25 Aralık 2008 Perşembe

GAZETECİ HANGİ KAMPANYAYA NASIL İMZA ATAR?


• Demokratik bir ifade özgürlüğü tezahürü ya da protesto beyanı olan imza kampanyalarında gazetecilerin konumu nedir? Ne olmalıdır? Her gazeteci her kampanyaya imza verebilir mi? ‘Özür Dilerim’ kampanyasındaki gazeteciler...



İmza kampanyaları özellikle İnternet’in sağladığı kolaylıklardan sonra Türkiye’de de yaygınlık kazandı. Neredeyse her hafta aydınlar, yurttaşlar, gençler, çeşitli baskı grupları önemli hatta hayati buldukları bir konuda dileklerini ya da protestolarını imza kampanyalarıyla kamuoyuna duyuruyor ya da duyurmaya çalışıyor. İmza kampanyası, yapı ve doğa olarak demokratik bir ifade tarzı. Mekanizma olarak da içeriği ne olursa olsun, yani sözkonusu talep ya da protestonun içeriği, imza kampanyası aracılığıyla hem kamuoyuna yansıyor, hem de imzacılar açısından bakıldığında sözkonusu içeriği paylaşan insanlar da kendilerini birlikte, hep beraber ifade etmiş oluyor.
Son olarak dört arkadaşımızın (Aktar, Bayramoğlu, İnsel, Oran) öncülüğünü üstlendiği ‘Özür Diliyorum’ kampanyası, yukarıdaki koşulları yerine getirmenin yanısıra 4 satırlık metnin içeriği nedeniyle geniş çaplı bir tartışma kampanyası başlattı. Sivil, vicdani ve bireysel bir kampanya olmasına rağmen, MHP’den başlayıp Başbakan, Cumhurbaşkanı ve Genel Kurmay Başkanlığı da konuya ilişkin tutumlarını açıkladı. Bu konuda yazı yazmayan, radyoda ya da televizyonda program yapmayan neredeyse kalmadı. ‘Özür Diliyorum’ kampanyası, karşı çıkanların açtığı çok sayıda ‘Özür Dilemiyorum’ kampanyalarına vesile oldu. İlk bakışta normal, demokratik gibi görünen bu ortam aslında , karşı çıkanların usluplarına, yaklaşımlarına bakıldığında tartışmadan çok tel’in kampanyası ve giderek de bir linçe benziyor. Milliyetçi fırtınalar estirmeye çalışanlar, rakiplerinin –ne demekse ?- ‘Türklüğünü sorguladı’, ‘Annesinin etnik kökenine’ gönderme yapıp ‘DNA testinden’ söz etti. Vatana ihanet, alçaklık, satılmışlık, ajanlık, cahillik gibi sıfatlar da sık sık kullanıldı özür karşıtlarınca.
Halen süren tartışmalarda, 1915 olayları ile 80’li yıllardaki Asala terörizmi ya da Büyük Felaket’le Ermeni Mezalimi de hem kavram hem de zaman olarak birbirine karıştırılmış olsa da, anakronik paradoksların yanısıra savunma içgüdülü ikrar yakalaşımları gündeme gelse de, tabu hiç olmazsa yerinden biraz kımıldamış olduğu için kampanya ileri bir adım sayılabilir. Hakaretlerin yanısıra ölüm tehditlerinin de bu aralar artmış olması, tartışma kültürümüzün düzeyini gösteriyor.

Bir yıl sürecek olan kampanyanın içeriği ve Ermeni Meselesi daha uzun süre tartışılacağı için ben bu yazıda sadece bir konuya değineceğim: O da gazetecilerin bu imza kampanyaları konusundaki tutumu. Yani, bir gazeteci, imza kampanyalarına nasıl, hangi koşullarda katılabilir? İmza verebilir ya da veremez ise neden?

Öncelikle ‘Gazeteci’ sıfatını, kavramını genel olarak kullanmaktansa açmakta yarar var. Çünkü mesela bir Genel Yayın Yönetmeni de, bir alanın uzmanlaşmış muhabiri de ‘Gazeteci’ sayılır, ne var ki, imza kampanyasına katılma konusunda bu iki gazetecinin konumları farklıdır. Keza, Türkiye’deki türden bir köşe yazarı ile yazı yazmayan ama sayfa sekreteri ya da editör konumundaki bir gazeteci de, imza kampanyalarında farklı konumdadırlar.

Öncelikle belirtelim: İmza kampanyasına katılmak yani imza vermek, bir taahütdür, bir angajmandır, bir görüş açıklama, bir tutum benimseme ve bunu kamuoyuna ilan etme eylemidir. Oysa ki belki genel olarak her ‘Gazeteci’ ya da daha doğru bir deyişle ‘Gazeteciliğin her makamı/görevi/alanı’ olmasa da, gazetecilik/habercilik esas olarak bir taahüt, angajman, görüş açıklama, tutum benimseme ve bunu kamuoyuna ilan etme mesleği/faaliyeti değildir. Gazeteciliğin esas olarak habercilik olduğunu varsayarsak, gazeteci olan biteni anlayıp açıklamak ve bunu yurttaşa anlatmakla görevlidir. Okur ya da yurttaş, esas olarak gazetecinin taahüdünü, angajmanını, görüş ya tutumunu merak etmiyor, hatta belki öğrenmek de istemiyor. Çünkü okurun, yurttaşın gazeteden, gazeteciden esas olarak beklediği, olayla ilgili doğru, inanılır, güvenilir, sağlam, dengeli, hızlı bilgi...

Bu tanım ve işlevlerden yola çıktığımızda gazetecilerin imza kampanyalarına katılmamaları gerektiği sonucuna varabiliriz. Çünkü gazeteci imza kampanyasına katıldığında taraf oluyor, dolayısıyla taraf olarak yapacağı haber ya da yazacağı yorumlar da, bir ihtimal çeşitli haber kaynaklarına eşit uzaklıkta duramadan haber ya da yorumlar olacaktır.

Dünyadaki uygulamalara baktığımızda, gazete yönetimleri, kendi kadrolu çalışanlarına imza kampanyalarına katılma konusunda bir dizi kısıtlama getirmiştir. Mesela Fransız Le Monde gazetesinde çalışan kadrolu gazeteciler (Yazar, editör ya da muhabirler) sadece ve sadece BASIN ÖZGÜRLÜĞÜ ve İNSAN HAKLARI konularındaki imza kampanyalarına katılabilirler. Üstelik bu katılım sırasında da ancak sadece kendi isimlerini kullanabilirler, gazetenin adını yazamazlar. Bu ilke/kural doğru olsa gerek. Çünkü bir gazeteci, kendi mesleği konusunda mutlaka tavır takınabilmeli. İnsan Hakları da, çok genel bir kavram olmasına rağmen, özgür ve bağımsız gazetecilik yapabilmenin belki de ilk ve en önemli koşullarından biri olduğu için, gazetecinin bu konudaki kampanyalara da katılmasına izin veriliyor. Gazetenin adının, kadrolu da olsa herhangi bir çalışanı tarafından kullanılmaması da önemli. Gazetenin adı ancak gazete yönetimince kullanılabiliyor.
Benzeri kısıtlamalar New York Times, FAZ, Guardian gibi gazetelerin ya iç tüzüklerinde ya da artık gelenekselleşmiş icraatlarında da var.
İnsan Hakları, oldukça geniş bir kavram olduğu için hatta bazen doğrudan siyasi konular bile İnsan Hakları kapsamında ele alınabileceği için, sıkıntı yaratabiliyor.

Getirilen kısıtlamaların amacı belli. Bir gazetenin, bir gazetecinin esas amacı okuru/yurttaşı bilgilendirmek hem de doğru/çokyanlı/hızlı bir şekilde bilgilendirmek olduğu için, herhangi bir imza kampanyasına katılım bu ana işleve halel getirmemesi gerekir.

İmza atılabilecek kampanyaları değerlendirdikten sonra şimdi de imza atabilecek gazetecilere bakalım. Gazetenin yöneticisi konumundaki kişilerin, yani Genel Yayın Yönetmeni, Yazı İşleri Müdürü ve Haber Müdürlerinin, televizyondaki anchorman ya da anchorwoman’larının Basın Özgürlüğü ve İnsan Hakları çerçevesinin dışında algılanabilecek kampanyalara imza atmamaları yeğlenir. Çünkü bu kişiler, konumları gereği tüm gazeteyi/televizyonu bağlar durumdalar. Keza, özgün bir alanın muhabiri de, mesela Ermeni sorununda uzman bir muhabirin (Türkiye’de yok ama...) bu son kampanyaya imza atması onun imzadan sonra yayınlayacağı haberlere okurların farklı gözle bakmasına neden olacağı için istenen bir durum değildir.

Türkiye’deki somut uygulamaya baktığımızda, son ‘Özür Diliyorum’ kampanyasına çok sayıda gazetecinin imza attığını görüyoruz. Bu kampanyayı ‘Basın Özgürlüğü’ ya da ‘İnsan Hakları’ çerçevesinde mütalaa ederek imza atmış gazeteciler olabilir. Ya da tamamen sivil, vicdani ve kişisel bir tutumla imza atmış meslekdaşlarımız da olabilir. Benim bu imzacı gazeteciler arasında ‘Hatalı davranmıştır, atmaması gerekirdi’ diyeceğim kimse yok. Köşe yazarlarının imzalamasında herhangi bir sorun yok çünkü onlar zaten köşelerinde görüşlerini açıklıyorlar, angajmanları belli.

İmzacılardan birisi geçenlerde dedi ki, ‘Dün akşam bir TV’de tartışma programına katıldık. Tartışma yöneticisi bence imza kampanyasına katılabilirdi. Ama imza vermemiş. Bize de ‘Ben imza verseydim bu programı yapamazdım’. Makul bir davranış.
Ece Temelkuran, Habertürk’de konuyla ilgili bir tartışmada, kendisi yönetici idi ama aynı zamanda imzacı olduğu için galiba biraz zorlandı. Kimseyi kayırmadı, kampanyaya karşı çıkanlara da haksızlık yapmadı ama kampanya karşıtları Temelkuran’ın imzacı kimliğini bildikleri için onu sıkıştırmaya çalıştılar.

Hoş, burada ilginç bir paradigma var: TV’de tartışma yöneticisi imzacı olursa sorun da, imzacı değilse sorun değil mi? Yani tartışmayı yöneten kişi imza kampanyası karşıtı ise, en az imzacı olmak kadar yansız olmayan bir tutum içinde.

Gazetecilik kuralları, gazeteciliğin neo-liberal fırtınalarla, temel amaç ve işlevinden uzaklaşıp, mülksüzler ve sessizler yerine, mülk ve güç sahipleriyle her türlü iktidarın sözcüsü haline gelmesiyle anlamını, önem ve değerini yitirmeye başladı. Türkiye örneğinde, Ermeni meselesi, ‘siyasetler üstü ve dışı bir milli mesele’ hatta ‘ölüm-kalım sorunu’ ya da ‘terörle mücadelenin vazgeçilmez bir boyutu’ belki de ‘aziz şehitlerimizin ruhuna saygı’ gibi tamamen ideolojik bir yaklaşımla tanımlanırsa, gazetecinin de önce Türk sonra gazeteci olduğu savı kabul görürse, o zaman işin etik, habercilik yanıyla filan ilgilenmeye hiç gerek kalmaz. Türkiye’de gazeteci, giderek ‘Devletin müştemilatı’, ‘Milli birlik ve beraberliğin sözcüsü’ gibi algılanmaya başladığı için gazetecinin hem kamusal işlevi hem de diğer özgün nitelikleri giderek siliniyor. Milliyetçilik hezeyanları gazetecileri de sarınca durum vahimleşiyor: Alırız ayyıldızlı bayrakları çıkarız Kardak tepeciklerine ve sonra da yazarız zafer haberlerimizi n’olucak ki...Gerekirse yeniden gider Bosna’ya bir Sırp daha vurur sonra da manşete çekeriz...Şehitler ölmez, vatan bölünmez! Türk özür dilemez! Türkten özür dilenir! Yaaa...

16 Aralık 2008 Salı

BİR ÇİFT PABUÇUN ETTİKLERİ

(15-16 Aralık günleri Birgün gazetesi ve İzmir Demokrat Radyonun sorularına verilen cevapların geliştirilmiş, yazıya dökülmüş versiyonu)

Iraklı gazeteci Muntazar El Zeydi’nin , Bağdat’ta ABDBaşkanı George W. Bush’un Irak Başbakanı ile birlikte düzenlediği basın toplantısı sırasında ayakkabılarını çıkarıp Bush’a fırlatması gazetecilik etiği ve felsefi açıdan tartışılması gereken bir olay.
Bir kaç madde halinde bu protesto yöntemini irdeleyelim:

• Gazetecilerin, muhabirlerin esas görevi, bir olayı, bir olgu ya da gelişmeyi haber yapmaktır. Bu nedenle gazeteci/muhabir olaya müdahale etmez, sadece bir gözlemci olarak olayı izler, tarafların görüşlerini alır, arkaplan bilgiyle besleyip haberini yazar ve okura/yurttaşa ulaştırır. Gazeteci/muhabir, bir olayın kahramanı olamaz, olmamalıdır. Gazeteci/muhabir, kahramanın açıklama ve tutumlarını izleyip, kaydetmek bunları bilahare haber haline getirmekle yükümlüdür. Evrensel, genel, yani her yerde kabul edilen ilke/kural budur.
• Ne var ki, tüm kural ve ilkeler belirli bir ortam, mekan ve zaman için geçerlidir. Kural/ilke Tanrı kelamı olarak algılanamaz. Kural ve ilkeler ‘normal’ olarak nitelenen ortam/mekan/zaman bağlamında bir anlam taşır. Dolayısıyla Bağdat’daki basın toplantısında El Zeydi’nin Bush’a ayakkabı fırlatma olayının yaşandığı ortam/mekan/zamanın normal olup olmadığına bakmakta yarar var.Çünkü burada bir ilke/kural çiğnenmiştir ancak bu ihlalin hangi koşullarda, nasıl gerçekleştiğine bakalım.
• Hemen ters bir örneği aktarayım. Önceki gün galiba Ülke TV kanalında bir konuşmacı güzel bir örnek verdi: 99 Depreminin ardından dönemin ABD Başkanı Clinton, Türkiye’ye başsağlığı/geçmiş olsun/dayanışma ziyaretine gelip deprem bölgesinde incelemeler yapmıştı. Hatta o sırada depremzede bir çocuğu kucağına alarak da şirinlik gösterisi gerçekleştirmişti. İşte mesela tam o sırada, ya da Clinton’un o Türkiye ziyareti dönemindeki bir basın toplantısında, bir gazeteci ayakkabılarını çıkarıp Clinton’a atsa bunun kabul edilebilir hatta hoş görülebilir bir yanı yoktur. Ortam/Mekan/Zaman normaldir, dolayısıyla ilkenin kuralın da doğru dürüst hayata geçirilmesi gerekir.
• Kıyaslama yapacak olursak, Clinton’un sözünü ettiğim Türkiye ziyareti ile Bush’un son Bağdat gezisi birbirinden neredeyse her açıdan farklıdır. Clinton, büyük bir devletin, depremzedelerle dayanışma göstermek isteyen bir Başkanı olarak Türkiye’ye gelmişti. Amaç barışçı idi, dayanışma göstermek hatta yardım etmekti. Bush ise Bağdat’ta işgalci bir gücün en üst düzey siyasi temsilcisi olarak bulunuyordu. Amaç barışçı değildi. Çünkü Bush’un son açıklamalarını hatırlayacak olursak, Irak’ın işgalinin hala doğru bir eylem ve politika olduğunu savunuyordu. Bush, 2001’den bu yana Irak’ta öldürülen yüzbinlerce insanın siyasi sorumlusu idi.
• Bağdat’daki Iraklı meslekdaşımız, basın toplantısında Bush’u siyasi olarak son derece güç duruma sokabilecek bir soru sorabilirdi. Ne var ki bu soru, fırlatılan ayakkabıların yarattığı etkiyi yaratmazdı. Belki etik kurala uymuş olurdu, ancak bu kadar büyük sempati kazanamazdı.
• Kimileri, mesleki düzlemde kalmak adına, muhabirin ayakkabı yerine kalem fırlatmasını önerdi. (Bizde akıldane çoktur, biliyorsunuz). Kalem sivri bir nesne olarak Bush’un gözüne girebilir, beklenmedik bir zarar verebilirdi. Irak’ta ayakkabı/terliğin yerel/geleneksel anlamını da öğrendikten sonra muhabirin kendi bağımsız tercihi ile ayakkabıda karar kıldığını anlıyoruz. Muhabir, bir radyo ya da televizyon kanalında ya da bir internet sitesinde çalışıyorsa, fotograf makinesi, kamera ya da bilgisayar da f ırlatabilirdi. (Ecevit döneminde bir esnaf başbakanlık binası önünde yazar kasa fırlatmıştı. Demek ki her memleket ve her meslek erbabı fırlatacak uygun bir nesne buluyor).
• Meslek ahlak ya da etik ilkeleri adaletsizliği, haksızlığı maruz göstermez. Gösteremez. Bush’un sorumluluğunda Irak’a atılan tonlarca bombanın yanında bu çift ayakkabının ancak sembolik bir anlamı vardır.
• Efsane midir doğru mudur bilinmez, ancak bizde de Ege bölgesinde bir gazeteci Hasan Tahsin olayı var. İşgalciye ilk kurşunu sıkan kişi olarak tanıtılır. Şimdiye kadar kimse de çıkıp Hasan Tahsin’e ‘Kardeşim ne işin var senin silahla külahla, haberini yaz, işgale kaleminle karşı çık, etik ilkeyi ihlal etme’ dememiştir. Hasan Tahsin de, anlatılanlar/yazılanlar doğru ise, normal olmayan koşullarda gazeteciliği bir kenara bırakıp işgalciye karşı aktif mücadele yöntemini seçmiştir.
• Dünya literatürü, Fransa’da Direniş zamanında çok sayıda gazetecinin silahlı eylemlere giriştiğini, keza Vietnam’da, Afrika’da eski ve yeni sömürgeciliğe karşı savaşta çok sayıda gazetecinin, yazarın, fikir adamının karşı-şiddet içeren eylemler gerçekleştirdiğini yazan haber ve öykülerle dolu. Kılıçla kalem arasındaki ilişki paradoksaldır. Kimi zaman zıtlık, kimi zaman tamamlayıcılık arzeder.
• İşin felsefi yanı da bence ilginç. Basın hürriyetinin olmadığı bir kentte, tankların-tüfeklerin konuştuğu bir yörede, işgale/şiddete karşı bir çift ayakkabının ne kadar değerli ve anlamlı olduğunu anladık.
• Basın toplantısı henüz bitmeden bir kaç Iraklı gazetecinin Bush’a gidip özür diledikleri yolunda bir haber okudum. Bu özür geçersizdir. Çünkü ayakkabılarını fırlatan gazeteci tarafından değil, Bush yanlısı gazeteciler tarafından ifade edilmiştir. Geçersizdir, çünkü olaydan sonra binlerce Iraklı, özür dileyen gazetecileri değil, ayakkabılarını fırlatan gazeteciyi benimsemiş, onunla dayanışmasını göstermiş, protesto yürüyüşü düzenlemiştir.
• Tıpkı bu Bushsever gazeteciler gibi, Bush’un yanındaki Irak Başbakanı Nuri El Maliki de, ikinci ayakkabı fırlatılırken, body-guard gibi davranıp ayakkabının Bush’un suratına gelmesini önlemeye çalıştı. İşbirlikçilik nelere kadirmiş meğer...
• Bush’un olaydan sonra yaptığı açıklama ilginç. Ayakkabının 42 numara olduğunu söylüyor sırıtarak, bir de gazetecinin neden böyle bir eylemde bulunduğunu anlamadığını itiraf ediyor. Bu anlayışsızlık, bir Halkla İlişkiler taktiği mi yoksa samimi bir itiraf mı, bunu da ben pek anlamadım. Ama hangisi olursa olsun, durum vahim. Bush açısından.
• Bu tür protestolar yeni değil. Normalde gazeteciler mesleki sınırlar içinde kalmak adına, basın özgürlüğü ya da insan hakları açısından tamamen olumsuz buldukları siyasi yetkililerin basın toplantılarında protestolarını, haberi izlemeyerek gerçekleştirir. Biri hariç, tüm foto muhabirleri fotograf makinelerini topluca görülebilir bir alana bırakır. Kameramanlar da aynı işlemi yapar. Bu da, gazetecilerin kimsenin karşı çıkamayacağı demokratik bir protesto yöntemidir.
• Batı’da gazeteci ya da muhabirler tarafından yapılmasa da, siyasilere yönelik geleneksel bir protesto yöntemi de, siyasilerin yüzüne bol kremalı pasta fırlatmaktır. Hoş, komik bir protesto yöntemi daha...Batı’da ben bu pastacıların gözaltına alındığını duymadım hiç.
• Benzeri ilginç, anlamlı ve devamı da öğretici bir protesto eylemini burada hatırlatmakta yarar var: Filistinli düşünür Edward Said, işgal altındaki topraklarına geldiğinde, ölmeden bir-iki yıl önceydi galiba, Arafat’ın Küçük Generalleri ile birlikte işgalci İsrail mevzilerine taş atmıştı. Televizyonlarda ve gazetelerde de yayınlanmıştı bu görüntü. New York’da Columbia Üniversitesinin profesörüne karşı siyonistler ayaklanmış, hazırladıkları dilekçe ile Said’i okul yönetimine şikayet edip, Üniversiteden atılmasını talep etmişlerdi. Koskoca profesör taş mı atarmış! Üniversite yönetimi tarihi ve örnek bir karar ile mealen ‘Profesör Said’in ülkesinin geleneklerine ve koşulların yarattığı şartlara uyarak bir protesto yöntemi benimsemiş olduğunu’ bunun da Profesör Said’in şahsi ya da akademik kimliğine halel getirmediğine karar vermişti.
• Sonuç olarak, Iraklı meslekdaşımız siyasi olarak haklı, mesleki olarak da hoşgörülmesi gereken bir ihlale rağmen doğru bir eylem gerçekleştirmiştir. Kendisinin bir an önce serbest bırakılmasını talep eder, ilk ayrıntılı haberinde bu protestosunun köken, neden, motivasyonlarını aklı ve hissiyatıyla birlikte ayrıntılı bir şekilde açıklamasını bekleriz. Şükran Muntazar!

ÖZÜR DİLİYORUM KAMPANYASI


1915'te Osmanlı Ermenileri'nin maruz kaldığı Büyük Felâket'e duyarsız kalınmasını, bunun inkâr edilmesini vicdanım kabul etmiyor.
Bu adaletsizliği reddediyor, kendi payıma Ermeni kardeşlerimin duygu ve acılarını paylaşıyor, onlardan özür diliyorum.


İmza kampanyasına katılmak için
www.ozurdiliyoruz.com

Taraf’ın Koması


• Sürpriz yapması beklenemezdi. Yayın politikaları eleştirilebilir ama içtendiler, batmaya doğru bile mizahı elden bırakmadılar. Hala kapitalizmden medet ummak nasıl bir duygu acaba?



Taraf gazetesi ilginç, dolayısıyla irdelenmesi/tahlil edilmesi gereken bir süreç yaşıyor. Taraf’ın başına gelenler, Türk egemen medyasının bir dizi başat niteliğini/özelliğini sergilemesi açısından da değerlendirilebilir.

Bu yazıda esas olarak üç soruya yanıt aramaya çalışacağım:
- Taraf’ın genel yayın politikası/ideolojisi ile uyguladığı gazetecilik yöntemleri kendi içinde tutarlı mı?
- Taraf kiminle neden iyi geçindi? Kiminle nasıl kavga etti?
- Taraf, içine düştüğü güç duruma karşı ne yaptı? Ne yapmadı?

Gazetenin sahibi, yöneticileri, çalışan ve okurlarının hemfikir olduğu bir terminoloji ile ifade ettiğimiz zaman, Taraf gazetesinin genel yayın politikası/ideolojisi hatta alamet-i farikası ‘liberalizm’ ya da ‘liberal’.
Bu sözcük/kavram kullanıldığı mekana ve zamana göre farklı anlamlar içerse de liberalizm, esas olarak bir ‘serbest pazar ekonomisi’ ideolojisi. Liberalizm, doğrudan kapitalizmle ilişkili. Liberalizm, iş adamları, iş dünyası, şirketler mecrasıyla ilgili bir kavram, bir uygulama. Hele Doğu toplumlarında liberalizm nispeten yeni ve hem sözcük hem de uygulama olarak sokaktaki yurttaşın öyle derinlemesine bildiği/sezdiği/benimsediği bir fikir akımı ya da sistem değil.
Liberalizmin klasik şiarı ‘Bırakınız yapsınlar/Bırakınız geçsinler’, Tarafça da benimsenmiş durumda. Ancak onlar, iyi niyetli bir yaklaşımla, ekonomik alandaki liberalizmin siyasal alanda da özgürlüğü getireceğini/güçlendireceğini sanıyorlar.
Türkiye’de ve Taraf gazetesi somutunda liberal olma hali, aslında klasik liberalizmden daha da ileri bir içerik ve yaklaşım ifade ediyor. Kemalist ceberrut devlete karşı, sivil toplumcu tezlerle, asker-sivil bürokrat nomenklaturanın diktatörlüğüne karşı, toplum da daha fazla özgürlük talep ediyor Tarafgil liberallere göre. Belki de bu nedenle AKP’nin, Amerikancılığına (Hem politik hem de ticari olarak), hakiki laisizmi (Kemalist/Jakoben olanı değil) ihlal eden, siyasal/ideolojik/toplumsal gericiliğine, hukuk tanımaz fütursuzluğuna kolayca göz yumabiliyorlar. Taraf ve AKP’ye göre, AKP, son seçimlerde oy kullananların yüzde 47.6’sının desteğini aldığına göre, toplumu temsil ediyor ve dolayısıyla bu çoğunluğun tüm taleplerini yerine getirmek istiyor ne var ki çoğu zaman Türk Silahlı Kuvvetleri kimi zaman da Anayasa Mahkemesi, Danıştay ya da bazen AB gibi bazı kurumlar, siyasi iktidarı engellemeye çalışıyor.
Taraf’ın kısaca bu şekilde betimleyebileceğimiz bu genel yayın politikası/ideolojisinin, gazetecilik açısından çok önemli bir mahsuru/kusuru var: Liberalizm, gerek köken gerekse somut uygulama ve en önemlisi çıkar açısından esas olarak toplumun değil iktidarın ideolojisidir. Liberalizm, mülksüzlerin, yoksulların, ücretlilerin, sıradan insanların değil, şirket sahibi ya da yöneticisi, ev-bark, yazlık-yat sahibi insanların çıkarlarını savunan bir ideoloji. Bir iktidar ideolojisi ile, esas amacı/işlevi hatta varlık nedeni toplumsal muhalefet olan gazetecilik çelişir.
Hele Taraf’ın yaptığı kampanya gazeteciliği ile bu liberal ideoloji de tenakuz halinde. Her içeriğe uygun/uyumlu bir biçim/biçem vardır değil mi? Liberalizm, öyle militanca hele toplumun muhalif kesimlerince savunulacak, uygulanabilecek, hele hele gazeteciliğe/haberciliğe uyarlanabilecek bir ideoloji değil. Liberalizm gevşek bir ideolojidir. Orta yolcudur, radikal değildir. ‘Sıkı liberal tedbirler’ cümlesi mesela kendi içinde çelişkilidir.
Bu temel çelişki/uyumsuzluğa rağmen, Taraf’ın TSK aleyhinde yaptığı yayınlar esas olarak başarılı.Ne var ki, salt TSK karşıtlığı, bir günlük gazetenin genel yayın politikası olamayacağı için, Taraf, askeri iktidara karşı başarılı bir muhalefet yaparken, siyasi/ekonomik/ideolojik iktidara karşı çok zayıf bir muhalefet fısıltısı çıkarabildi. Bu eksiklik ya da bu çelişki de bir süre sonra zaten fena bir şekilde su yüzüne çıktı. Taraf’ın TSK muhalefetine rağmen, Başbakan, sessiz kalmak varken, Taraf/TSK çatışmasında kimse ona bir şey sormazken ‘Biz doğru yerdeyiz’ deyip Orgeneral Başbuğ’u destekleyince, Taraf’tan hakettiği cevabı aldı: Paşasının Başbakanı! İpler geç de olsa çözülmüştü. Taraf, bir başka deyişle, Ahmet Altan-Alev Er-Yasemin Çongar üçlüsü TSK’ya karşı muhalefetlerinde köklü ve içten olduklarını kanıtlayınca, siyasi iktidarla aralarındaki köprüleri atmak zorunda kaldılar. Bu yüzük atmanın faturası ağır oldu. Askeriyeye karşı çıkarken sırtınızı sıvazlayanlar, siyasi iktidara karşı çıkmak zorunda kaldığınızda okur desteğini de keser, reklamı da. Mahçupyan-Bumin-Karakaş’dan başka liberal aydın kaldı mı hala AKP’yi destekleyen?

İkinci mesele/soru/sorun, yakın zamana kadar, yani yalnızlaşana kadar Taraf’ın dostları ve karşıtlarıydı. Tiraj raporlarını ciddi ve kıyaslamalı bir şekilde izleyenler, Taraf’ın başarılı kampanyaları sırasında (Dağlıca ve Aktütün), Zaman/Yeni Şafak okurlarının ikinci gazetesi olarak temayüz ettiğini çıkarsayabilir. Bu flört ‘Paşasının Başbakanı’ manşetine kadar devam etti. Yayın politikaları ve özellikle haber içerikleri açısından da kuşbakışı bir inceleme, Taraf’ın siyasi iktidara, genel olarak İslamcı akımlara pek toz kondurmadığını gösteriyor. Özellikle çeşitli çevrelerin israrlı taleplerine rağmen, Fetullah Gülen cemaati konusunda açık ve net bir tutum takınamadı Taraf.

Taraf, belki manşet ve başyazarı aracılığıyla olmasa da, önce somut olarak Birgün gazetesi daha sonra Ergenekon davası nedeniyle solla giriştiği çatışmalarda Batılı, modern bir liberalin çok gerisinde bir tutum sergileyerek sol karşıtlığını gizleyemedi. Hele halen liberal ‘aydın’ kanadın en keskin AKP savunucusu Etyen Mahçupyan’ın cepheden, dolayısıyla da koyu sağcıların yaptığı türden sol düşmanlığı Taraf’ın makus ideolojik konumunu biraz daha ortaya çıkarttı. Keza, sadece feministlerin değil tüm demokrat ve solcuların kınadığı bir eylemin olumsuz kahramanı olan Sevan Nişanyan’ın adeta ödüllendirilerek köşe sahibi yapılması da, sıradan bir yazı işleri düzenlemesi olmasa gerek. Taraf, meslekte kıdemsiz ama ukelalıkta pek yetkili bir-iki yazarı ile Deniz Gezmişlere, solcu sanatçılara ve bazı temel sol değerlere de çok sağcı sözler etmeyi ihmal etmedi.

Geldik şimdi de üçüncü aşamaya/soru/soruna: Taraf son dönemlerde, ağlama devrine girdi. Mağdurları oynamaya başladı. ‘AKP’ye karşı çıktığımız için reklamlarımız kesildi.’ temasını işlemeye başladılar. Taraf’ın sahibi Alkım Yayınevine Sabah gazetesi tarafından sipariş edilen hediyelik kitaplar bile Sabah tarafından alınmamış, o kitaplarla Taraf son bir promosyon kampanyası da düzenledi. Taraf’a destek veren okurların halet-i ruhiyesi pardon halet-i ideolojisi de garip. ‘Bu gazeteye reklam veren şirketlerin ürün ve hizmetlerini kullanacağım’ diyorlar. Yani umut yine iş dünyası, büyük şirketler...’Kapitalizmden, liberalizmden vazgeçmeyiz’ diye slogan atıyorlar adeta. E gazetenin yöneticisi çıkışı/kurtuluşu liberalizmde görürse, okur ne yapsın. Ben bir Canard Enchainé okuru olarak utandım vallahi büyük şirketleri okuduğu gazetesine reklam vermeye çağıran okurlardan... Cumhuriyet gazetesi ne zaman tiraj kaybetse Alevi dizisi başlatırdı. Promosyon kültürü de, hem de entelektüel bir ürün/armağan olan kitaplı promosyon, zora düşen bir gazeteyi kurtarabilir mi?


‘Kervan yolda düzülür’ deyişi en az bir gazete için geçerlidir. Bir gazetenin ilk sayısı ile son sayısı arasında haber kalitesi, mizanpaj, baskı tekniği vs.. açılarından mutlaka bir tekammül vardır/ya da olması lazımdır, ama ilk sayının ana kimliği, siyasi nüfus cüzdanı ne ise son sayıda da aynıdır. Pek değişmez. Keza Taraf’ın ilk sayısının siyasi/ideolojik kimliği ile son sayısının kimliği de aynıdır: Liberal...

Taraf’daki arkadaşlar geç kaldılar. Oysa ki baştan doğru dürüst ayrıntılı bir gözlem ve tahlil yapılsaydı, Türk egemen medya manzarasının özellikleri iyi belirlenseydi Taraf, hem ilk çıkarken hem de bugün olduğu yerden çok farklı bir konumda olabilirdi. Ne yazık ki mesele salt ‘ayrıntılı gözlem, tahlil ve iyi belirlemelerle’ sınırlı değil. AKP’nin çöküşe doğru gittiğini/gideceğini eskiden beri söyleyen çok oldu. TSK/AKP ilişkilerinin giriftliği de yeni bir konu değil. Birileri Taraf’ın yönetici ve yazarlarına sol düşmanlığının kendilerini hiç bir zaman zengin etmeyeceğini hatırlatması gerekirdi. Liberalizmin özellikle Türkiye’de, sol versiyonunun bile, siyaset ya da medya alanında geçer akçe olmadığını da baştan bilmeleri gerekirdi Taraf’daki arkadaşların. Hakikaten bağımsız ve özgür olmak zordur.Hem de çok zor...

İktidar karşıtlığı bölünür parçalanır, ‘à la carte’ bir tutum değil. Askeri iktidara karşı çıkarken, siyasi iktidarı kollarsan askeri iktidar karşıtlığın da sorgulanır. Kemalist odaklara karşı çıkarken, hakiki laikliği, anti-emperyalizmi savunabilselerdi, kapitalizmin açmazlarına biraz duyarlık gösterebilselerdi, AKP karşıtı güçlerin bağımsız, hakiki sözcüsü, temsilcisi, umut kaynağı olabilirdi. Bu tamamen siyasi ve ideolojik bir tercihti. Taraf baştan yanlış bir tercih yaptı. Artık inandırıcı olması için zaman çok geç...

Aslında Taraf’ın o kadar çok eleştirilecek yani var ki...
Anayasa Mahkemesinin kimi kararlarına tabi ki bir gazete olarak karşı çıkacaksın, ama hukukun üstünlüğü ilkesine halel getirmeden. Emeği nasıl savunabiliyorsunuz, patronlardan gelecek reklamlarla yaşayacaksa bu gazete? Duyduğum inşallah doğru değildir. Gazete kurulurken solcu kimliği bilinen bir muhabir, iş başvurusunda bulunmuş Taraf’a. ‘Kusura bakma biz solcu çalıştırmıyoruz’ demiş bir yönetici. Sen solcu çalıştırmazsan başkası seni çalıştırır!
Üstelik Taraf’ın toplum için talep ettiği hakların en az yarısını kendi çalışanları için talep etmiş olsaydı, devlete yönelik eleştirilerinin en az yarısını kendi gazetesinin yönetiminde uygulayabilseydi, bambaşka bir gazete olacaktı.

Taraf tüm bu eksiklik ve olumsuzluklarına rağmen önemli bir iz bıraktı hem siyaset hem de medya dünyasında. TSK tabusunu sorgulaması alamet-i farikası. Ama bir tek kırlangıçla bahar gelmiyor. Ne ilk ne de son!

‘Düşünmek Taraf olmaktır’ diyor arkadaşlar. Parlak bir reklam sloganı bence de...Ne taraf acaba? Ya da nasıl düşünmek?

7 Aralık 2008 Pazar

Medya/Terörizm tartışması


Kısaca terör haberleri olarak adlandırılan Kürt meselesi, PKK, ordu operasyonları konusundaki haberlerde zaten baştan bir dizi yasal, toplumsal, geleneksel kısıtlama hatta yasaklar var. Türk medyası bu alandaki haberleri neden bağımsız ve özgürce, yani doğru ve üçüncü göz perspektifiyle veremiyor?



Perşembe gecesi (27 Kasımı 28 Kasıma bağlayan gece) atv kanalında saat 12.30 civarında Yavuz Baydar’ın yönetiminde Açık Kapı programında ‘Medya ve Terör’ başlığı altında önemli bir konu tartışıldı.

Bu tartışma programının konuşmacı sayısı çok fazla. Stüdyodaki panelde üç televizyon kanalının (Atv, Kanal d ve Fox TV) haber yöneticileri vardı.İki akademisyen (Dr. Esra Arsan ve Dr. Önder Aytaç) onlara eşlik ediyordu. Stüdyo konukları arasında Şehit Aileleri örgütlerinin temsilcileri ile yasal bir Kürt partisinin Istanbul yöneticileri ve yurttaşlar vardı. Gerçi program sabah saat 03.00 gibi bitti ama bu kadar çok konu ve bu kadar çok konuşmacı bir araya gelince, Baydar’ın bence başarılı ve dengeli yönetimine rağmen, bu program ne derece etkili oldu? Kaç kişi izledi? Ne iz bıraktı?

İzleyicilerin/yurttaşların bu tür programlara telefonla katılmaktansa bizzat stüdyoya davet edilip orada konuşmacılarla yüzyüze tartışmalara katılması olumlu. Ne var ki yurttaşlar (Tüm toplumu ya da tartışılan konunun mecrasını ne kadar temsil ediyor?) programın ilk iki bölümünde adeta konu mankeni olarak tribünlerde oturmak durumundaydılar. Son bölümde de zaman kısıtlaması nedeniyle ancak bir kaç kişi söz alıp sorununu, sorusunu aktarabildi.

Stüdyoya çağrılan yurttaşlarla uzman konuşmacıları bir araya getirmek her zaman verimli olmayabiliyor. Bu iki kesim, sadece sözlük/sözcük olarak değil anlam ve bağlam boyutlarında da çok farklı düzlemlerde seyredince, diyalog yerine karşılıklı kopukluklar, yanlış anlamalar, iletişimsizlikler yaşanabiliyor. Nitekim Açık Kapı’da da yaşandı.

Doğru format belki de, çok az sayıda (Mesela en fazla 2 ya da 3) uzman konuşmacıyı sorgulayan/eleştiren/değerlendiren kalabalık ve temsil gücü olan yurttaş grubu olabilir.

Baydar programa girerken ‘Terör/Terörizm’ sözcüklerinin anlamları ve tanımları üzerine bir kaç alıntı aktardı, sonra da konuk konuşmacılara, biraz da ilkokul öğretmeni edasıyla, ‘Terör’ tanımlarını sordu.

Terör-Medya ilişkileri konusunda iki akademisyen ile Baydar dışındakilerin, mevcut literatürden pek haberdar olmadıklarını anladık. Onlar her akşam ana haber bültenlerini hazırladıkları için kitap okumaya pek vakit bulamıyorlar galiba...Çünkü Kanal d’den Ayşenur Arslan, Atv’den Fuat Uğur ve Fox TV’den Doğan Şentürk kendi dar pratiklerinden örneklerle konuyu açmaya çalıştılar. Uğur, en samimi ve en tutarlı gazeteci olarak ön plana çıkarken meselenin siyasi-ideolojik yanına vurgu yaptı ve ‘Bu meseleye Türkiye’de demokrasi açısından bakmak gerekir’ dedi.

Arslan, sanki stüdyoya Medya-Terör meselesini tartışmaya değil kendi kanalının ve bizzat kendisinin reklamını yapmaya gelmişti. Arslan’ın söylediklerine inanacak olursak, Türkiye medyası özel olarak da kendi görev yaptığı medya organları, terör haberlerini düzgün bir şekilde veriyor, bir kaç ‘insani hatanın’ dışında önemli bir olumsuzluk yok! Fox’dan Şentürk de Türk medyasının her geçen gün olumluya doğru gittiğini söyleyip geçmiş örneklerden ders çıkarttığını ileri sürdü.

Programın bu aşamasında ben de telefonla Baydar’ın sorularını yanıtlamaya çalıştım.Toparlayıp, ekleyip, düzenleyip yazıya dökeyim: ‘TV yöneticilerinden medya eleştirisi beklemeyelim. Stüdyodaki arkadaşlar daha çok kendi kanallarının reklamını yapıyorlar. Hele Ayşenur’a inanacak olursak Türkiye’de medya-terör konusunda her şey güllük gülistanlık. Bir de ‘Çok iyi uzman muhabirler var’ dedi birisi. E biz de gazete okuyoruz, biz de televizyon izliyoruz. Hiç öyle uzman muhabir filan yok. Medyada bu terör, terörizm, Kürt ya da PKK konusundaki haberler, Genel Kurmay, Kaymakam, Vali, Emniyet Müdürü ne diyorsa onu aynen alıp haber diye veriyorlar. Bu konu Türk medyasında devlet yanlısı yani tek yanlı, milliyetçi ve Kürt karşıtı bir şekilde veriliyor. Hem de yıllardır veriliyor. Fuat’ın söyledikleri önemli bence. Bu medya-terör meselesini genel olarak demokrasi perspektifi dışında ele almak mümkün değil. Demin Esra da söyledi zaten, haberi genel bağlamına, ortamına oturtmak lazım. ‘2 bölücü terörist ölü olarak ele geçirildi, 5 korucu şehit oldu’ ibareleriyle haber yapılmaz. Türkiye’de sadece Türk medyasını izleyen insanlar bu terör meselesinin iç yüzünü, arka planını, köken ve nedenlerini en önemlisi mevcut tüm tarafların görüşlerini bilmez, bilemez. Oysa ki çatışan iki tarafa eşit uzaklıkta ama iki tarafın da görüş ve bilgilerini ayrıca fikirlerini vererek, şiddete kesin olarak karşı çıkarak, üçüncü göz olarak, temasla ve mesafeyi iyi dengeleyip iyi gazetecilik/habercilik yapılabilir.İşin teknik-mesleki yanı var, ayrıntıya girmeyeyim ama bence bu mesele esas olarak siyasi-ideolojik duruşla ilgili.Gazeteci olarak ne yapmak istiyorsunuz? Bu terör konusunda ordunun propaganda aracı mı olacaksınız yoksa şiddet yerine barışçı çözümleri mi savunacaksınız? Taraf gazetesi iyi bir örnek bence. Taraf mükemmel bir gazetedir demiyorum ama son zamanlardaki yayınları ile bu medya-terör konusunda ne yapılması gerektiği konusunda bütün basına hiç olmazsa bir ipucu verdi. Anlayana tabi...’

Baydar, programın ilerleyen bölümlerinde haklı olarak dil meselesine değindi. (Bölücübaşı, Bebek katili, ölü olarak ele geçirme, İnlerinde vurma ...vs...).
Aslında Baydar’ın yaptığı bir başka hayırlı iş de, medya-terör meselesi, adeta yumurtasız omlet yaparcasına tartışılırken konuyu Kürt, Öcalan, PKK örneklerini vererek somutlaştırması oldu.

Medya-Terör ilişkileri Türkiye’ye Türk medyasına has bir sorun değil. 11 Eylül öncesinde de sonrasında da bu konuda hem akademik hem de mesleki alanda geniş, derin tartışmalar yapıldı, yayın gerçekleştirildi. Hala da yapılıyor.

Savaş ve şiddet konusundaki habercilik ilkeleri ve etik prensipler kuşkusuz terör için de geçerli. Bunlar Türkiye dahil çeşitli ülkelerin gazetecilik meslek kuruluşlarının, sendikalarının manifestolarında ya da medya kurumlarının yayın ilkelerinde yıllardır mevcut. Bizim Gazeteciler Cemiyetinin ‘Hak ve Sorumluluklar Bildirgesi’ ayrıntılı olarak terörizm meselesini ele almasa da bildirgedeki ilkelere sadakat ve riayet ilk aşama için yeterli olabilir. Akademik alanda da bir kısmı Türkçe’ye de çevrilmiş çok sayıda mesleki ve akademik çalışmayı da izlemek gerekir. Bu yayınlar, İsviçre ya İsveç gibi terör olaylarının neredeyse hiç gerçekleşmediği ülkelerin gazetecileri için değil, Türkiye, Irak, İsrail, Sri Lanka, Katmandu gibi terör olaylarının sık gerçekleştiği bölgeler açısından önemli ve anlamlı.

Bu konuda Türkiye’deki sıkıntının kaynaklarını medya mülkiyeti, milliyetçilik, iktidar ile olan ilişkiler altbaşlıkları altında toplayabiliriz.

+ Medya mülkiyeti meselesi doğrudan medyanın bağımsızlığı ve özgürlüğüyle ilgili bir mesele. Türkiye’de yayın yapan medya organlarının mülkiyeti, siyasi-iktisadi-ideolojik-askeri iktidar odaklarıyla bir şekilde ilişkili ise bu medya organlarının terör/terörizm/Kürt/PKK meselesinde bağımsız ve özgür bir yayıncılık yapamayacakları baştan belli. Türk medya mülkiyetinin önemli özelliklerinden biri sinai-mali-ticari dünyayla somut/organik ilişki içinde olması nedeniyle, ve tüm alanlarda devletin hala hatırı sayılır bir ağırlığa sahip olması sebebiyle, bu mülkiyet yapısındaki bir medya organının açıkça, sürekli olarak, bilinçli ve gerekçeli bir şekilde devletin resmi politikalarına karşı çıkması, muhalefet etmesi düşünülemez. (Aksi durum için bkz. Cem Uzan vakası). Bu mesele bir gazete ya da televizyonun sadece hükümetin terör/Kürt meselesindeki siyasetine muhalefet edememe kısıtlaması olarak algılanmamalı. Terör ya da Kürt meselesi Türkiye’de 1925’den bu yana zaten münhasıran devletin inhisarı altındadır. Hükümetlerin bu konuda ancak marjlarda hareket alanları mevcuttur.

+ Türk idaresinin neredeyse genetik kodlarına işlenmiş olan milliyetçilik, Türk medyasının terör/Kürt meselesini doğru/çok yanlı/inanılır/güvenilir/hızlı bir şekilde izleyip aktarmasına engel teşkil eder. Milliyetçilik, Türk resmi ideolojisinin önemli bir boyutu olmasının yanısıra, onun yarı-resmi yayın organı Türk egemen medyasının da alamet-i farikalarından biri olmasından başka, Türkiye toplumunun ve halkının geniş ölçüde benimsediği popüler ve meşrulaşmış bir ideolojidir. Neredeyse Türk fikriyatının doğal halidir. Şeyh Said İsyanının yaşandığı 1925’den bu yana ötekileştirilen, yabancılaştırılan, düşmanlaştırılan Kürt simgesi, bugün büyük ölçüde terörizmle özdeşleştiriliyor. Terör/Kürt meselesine, şimdiye kadar hiç yapılmadığı bir şekilde, Kürt perspektifiyle bakanlar hemen vatan hainliğiyle suçlanıp mahkemelere oradan da zindanlara gönderildi, gönderiliyor. Soruna Türk resmi ve Kürt resmi gözlüğünün dışında bakmak da Türk idaresi ve Türk medyası tarafından matah bulunmuyor ve bu bağımsız üçüncü, gözcü yaklaşım otomatik olarak Kürt perspektifiyle özdeşleştiriliyor. Kısacası milliyetçi dogmatizm, ‘Ya bizdensin ya da terörizmden yanasın’ ikilemini dayatıyor.

+ Nihayet, Türk egemen medyasının iktidarla olan ilişkileri de doğru bir gazetecilik/habercilik uygulamasını imkansız kılıyor. Mevcut medya organlarının her biri, kah değişmez bir şekilde kah zaman ve mekana göre farklı iktidar odaklarına bağlanıyor, bağlı, bağımlı. Terör/Kürt sorunu da bir iktidar meselesi olarak, medyada muhalif bir bakış açısıyla ele alınamıyor. Üstelik terör/Kürt meselesi, Türkiye’de siyasi/ iktisadi/ekonomik/ideolojik iktidarın en önemli unsurlarından/boyutlarından biri olarak, iktidarın/iktidarların egemen olduğu bir ortamda barışçı-demokratik-kalıcı bir çözüme pek de kolay ulaşamaz.


Türkiye’de medyanın terör/Kürt meselesini (Evet aynı olay değil ama bağlantı var iki olgu arasında) doğru dürüst ele alıp işleyebilmesi için savaş dili ve gazeteciliği yerine barış dili ve gazeteciliğini benimseyip uygulaması gerek.

Bunun için de Türk medyasının

* siyasi-iktisadi-ideolojik-askeri tüm iktidar odaklarından bağımsız ve özgür olması gerek;
* ideolojik olarak milliyetçi değil enternasyonalist olması gerekir;
* kendisini iktidar(lar)ın değil toplumun sesi hatta muhalefetin sözcüsü olması lazım.

Bu üç koşulun yanısıra, Türk medyasının Türk-Kürt kardeşliğini savunması; resmi ve gayrı-resmi şiddete kesin olarak karşı çıkması; barışçı çözümü savunması; kendi bünyesinde gerçekten uzman muhabir ve editörler bulundurması; özel olarak Kürt meselesinin çözümü için Kürtçe bilen muhabir ve editör sayısının toplumdaki Kürt nufusu oranında olması gerekir.

Halamın sakalları mı dediniz?

24 Kasım 2008 Pazartesi

Bab-ı Ali’de Hakiki Gazeteciler


50 yıl gazetecilik yapıp yaşınız 70’e gelince ve gazetecilik dışında bir işiniz yok ise Burhan Felek Basın Hizmet Ödülüne aday olabiliyorsunuz. Sonra da Cemiyet salonundaki törende zaman makinesi geliyor. Geçmişin ılık sularında kulaç atıyorsunuz. Nihavent makamında...




Gazeteler, gazeteciler ve gazetecilik Cağaloğlu’ndan taşındığından bu yana bir dizi mesleki ve insani yaklaşım da Yokuş’un oralarda kaldı. Eskiden gazetelere manyetik kartlı turnikelerden girilmezdi. Çay ve kahve şimdiki gibi makineden çıkmazdı, Muharrem elleriyle yapar getirirdi. Rakip yok refik vardı, bu sayede de Kadıköy vapurunda ya da yukarı çıkarken farklı gazetelerin muhabir ve çalışanları sadece meslekdaş değil aynı zamanda dosttu. Hele iş çıkışı Cemiyet’in üstkatındaki lokalde bir araya gelip hem dedikodu yapar hem de günün haberlerini tartışırlardı. İslam Çupi, bilge kumru, tünemiş bara, Ece Ayhan cinsi dizelerle ya Fenerbahçe’yi konuşur ya da ‘Kuşlar uçar Ekvator’dan Kolombiya’ başlıklı yazıda betimlediği Dünya Kupası anılarına geçerdi. O zamanın genç garsonu Hıdır, beşinci kadehten sonra her gazetecinin, her yazarın sır dostu olduğu için, not tutmaz, anılarını sadece evindeki akvaryum balıklarına anlatırdı. Sayfa sekreteri, kıdemli yazar, çaylak muhabir Cemiyet lokalinde birlikte yer içerdi, bazen aynı masada saygıda sevgide kusur olmaksızın. O binanın bir güzelliği de Cemiyet’le Sendika’yı barındırmasıdır.

1978’de Aydınlık, 1980-83’de Hürriyet gazeteleri Cağaloğlu’ndaydı. Biz sabah gazeteye İETT otobüsü veya dolmuş ya da vapurla gelirdik. Normal yurttaş, normal çalışanlar gibi. Öğlenleri de kimi zaman Kapalıçarşı’nın orada ya da Çemberlitaş’daki köfteci, kebapçı ya da çorbacılara giderdik. Milli Eğitim Müdürlüğündeki memurlar ya da kitapçılardaki muhasebeciler gibi.

Hürriyet’in sahibi Erol Simavi idi, Günaydın’da da Haldun Simavi vardı. Biz o zaman onları patron oldukları için sevmezdik. Bugünlere geleceğimizi öngörebilseydik Erol ve Haldun Beyleri ellerimiz üstünde tutardık.

Neden aklıma geldi bu 30 yıl önceki kareler? Nostalji mi? Ben ‘Kapıdan çıkanın topuğuna bakılmaz’ deyişine inanırım. Adı üzerinde geçmiş...Yani geçmiş gitmiş, bir daha gelmez. Ama geçmiş aynı zamanda tarih demek. Tarihsiz de olmuyor. Bitti dese bile kimileri.

Geçende Türkiye Gazeteciler Cemiyeti İkinci Başkanı Turgay Olcayto’yu bir kitap sormak için aramıştım.’İşin yoksa akşamüstü uğra Burhan Felek Basın Hizmet Ödülleri Töreni var’ dedi.
Uzunca süredir uğramadığım Cağaloğlu’na gittim, iyi ki de gitmişim.

Burhan Felek (1889-1982) bu mesleğin önemli isimlerinden biri. Osmanlı döneminde başlayıp Cumhuriyet rejiminde de gazetecilik yapmış. Sporculuğu, spor yöneticiliği de hatırlanır. Gazetecilik dalında hocalığı da var. Bab-ı Ali’de gazetecilik yapmış son kuşağın mensubu olarak, Milliyet’deki hoş sohbet köşe yazılarını hatırlıyorum. Bellek seçicidir ya, 80 darbesinden sonra Cemiyet’e ziyarete gelen oğlu yaşındaki uğursuz Generalin elini öpmesi Burhan Felek’e özel olarak da Cemiyet Başkanı olarak Felek’e hiç yakışmamıştı. Neyse ki sonraki Başkanlardan Nail Güreli, bu hatayı telafi ettirecek çok olumlu girişimler gerçekleştirdi.(Metin Göktepe davasının izlenmesi, üye olmak için koşulların gevşetilmesi...vs...). Şimdiki Başkan Orhan Erinç de aynı duyarlılıklara sahip bir ağabeyimiz. 1946 yılında kurulmuş olan Cemiyet, 1983’den bu yana her yıl Burhan Felek’in ölüm yıldönümünde hem 70 yıl gazetecilik, 26 yıl Cemiyet Başkanlığı yapmış Felek’i anıyor hem de onun adına Basın Hizmet Ödüllerini veriyor.

Turgay ağabey, yeni kitabını (Güneşin Düşmanları- Günizi Yayıncılık) imzalayıp verdi, sonra Cemiyet yayınlarında çıkan kitap ve albüm eksiklerimi tamamladım. Ardından Süleyman Boyoğlu’nun odasında ayaküstü sohbet: Vasfiye Abla kitabının önem ve değeri üzerine konuştuk. Tam o sırada ceylan gibi seken bir genç kız zerafeti ve telaşıyla Vasfiye Abla geldi odaya. Yukarı salona çıkıldı. 150-200 kişilik salon doluyordu yavaş yavaş.

Burhan Felek Basın Hizmet Ödül tüzüğüne göre, 50 yıl gazetecilik yapmış olmak ve en az 70 yaşında olmak ayrıca gazeteciliğe devam etmek gerekiyor. Bu yıl ödüllendirilen Hilmi Yavuz, 50’likler, 70’likler derken 150’likler ve 49’lara da atıfta bulunup hem mutlu olduğunu ama aynı zamanda birilerinin gelip de kendisine 70’lik olduğunu söylemesinden pek memnun olmadığını itiraf etti.

Bazen insan acaip bir şekilde seviniyor ya da teselli buluyor. Salondaki en genç insanlardan biri olmak hoş bir duygu. Ödül alanlardan iki ağabeyimiz (Ülkü Tamer ve Sami Karaören) rahatsızlıkları nedeniyle aramızda değildi. Sahneye çıkan bazı kıdemli meslekdaşlarımız yürümekte güçlük çekiyordu. Ama istinasız hepsinin yüzünde bir neşe, bir gurur çok rahat okunuyordu. Belki de içlerinden ‘Aman neyse ben en iyi dönemlerde gazetecilik yapmışım...Şimdikiler gibi holding ya da plaza gazeteciliğini şükürler olsun ki görmedik...’diyorlardı.

Arkamda Emin Karaca vardı. ‘Acaba biz de 70 yaşına gelince bu ağabeyilerimiz kadar vucuden ve fikren sağlam olabilecek miyiz?’.

Ödül alanlar gazeteciliğe Bayar-Menderes diktatörlüğü döneminde başlamışlardı. 27 Mayıs sonrasında patronların lokavtına karşı hem yürüyüş düzenlemişler daha da önemlisi kendi gazetelerini kendileri yayınlamıştı. Onlar, sadece mesleki olarak değil yaşam tarzı itibarıyla da hakiki gazetecilerdi. İnce belli bardakla çay içip simit yerlerdi. İşe otobüs ya da dolmuşla gidip gelirlerdi. Çoğu kirada otururdu. Haber yaparken de bugünkü gibi ‘O kızar, bu ne der’, ‘Bunu yayınlarsak reklamımız kesilir, haber gelmez’ gibi kaygılarından uzaktılar.

Beni en çok etkileyen konuşmalardan birini de Necmi Tanyolaç yaptı. Eski meslekdaşlarıyla birlikte olmanın sevincini anlattı sonra da, mealen, ‘İyi ki bizim bu Cemiyetimiz var ve bugünkü toplantı gibi etkinliklerle bir araya gelmemizi sağlıyor. Vallahi ben bu Cemiyeti çok seviyorum. Bu Cemiyet bizim Vatikan’ımız gibi...’. Bu Vatikan sözcüğünde bence hiç bir dini çağrışım yoktu. Köklü bir kurum anlamı vardı, iç dayanışması güçlü bir grup, anlamı vardı. Belki de ‘Pantheon’ anlamında kullandı.

Ergin Konuksever, dev cüssesiyle sahneye çıktığında, ön taraftan bir ses duyar gibi oldum: ‘Heyyt aslanım be...İşte patron döven gazeteci!’. Konuksever’lere ne çok ihtiyacımız var bu aralar.

Hıfzı Topuz, salonda 50’li yılları anımsıyordu herhalde. Doğan Hızlan gazeteciliğe hani 5-10 yıl önce başlamış birinin halet-i ruhiyesi içindeydi. Doğan Şener, biz ortaokulda iken Hey dergisini çıkarmıştı. Ödül alan 10 kişiden sadece bir tanesinin kadın olması (Suna Zirek) . Önümüzdeki yıllarda bu sayı kaçınılmaz olarak artacak. Ödül alanlardan iki kişinin (Vecdi Kızıldemir ve Ergun Kaftancı) Mekteb-i Sultani’den olmasını ayrıca not ettim. Yüksel Bayar’ın adını da zikrederek ödül alan 10 kişinin adını yazmış oldum.

Geç de olsa Kültür Bakanı Ertuğrul Günay da katıldı törene. Ödül alanların çoğundan oldukça gençti Bakan Bey.

Türkiye Gazeteciler Cemiyeti, olanakları çerçevesinde mesleki dayanışma için elinden geleni yapıyor bu neo-liberal plaza gazeteciliği döneminde. Ah bir de sendikamız güçlü olaydı...

18 Kasım 2008 Salı

ANTAKYA’DA BİR UMUT

Geçenlerde (2 Kasım, Pazar) Umut Vakfı’nın, Alman Friedrich Ebert Vakfıyla ortaklaşa düzenlediği yerel medya eğitim seminerinde, ‘Bireysel Silahsızlanma ve Şiddet Haberleri’ başlığı altında şiddet, hukuk, medya ve çokkültürlülük gibi konuları Antakya’da tartıştık.
Nüfus kütüğünde ‘Antakya-Şehitler Mahallesi’ yazan birisi için, bu kentin kaçınılmaz olarak farklı anlamları var: Mesele kısır, cevizli biber, kadayıf ya da sac oruk gibi nefis yemeklerle sınırlı değil. Suriye’ye geçişlerde ya da düğün cenaze gibi ailevi/sosyal törenlerde yoklama listesinde mevcutlu yazılmak işin bir başka yönü. 40 yıldır gelip gittiğiniz bir kentte 41. gidişinizde ne olmalı ki ilginç, yeni olsun? Bunları anlatmaya çalışacağım:
Önce Nazire Hanımın duygulandıran bir inceliği: Otele girerken bizi karşılayan Umut Vakfı Başkanı bana, ‘Kentinize hoş geldiniz’ deyince kendimi iyice ‘Antekkeli’ hisettim.
Hatay Gazetesinin yazı işleri müdürü Mithat Kalaycıoğlu gibi bir rehberiniz olursa Samandağ’a da, Vakıflı’ya da, Müze’ye de Saint Paul’e de onuncu kez gidersiniz. Katolik ya da Protestan Kiliselerine de gidip oradaki insanlarla eski dostmuş gibi muhabbete dalabilirsiniz. Harbiye’de humusun en lezzetlisini yiyebilirsiniz. Üstelik günlerden Pazar olmasına rağmen, en kıyak özel kabak tatlısını, biber salçasını ya da zahteri de bulabilirsiniz. Hele bir de yanınızda Hatay Güney Rüzgarı dergisinden Mehmet Ali Solak da varsa - ki kendisi aynı zamanda Antakya Evi’nin yöneticisidir- Antakya daha da zenginleşir.
Beni en çok etkileyen sahnelerden biri, Mithat’ın arabada giderken, camdan başını uzatıp ‘Jozef! Kilise açıksa birazdan ziyarete geleceğiz’ demesi oldu. Galiba 1963’e kadar Istanbul’da da buna benzer cümleleri kurabiliyor ya da duyabiliyorduk. Sonra kilise kalmadı ki, çünkü gitmişti Jozefler. Öylesine kaldık bir başımıza...
Halit Çelenk, Kemal Sülker, Cemil Meriç, Ayla Kutlu gibi nice değerli yazar ve aydını yetiştirmiş olan Antakya’da (Yalçın Küçük’ü kasıtlı olarak belirtmedim!), bir dönemlerde, ilkokulların bile üç dille (Türkçe, Arapça, Fransızca) eğitim yaptığını bugün çok az insan hatırlar. Ana caddedeki dükkan sıralaması kitapçı-dershane-lokanta olan başka kaç Anadolu kenti vardır?
Istanbul’a uçak seferleri kondu konalı ilgi artmış kente. ‘Pambık’ zenginleri günü birlik Istanbul’a alış-verişe gidiyorlarmış. Hele bir de ‘Asi’ dizisinin toplumsal/kentsel etkileri konusunda doktora yapacak kadar olay, gelişme, fikriyat çıkmış Antakya’da.
Uzun Çarşı hala uzun, Anadolu lokantası ve Antakya Evi hala dimdik ayakta. Yeni yeni oteller açılıyor kentte.
İşin tarihi, turistik, kentsel daha binbir boyutu var ama uzatmadan geçelim yerel medya seminerine. Milliyet’ten Nail Güreli, Marmara Üniversitesinden Prof. Nurçay Türkoğlu, iletişim hukuku uzmanı avukat Fikret İlkiz, kadın hakları uzmanı avukat Filiz Kerestecioğlu, Umut Vakfı’ndan Dr. Ayhan Akcan, Cumhuriyet’ten Ayşe Yıldırım, Antep, Adana, Kilis ile İskenderun ve Antakya’nın diğer ilçelerinden gelen meslekdaşlarla tüm gün boyunca bireysel silahsızlanma, şiddet, kadın ve çocuk haberciliği konularını konuştuk, tartıştık.
Bu arada İskenderun’daki İletişim Meslek Yüksek Okulunun hoca ve öğrencilerinin varlığı da tartışmaları derinleştirdi.
Umut Vakfı Başkanı Nazire Dedeman’ın açış konuşmasının ardından Vali Nusret Miroğlu da ilginç bir konuşma yaptı. Devlet-medya ilişkilerine değinirken alışılmadık bir şekilde özeleştirel bir yaklaşım sergiledi. Daha da ilginç olan kentin Emniyet Müdürü Osman Cabalı’nın toplantıyı başından sonuna kadar not tutarak ve büyük bir ilgiyle izlemesi oldu.
Türkiye’de yerel medya aslında bir yandan her geçen gün gelişiyor, büyüyor ama bir yandan da ulusal/egemen medyanın tüm hastalıklarından mustarip. Ulusala oranla daha dar bir alanda çalışan yereldeki meslekdaşlarımız, kaçınılmaz olarak yerel iktidarla ilişkilerinde olsun, kendi aralarındaki ilişkilerde olsun bir dizi güçlükle karşı karşıya. Antakya’da mesela eskiden tüm basın organlarına iletilen günlük polis bülteni bir süredir dağıtılmaz olmuş. Ya da Antakya’da olup biten bir olayı, yerel makamlar yerel basına değil de ulusal basına veriyor... Bir çok Anadolu kentinde olduğu gibi, bu şehirde de birden fazla Gazeteciler Cemiyeti var. Bir tanesi tek kişilik olsa da...Yerel medyadaki arkadaşlara bir dokun bin ah işit... Sorunların büyük bir bölümü ulusal medyadaki sorunlar. Bunlar da daha iyi bir mesleki örgütlenmesiyle yani sendikayla sanki kolayca çözülebilecek sorunlar. Diğer bölümü ise ya salt politik ya da mesleğe ilişkin siyasal olumsuzluklar nedeniyle gündeme gelen sorunlar. AKPli belediye AKPli gazeteyi besliyor ötekilere sağır ve dilsiz mesela.
Antakya aslında azınlıklar cenneti: Aleviler, Katolikler, Protestanlar, Ermeniler, Araplar, Kürtler hayatta ve kimliklerini yaşatmaya çalışıyor. Bir arada olmasa da yan yana yaşıyorlar esas olarak barış içinde. Artık neredeyse numunelik ‘Türkiye’nin tek Ermeni köyü’ Vakıflı, turist gruplarınca ziyaret edilen bir mekan haline gelmiş. Kilise var ama papazı yok. Biz oradayken Diyanet Vakfı’ndan bir grup da ziyaretteydi. İki konu hoşuma gitmedi: Bu köy neredeyse metalaştırılmış, turistikleştirilmiş. İkincisi, belki Vakıflı Ermenileri değil
- çünkü onlarla özel görüşme yapmadık- ama bu Ermeni konusuna değinen yöre halkı yapay ve resmi söylemi benimsemiş görünüyor. Musa Dağı’nın 40 Gününü görmezden, duymazdan gelerek... Ermeni deyince benim aklıma önce Hrant geliyor. Vecdi Gönül’ün tüm çabalarına rağmen.
Yaşam kültürü zengin olan Antakya’da, yemek ve eğlence kültürü de gelişkin. Neşeli, rahat insanlar vesselam. Üniversiteden sonra hava alanına da kavuşmuş ya, hele bir de çok izlenen dizilerden birinin mekan kahramanı olunca kent, günlük gazeteleri, haftalık ve aylık dergilerinin yanısıra kente ilişkin tarihi ve siyasal-toplumsal araştırma kitaplarıyla da farkını belli ediyor.
Antakya’da olup bitenler yaşananlar bütün Türkiye’de gerçekleşebilse, bu memleket çok daha huzurlu olur...

4 Kasım 2008 Salı

DENGELİ DÜNDAR/DENGESİZ MUSTAFA

* Can Dündar’ın ‘Mustafa’ filmi/belgeseli yoğun kutuplaşmış Türkiye siyaset manzarasında geniş tartışmalara yol açtı. Galiba Dündar hariç, kimse filmden memnun değil. Neden?

Can Dündar’ın ‘Mustafa’ filmi/belgeseli büyük tartışma yarattı. Bu, başlı başına olumlu bir gelişme. Çok genel bir bakışla ilk gözlem: Statükocu Atatürkçüler, ‘Mustafa’yı beğenmedi. Çünkü film, ürkek bir girişimle de olsa, gardrop Atatürkçülüğünü sorgular sahneler ve yaklaşımlar içerdiği gibi, M.K.Atatürk’ü tabulaştıranları da çıkmaza sokan bölümlere de yer vermiş. Dündar’ın belgeseli/filmi, herhalükarda çok resmi Atatürkçülerin yani resmi ideologların beklentilerinin tümüne yanıt vermiyor, hatta zaman zaman onları üzüyor, kızdırıyor. Diğer cepheye, yani anti-kemalist kesime baktığımızda, İslamcılar ve Liberaller de ‘Mustafa’dan pek memnun değil. Belki İslami kesim daha temkinli bir yaklaşımla, Atatürk’ün ‘insani’ yanının ön plana çıkarılmasını da kullanarak, içki konusuna da ağırlık vererek çok şiddetli eleştirilere girişimiyor ama Dündar’ın ‘Mustafa’sı onların beklediği ‘Beton Mustafa’ imajına da tam oturmuyor. Kemalist cephe, Dündar’ın ‘ABD ile işbirliği içinde Ilımlı İslam Projesine hizmet ettiği’ gibi paranoyak bir yaklaşıma göz kırparken, Liberal yazarlarda da, Can Dündar’ın ‘Ölmekte olan Kemalizme, Mustafaizm’le bir hayat öpücüğü’ verdiğini savunuyor.

1923 belki de 1938’den bu yana çok geç kalmış bir irdeleme-sorgulama sürecine henüz yeni girmiş olmamız, ayrıca Türkiye’de tartışmanın çoğu kez kapışma olarak algılanması nedeniyle, ‘Mustafa’ filmi mevcut kutuplaşma konularına bir yenisini daha ekledi. Aslında konu önemli, tartışılması gereken bir alan, ne var ki, gerek filmin kendisi, gerekse tartışma yöntem ve söylemleri pek de olumlu değil.

Şimdi Can Dündar’ın eserinin her iki kutupça da eleştirilmesi, Dündar’ın bağımsız, özgür, özgün hatta doğru olduğu şeklinde anlaşılabilir. Mesela İngiltere’de BBC de, sürekli olarak, iktidarda olsun, muhalefette olsun hem Muhafazakarlar hem de İşçi Partisi tarafından eleştirilir. BBC de bundan son derece memnundur. ‘Biz iki tarafın da sesi değiliz, bağımsızız, her iki kutbun bizi kendilerine doğru çekme taktiklerine cevaz vermiyoruz’ diyerek kendini savunur.

Ne var ki, bu yaklaşımı Can Dündar’a atfetmek pek mümkün değil. Çünkü filmin içeriğinden başlayıp, sponsorluk tartışmalarını da göz önünde bulundurduğumuzda belki de en önemlisi Can Dündar’ın esas olarak reklam ve halkla ilişkiler damgalı söyleşilerine baktığımızda, Dündar’ın bu durumdan pek de hoşnut olmadığını görüyoruz. Çünkü belgesel/film yönetmeni, eserinin tüm kesimlerce benimsenmesini beklerken, bunca eleştiriyi göğüsleyebilecek bir siyasi-ideolojik berraklığa sahip değil. Dengecilik ve herkesi memnun etme hastalığı da zaten böylesi zıtlaşmalarda hemen olumsuz bir şekilde ortaya çıkar.

Doktoralı gazeteci/televizyoncu Can Dündar, NTV’de yayınlanan ‘Neden?’ programlarında da, televizyonculuğun yüzeyselliğine de uygun olarak, önemli tartışma konularını stüdyoya getirirken, gerek konuk seçiminde, gerekse tartışma yönetim tarzında, Türkiye gibi keskin kutuplaşmış bir siyasi toplumda, hep yumuşak ama sahtece uzlaşmacı, sürekli olarak orta yolcu bir yaklaşımıyla tanındı, bilindi. Kimi zaman otobüslerin arka camındaki ağlayan çocuk posteri ifadesiyle, ‘Yahu niye kapışıyorsunuz, anlaşın olsun bitsin, zaten öyle çok da zıt fikirler savunmuyorsunuz’ yaklaşımı Dündar’ın nerede ise alamet-i farikası.

Kemalistlerin ve Liberallerin eleştirilerinde kuşkusuz haklı ve doğru yanlar olabilir. Nasreddin Hoca’nın ‘Sen de haklısın’ fıkrasında olduğu gibi, uzlaşmaz çelişkiyi görmezden gelip, mavi boncuk dağıtım A.Ş yaklaşımını benimsemek, sorunu çözmüyor, yeni tartışmalara yol açıyor. Açık, net, berrak, kararlı olmak ideolojik bir tutumdur. Mustafa Kemal’i dudak ucuyla eleştirip, ama yeri geldiğinde de onu savunmak, her iki tutumda kasıtlı, belirli bir muğlaklık/fluluk bırakmak mevcut tartışmaları körüklemekten başka bir işe yaramadı. Dengeli olmak, adil olmak, ‘ne şiş yansın ne kebap’ deyişiyle tercüme edilemez. Yoksa ‘Mustafa’nın başına geldiği gibi hem şiş yanar, hem de kebap.

Benim ilgimi çeken esas mesele, daha çok bir mesleki kimlik ve çıkar çatışması sorunu. Özellikle de Kemalizmin Türkiye Cumhuriyeti devletinin resmi ideolojisi olduğunu hesaba katarsak, bir gazetecinin farklı alanlarda hatta dal ve mesleklerdeki icraatinin iç çelişkileri. Can Dündar, Milliyet gazetesinde köşe yazarı. NTV’de tartışma programı yöneticisi. Çeşitli alanlarda kitaplar yayınlıyor. Bir de televizyon kanalları şimdi de sinema için belgesel yönetmeni. Bir kefeye sığdırılması aslında zor işler, uğraşlar. Bir insanın on parmağında on marifet olunca, tüm bilgi ve becerilerini, sevgili halkıyla paylaşmak kaçınılmaz hale geliyor. Tabi bütün bunlar da, hep kamuya hizmet, yurttaşı aydınlatmak gibi ulvi amaçlarla yapılınca Can Dündar’a hayranlık duymamak elde değil.

Ne var ki, Dündar’ın gerçekleştirdiği etkinliklerin perde arkasına baktığımızda, otobüsün arkasındaki poster bir başka postere dönüşüveriyor: Ağlayan çocuk gidiyor, ‘Peşin çalışan/Borca çalışan tüccar’ posteri geliyor. Dündar’ın gazetecilik faaliyetinin yanı sıra ve eş zamanlı olarak sipariş üzerine belgeseller hazırladığını da biliyoruz. Bu başlı başına gazeteci bağımsızlığına aykırı bir tutum. Çünkü siz belgeselci kimliğinizle, para karşılığında, bir şirket ya da kurum için belgesel çekiyorsanız, gazeteci olarak o şirket ya da kuruma artık bağımsız/özgür/nesnel olarak bakamazsınız. O konuda haber, yorum yazamazsınız. Çünkü sizin artık o haber kaynağı ile organik ve maddi/mali bir ilişkiniz vardır, çıkar çelişkisine düşersiniz. İşte bu nedenle de bu tür belgeselcilikle gazetecilik uzlaşmaz, çelişen iki alandır. İkisini birden yapamazsınız, yapmamalısınız. İkisinden birini tercih etmelisiniz. Bu yazdığım, izan, insaf, ahlak ve vicdan sahibi insanlar için geçerlidir. Yoksa, gazetecilikten sağladığınız şan ve şöhreti, imtiyaz ve kolaylıkları başka alanda değerlendirmek istiyorsanız, kimse size bir şey demez. Bu şan ve şöhret, kimi zaman paraya, kimi zaman iktidara yakın olmaya tahvil edilebilir.

Somut örnek: Gazetelerde yayınlanan bilgilere göre, öyle pek kolay bir şekilde yerli ve yabancı akademisyen ve uzmanlara bile açılmayan Cumhurbaşkanlığı ve hele hele Genel Kurmay Başkanlığının arşivlerinde ‘Mustafa’yı araştıran, oradan bilgi ve belgeler sağlamasına izin verilen bir kişi, bu saatten sonra Cumhurbaşkanlığı ve/ve ya Genel Kurmay Başkanlığının bir olumsuzluğunu haber yapamaz, bu konuda köşe yazısı yazamaz. Ama belki de emekliliğinde bu iki önemli kuruma danışman olarak atanmak için iyi bir referans oluşturabilir.

Yanlış hatırlamıyorsam 1999 yılında olmalı, devlet Cumhuriyet’in kuruluş yıldönümü için bir televizyon kampanyası düzenlemişti. Bir takım şahsiyetler ekrana çıkıp Cumhuriyet’in nimetlerini anlatıyor, Atatürk’ün Cumhuriyetine övgüler diziyordu. Bu değerli şahsiyetler arasında bir dizi gazeteci de vardı. Can Dündar da bu gazetecilerden biriydi. Ben, gazetecilerin bu tür kampanyalarda yer almasının doğru olmadığını, isim vermeden yazdığımda, Dündar o kadar kızmıştı ki, ÇGD bünyesinde birlikte yürüttüğümüz bir projenin bile aksamına yol açan bir uzaklık sergilemişti. Oysa ki, gazeteciler için sansür, cinayet, baskılarla anılabilecek 75 yıllık Cumhuriyet’i övmek, bir gazetecinin görevi olamazdı. Ayrıca bu işin evrensel çapta belirlenmiş kuralı var: Gazeteciler, basın özgürlüğü, kendi meslek kuruluşları ve genel olarak insan haklarıyla ilgili olanların dışında hiçbir siyasi, ideolojik, kültürel kampanyaya katılamazlar. Çünkü kampanyaya katılmak bir taahüt anlamına geldiği için, gazeteci haber kaynağına, habere veya kampanyanın söz konusu olan kişi, kurum ya da konuya karşı bağımsızlığını yitirmiş, taraf haline gelmiş olur.

M.K.Atatürk, Mustafa ya da Kemalizm konusunda kaçınılmaz olarak siyasi/ideolojik tercihler, yorumlar içeren bir belgeselin yönetmeni olmak, gerçek gazeteciliği engeller. Kamu oyu, okurlar, yurttaşlar şimdi Dündar, herhangi bir konuda ne dese, ne yazsa, onu artık ‘Mustafa’nın yönetmeni Can Dündar kulağıyla/gözüyle algılayabilir. Can Dündar, Kemalizm gibi hayati bir konuda artık taraf olmuş, tarafını da açık seçik ilan etmiştir. Kemalizm, Türkiye’de tüm siyasi/ideolojik/kültürel ve gazeteciliğe ilişkin konularda temel bir faktör, tayin edici bir boyut ve yönlendirici ideoloji olduğu için, 24 saat yaşayan kelebek belgeseli çekmeye benzemez.

Kemalizm, Dündar’ın uzmanlık alanı olabilir. (Doktorası, terörizm-medya ilişkileri hakkında olsa da). Bu nitelik, ona böyle bir filmde örneğin danışman olmasını sağlayabilir. Böyle bir konuma da kimsenin itiraz edebileceğini sanmıyorum.

‘Sarı Zeybek’ ve ‘Fikriye’den sonra Can Dündar’dan ben artık bir ‘Can Dündar’ belgeseli bekliyorum. İnsan, en iyi bildiği konu hakkında, sevgili yurttaşlarını bu değerli bilgiden mahrum edemez herhalde...

28 Ekim 2008 Salı

ESKİ ZİHNİYETLE YENİ GAZETE?

· Ciner Grubu, Fatih Altaylı yönetiminde yeni bir günlük gazete çıkaracakmış. Mevcut egemen medya manzarasında nasıl yenilik yapılabilir? Eski anlayışlar ve eski kadrolarla yeni gazete olur mu?



Ciner Grubu uzun süredir yeni bir günlük gazete çıkarma hazırlıklarını sürdürüyor.Kuşkusuz, Türkiye medya manzarasına yeni bir günlük gazetenin daha katılması, fikir çeşitliliği, yaklaşım zenginliği ve meslekdaşlarımıza yeni istihdam olanakları yaratması açısından olumlu bir gelişme olacak.

Yeni çıkacak gazetenin kadrosu, yayın politikası konusunda şimdiye kadar birkaç söyleşi, birkaç da haber yayınlandı. Fatih Altaylı’nın yönetiminde süren çalışmalar hakkında özellikle bizzat kendisinin yaptığı açıklamaları, aynı holdingin bir parçası olan Habertürk internet sitesinin yayın politikasını, Habertürk ve Kanal 1 televizyonlarının gazetecilik,/habercilik anlayış ve uygulamalarını göz önünde bulundurduğumuzda, yeni gazete hakkında şimdiden bir dizi gözlem ve tahmin yürütmek çok güç olmasa gerek.

Bir yayın organı açısından tayin edici özelliğin medya mülkiyeti olduğu artık tartışılmaz bir gerçek. Çünkü Genel Yayın politikasını da, kadro tercihini de, gazetenin yapılanmasını da sonuç olarak medya mülkiyeti belirliyor. Şimdiye kadar böyle oldu, bundan sonra da böyle olmaması için bir neden yok. Medya mülkiyeti derken, ille de medya organının bizzat sahibi olan kişinin, tek başına her şeye karar verdiğini ima etmek istemiyorum. Ama medya mülkiyeti kime ait ise, kişi veya kişiler, ya da bir kurum, medya organının neredeyse her şeyi bu mülkiyet anlayışına göre oluşuyor, oluşturuluyor. Bir işçi sendikasının sahipliğini üstlendiği bir yayın organı ile (Mesela 1980 öncesi DİSK’e bağlı Maden-İş’in mülkiyetindeki Politika gazetesi) büyük bir holdingin sahibinin mülkiyetindeki bir gazete (Mesela Aydın Doğan’ın Hürriyet gazetesi) kaçınılmaz olarak bir çok alanda farklılıklar arzetmekteydi.

Turgay Ciner, kısa da olsa medya tecrübesi olan, son yıllarda yükselen bir iş adamı. Ciner’in Sabah deneyiminden sonra yeniden medya dünyasında söz sahibi olmak isteğini, herhalde Ciner’in ‘kamuya doğru, çok yanlı, inanılır, güvenilir, doğru haber ve fikir/yorum çeşitliliği sunmak’ olarak algılayamayız. Çünkü Ciner, gerek Sabah döneminde, gerekse günlük gazetesi olmayan medya grubu döneminde, ne böyle bir irade beyan etti, ne de uygulamada bu tür bir gazetecilik gösterisinde bulundu. Aksine, Ciner’in, diğer holding sahiplerinden farklı olmadığını kanıtlayan somut bir olguya yakın geçmişte tanık olduk: Bir Pazar akşamı, başta 24 saat habercilik yapan televizyon kanalları, ardından diğer kanallar da, normal yayın akışını kesip, olay yerine koşup Bağcılar’daki patlamayı naklen verirken, Habertürk, bir tartışma programında Enerji Bakanını ağırlıyordu ve altyazı geçmekle yetinip, normal yayın akışını sürdürmüştü. Çünkü madencilik sektörünün önemli bir işvereni olan Turgay Ciner’in televizyonunda, Enerji Bakanının programı kesilemezdi, nitekim de kesilmedi. Bu olayda Turgay Ciner’in bizzat müdahale ettiğini hiç sanmıyorum. Ama işte böyle bir medya mülkiyeti, kanalın yönetici ve hatta çalışanlarını son derece güç bir bağımlılık sarmalına düşürür, nitekim de düşürmüştür. Genel Yayın Yönetmeni ya da o geceki yayın sorumlusu ‘Şimdi bizim patronun sinai, ticari işlerinde son derece önemli bir konumu olan bir bakanın yayınını kesersem, işten atılır mıyım? Patron beni fırçalar mı?’ kaygısına düşmüştür mutlaka. Ve habercilik dalında rakipleriyle yarışan bir kanal, böylelikle, işverenin çıkarı ile kamunun ve haberin çıkarı arasındaki çelişkiyi işverenin çıkarından (Aklınca!) yana çözmüştür. Habertürk açısından ilk kötü sınav...İlk olumsuz işaret.

Gazetenin Genel Yayın Yönetmeni olarak Fatih Altaylı’nın görevlendirilmesi de kuşkusuz tartışmalı bir atama. Hürriyet’ten ayrıldıktan sonra eski konumuna neredeyse tamamen zıt düşen açıklamalar yapmış olması meslek çevrelerinde hoş karşılanmadığı gibi, son derece esnek bir işveren bağımlılığı ile de itham edildi. Genç, dinamik, çalışkan, heyecanlı bir meslekdaşımız olmasına rağmen, popülist ve polemist yaklaşımları gazetecilik ve habercilik konusundaki hem yüzeysel hem de çelişkili perspektifi, gerçek anlamıyla yeni bir gazeteyi yaratıp yönetebileceği konusunda kuşkular uyandırıyor. Atanmış/görevlendirilmiş Genel Yayın Yönetmeninin kimliği, şahsi özellikleri aslında o kadar da tayin edici değil ama yine de bir dizi olumsuz işaret vermesi açısından önemli.

Altaylı’nın ‘Bab-ı Ali’nin en iyi kadrolarını topluyoruz’ mealindeki açıklaması hem anakronik (Bab-ı Ali öleli en az 28 sene oldu maalesef!) hem de yanlış. Emin Çölaşan mı Bab-ı Ali’nin en iyi kadrosu? Yoksa aynı holdingin bir televizyon kanalında yöneticisi Altaylı’yı sürekli överek çanak sorularla besleyen hanım gazeteci mi?

Gazetenin adı konusundaki hazırlıklar da ilginç: İnternet sitelerinde dolaşan bilgi ve dedikodulara göre, zaten bir ‘marka imajı yaratmış olan’ deniliyor ‘Habertürk’ adı halen favori isimmiş. Haber çünkü kendi arasında Türk, Arjantinli ve Burkina Fassolu olmak üzere üçe ayrılır değil mi? İsim de çok tayin edici değil sonuç olarak ama yeni gazete çıkarmaya yeltenen bir grubun bula bula bulduğu isim, televizyonun yarattığı bir popülerlikten (Dikkat meşruluk değil) yararlanmak olabiliyor! Ufuk Güldemir de ‘Habertürk’ adında bir gazete çıkartmıştı. Hatırlayan vardır herhalde. Altaylı’nın Habertürk’ünün sonu, Güldemir’inki gibi olmasa bari...

Yeni gazete çıkartmaya niyetlenen birinin öncelikle mevcut medya manzarasını doğru bir şekilde okuması, incelemesi, yorumlaması gerekir. Medya mülkiyeti, bugünkü Türkiye’nin siyasi, ideolojik, kültürel yapısı, Genel Yayın politikası, haber politikası, kadro yapısı...vs... gibi bir dizi hayati konuda ciddi araştırma yapmak gerek. Türk medyası bugün başarılı mı? Değilse neden? Biz, refiklerimizden/rakiplerimizden hangi açı ve düzlemlerde farklılık yaratmalıyız?
Daha kaliteli gazetecilik nasıl yapılır? Daha fazla tiraj nasıl sağlanır? Tüm bu soruları sorup, gerekirse akademisyen ve uzmanların da desteğiyle ortaya ciddi bir araştırma çıkarmak gerek. Türk medyası aslında negatiften çok iyi bir öğretmendir. Mevcut egemen medyanın yanlış, hata ve eksikliklerinin yüzde 50’sinden kaçınabilseniz ortaya eli ayağı nispeten düzgün bir gazete çıkarmak mümkün. Ama önce fikren yani maddi ve ideolojik olarak bağımsız olmanız gerekir. ‘Bir yandan holdingin çıkarlarını savunayım, bir yandan iyi gazetecilik yapayım’ imkansız bir tercih. Ciner holding’de ya da iş yaptığı bir başka şirkette bir yolsuzluk, usulsüzlük olduğunda biz bu haberi doğru olarak önce Habertürk gazetesinde mi okuyacağız?

Ben burada Ciner’i ya da Altaylı’yı açıkça daha masum görebiliyorum. Her ikisi de Hürriyetzededir aslında. Türk egemen medyasının rol modeli olan Hürriyet, maalesef itiraf ve kabul etmek gerekir, kendi dalında başarılı bir gazete. Hala belirli bir etkisi ve gücü var. Hem kamuoyunda hem de siyasi iktidar çevresinde. Hürriyet modeli, Aydın Doğan ve Ertuğrul Özkök nezdinde bir çok işvereni ve bir çok Genel Yayın Yönetmeni adayını cesaretlendiriyor, onlara cüret veriyor. Doğan, medyatik silahlarıyla borsada kote şirketlerine bile kazandırabiliyor, siyasi iktidarı zorlayabiliyor. Özkök de hem para, şan, şöhret bulvarlarında kasılarak dolaşabiliyor hem de bir çok gazetecinin kaderini iki dudağı arasında kilitleyebiliyor. Az buz bir iktidar değil bunlar...Ciner’le Altaylı da, ‘Doğan’la Özkök yapabiliyorsa biz neden yapmayalım?’ diye düşünüyorlar galiba. Oysa ki unuttukları, hesaba katmadıkları birkaç boyut var: Bu piyasa iki adet Hürriyet kaldırmaz. Keza sizin bu işi Hürriyet kadar başarılı yapıp yapamayacağınız kuşkulu. Ayrıca yapabilseniz bile, kamuoyu ve siyasi iktidar açısından bakıldığında, ‘Hakikisi var iken sahtesine kimse itibar etmez’ ilkesi önemli. Ayrıca, Hürriyet de bu piyasada ikinci bir Hürriyet’e izin vermez.

Altaylı, Çölaşan ve benzerlerinden oluşacak bir kadro, Türkiye’nin temel meseleleri konusunda – Kürt, Ermeni, laiklik, ordu, AB...vs...- mevcutlardan farklı bir şey önerebilecek nitelik ve kapasitede gazeteciler mi? Ordu yandaşlığı, Kürt karşıtlığı, Ermeni sorununda çözümsüzlükte ısrar mevcut hiçbir gazeteye artı puan kazandırmadı. Sınırlı ve konjonktürel ayrıca da dar bir AKP karşıtlığı da prim yapmaz.

Yakın ya da orta vadedeki gelişmelerin, bu yazdıklarımı tekzip etmesini dilerim. Yanılmış olmaktan büyük bir memnuniyet duyacağım. Ne var ki bugün Türkiye medya manzarasının eksikliğini hissettiği gazete, Galatasaraylı kardeşim Fatih Altaylı’nın Habertürk’ü değil herhalde.
Sadece Taraf gazetesini ayaküstü bir şekilde incelemek bile neyin yapılması gerektiği konusunda önemli ipuçları veriyor. Bu cümleden yola çıkıp, Taraf’ın ideal bir gazete olduğunu savunmuyorum.
Toparlayayım:
· Sinai,mali, ticari ya da siyasi holding ve iktidara dayalı bir medya mülkiyeti bugüne kadar başarılı, olumlu bir gazetecilik/habercilik yapılmasını sağlayamadı. Medya mülkiyetinde mutlaka çalışanların ve okurların çoğunluk hisse sahibi olması gerekir. Birgün gazetesi örneğinde olduğu gibi tabana yayılmış, çoklu sahiplik mekanizması lazım. Hiç kimse gazetenin yüzde 5 hadi bilemediniz yüzde 10’undan fazlasına sahip olmamalı.
· Yönetici kadro (Genel Yayın yönetmeni, yazı işleri ve haber müdürleri) işveren tarafından atama yoluyla değil, çalışanlar tarafından seçimle işbaşına getirilmeli. Gazete yöneticileri, hem yayın hem de idari olarak işverene karşı değil, çalışanlara ve okurlara karşı sorumlu tutulmalı, onlara hesap verebilmeli.
· Gazetenin kadrosu oluşturulurken, Bab-ı Ali adı altına gizlenip -ayıp olacak ama neyse- kaşarlanmış, tilki, paragöz gazeteci cemaati yerine, genç, iyi eğitim almış, bağımsız düşünebilen, eleştirel, cesur, tabu tanımaz, mesleki yeteneklere sahip, holding gazeteciliğinin çukurunda yüzmemiş, dürüst, idealist gençlere yönelmekte büyük yarar var.
· Türk egemen medyasının büyük bir bölümünün dogmatik olarak benimsediği Kemalist ilkeler yerine evrensel gazetecilik ilkelerine sadakat ve uygulama tayin edici. Devleti değil toplumu, orduyu değil halkı, zenginleri değil yoksulları, sermayeyi değil emeği koruyan, onların adına gazetecilik yapan bir iklim yaratılmalı.

Aslında daha yazılacak, yapılacak o kadar çok şey ve iş var ki...
Yeni gazetecilik/yeni gazete, eski zihniyet ve eski kadrolara bırakılamayacak kadar değerli bir kavram.

Hamiş: Tam bu yazıyı bitirdim. Telefon çaldı. Habertürk televizyonundan arıyorlarmış. ‘Yazdıklarım izleniyor mu acaba?’ kuşkusuna düşer gibi oldum. Neyse değilmiş! Ergenekon davası konusunda görüş istiyorlarmış.

20 Ekim 2008 Pazartesi

TARAF GAZETESİ NE YAPIYOR?

Çöldeki kaktüs ya da bataklıktaki nilüfer misali, mahalleye yeni gelen komşu yeni adetler getirmişe benzer. Gazeteler insana benzer ya, Taraf da, kravatsız, genç, bağırmadan ama ağır konuşan, mizahı ciddi, hakkında çok dedikodu üretilen bir uçbeyi (Uçhanımı).



Taraf gazetesi son bir hafta içinde sadece Türk medyasında değil Türk siyaset dünyasında da adından çok söz ettirdi.Taraf, aslında yayın hayatına atıldığından bu yana ilgi çekiyor, eleştiriliyor, övülüyor, tartışılıyor. Türkiye gibi siyasi, askeri, ekonomik, toplumsal, kültürel ve sportif gündemin hem yüzeysel hem de hızla değiştiği bir ülkede, televizyonların haber bültenleri her seferinde yeni baştan çatılırken, bazen İnternet haber siteleri bile bu hıza yetişemiyor. Ama bizdeki haberler, klasik deyimiyle aysbergin görünen kısmı.
Taraf, Türk medya dünyasına önemli bir değişiklik getirdi.
Taraf’ı belki önce mesleki/teknik düzlemde bilahare siyasi-ideolojik olarak tanımlamaya çalışalım:

MANZARAYI UMUMİYE

Türkiye’de yayınlanan yaklaşık 20 ulusal günlük gazetenin büyük bir çoğunluğu neredeyse aynı gazete gibi çıkıyor. Evrensel, Birgün belki de Vakit’i bir kenara koyarsak, farklı holdinglerin mülkiyetindeki günlük gazetelerin genel yayın politikaları hatta haber politikaları birbirine çok benziyor. Bu benzerliğin çeşitli nedenleri var: Türk egemen medyasını oluşturan gazeteler, resmi ideolojinin bir müştemilatı gibi düşünüp davrandıkları için, en önemli, en canalıcı sorunlar olan Kürt meselesi, Ermeni meselesi, Mustafa Kemal Atatürk, Türk Silahlı Kuvvetleri gibi konularda aynı ideolojiden beslendikleri için aynı tür ya da benzer bir yayın politikası izliyor. Türk devletinin, Türk toplumunun temel, başat, küçük, orta, büyük tüm tabularını Türk egemen medyasında bulmak mümkün. Bu medya, bir yandan bu tabuları hergün tek tek her olayda yeniden üretirken, yani meşrulaştırmaya, popüleştirmeye çalışıp yaygınlaştırırken, bir yandan da, aslında hep bu tabular yatağından besleniyor. Yani hem üretiyor hem de tüketiyor bu yansıtma işlevini görürken. Biraz da, ala turkası ‘sürü ideolojisi’, frenkçesi ‘mimétisme’ (Benzerleştirme)olan, bu genel kabul edilmiş olanı tekrar etme, sürdürme dürtüsü, özgün, farklı, değişik, yaratıcı olmanın önündeki en büyük engel.
Böyle bir gazetecilik ortamında yetişenler ya da ilk başta ulvi ve idealist amaçlarla bu çarkın dişlileri arasına düşenler, muhabir olsun, editör olsun, olağanüstü bir fikri ve mesleki yoksullaşma sürecine giriyor. Gerçeği aramak, gerçeğe ulaşma çabası yerine, başkasının gerçeğini tekrar etmek şeklinde yapılıyor Türkiye’de gazetecilik. Gazeteciliğin temel esasları olan merak, araştırma, muhalefet, kamu çıkarı gibi kavram ve uygulamaların yanından teğet bile geçilmesine izin vermeyen bu ideolojik ortamı Pierre Bourdieu ‘Gazetecilik Alanı’ olarak tanımlıyor.
Okuma-yazma biliyorsanız, biraz girişken iseniz, ağzınız da laf yapıyorsa, hele bir de çok derin olmasa da yerleşik düzenden yana iseniz, sert erkek karakterine sahip iseniz, devlet-millet nutuklarına teşneyseniz Türk egemen medyasında kolaylıkla iş bulur hatta kısa sürede kariyerinizde yükselebilirsiniz. Ezilenler, muhalifler hariç herkesle iyi geçinmek de aranan koşullardan biridir. Büyüklerinize de saygılı olacaksınız. Cuma’lara da gitmek sicilinizde bu dönem artı puanları artırabilir. Ama aynı zamanda Mustafa Kemal’in ne kadar büyük bir asker ve devlet adamı olduğunu arada sırada belirtmeniz gerekir. Bu ‘Gazetecilik Alanı’nın yarattığı ve bu alanda rahat yaşayabilecek gazeteci kadrosunun temel nitelikleri de işte bunlar...
Bu kadrolar kah şahsen kah küçük gruplar halinde Istanbul ve Ankara’nın basın semtlerinde dolaşır. Zamana, döneme uygun olarak A,B ya da C gazetesine girer çalışır. Girdiği yerin özelliklerini benimsemede bukalemunlardan da beceriklidir. Ama bu kadroların aslında o kadar da kabahat ya da kusuru yoktur, çünkü hakikaten gazete değiştirdiklerinde değişen sadece gazetenin adı ve adresidir. Çok da insafsız olmayalım. Türk egemen medyasında neyse ki hala doğru dürüst gazetecilik yapmaya çalışan bir elin parmak sayısını geçmeyecek kadar meslekdaşımız da var.
Haberlerin benzerliğinin nedeni, ‘Copy&Paste’ yönteminin yanısıra muhabirin ve muhabirliğin esas olarak 1980’lerden sonra teammüden öldürülmesi yüzündendir. Bu durumda, haber politkasını da devletin resmi ajansına ya da bir gece önceki büyük televizyon kanallarının ana haber bültenlerindeki haberlere göre saptamak doğal karşılanır olmuştur.

GÖRÜNMEYENİN PEŞİNDE


Böyle bir alanda Taraf kaçınılmaz olarak farklılık yarattı. Çünkü Taraf’da bu olumsuzlukların büyük bir çoğunluğu namevcut. Çünkü Taraf, altyapısı, kadroları ve bütçesi gereği Hürriyet, Sabah ya da Zaman gibi hem zengin hem de iktidar yanlısı gazetelerle habercilik dalında rekabete girişemezdi. Taraf, Türkiye’de eksikliği çekilen bir tarz olması itibarıyla ‘Kampanya Gazeteciliği’ tabir edilen modeli benimsedi. Aysbergin altını arama ve teşhir etme de denilebilir buna. Le Monde’un eski Yazı İşleri Müdürü Edwy Plenel’in geliştirdiği dikey/yatay gazetecilikten de renkler taşır bu tarz.
Militan gazetecilikten farklı olarak ‘Kampanya Gazeteciliği’, temel yayın politikalarına uygun olarak, 4-5 temel fikriyat temelinde, bir konuyu ele alıp tüm boyutlarıyla irdelemeyi, deşmeyi özellikle de somut değişim gerçekleşene kadar yayını sürdürmeyi gerektiriyor. Kampanya gazeteciliği, devletin ya da başka medya organlarının gündemini izlemez kendisi gündem yaratmaya çalışır. Dünyada bu tarzın başarılı örnekleri, İngiltere’de ‘The İndependent’ gazetesi, latin ekolünde de Fransız ‘Le Canard Enchainé’dir. Canard, haftalık olması ayrıca karikatür ve çizgiye de geniş yer vermesi nedeniyle ayrıca da mizahi diliyle bir farklılık oluştursa da, tipik bir kampanya gazetesi. Canard da ‘Özgürlükçü’, ‘Asker ve kilise karşıtı’, anarşizan bir gazete. İndependent, bilhassa son yıllarda, İngiliz birliklerinin Irak’tan çekilmesi, Bush yönetimine karşı çıkılması konusunda başarılı yayınlar yaptı. Ben aslında Taraf’ı, İndependent’dan çok Canard’a yakın buluyorum. Kelime oyunlarına dayalı başlıkları, hınzır haber perspektifi ile aslında giderek sevimli bir gazete olma yolunda.
Kampanya Gazeteciliğinin kuşkusuz en önemli yani muhalif kimliğidir. Zaten boş yere ‘İktidar öldürür, muhalefet can verir’ dememişler... Türkiye’de 1978-80 dönemlerinde yayınlanan Aydınlık gazetesi de kampanya gazeteciliğinden ilginç örnekler vermişti. Özelllikle Kontrgerilla dizisi...

HANGİ SOL? HANGİ LİBERALİZM?


Taraf’ı siyasi-ideolojik yelpazede nereye oturtmak gerek? Politik mücadelenin çok zengin bir geçmişi yok ise, hele siyaset ile düşünce dünyası arasındaki ilişkiler zayıf ise, özgün siyasal kategoriler yerine, Batı’daki kalıpları benimsemek her zaman daha kolayımıza gelir. Bu nedenle de sağcı-solcu ikilisine başvururuz hemen. Türk siyasal literatürüne nispeten yeni giren ‘Liberal’ etiketi de moda olduğu için, Taraf’ı bir şekilde liberal-sol olarak nitelemek yaygındır bir çok kesimde. Türkiye ve belki de bütün dünyada sağ ile solun bu kadar karıştığı başka bir dönemi hatırlamak zor. Ama demokrasi, temel hak ve özgürlükler, insan hakları gibi modern kriterleri ölçü aldığımızda Taraf’ı sol cenaha yerleştirebiliriz. Küreselleşme, kapitalizm, yani emek, ABD ve en önemlisi SOL gibi daha siyasi ve ideolojik kriterler temelinde yapılacak bir değerlendirmede, Taraf’ın solculuğu tartışılır hale gelebilir.Birgün gazetesiyle girdiği tartışmada hele Mahçupyan’ın yazılarında bu tartışma kötü bir şekilde tezahür etti.
Bir gazeteye baştan bir siyasi-ideolojik etiket takmaktansa, belki de çeşitli kampanyalarını ya da tek tek manşetlerini ve sonradan da tümünü yani yayın politikasını değerlendirip bir sonuca varmak daha isabetli.

Bir gazete sözkonusu olduğunda, temel değerlendirme kriterlerinden herhalde en önemlisi medya mülkiyeti olsa gerek. Taraf bu konuda da çok parlak bir sınav veremedi şimdiye kadar. Yeteri kadar şeffaf olamayan bir mülkiyet yapısı, ekonomik ve mali ilişkiler nedeniyle Taraf çeşitli kesimlerce eleştirildi. Bu eleştirmenler, gazetenin yönetimi ve patronu tekzip ve inkar etse de, Taraf’ın Fetullah Gülen cemaati ile ilişkisi üzerinde de durdu. Tüm bu tartışmalar, Taraf’ın değerini azaltmasa da, tartışmalarda çoğu zaman anlamsız bir şekilde Taraf karşıtlarının elinde koz olarak kullanılıyor. Bu sorunlar, ancak ve ancak açık ve net yayın politikasıyla çözülebilir. Gülen cemaatini teşhir eden bir yazı dizisi Taraf’ta yayınlandığında (?) artık herhalde kimsenin bu konuda bir itirazı olmaz. Gerçi komplo teorisyenlerini ikna etmek pek kolay değildir ama yine de Taraf’ın çevresini genişletmek için yapması gerekenler var.

Taraf’ın kadrosu mevcut yayın politikalarını uzun hatta orta vadede destekleyebilecek, kaldırabilecek çapta görünmüyor. Stajyerler ve deneyimsiz kıdemsiz muhabir ve editörlerle uzun yola çıkılmaz. Ayrıca yönetim tarzının da şimdikinden daha özgürlükçü, katılımcı ve demokratik olmasında yarar var. Başkalarında eleştirdiğimiz vasıflar bizde de var ise eleştirinin değeri azalır. Gerçi Birgün ve Evrensel’de de yok ama Taraf’da çalışanlar sendikalı olsalar önemli bir değer değil mi?

Sol karşıtlığı, piyasa ekonomisi övgüsü hiç bir medya organına saadet getirmedi şimdiye kadar.

Taraf’ın İnternet sitesine de gereken özeni göstermesi lazım.

Yakın bir süre önce Alper Görmüş’ün yönetimindeki Nokta dergisine de, bugün Taraf’a yöneltilen eleştiriler yöneltilmişti. Bir yayın organı sadece ve sadece bir tek iktidar odağını münhasıran eleştirmeye vakfederse bütün çabalarını, Türkiye’deki gibi keskinleşmiş kutuplu bir siyasal-medyatik ortamda geniş kitleler nezdinde inandırıcılık ve güvenirlik sıkıntısı çeker. Kampanya gazeteciliği ile militan gaetecilik arasındaki temel fark da bu olsa gerek. Bu ‘tek yanlılığın’ bir başka mahsuru da, Nokta’nın başına geldiği gibi, herhangi bir saldırı, kapatılma, yasaklanma durumunda yalnız kalır, destekleri azalır.

ÖNEMLİ BİR DÖNEMEÇ

Gelelim şimdi Taraf’ın özel olarak Dağlıca ve Aktütün (Bezele) baskınlarıyla ilgili yayınlarına. Kuşkusuz bu konu çok boyutlu ve zengin bir konu. Bu nedenle önemli gördüğüm noktaları başlıklar haline toplamaya çalışacağım:

• Taraf, Kürt meselesinde açık bir şekilde tarafını baştan ilan etti. Gazete, TSK ile PKK arasındaki bu çatışmada BARIŞ’ın tarafında. Gazete yöneticilerinin Kandil’e gidip PKK yöneticileri ile röportaj yapması ve yayınlaması doğal ve normal bir edim. Hatta yapılması mutlaka gerekli bir gazetecilik faaliyeti. O yazılarda Taraf’ın PKK’ye yönelik eleştirileri de ortada. Taraf, savaşa karşı, şiddete karşı, rengi ne olursa olsun militarizme karşı. Aslında bu nitelikler normal olarak her yayın organının temel ilkeleri arasında zaten var olması gereken prensipler ama burası Türkiye...
• Taraf, Dağlıca’da olsun Aktütün’de olsun, tüm haber ve yorumlarında ana perspektif olarak insan hayatını eksen aldı.Ölüme karşı çıktı, ölümlerin engellenmesi için fikir ve öneri geliştirdi. Bu yaklaşımı benimsemeyenleri de hem somut olarak hem de fikri olarak eleştirdi.
• Taraf yöneticilerinin de açıkça kabul ettikleri üzere, son Aktütün bilgi ve belgeleri bir şekilde, bir kaynaktan kendilerine iletildi.Meslek sırrı ve haber kaynağının gizlenmesi ilkesi nedeniyle bu konuda soru bile sorulmaması gerekir. Bu ‘haber servisi’ tek başına kınanacak, eleştirilecek bir şey değil. Aynı bilgi ve belgelerin bir kısmı başka medya organlarına da gönderilmiş. Bunu kınayanlar belki de önce kendi gazetelerinin arşivlerini tarasın. Tayin edici mesele, haberin kaynağı ya da gazeteye ulaşma biçimi değil, gelen bilgi ve belgenin doğruluğu. Çongar’ın da söylediği üzere, bilgi, denetlenip doğrulandıktan sonra yayınlanır. Hele bu bilgi ve belgeler gazetenin genel yayın politikalarına da uygunsa neden yayınlanmasın?
• Taraf’a karşı çıkanlar, ‘Siz hep TSK aleyhine bilgi ve belge yayınlıyorsunuz. Polis aleyhine olan belgeleri neden yayınlamıyorsunuz?’ diyorlar. Bu sorunun tartışmalı iki cevabı var: Evet,’TSK karşıtlığı’ diye bir genel yayın politikası olamaz, genel yayın politikası ‘şiddet karşıtlığı’ olabilir. Dolayısıyla eğer polis de ya da başka kurum ve örgütler de, yasadışı ve gayrimeşru şiddet kullanmışsa ve bunun da belgeleri Taraf’da mevcut ise yayınlamaları gerekir. 1 Mayıs eylemlerinde yayınlamışlardı. Ben, Taraf’ın ‘Polis aleyhine bir şey yayınlarsak bazı kesimlerle aramız bozulur’ türünden bir kaygı taşıdığına inanmıyorum. Belge gelirse herhalde yayınlarlar. Ancak gazetecilik sadece gelen bilgi ve belgelerin doğruluğunu denetleyip yayınlamak değildir. Genel yayın politikası, muhabirleri belirli alan ve konulara yoğunlaştırmayı, seferber etmeyi zorunlu kılar. İşte burada ikinci cevap geliyor: Taraf’ın Genel yayın politikası, ‘Bugün Türkiye’de demokrasinin, özgürlüğün önündeki en büyük engel TSK’dır. TSK dışındaki anti-demokratik uygulamalara ağırlık vermek yayın politikası açısından yanlıştır’ şeklinde ise, mesela polisin anti-demokratik uygulamalarını haberleştirmek için özel bir çaba sarfedilmez. Taraf’ın yayınları dikkatlice izlendiğinde aslında böyle bir durumun da geçerli olmadığını görüyoruz. Bir gazete, esas olarak yayınlamadıklarıyla değil, yayınladıklarıyla değerlendirilir. Ama yayınlamadıkları, yayınlamak için sarf etmedikleri çaba da kuşkusuz önemsiz değil.
• Taraf’ın aslında en önemli iki özelliği tabu tanımaması ve fikri takip ile haberinin doğruluğunu savunmadaki israrı. Bu iki özellik kaçınılmaz olarak bugünün Türkiye medya manzarasında belki biraz risk taşısa da çokça da cesaret gerektiren bir tutum. Gerçekleri yazmak Türkiye’de kimi zaman insanların canına mal oldu. Tecrite yol açtı. Ama Taraf belli ki bunları göze almış.
• Taraf’ta benim özel olarak hoşuma giden (Bonjour Alev!) bıyıkaltı tabir edilen latin kökenli de olsa İngiliz serin mizahının yerli versiyonları. Hele son iki örnek nefis: ‘Paşasının Başbakanı’ ve ‘Genel Kurmay’dan solo şarkılar’. Cesaret, zeka ve yan ürünü mizahla birleşince güzel başlıklar çıkıyor ortaya. Yıllar önce Ahmet Altan-Alev Er ikilisinin Güneş gazetesinde attıkları ‘Polis, katilin eşkalini yakaladı’ manşetinde aynı zenginlik vardı.
• Taraf, bu son iki yayınıyla aslında bir turnesol kağıdı işlevi de gördü. Taraf’ın yayınını hazmedemeyenler, Genel Kurmay’dan önce fotografların tahrifatlı olduğunu öne sürdüler (Kanal 1), İlker Paşalarının hiddetini akladılar (Fikret Bila), Paşa’nın söylediklerini doğru bulup tarzını beğenmediler (Oktay Ekşi), isim verme cesaretini göstermeden Çongar’a çamur attılar (Genel Kurmay’ın Habertürk’deki personeli Nuran Yıldız).Taraf’ın haberlerini kabullenmek istemeyenler, gazete yöneticilerinin eşlerinin tabiyeti ve mesleği hakkında spekülasyonlar yaratmaya çalıştı. İlker Başbuğ için göreve ilk geldiğinde ‘entelektüel’, ‘diplomat’ diye övenler ise şimdilerde sustu.
• Bazı gazetelerde ve İnternet sitelerinde, Genel Kurmay’ın son açıklamasından sonra adeta sevinenler oldu. Sanki Genel Kurmay, Taraf’ın tüm yayınlarının tek tek ve somut olarak sahte olduğunu kanıtlamış gibi bir hava estirilmeye başlandı. Halbuki 16 asker ölmüştü, o sayıda bir değişiklik olmadı. Üstelik fotograflarda da tahrifat ya da yanlış bilgi yoktu.
• İki önemli savaştan örnek vermek gerekirse, 60’lı ve 70’li yıllarda Vietnam’ı işgal etmeye kalkışan ABD’de yenilgiye doğru basın da uyanmıştı (bkz.Walter Cronkite örneği) ama ABD’de de Rusya’nın Çeçenistan saldırısında da asker anneleri barış açısından çok önemli roller oynamıştı. Türkiye’de şehit cenazelerinde tek tük ‘Vatan sağolsun diyemiyorum’ diyenler çıksa da, henüz ve hala nasıl öldüğü kesin olarak bilinmeyen Albay Rıdvan Özden’in ölümünün ardından eşi Tomris Özden’in çabaları savaş karşıtlarınca saygıyla karşılansa da, yeterli olamadı. Yine de Türkiye’de Kürt meselesi nedeniyle gelişen siyasal ve toplumsal şiddete karşı son zamanlarda İslami kesimden de seslerin çıkmaya başlaması, Bülent Ersoy, Hülya Avşar gibi popüler şahsiyetlerin de konuya dahlolması kuşkusuz önemli.Medya, bu tür örneklerde kah ateşleyici olabiliyor kah izleyici. Halen bizim egemen medyanın bu konudaki tavrı esas olarak savaşçı. Taraf’ın değeri/farklılığı biraz da buradan kaynaklanıyor.
• Taraf, aslında bir çok insanın içinden geçip de söylemeye her zaman çok kolay cesaret edemediği konu ve yaklaşımları haber ya da yorum halinde gündeme getiriyor. Başarısının bir sırrı da bence bu...Taraf’ın Türkiye’deki askeri iktidara karşı şimdiye kadar emsali görülmemiş bir şekilde ve gazetecilik aracılığıyla geliştirmeye çalıştığı muhalefetin aslında hem bir geçmişi hem de toplumsal tabanı var. Siyasi açıdan, AKP’nin iktidara gelmesiyle de ilişkili olan bu muhalefet, anadan doğma TSK yanlısı olan medya organlarını doğal olarak ürküttü.
• Taraf’ın yayınları artık geri dönülmez bir yolun başlangıcını da muştuluyor. Hükümet, belediye başkanları, milli takım teknik direktörleri, tapu kadastro müdürleri gibi artık TSK da, Genel Kurmay Başkanı da medya tarafından eleştiriliyor, sorgulanıyor. Eleştirilen, sinirli el-kol hareketleriyle bağırıp çağırıp tehditler savursa da...

Başlıkdaki sorunun cevabını geçen gün bir Akdeniz kentindeki konferansı izleyen yerel muhabir arkadaşlar verdi: ‘Hocam, adamlar gazetecilik yapıyor!’.

15 Ekim 2008 Çarşamba

ASKER GAZETECİYİ EĞİTİRSE...

15 Ekim 2008'de Gazeteciler.com'da yayınlanan yazı.

* RTÜK Başkanının önerisi, Genel Kurmay’ın da anlaşıldığı kadarıyla arzu ve onayı ile artık gazeteciliği Milli Güvenlik Akademisi öğretecek. Gazetecilik zaten son zamanlarda pek milli bir o kadar güvenlikçi bir meslek haline gelmişti zaten. Paşam, nasıl olmuş bu spot?

Gazetecilerin/muhabirlerin, terörizm ve terör olayları konusunda Milli Güvenlik Akademisi (MGA) tarafından eğitilmeleri meselesine dört açıdan bakabiliriz:

- Mesleki/teknik
- Siyasi-ideolojik
- Öneri sahibinin kişiliği
- Nedenler ve zamanlama

* Harp Akademileri Komutanlığına (http://www.harpak.tsk.mil.tr/pageContainer.aspx?PID=2) dolayısıyla Genel Kurmay Başkanlığına bağlı olan bu akademi, Türk Silahlı Kuvvetlerinin ideolojik-eğitimsel bir organı/birimi. TSK, terörizm konusunda, gazeteciler açısından bir HABER KAYNAĞIdır. Genel Kurmay Başkanlığı, terör olayları konusunda gerektiği zaman, İnternet sitesinden ya da düzenlediği basın toplantılarıyla, muhabirler/basın kuruluşları aracılığıyla topluma bilgiler verir, konuya ilişkin görüş ve yaklaşımlarını aktarır. TSK, terör olayları konusunda hem zengin bir bilgi birikimine sahiptir, hem de konu hakkında kendine has bir yaklaşıma, perspektife sahip. Bu nitelikleri gereği, yani esas olarak bir haber kaynağı olması itibarıyla, TSK’nın gazetecileri eğitmesi, terör olaylarının nasıl izlenip aktarılacağı konusunda eğitim vermesi mesleki/teknik olarak yanlıştır, yapılmaz. Bir haber kaynağı, özel olarak da kendi ilgi/uzmanlık alanı konusunda gazetecilere, mesleğin nasıl icra edileceğine dair (Terör haberleri nasıl izlenir, nasıl yazılır?) eğitim vereceğini, bu konuda seminer ve toplantılar düzenleyeceğini açıklıyorsa, bu konuda bir niyet belirtisi ifşa ediyorsa, buna eğitim semineri denmez. Bu tür etkinlikler, haber kaynağının halkla ilişkiler/propaganda faaliyetidir. Gazetecilik, en kestirme işlevsel tanımıyla, haber kaynağı ile yurttaş arasında bir bilgi-görüş köprüsü ise, bu mesleğin nasıl yapılacağı konusunda haber kaynağının herhangi bir yetki, imtiyaz, öncelik ya da görevi olamaz. Haber kaynağı, zaten bu niteliği ile, yani istediği bilgi ve görüşü, istediği zaman, istediği şekilde muhabirler aracılığıyla yurttaşlara aktarma işlevini yeteri kadar yanlı bir şekilde yerine getiriyor; haber kaynağı olmanın avantajlarını kullanıyor. Bu yetmiyormuş gibi, haber kaynağı, istediği haberi ve görüşü, istediği zaman ve şekilde aktarmanın yanısıra, kendi dışındaki muhabirlerin bu haber ve görüşleri nasıl yayınlaması (Elde etme, değerlendirme, süzme, yazma, sunma) gerektiği konusunda da eğitim vermesi, doğrudan basın özgürlüğüne ve bağımsızlığına yönelik bir edimdir.
MGA ve genel olarak TSK, çeşitli olumsuz gelenekler ve köklü bir ideolojik geçmiş nedeniyle olsa gerek, medya çalışanlarını da kendi personeli (Mehmetçik Gazeteci/İliştirilmiş-Yapıştırılmış-Kaynaklamış-Ankastre Gazeteci) gibi algıladığı için onları da eğitmek istiyor.
Eğitimin (Formation) kaçınılmaz olarak siyasi-ideolojik bir içerik ve yaklaşımı vardır. Bu nedenle eğitim veren kurumun, bu eğitimden doğrudan ya da dolaylı herhangi bir çıkarı olmamalıdır. Bu nedenle de haber kaynağı eğitim veremez, vermemelidir.
Gazeteciler ancak ve ancak iki kurumdan eğitim alabilir: Öncelikle gazetecilerin kendi mesleki örgütleri olan sendika, cemiyet, birlik ve dernek, üyelerinin eğitim ihtiyaçlarını karşılamak konumundadır. Mesela bizde Türkiye Gazeteciler Cemiyeti, bazen tek başına bazen başka kuruluşlarla birlikte ulusal ya da yerel medya çalışanlarına yönelik eğitim toplantıları düzenlemektedir.
Gazeteciler, kendi mesleki örgütlerinin yanısıra iletişim/gazetecilik/radyo-televizyon dallarında uzmanlaşmış akademik kurumlardan da, yani kamu ya da özel üniversitelerden de eğitim alabilir. Türkiye’de, mesela ben, şimdiye kadar Galatasaray, Istanbul, Anadolu, Bilgi ve Kadir Has Üniversitelerinin aktif gazetecilere ya da gazeteci adaylarına yönelik olarak düzenledikleri çeşitli mesleki seminer ve sertifika programlarında eğitmen ya da öğrenci/stajyer (Bu alanlarda pek öyle MÜDAVİM rütbesine ulaşılmıyor!) olarak bulundum.


• İşin siyasi-ideolojik yanı, kaçınılmaz olarak mesleki-teknik yanında da sırıtıyor. MGA ya da TSK, terör konusunda mevcut çatışan taraflardan biridir. Bir bakışa göre 1925, bir başka bakışa göre 1984 yılından bu yana, bu topraklarda, Türk Silahlı Kuvvetleri ile Kürt silahlı militanları ve örgütleri arasında silahlı çatışmalar sürmektedir. TSK’nın terminolojisine göre bu silahlı çatışmalar ‘bölücü terör örgütünün milli birlik ve beraberlik ile Türkiye Cumhuriyeti Devletinin toprak bütünlüğüne yönelik terör eylemleri’dir. İşte tam da bu tanımdan yola çıkarak, çatışan taraflara eşit uzaklıkta durması gereken medya, taraflardan birinin yaklaşım, terminoloji hatta siyaset ve ideolojisini benimsemeye yönelik eğitim seminerlerine çağrılıyor. Haber kaynağı bir çatışmada aynı zamanda taraf ise, çatışmayı topluma aktaracak kişileri, yani gazetecileri/muhabirleri eğitmek isterken, aslında toplumu kendi bilgi ve görüşleri temelinde oluşturmaya çalışmak istemektedir. Taraflardan biri, haber kaynağı sıfatıyla, gazeteciyi eğitip, gazetecinin, bir konu (Anlaşmazlık, ihtilaf, çatışma...vs...) hakkında yurttaşları doğru, çok yanlı, güvenilir, inanılır,hızlı bir şekilde bilgilendirmesini engelleyip, konu hakkında kendi tarafının bilgi ve görüşlerini, kendine uygun bir dil ve şekilde topluma aktarmasını istemektedir. Gazeteciler, taraflardan eğitim değil bilgi ve görüş talep eder. Bu bilgi ve görüşün nasıl işlenip haber haline getirileceği gazetecinin mesleki yetkinliğine ilişkin bir sorundur, tarafı, haber kaynağını ilgilendirmez.

• Taraf gazetesinden öğrendiğimize göre sözkonusu önerinin sahibi RTÜK Başkanı Zahid Akman imiş. Bu göreve gelmeden önce Kanal 7’de Ankara ve Washington temsilciliği ile anchorman’lik ve tartışma programları sunuculuğu/yöneticiliği yapmış olan iletişim doktoralı Akman, geçmişte de bu MGA’nın müdavimlerinden biri olmak istemiş ancak ‘sakallı kimliği’ nedeniyle askerlerce kabul edilmemiş. Akman’ın adı yakın geçmişte Deniz Feneri yolsuzluğunda da sık sık geçmişti halen de geçiyor. Burada ilginç olan, islami muhalefetin televizyonculuğunu yaparken bile, Türkiye’de iktidarın kimyasını hünerli bir şekilde Ankara’da öğrenmiş olan Akman’ın, iktidar döneminde, eskiden kişisel olarak yapamadığını artık kolektif olarak tüm meslekdaşlarına önermesi. Amiyane tabir ile, Akman, vakti zamanında Genel Kurmay’ın üst düzeyli bir yetkilisine kalkıp, ‘Paşam, olmuyor böyle, gelin biz el ele verelim, bizim gazeteci arkadaşları sizin Milli Güvenlik Akademisinde bir güzel eğitelim, bakın o zaman tüm medyayı bölücü teröre karşı kendi saflarımıza nasıl alıyoruz’ demiş olsa gerek. ‘Tabandan geliyoruz’, ‘Milli egemenlik’, ‘Halkın esas temsilcisi biziz’ söylemlerinin arkasında işte böyle jakoben, böyle ‘eğitimci’ bir zihniyet var. Akman, Türk medyasını ‘hizaya getirmek’ için, eğitmenini bulmadan, gerekli ve yeterli altyapıyı da hazırlamadan medya okur-yazarlığı alanına da balıklama atlamıştı. Her işin başı eğitim! Eğitim şart ! Değil mi? Kendisi belli ki iktidara gelince eğitilmiş, şimdi de meslekdaşlarını askerlere eğittirecek...

* Gazetecilerin terör haberleri konusunda MGA’da eğitim görmesi önerisi neden ve şimdi gündemde? Dağlıca ve Aktütün baskınlarından önce tasarlandığı belli olan bu proje aslında ilk bakışta çok da anlamlı, çok da işlevsel görünmüyor. Çünkü Türk egemen medyası aslında 1923’den bu yana belki de Osmanlı’dan bu yana öyle eğitim meğitim görmeden, çekirdekten yetişme bir tarzda zaten ordu yanlısı hatta askerseverdir. Açın bakın koleksiyonlara, eski gazetecilerin anılarını tarayın, Batı Avrupa geleneğinde var olan anti-militarizme bizde pek rastlanmaz. Bu sadece Türk egemen medyasına has bir eksiklik değil üstelik. Türk toplumu Orta Asya’dan bu yana şiddet, silah, askerlik, fetih denizlerinde kulaç atıyor. Savaş karşıtı bir yayın çizgisi yok bizde. Ne 1. Dünya Savaşı sırasında ne de 2. Dünya Savaşı döneminde. Nazilere karşı SSCB’yi destekleyenler vardı, iyi bir şey yapmışlardı ama bu tutum anti-militarizm değildi. Kore Savaşı döneminde de bir avuç Barış yanlısı aydın hariç savaşa karşı çıkan olmadı. Kıbrıs Harekatı sırasında da ‘İşgale Nihayet, Kıbrıs’a Hürriyet’ sloganı pek cılızdı. Şiddet ve savaş karşıtlığı Türkiye’de Kürt meselesiyle kendini gösterir oldu. 1984’den bu yana OHAL’ler, sınırötesi ve memleket içi hava ve kara harekatının sayısını tam olarak bilen çok az insan var.Aslında ‘savaş halinde bir ülkeyiz biz’ de, herkes bunun farkında ya çaktırmıyoruz ya da artık kanıksadık, doğal karşılıyoruz. Türk egemen medyası, resmi söylemin bir müştemilatı olarak, Kürtleri yok saydı, Kürtçeyi imha etti, Kürt haklarını terörizm olarak algıladı ve etiketledi. Sonra da, siyasal-askeri ve toplumsal zorlamalar karşısında ‘Kürtler isterlerse Cumhurbaşkanı bile oluyor’ deyip devletin radyo ve televizyonlarından Kürtçe yayını övdü.
Türk egemen medyasının yeni trendi olarak TSK’yı eleştirme ve sorgulama döneminin başlangıcında (Dağlıca ve Aktütün sonrası), tesadüf olsa gerek Genel Kurmay Başkanlığına da İlker Başbuğ geldi. Başbuğ, medyatik gerçeği hakiki gerçek olarak göstermenin anlam ve önemini bilen bir komutan olarak medya ve iletişim meselesine el attı. Zahid Akman, kadro ve bordro olarak İlker Başbuğ’un personeli olmasa da bu ‘Gazetecileri MGA’da eğitelim’ önerisi Başbuğ’un genel iletişim konseptiyle uyum halinde. Zaten Başbuğ göreve geldikten hemen sonra ‘Savunma Muhabirlerinin eğitilmesi’ meselesine değinmişti.
Genel Kurmay, belli ki, önümüzdeki dönemde, Kürt meselesi konusunda TSK’nın medyadaki etki ve gücünün zayıflayacağını hesaplıyor ve buna karşı ‘eğitim’ önlemleri geliştiriyor.
Zamanlama aslında pek talihsiz...MGA’daki komutan ve hocalar bu aralar çok sıkıntılı günler geçiriyordur herhalde:
- Gel de şimdi Aktütün baskını konusunda Jandarma ile Genel Kurmay’ın raporlarını kıyaslayıp, casus uçak görüntülerini yayınlayan Taraf muhabirlerini ve editörlerini eğit eğitebilirsen...
- Gel şimdi Hıncal Uluç’u Genel Kurmay başkanına nasıl soru sorulması konusunda eğit!
- Gel şimdi ‘Golfçü Paşa’ başlığının neden sakıncalı olduğunu anlat!

Genel Kurmay aslında bu ‘eğitim’ işini daha önce üstelik uygulamalı olarak yapmıştı. Kimi köşe yazarları, kimi muhabirler hakileri kuşanıp, helikopterle korucu köylerine götürüldü, akşamları kışlada er-erbaş karavanasına kaşık salladılar. Dönüşlerinde de TSK reklamı sayılabilecek güzel yazılar yazmışlardı. Bu ‘uygulamalı eğitimler’, anlaşılan semeresini vermemiş olsa gerek ki, devamı gelmedi. O zaman bu konu hakkında yazdığım bir yazıda işin başka bir yanına değinmiştim. Mealen: ‘Hakileri giyinip TSK ile korucu köylerini gezip kışlada yatıp kalkmak, gazetecilik/muhabirlik açısından tek başına olumsuz bir şey değil. Ama aynı şekilde, mümkünse aynı gazetecilerin, PKK kamplarını da gezmeleri, onların da ya da karşı tarafın da bilgi ve görüşlerini aktarmaları gerekir. Oysa ki, PKK kamplarına giden gazeteciler neredeyse PKKli olmakla suçlandılar, yazı ve röportajları ya hiç yayınlanmadı ya da sansürlü olarak çıktı. Bir süre sonra da PKK ile gazeteci olarak bile görüşmek, bölücülük ve teröristlikle eşanlamlı hale geldi. Üstelik, PKK hakkında bilgi veren gazetelerden dergilere, televizyonlardan İnternet sitelerine kadar bir çok medya organı yasaklandı. PKK hakkında tek ‘yasal ve meşru’ bilgi TSK tarafından verilir oldu.’

Aktütün baskınından sonra egemen medyanın sayfa ve ekranlarında Kürt sorunu yine tartışılmaya başlandı: Ne var ki bu, eski tartışmaların ısıtılmış hali. Kürt meselesi neden çözülemiyor sorusuna bir yanıt da acaba medyadaki bu olumsuzluk olabilir mi?:
- Medyada Kürt meselesini hep aynı resmi ya da yarı-resmi ağızlar tartışıyor
- Medyada Kürt meselesi Kürtsüz tartışılıyor. (Ümit Fırat PKK’ye karşı olduğu için Altan Tan ile Mehmet Metiner de bu aralar AKP’ye yakın olduğu için Kürt olarak konuşabiliyorlar)
- Medyadaki tartışmalar hem tek yanlı, hem de belirli konularda sınırlama hatta yasak var.

Şimdi eğitilmiş müdavim gazeteciler herhalde sadece ‘Terör haberleri nasıl yapılır?’ı öğrenmeyecekler. ‘Medyadaki tartışmalarda terör meselesi nasıl ele alınır’ başlıklı bir ders de olacak değil mi?

Ben yaptım, az-çok bilirim. Bu eğitim işi risklidir.
Müdavimlerden bir kısmı bölge insanı çıkar, iyi niyetle sorar:
- Paşam, siz bizim köyü neden boşaltıp yaktınız?
- Paşam, babamla ağabeyimi jandarma vurmuştu, neden? (Can Dündar da sormuyor!)
- Paşam, burada öğretilenleri gazeteci olarak tekrar edersek bizim haberlerin Genel Kurmay’ın açıklamalarından ne farkı kalacak?


Genel Kurmay, Savunma Muhabiri olarak akredite olmak isteyen gazetecilerden bu eğitimlere katılmasını şart koşacak mı? Yoksa sadece ‘Tercihan MGA Müdavimi’ ibaresini mi benimseyecek?
(SON/RD)