4 Nisan 2009 Cumartesi

GAZETECİ Mİ KOVA KALECİ Mİ?


· Zaman gazetesi, AKP rüzgarlarına kapılıp gazeteciliği rafa kaldırmış. Seçim sonuçları bu cemaatin merkez yayın organını tekzip etti. Anadolu Ajansı öyle bir 1 Nisan şakası patlattı ki, egemen medya berhava oldu. İki neden: Siyasi-ideolojik bağımlılık ve mesleki ilkelere saygısızlık.





29 Mart seçimlerinin ardından Türk egemen medyası iki başarısız sınav daha verdi: Zaman gazetesinin gözü kör AKP taraftarlığı/propagandacılığı ve 1 Nisan şakası.
Her iki olayın da kökeni/nedeni aslında aynı: Türk egemen medyası habercilik alanında hala profesyonel davranamıyor. Üstelik mesleki ilkelere saygısıslık/kayıtsızlık, siyasi-ideolojik baskı ve önyargılarla birleşiyor.

Önce Zaman hadisesini sonra da 1 Nisan şakasını biraz açmaya çalışacağım:
Zaman gazetesi, ilginç bir kurum. Vakti zamanında bir cemaat gazetesi olarak yayın hayatına atıldı. Sonra Ekrem Dumanlı’nın gayretleriyle kılık kiyafet değiştirip büyümeye, genişlemeye çalıştı. Teknik altyapısını güçlendirdi, sayfa düzenini modernleştirdi ama özel olarak abone satışlarını öne sürerek Türkiye’nin en çok satan gazetesi olarak lanse etti kendini. Bayii satışı 30 binlerde ama 700 kusür bin abone göstererek tiraj listesinin başına oturdu.

Sayfa düzeni konusunda dünyada pardon ABD’de yapılan yarışmalarda birkaç kez ödül kazandı. Benden de konuya ilişkin görüşlerimi sorduklarında doğaldır ki bunu olumlu karşılamıştım. İkinci kez ödül kazandılar, yine benden görüş istediler. Bu sefer ödülü veren kurumu ve jüriyi inceleme ihtiyacını hissettim. Baktım ki jüride Türkiye’yi ve Türkçe bilen bir tek kişi yok, dolayısıyla mizanpaj gibi son derece siyasi ve içerikle ilgili bir konuda, jüri esas olarak ve sadece estetik ve grafik kriterlerle değerlendirme yapmış. Dolayısıyla ödülün değeri azalmıştı gözümde. Bunu belirtmiştim, bana danışmadan o bölümleri çıkarıp yayınladılar görüşlerimi. Pek dürüst bir tutum değil...

Zaman’ın bir başka özelliği de, sağcı ya da İslamcı hatta Fettullahçı olmadığı halde bazı aydınlara, uzmanlara, gazetecilere köşe vermesi, sayfalarını açması. İlk bakışta demokrat ve özgürlükçü gibi görünen bu tutumun arkasında başka bir amaç olduğu belli. Sözkonusu kişilerin hiç biri şimdiye kadar Zaman sayfalarında ciddi bir iktidar eleştirisi yapmadıkları gibi, mesela yurtdışı okul ziyaretleri vesilesiyle ya da başka fırsatları değerlendirip Gülen’e övgüler düzenler de oldu. Gülen cemaatinin televizyon kanallarında da benzeri bir mekanizma işletiliyor.
Nihayet dış görünüme rağmen Zaman gazetesi hala Gülen cemaatinin merkezi yayın organı konumunu değiştirmedi. Zaten büyük bir ihtimalle de Zaman yöneticilerinin böyle bir amacı bulunmuyor.

Zaman-AKP ilişkileri bu bağlamda önemli. Siyasi-ideolojik düzeyde, Gülen cemaati ile AKP arasında bir dizi farklılık hatta çelişki olmasına rağmen (Bkz. Mesela Başbakan Erdoğan ile Cumhurbaşkanı Gül’ün bu cemaat karşısındaki farklı tutum ve konumları), Zaman ve televizyon kanalları, AKP iktidarını ilk gününden bu yana gözü kapalı bir şekilde destekledi. AKP kadrolarının bir kısmının zaten Gülen kökenli olması, bu sayının artırılması çabaları bu desteğin nedenlerinden biri.

Zaman, Cihan Haber Ajansının yurt çapındaki geniş muhabir ağı ve altyapısından da yararlanarak, seçmenin nabzını tuttu ve seçim öncesi AKP’yi rahatlatan yayınlar yaptı. Zaman’a inanacak olsaydık, AKP bu son seçimlerde de her yerde bütün seçimleri kazanacaktı. Kuşkuya yer yoktu...

29 akşamı seçmen Zaman çizgisini tekzip etti. Çünkü muhabirlerin seçim bölgelerinden geçtikleri metinlerin orijinallerini görmedim ama Zaman ve Samanyolu’nda yayınlanan haberler somut olguları değil siyasi-ideolojik niyetleri yansıtıyordu. Burada sadece yazı işlerini suçlayamıyorum. Çünkü Zaman, Samanyolu ya da Cihan Haber Ajansında çalışan muhabir ve editörlerin soluduğu ideolojik ortamın öyle pek eleştirel/sorgulayıcı/olguyu deşici nitelikleri cesaretlendirdiğini kimse iddia edemez. İktidarda olmanın yarattığı tepeden bakma, rakibini küçümseme, üstünlük kompleksi ve kibir muhabiri de editörü de mesleki ilkelerden uzaklaştırır. Nitekim uzaklaştırmıştır. Bu haleti ruhiye kuşkusuz salt Gülen cemaatine özgü değil. Tüm AKPliler de, siyasetçi olsun gazeteci olsun –aslında gazeteci AKPli olamaz, olmamalı ama bizde var- bu ideolojik egemenlik ortamının yarattığı kendisini dev aynasında görme hastalığının kurbanı oldu.

Zaman seçim yenilgisini hala tam kavrayamamış olsa gerek ki, 2 Nisan tarihli nüshasında ‘Rakamların diliyle seçim sonuçları’ başlıklı haberinde AKP’nin kayıplarını küçümsemeye, CHP, MHP ve DTP’nın kazanımlarını küçümsemeye devam ediyor. Mesela ‘CHP İzmir’de sadece 17 bin oy artırmış’. Bu ‘sadece’ ne oluyor haber dilinde?

Gülen cemaatinin televizyon kanallarına çıkan gizli açık iktidar yanlısı ‘uzman’lar (Spin Doctor) da döne dolaşa, papağan gibi ‘AKP hala birinci parti’, ‘AKP en büyük parti’, ‘AKP her bölgeden oy alabilen tek parti’ nakaratını yineliyor. Sanki herhangi biri bu tespitlere karşı çıkıyormuş gibi. Bu propagandistler 8 puanlık gerilemeyi, CHP, MHP, DTP ve SP’nin kazanımlarını ikna edici, gerçek gerekçelere dayanarak açıklayamıyorlar.

Açıkçası, işin doğrudan siyasi yanı beni birinci derecede ilgilendirmiyor. Ne var ki bu siyasi gerçeği kamuoyuna/yurttaşa aktarmakla görevli olan medyatik mekanizma, yenilginin yarattığı bozuk atmosferle çarklarının arasına giren taşlar nedeniyle gıcırtı yapmaya hatta doğru dürüst dönmemeye başladı.

Zaman, siyasi-ideolojik önyargılardan bağımsız olabilseydi, Gülen cemaatinin merkez yayın organı olmaktansa, demokrat-özgür bir gazete olabilseydi, Doğu’da ve Batı’daki yurttaşların siyasi tercih değişimlerini saptayabilir ve kavrayabilirdi. Eğilimleri doğru okuyup ona göre yayın yapabilseydi seçim sonuçlarını doğrulayıcı öngörülerde bulunmuş olacaktı. Bu durum da okuru gazetesine daha sadık hale getirecekti. Oysa ki bugün Fettullahçı ve AKPli Zaman okuru bile gazetesi tarafından aldatılmış bir konuma düştü. Bir gazetenin okurla ilişkisini o gazetenin yayın politikası saptar. Gazete toplumsal/siyasal/kültürel/iktisadi gerçeği ne kadar yansıtabilirse okura o kadar saygı göstermiş olur. Okur da bunun karşılığında gazetesine o kadar saygı gösterir. Yok, Zaman’ın yaptığı gibi, bir ay gibi kısa bir süre içinde yazdıklarının tersi gerçekleşirse okur da kuşkuya düşer. Gerçi abone sayısındaki sanallık nedeniyle galiba çok fazla sayıda okur kuşkuya düşmeyeceğe benzer...

Zaman, hem siyasi-ideolojik önyargılarını öne çıkarttığı için hem de profesyonel gazetecilik yerine militan gazetecilik yaptığı için kaybetti. Zaman, kendi yayınları sayesinde AKP’nin oylarını artırabileceğini hiç olmazsa azaltmayacağını sandı. Tüm siyasi-ideolojik önyargı ve niyetlere rağmen, olgulara dayalı habercilik yaparak, iktidar odaklarına ve seçime giren partilere eşit uzaklıkta durabilseydi, Zaman, AKP’nin yaşadığı bu yenilgiyi yaşamayabilirdi. Geçmiş olsun...
Benim endişem, tıpkı AKP gibi Zaman’ın da bu yenilgiden ders çıkartamayacağı...

İkinci hadise, Anadolu Ajansının 1 Nisan şakası.
Türk egemen medyasında Anadolu Ajansının özel, imtiyazlı bir konumu var. Devletin resmi ajansı olduğu için yazı işleri AA’nın haberlerini genelde ‘mutlaka doğru’ olarak algılar. Egemen medyanın devletseverliği, devlet karşısında boynu ipten inceliği AA’yı tartışılmaz, sorgulanmaz, eleştirilmez bir haber kaynağı haline getirdi. Burada hem mesleki hem de ideolojik bir önyargı var: Devletin koskoca Anadolu Ajansı yalan-yanlış haber mi geçermiş! Uygulamada AA’nın haberi çoğu zaman incelenmez, araştırılmaz, ya olduğu gibi yayınlanır ya da bir-iki ufak değişiklikle ve gerekli teknik redaksiyon yapıldıktan sonra şak diye sayfaya girer. Yazı işlerinde bir olumsuz yargı daha vardır: ‘Bizim muhabirin, bizim gazetenin haberi değil ki...AA yayınlamış ben de aldım koydum sayfaya. Haber yanlışsa AA tekzip etsin ben de tekzibi yayınlarım’ der editörlerin çoğu. Böylelikle kendisini gazeteci ya da editör olmadığını kanıtlamış olur. Editör, her şutun ağlara gitmesine izin veren kova kaleci olamaz. Editörün işte aslında tam da işi ‘Gate keeper’, yani kaleciliktir. Yani süzgeç işlevini yerine getirmesi gerekir. Bu haber doğru mu? Bu haberi ben gazetemin genel yayın politikası içinde nasıl değerlendirmem gerekir? Sorularına doğru yanıtları bulup karar vermeli editör.

‘Mimétisme’ dediğimiz ‘Benzerleştirme’ mekanizması da, Türk medyasında büyük ölçüde AA sayesinde/yüzünden uygulamaya girer. Farklı yayın politikaları olan gazete ve televizyonlara bakın, en az on-onbeş haber aynıdır. Bu on-onbeş haber de AA haberleridir. Çünkü AA işte genel geçer/egemen ideolojik ve siyasi kalıplara uygun, yani devletçi, milliyetçi, cinsiyetçi, egemenlikçi yayın politikası sayesinde egemen ve popüler medyanın her zaman rahatlıkla kullanabileceği haberler üretir. AA haberi gazete ya da televizyona gelen maliyetsiz yani bedava haberdir. Muhabir masrafı da yoktur. Ajansa ödenen abonelik ücreti de gazetenin yayınladığı haber sayısı ile rahat rahat karşılanır zaten. Eh hem bedava hem de güvenilir haber...Niye kullanmayacaksın ki?
Ajans haberi de, sonuç olarak haber merkezine düşen onlarca farklı kaynaktan gelen metinlerden biri. Yani büyük bir ihtimalle önbilgi, duyum, ham haber muamelesi yapılacak bir metin. En az iki kaynaktan doğrulasan fena mı olur? Ayrıntısına, haberin kaynağına gitsen belki de ek bir takım bilgiler çıkmaz mı? Ajansın haberi hangi perspektifle işlediğini de anlamış olursun böylece...Bunların hiç birini yapmazsan, gazete olmaktan çıkar, AA’nın yazılı ya da görsel müştemilatı, yayıncısı olmakla iktifa etmek zorunda kalırsın.

Şimdi burada AA’da 1 Nisan şakasını yapan meslekdaş ya da meslekdaşları kutlamak gerek. Belli ki bu arkadaşlar Türk egemen medyasının kronik ve akut zaaflarını iyi biliyor. Öyle şaka olduğu ilk satırda sırıtan ‘Recep Tayyip Erdoğan Türkiye Kömünist Partisine üye oldu’ türünden hem siyasi hem de sığ bir tuzak kurmamışlar. Daha inandırıcı daha kompleks bir alan bulmuşlar ve mealen ‘Dünyanın benzeri bir gezegen bulundu’ asparagasını yaratmışlar. Bizim gazetelerde astroloji, uzay bilimi filan dendiğinde akla önce fal köşesi gelir. Gazetelerimizin çoğunda bilimsel alan muhabiri, editörü yoktur. Tamam peki...Belki şart da değil. Ama bu haberi okuyan editör, sayfaya koyan sekreter hani belki sadece teknik nedenlerle, mesela görsel malzeme arayışı içinde olsa, ajans haberi metninin kaynağına/ayrıntısına bakma ihtiyacını hissetmez mi? Üstelik İnternet çağında, zahmet olmazsa iki tuşa basıver! Hem de 1 Nisan günü. Biraz uyanık ol. Hani her Türk asker doğardı. Hani uyanıkları onbaşı ya da jandarma yaparlardı. N’oooldu? Bir gazete döküm yapmış. Büyük (Tiraj olarak) gazetelerimizin çoğu tuzağa düşmüş. Önemli bir haber gibi görmüş bu asparagası, kimi de birinci sayfadan süsleyerek vermiş.

Gazetecilikte haber de atlanır, hata da yapılır. Ama önce gerekli tüm araştırmayı, soruşturmayı, irdelemeyi, tartışmayı yapacaksın. Biraz akıl, izan, insafını konuşturacaksın. Eleştirel ve kuşkucu bakacaksın. Bütün bu önlemleri almana rağmen hata da yapabilirsin. Ama bunların hiç birini yapmazsan hata, tuzağa düşmek artık senin kaderin olur. Üstelik bir kez iki kez değil, sürekli olarak hata yapıyorsan, gazetecilik değil başka bir meslek yapıyorsun demektir. Bir geçmiş olsun daha...

Yakın geçmişte, 1 Nisan olmadan, benzeri ve hatta daha vahim bir olay yaşamıştık: Tiyatrocu Atilla Olgaç’ın ‘Kıbrıs’ta esir Rum askerlerini öldürdüm’ yolundaki açıklamasını da hiçbir inceleme-araştırma-soruşturma yapmadan sayfalarına taşıyanlar bilahare ortaya çıkan skandal nedeniyle ne denli sorumsuz davrandıklarını anladılar mı acaba?

Ben hala karamsarım. Çünkü bu 1 Nisan tuzağına düşen editör ve sekreterlerin bundan bir ders çıkarabileceğine de pek inanmıyorum. Çıkarsa çıkarsa 365 gün sonra, yani 1 Nisan 2010’da – hala işlerinin başındaysalar - belki biraz daha temkinli davranırlar o kadar.
Ama eminim AA’nın bu yılki tuzağını kuranlar gelecek yıl daha sofistike bir tezgah hazırlayacak...

30 Mart 2009 Pazartesi

Savcı, Balbay’a haber atlattı!

Star Gazetesi/ AÇIK GÖRÜŞ,30 Mart 2009 Pazartesi


Cumhuriyet gazetesi sicil ve künye olarak zaten çürük ve sabıkalı. Sol görünümü, söylemi bazılarını aldatmış olabilir. Kemalizm ne kadar sol ise Cumhuriyet de o kadar ilerici... Şimdilerde darbeciliğe yeni bir urba bulmaya çalışıyorlar: Gazetecilik!




MUSTAFA Balbay’ın başına gelenler aslında çok da şaşırtıcı değil. Çünkü Türkiye’de matbuat-basın-medya ortamının kısa geçmişini ve ana motiflerini az çok bilenler, Balbay’ın bu dünyada o iflah olmaz elitist iktidar hastalığına kronik olarak yakalandığını görüyor. Türk gazeteciliğinin leitmotifi iktidardır, biliyorsunuz değil mi? Bu yazılı káğıt fabrikaları korporasyonu içinde, Cumhuriyet gibi solcu görünümlü aşırı devletçi, aşırı Kemalist ve aşırı sağcı bir gazetenin Ankara temsilcisi kimliğini taşıyan bir kişi, siyasi konjonktüre göre ya hapse düşer ya da bakanlık koltuğuna oturur. Bu Ankara temsilcileri çoğunlukla aslında gazetelerinin Ankara temsilcisi değil, devletin gazetedeki temsilcisi gibi davranır. (Devletle hükümetin farkının ortaya çıkmaya başladığı son 5-6 yıldır bu alanda eskiye oranla olumlu gelişmelerin yaşandığını saptayalım). Devletin müştemilatı gibi çalışan gazetelerin Ankara temsilcileri, başkentte devlet stajını geçtikten sonra İstanbul’a Genel Yayın Yönetmeni olarak tayin edilir.

Nadi gazeteci miydi!

Cumhuriyet gazetesinin sicili bozuktur. Balbay’ın ve onun hamilerinin atası Yunus Nadi, Amerikalılardan çok önce ‘Embedded Gazeteciliği’ (İliştirilmiş değil yapıştırılmış hatta zamklanmış. Nereye? İktidara tabi ki) keşfetmiş ve uygulamış bir duayendir: Mustafa Kemal’in Kurtuluş Savaşı öncesi ve sonrası yanından ayrılmayıp not tutan/dikte alan Nadi, ertesi gün başyazı olarak tırnaksız bir şekilde Mustafa Kemal’in cümlelerine sahip çıkıp birinci sayfadaki köşesine döküyor, yeni rejimin propagandistliğini yapmaktan çekinmiyordu. O zamanlar da bu faaliyetin gazetecilik olduğunu iddia edenler oldu. Gerçi sonraları Yunus Bey’le Mustafa Kemal’in anlaşmazlığa düştüğünü biliyoruz ama bu daha çok iktidar içi bir küçük çelişme...

Bakanlığa terfi yolları

Gazetenin köklerinde bile bir sorun var. Ermeni tezinin (Pardon Sözde Ermeni terzinin) mülküne el koymak hoş bir şey değil tabi. Yayın politikası da medya mülkiyetine göre ve bu mülkiyetin siyasi-ideolojik tercihleriyle şekilleniyor. Mesela Faik Bulut’un ‘Türk Basınında Kürtler’ başlıklı çalışmasında Cumhuriyet’in ve Yunus Nadi’nin Kürtler hakkında Şeyh Said ve Dersim İsyanları sırasında ve sonrasında yazdığı galiz küfürler, hakaretler hem Ceza Mahkemelerinin ilgi alanına giriyor, hem de ırkçılık literatürüne.

Cumhuriyet’in yayın politikasında laiklik adına olsa bile din, dindarlık, İslamiyet hakkında da, jakoben elitizmden kaynaklanan çok rahatsız edici renkler, çizgiler var. Cumhuriyet rejiminde feodal ilişki örneği olarak Yunus Nadi’den bayrağı devralan oğlu Nadir Nadi’nin iki şey sevdiği söylenir: Keman ve Hitler. Özellikle Viyana’daki gençlik günlerinden, haber ve röportajlarından bunu çıkarmak kolay. Kemanın anlaşılan pek bir getirisi olmamış ama İkinci Dünya Savaşı sırasında Nazi yanlısı yayınlar, Almanlardan gelen sponsorluklar birçok belgede saptanmış durumda. Küçük Nadi, galiba kemandan çok Hitler’i seviyor olmalı ki, Nazım Hikmet’in fotoğrafını yayınlayıp okurları tükürmeye çağıracak kadar alçalmış bir geçmişi var bu gazetenin. Balbay’ın akıl hocası ve aynı davanın sanığı İlhan Selçuk’un, 9 Mart darbecilerini neredeyse bir konsey üyesi gibi yönlendirdiğini yaşı müsait olanlar hatırlıyor. Galiba en çok da o zamanlar pek muhteşem bir konumda olmayan Mahir Kaynak biliyor. Balbay’ı şahsen ve mesleki olarak tanıyanlar, onun tüm bu darbe tezgáhtarlığını kendi başına yapamayacak kadar temiz ve iyi niyetli olduğunu bilir. Balbay’ın kafasında öyle kuyrukları birbirine değmeyen onlarca tilki filan da yoktur. Hatta mahkemeye çıkıp ‘Ben Ankara temsilcisiyim, yaptığım her iş, attığım her adım İlhan Abi’nin bilgisi dáhilindedir. O ne dediyse ben onu yaptım’ dese, hatta bu cümleleri ince bir sesle telaffuz etse hákim belki de onun reşit olmadığına hükmedip beraat kararı bile verebilir.

Akıl hocası Selçuk olanın

Balbay, silahsız bir Yakup Cemil olarak Cumhuriyet gazetesinin kurbanı oldu bence. (Yakup Cemil; Babıali baskınında Harbiye Nazırı Nazım Paşa’yı vuran İttihat ve Terakki üyesi.) Çünkü bu gazetede, Hasan Cemal dönemi hariç, liyakat, gazetecilik kriterlerine göre değil, büyük resmi ideolojiye ama özellikle de onun gazetedeki küçük yetkili bayisine sadakatle ölçülür oldu. Gazeteciliğe Balbay ile başlamış olanların mesleki kariyerlerini inceleyin, bugün neredeyse hiçbiri Cumhuriyet’te değil. Çünkü onlar Selçuklu İmparatorluğundan ayrılıp ya kendi küçük beyliklerini kurdu ya da bağımsız gazetecilik yapmaya çalıştı. Cumhuriyet gazetesindeki atmosfer ‘Laiklik / Kemalizm elden gidiyor’ görünümlü ‘İktidar / imtiyazlarımız elden gidiyor’ atmosferi. Hani Şişli’de Teşvikiye’de belirli bir yaşın üzerindeki süslü püslü hanımefendi ya da bobstil beyefendilerin ‘Ay şekerim bu köylüler İstanbul’u bastı’ muhabbeti vardır ya...

Türkiye’de gazetecilik kültür ve değerleri ne yazık ki çoğu zaman iktidara yakınlıkla ölçülür hale geldi. Şimdiki Cumhuriyet ailesinin önündeki iktidar bulvarı neredeyse tamamen kapanınca İttihat Terakki refleksleri yeniden güç kazandı. ‘Cahil halk’ bu gazeteyi okumaz olunca, ‘Biz de, bizi okuyan askerlerle darbe yapar, iktidar gazetesi oluruz’ dediler herhalde. Darbe, onların gözünde ve dilinde, kısa yoldan zahmetsiz ve bu arada halksız daha doğrusu halka rağmen, topluma karşı iktidara geçme anlamına geliyor. Öyle olsaydı Balbay bugün Bakan koltuğunda olurdu. E biz ve bizim gibilere de ‘görüşmecimiz yeşil soğan’...

Muhabir mi muhbir mi?

Gazetecilik açısından bakıldığında herhangi bir haberci böylesine önemli bilgilere ulaşma imkánına sahip olduğu zaman bunu ileride kitap yapacağım, not olarak saklıyorum şeklinde savunmaya giremez. Evet, gazetecinin görevidir. Herkesle görüşür. Darbe yapmak isteyenlerle de sivillerle de görüşür ama aldığı bilgiyi medyası aracılığıyla kamuya iletmek üzere iş yapar. Burada Balbay’ın bu işleri bu şekilde yapmadığını görüyoruz. Öte yandan gazeteci, darbe yanlısı olamaz, olmaz. Gazeteci şiddetten, gayri yasal yollara bulaşmaktan, meşru zemine karşı çıkmaktan kesinlikle uzak durmalıdır.

Üstelik burada Mustafa Balbay bir gazeteci, muhabirlik yapan bir gazeteci işlevi yerine darbe yanlısı bir fikri oluşuma katkı sunan biri olarak görünüyor. Yani burada Balbay ve diğer gazeteciler sosyal, siyasal, askeri olaylarda aktör ya da yan aktör olarak yer almış. Gazeteci/muhabir aktör olmaz, olmamalı, aktörle ilgili bilgileri okura ileten kişi olmalı.

Şener Eruygur da yapılan toplantılara herkesi çağırmıyor. Balbay ve diğerlerini de haber yapsınlar diye çağırmıyor. Kendisine destek olsun diye çağırıyor, bilgilendiriyor. Bir başka deyişle kullanıyor.

Mesleğe de darbe...

Yani gazetecilik faaliyeti çerçevesinde bir basın toplantısı değil gizli bir toplantıdır bu. Belli ki, Balbay ve diğerleri de gazeteci kimliğiyle orada bulunmuyor. Doğru mesleki tutum, gazetecilik kıstasının gereği, bu toplantının teşhiridir. Çünkü önemli bir haberdir, demokrasi karşıtıdır. Burada bir sorun var. Bir başka açıdan bakarsak soruşturmanın gizliliği ilkesi ve suç saptanana kadar herkesin suçsuz olduğu ilkesi çiğneniyor. Yapılan yayınlardan sonra Balbay kamuoyunda darbe yanlısı bir suçlu olarak görülüyor. Eğer öyleyse bu yayının mahkeme kararıyla birlikte devreye girmesi daha iyi olurdu. Ne var ki gazeteciliğin sınırları sadece hukuk ve yasalar tarafından belirlenmiyor. Eğer sadece hukuk ve yasaların izin ve onay verdiği bilgiler haberleştirilecek olursa çok kısır ve neredeyse sadece resmi gazetecilik yapılırdı.

Cumhuriyet ve Balbay, ‘Gergin Yıllar’ başlıklı bir diziye başlama girişimini ilan ederek haber atladığını itiraf etmiş oldu. Ayrıca Balbay’ın açıklamaları günlüklerin ‘esas olarak’ doğru ve otantik olduğunun da biri itirafı. Öte yandan askeri ya da sivil bir takım iktidar odaklarıyla kimi komplolara katılan ilk ve tek gazeteci Balbay da değildir. Geçmişte de bugün de siyasi iktidarla birlikte, onların yetkilileriyle katıldıkları herkese açık olmayan toplantıların her bir ayrıntısını tüm gazetecilerin yazmadığını da biliyoruz. Ama burada Balbay’ın yanı sıra gazetecilik mesleği ağır bir darbe almıştır. O bakımdan gazetecinin tüm iktidar odaklarıyla ilişkileri konusunda eşit mesafede durup sadece habercilik yapması gerekliliği ortaya çıkıyor.