibi gayrımemnun değil. En önemli kazanım: Kürt meselesi, PKK, İmralı, Kandil, anayasa, azınlık/çoğunluk, federasyon, özerklik, güçlendirilmiş yerel yönetimler gibi şimdiye kadar çok rahat konuşamadığımız, tartışamadığımız sorun ve konular eskiye oranla daha özgür ve daha geniş bir şekilde tartışma gündemine giriyor.



Ne var ki çok fazla handikap var. Bu nedenle de ben fazla ümitvar değilim. Ama Kürt meselesinin gökten zembille inercesine çözülmeyeceğini, bunun bir süreç olduğunu da tabi ki biliyorum. İnişler-çıkışlar, engebeler, düz geçitler, kesintiler, molalar, intikalar olacak.

Engeller engeller

Handikapları sıralamaya çalışayım:



· ' Tarihi fırsat' demekle tarihi fırsat yaratılmıyor. Hele bu parlak ibarenin içini dolduramazsan, devamını getiremezsen hiç bir anlamı yok.

· Jakoben ve elitist yöntem: AKP tepeden inmeci bir şekilde, yeterli ve gerekli hazırlığı yapmadan bu işe koyulmuşa benzer. Erdoğan uzlaşma arayışı yerine kendine yakın danışman-gazeteci-akademisyenlerle işe başlayarak ilk potunu kırdı. AKP'nin içtenliğini sorgulamak gerek çünkü iktidara geldikleri günden bu yana hiç bir büyük krizi yönetemediler, hiç bir önemli sorunu çözemediler. (Başörtüsü, Dink Cinayeti, Cumhurbaşkanlığı Seçimi, AB süreci vs...). Teşhis aşamasını geçip çözüme kilitlenmiş gibi bir halleri var. Oysa ki çözümün en önemli anahtarı teşhis. 'Kürt meselesi nasıl çözülür' sorusuna doğru yanıt verebilmek için öncelikle 'Kürt meselesi nedir? Neden ve nasıl bu boyuta ulaşmıştır' sorularına cevap bulmak gerek.

· Başta AKP olmak üzere Türk siyaset sınıfında, ayrıca da maalesef akademi ve medya dünyasında, Kürtçe bilen, Kürtlerin 'İnsider İnformation'ına vakıf olan hakiki, güvenilir uzman sayısı pek azdır. Konuyu gerçekten bilen, tüm boyutlarını incelemiş/irdelemiş kişi sayısı da gerçekten çok az. Yasaklar, engeller, duyarsızlık, ilgisizlik, korku gibi nedenlerle Kürt meselesi bir çok kesimde gizli bir tabu olarak kalmıştır. Şimdilerde yeni yeni eriyor, sulanıyor. Kürt kesiminde pratik deneyimi olmasa da, devleti bilen/tanıyan, siyasi tecrübesi olan, teorik birikime sahip kadrolar da sayıca yetersiz. Ümit Fırat ile Altan Tan'ın (Ki her TV programında onlar var) altından kalkamayacakları kadar derin bir problem Kürt meselesi.)

· Türk kesiminde, okumuş-yazmış ahali dahil, Türk milliyetçiliğinin Kürt karşıtlığı vahim bir düzeyde. Sadece MHP ve CHP'den sözetmiyorum. AKP'nin bu son çıkışı bile oldukça geniş kesimlerde 'Vatana ihanet', 'Atatürk'ü öldürmek', 'Ulus-devletin sonu', 'Bölücübaşını affetmek', 'ABD ve AB'nin taleplerine boyun eğmek' gibi tahlillerle değerlendirildi, algılandı. Kürt kesimi genel olarak siyasi açıdan hem daha olgun hem de daha ileride. Ama TSK'nın tutumu, henüz resmen açıklanmamış olsa da bu girişimin arkasında durmayacağı belli. AKP ile TSK arasındaki Ergenekon+Askerlerin sivil mahkemelerde yargılanması vs...gibi gerginlikler, Kürt meselesinin çözümü için müsait bir atmosfer yaratmıyor. Keza AKP ile muhalefet arasındaki derin çekişmeler de çözümü daha da güç hale getiriyor. Devlet kurumları arasında mutabakat filan yok. (İlginçtir 'Devlet kurumu' denince akla sadece Çankaya, Hükümet, TSK, Emniyet ve MİT geliyor).

· Kürt meselesi belki de bugün dünya siyasetindeki en karmaşık sorunlardan biri. En az 80 yıllık geçmişi var. Doğrudan dört devleti, dolaylı olarak en az on devleti ilgilendiren bir sorun. ON devletin de farklı hatta çelişkili jeo-stratejik ve siyasal çıkarları var. Sorun salt siyasi de değil. Tarihi, kültürel, lengüistik, psikolojik, ideolojik, güvenlik, ekonomik, toplumsal...vs... boyutları var. Araya kan girmiş. Ve sorun öyle bir aşamaya gelmiş ki, es kaza Ankara ile PKK kendi aralarında oturup anlaşsalar bile (Bugünün senaryosu değil bu), sorun yine de çözülmüş sayılamaz. ABD'nin bugünkü nispeten açık desteği çözüm için önemli hatta gerekli ama yeterli bir faktör değil. İran'ın tutumu unutulmamalı. Irak'da da Kürt-Arap çekişmesinin boyutları derinleşiyor.



Tüm bu engeller, AKP'nin bugünkü konumu, durumu, kapasite ve becerisi ile aşabileceği türden engeller değil. Azadiya Welat gazetesinin sorularını yanıtlarken bu konuları biraz daha açmaya çalıştım. (Bkz. http://apoletlimedya.blogspot.com, 11 Ağustos 2009, Ya Tabu ya Barış!)

Keza işin PKK tarafı ve bölge halkının tutumu (ki İrfan Aktan'ın gözlem ve tahlilleri genelde doğru) da, kaçınılmaz olarak çözümün önemli bir ayağı. O tarafta da tüm iyiniyet ve iradeye rağmen her an tuz buz olabilecek incecik camdan inşa edilmiş yapılar, yapılanmalar, hassasiyetler mevcut.

Yeterli hazırlık yapılmadan başlayan tartışma sürecinde bile hemen sakatlıklar belirdi. Emekli Büyükelçi yeni Akil Adam Ümit Pamir, belki iyi niyetle, tartışma özgürlüğünün sınırlarını genişletmek amacıyla söylemiş olsa bile, referandum ve ayrılma meselesini, daha işin başında gündeme getirince, bölünme/parçalanma fobisini de istemeden de olsa alevlendirmiş oldu. Zamanlama ve siyaset hatası...

Temkinli Umut

Sonuç olarak, geleneksel alaturka metodlarla başladık işe. 'Cin şişeden çıktı', 'Diş macunu tüpünü sıktık artık bir daha içeri sokamazsınız' türünden gözlemler henüz doğru değil. Özal'dan (1992) Demirel'e, Mesut Yılmaz'dan Çiller'e kaç Başbakan Kürt açılımı yapmıştı hatırlıyor musunuz? Peki PKK kaç kez ateş-kes ilan etti bugüne kadar? Geçmişdeki 27 isyanın ayrıntılarını anımsayan var mı?



AKP'den radikal bir siyasi/barışçı çözüm önerisi bekleyen yok. Adil, kalıcı bir barış istiyoruz hepimiz değil mi? Ama yine de ulus-devlet, Kemalizm, Cumhuriyet'in kuruluş felsefesi Kürt meselesiyle ilişkili konular değil mi?



(*) Bu yazı Öcalan'ın Yol Haritasını açıklamasından önce kaleme alındı.RD