12 Mayıs 2018 Cumartesi

Ragıp Duran: HDP’nin mutlak barajı aşması gerekiyor

Gazeteci-yazar Ragıp Duran, Türkiye ve Kürdistan'da 24 Haziran seçimlerinin OHAL altında yapılması ve mevcut Cumhurbaşkanı adaylarının eşit durumda olmamasının seçimlere gölge düşüreceğine dikkat çekti.
https://anfturkce.net/guncel/ragip-duran-hdp-nin-mutlak-baraji-asmasi-gerekiyor-107796
Gazeteci Duran, 24 Haziran genel seçimleri ve Cumhurbaşkanlığı seçimlerine ilişkin güncel konuları ANF'ye değerlendirdi.
Türkiye'deki mevcut siyasi partilerin bu seçimlere hazırlanırken iki blok kurduklarını söyleyen Duran, "Bunların bir tanesini 'Cumhur' diğerini ise 'Millet' bloku olarak adlandırıyorlar. Ayrıntısına baktığımız zaman bunların birbirine çok yakın bloklar olduğunu görüyoruz. HDP'liler bu bloklara iki sağcı blok diyorlar. Sağcılığın yanı sıra bence iki devletçi blok var, özellikle Kürt meselesine ilişkin iki bloğun arasında çok büyük farklar yok" dedi.
HDP'nin iki bloktan da dışlandığına dikkat çeken Duran, "HDP'nin zaten 'Cumhur' bloğunda olması da söz konusu değildi. Bir ihtimalle 'Millet' bloğunda olabilirdi. Bize gelen bilgilere göre de CHP çok gönüllü değildi ama büyük bir ihtimalle itiraz etmeyecekti, Saadet Partisi de çok fazla itiraz etmeye bilirdi ama İYİ Parti yani eski İçişleri Bakanı Meral Akşener'in partisi HDP ile yakın olmaktan uzak durdu, uzak durunca tabi bir takım tehlikeler ortaya çıkıyor" diye konuştu.
HDP'NİN BARAJI AŞMA SORUNU SADECE HDP'NİN MESELESİ DEĞİL
HDP'nin bu seçimlere tek başına girmesini aslında bir bakıma olumlu bir bakıma da olumsuz olarak gördüğünü söyleyen Duran, "Eğer HDP'de CHP, İYİ Parti ve Saadet Partisi ile birlikte baştan itibaren bloğun bir parçası halinde olsaydı neredeyse meclis seçimlerini kazanması garanti, Cumhurbaşkanlığı seçimlerinde de Erdoğan'ı çok güç durumda bırakabilirdi. Olmadı ama olumlu yanı da şu; HDP tek başına seçime girerek ki 7 Haziran ve 1 Kasım seçimlerinde tek başına seçime girmişti ve barajı da aşmıştı. Şimdi HDP'nin durumu aslında biraz daha nazik ve ince her ne kadar son iki seçimde yüzde 13 ve yüzde 11'e yaklaşan oylar aldıysa da, bu sefer genel seçimlerde barajı aşması sadece HDP'nin meselesi değil" ifadelerini kullandı.
Yapılan bütün hesaplara göre HDP'nin mutlaka barajı aşması gerektiğini vurgulayan Duran şunları kaydetti: "Zaten son anketlerin hepsinde neredeyse barajı aşmış gözüküyor çok küçük bir ihtimalde olsa eğer HDP barajı aşamazsa çok somut olarak yaklaşık 70 ile 80 arasında milletvekilliğinin bölgeler itibari ile olduğu gibi AKP'ye gitmesi ve AKP'nin mecliste çoğunluğu sağlaması söz konusu.
Bu yüzden HDP'nin barajı geçmesi demin söylediğim gibi sadece HDP'nin değil CHP'nin, İYİ Parti'nin, Saadet Partisi'nin de kaderi, yani mecliste azınlığa düşmek durumundalar."
HÜDA PAR İLE HDP'NİN ORTAK BİR YANI YOK
Hür Dava Partisi ile ittifak söylentilerine ilişkin değerlendirmelerde bulunan
Duran, "HDP, 'Millet' ittifakı ile ilişkiye giremediği zaman kendisine nispeten  daha yakın olan küçük çaplı çok büyük seçmeni olmasa da varlıkları önemli olan Kürdistani partilerle görüşmeler yaptı. Burada da biliyorsunuz HÜDA PAR engeli vardı, aslında HÜDA PAR'la HDP'nin Kürt olmak dışında her ikisininde başka bir ortak yanı yok. Burada da çok başarılı olunmadı. Başarılı olunmaması belkide bir başarı çünkü 3-5 oy alacağım diye başka kesimlerden oy kaybetme tehlikesi de vardı" diye kaydetti.
ADAYLARIN EŞİT DURUMDA OLMAMASI SEÇİME GÖLGE DÜŞÜRÜYOR
Seçimlerin OHAL altında yapılması ve mevcut Cumhurbaşkanı adaylarının eşit durumda olmamasının seçimlere gölge düşürdüğünü belirten Duran, bunu Muharrem İnce ve Temel Karamollaoğlu'nun da söylediğine dikkat çekerek, "Siz bir yarışa çıkıyorsunuz, bu yarışta herkes aynı çizgide başlamıyor, bir tek aday 50 metre geriden başlıyor yahut eşit çizgiden başlasalar bile adaylardan birinin eli kolu bağlı, ayağında da pranga var buna rağmen olağan üstü bir şekilde seferber olan HDP yetkilileri, sorumluları, yöneticileri ve seçmenleri bu olumsuzluğu gidermeye çalışıyorlar" diye konuştu.
ERDOĞAN DEMİRTAŞ'TAN ÇEKİNİYOR
Herhangi bir hukuk devletinde böyle bir şeyin olmadığına dikkat çeken Duran, "Bu da aslında Erdoğan'ın Demirtaş'tan ne kadar çekindiğini gösteriyor, çünkü 'Seni başkan yaptırmayacağız' sloganıyla 7 Haziran seçimlerinde büyük bir başarı kazanmıştı Demirtaş. Bugün çok fazla değişen bir şey yok, belki de herkesin genel görüşü ikinci turda tayin edici olan güç Demirtaş yani HDP olduğu için Devlet Bahçeli'nin hapse atılıp Demirtaş'ın hapisten çıkarılması gibi bir ihtimal üzerine konuşuluyor.
Genel olarak seçimler açısından baktığımız zaman en önemli ve en büyük engel Demirtaş'ın içeride olması, adaylardan birinin içeride olması bunu sırf Demirtaş olduğu için söylemiyorum Meral Akşener de içeride olsaydı Muharrem İnce'de içeride olsaydı aynı eşitsizlik aynı haksızlık olacaktı" dedi.
TRT HDP'Yİ HİÇ GÖRMÜYOR
Medyanın seçimleri nasıl gördüğünü değerlendiren Duran, "Ben daha çok medya üzerinde çalıştığım için bakıyoruz bugün medyanın tutumuna, zaten eskiden beri olduğu gibi iktidar propagandası yapan medyayı daha ayrıntılı bir şekilde incelediğimizde ki bunun dökümleri RTÜK'de de yapılıyor. Olağan üstü eşitsizlik var, bir saat Erdoğan'a, bir saat AKP'ye verdiği zaman diğer partilere yaklaşık beş dakika ile üç dakika veriliyor. HDP'yi ise hiç görmüyor" ifadelerini kullandı.
TRT AKP PROPAGANDASI YAPIYOR
TRT'nin iktidarın korkusunu anladığını söyleyen Duran devamla şunları kaydetti: "TRT iktidarın mevcut korkusunu anlamış olmuş olması lazım ki uzun uzun hem mecliste hem de Cumhurbaşkanlığı seçimlerinde mutlaka AKP'nin ve AKP'nin adayının kazanması gerektiğini söyledi. Aksi taktirde bozuk bir düzen olurmuş böyle bir propaganda yapıyorlar."
Seçim kampanyasında TRT'nin kanun gereği bütün adaylara eşit davranıp kendilerini tanıtmaları ve popaganda yapmaları için belirli süre söz hakkı vermesi gerektiğinin altını çizen Duran, "Adaylardan bir tanesi cezaevinde, Demirtaş'a bir gün izin verilir Ankara'ya gider çekime mi katılır, yoksa TRT kameraları Edirne Cezaevi'ne mi gider bilmiyorum ama her ikisi de çok doğru olan yöntemler değil. Hakkında henüz bir hükümde bulunmadığı için serbest bırakılması gerekir Demirtaş'ın" diye konuştu.
MEDYA ÖNEMLİDİR AMA TAYİN EDİCİ DEĞİLDİR
Muhalif yönelik çok ağır baskıların olduğunu söyleyen Duran şunları belirtti: "Kürt medyasının, bağımsız medyanın, ve sol medyanın şimdiye kadar çok sayıda radyolarını, gazetelerini ve televizyonlarını kapatıp mallarına el koydular. Fakat şunu da bilmemiz lazım, medya önemsiz değildir. Önemlidir ama tayin edici değildir. Dünyanın hiçbir yerinde hiçbir zaman medya tayin edici esas unsur, esas aktör olamamıştır. Bir kaç örnek vermek gerekirse;
Sovyetler birliği zamanında İzvestiya gazetesi, Pravda gazetesi, TASS ajansı ve Sovyet iktidarının tamamen tekelinde olan televizyonlar Sovyet rejiminin çökmesini engelleyemedi.
Daha yakın bir zamanda Amerika'da Demokrat Hillary Clinton ile Cumhuriyetçi Donald Trump arasındaki seçim yarışında bütün Amerika medyası Hillary Clinton'ın kazanacağını söylüyordu kazanamadı. Medya ile seçim kazanılamıyor.
Maastricht anlaşmasının onaylanması konusunda yanılmıyorsam 25 Avrupa ülkesinde yapılan referandum öncesinde de bütün ülkelerdeki medya bu referandum çok kolay bi şekilde evet oyu alır dendi Fransa ve Hollanda'da redetti seçmen. Dolayısıyla Erdoğan, medya gücüne güvenerek çok fazla büyük hayal kurmaması gerekir."
TÜRK LİRASI SÜREKLİ DEĞER KAYBEDİYOR, SEÇMENLER ERDOĞAN YORGUNU
Seçmenlerin siyasi tercihlerini AKP Cumhurbaşkanı adayı Erdoğan'ın medyasına göre yapmadığına dikkat çeken Duran, "Tek sesli medyaya rağmen vatandaş oy atmaya giderken, sabahleyin gazeteye akşam televizyona bakıp hangi partiye oy vereceğine karar vermiyor. İnsanlar, kendi siyasi görüşlerine, günlük yaşantılarına ve belki de en önemlisi ceplerine giren ve çıkan paraya göre siyasi tercihlerini yapıyor.
Bu son dönemde de Dolar durdurulamıyor.  Daha doğrusu dolar durdurulamıyor değil, Türk lirası durdurulamıyor çünkü kıymetlenen Dolar değil başka ülkelere baktığımız zaman böyle bir durum yok. Türk lirası sürekli değer kaybediyor.  Dolayısıyla insanlar artık sadece Erdoğan metal yorgunu değil seçmenlerin büyük bir kısmı da Erdoğan yorgunu.
Zaten seçim kampanyalarında da görüyoruz Erdoğan neredeyse muhalefet lideri gibi konuşuyor şunu yapacağız bunu yapacağız diye. 2002'den bu yana iktidarda olan bir partinin vaat edeceği çok fazla bir şey yok zaten açıkladıkları manifestoda 2002 manifestosundan alınmış siz 16 yılda yapmadıklarınızı bundan sonra yapacağınızı söylemeniz kimseye çok inandırıcı gelmiyor" şeklinde konuştu.
'TAMAM' ERDOĞAN'A GÜLE GÜLE ANLAMINA GELİYOR
Erdoğan'ın "Millet tamam derse, çekiliriz" açıklamasının sosyal medyada gündem olduğunu da değerlendiren Duran, "Son günlerde en çok konuşulan konu sadece Türkiye'de değil bütün Dünya'da. Ben en son Jakarta Post Endonezya gazetesinde ve Kanada televizyonunda gördüm 'TAMAM' meselesini. 'TAMAM' aslında Erdoğan'a güle güle anlamına geliyor.  Bilhassa iktidarın bir numarasının muhalefete böyle bir slogan önermesi yaratması çok sevindirici bir şey bu kendi kalesine gol atmak demektir. Bu bakımda 'TAMAM' açısından Erdoğan'a teşekkür etmek lazım.
'TAMAM' iyi bir çıkıştı bu çıkışın 'TAMAM' temelinde değil tabi ama 'TAMAM' benzeri çünkü birazda Gezi ruhunun canlanmasıdır. Önümüzde kalan 40-45 gün içerisinde muhalefetin birlik halde Erdoğan karşıtlığı temelinde, Erdoğan karşıtlığını da suç olarak neredeyse öne sürüyorlar, 'Cumhurbaşkanına karşı faaliyette bulunuyorsunuz' diyorlar muhalefet partilerine, ki muhalefet partilerinin esas işi bu"
KÜRT SEÇMEN KİMİN DOSTU OLDUĞUNU AYIRT EDEBİLECEK OLGUNLUKTA
Duran son olarak ikinci tura ilişkin şunları dile getirdi: "Önümüzdeki dönemde özellikle ikinci tura kalındığında ve ikinci tur yapılacak olursa Türkiye’nin kilit partisinin HDP ve Türkiye siyasetinde tayin edici sözü söyleyecek olacakların Kürt seçmenler yani HDP seçmenleri olduğunu herkes görecek. Muharrem İnce'nin Hakkari mitingini izledik fena sayılmaz ama ben eminim Muharrem İnce ikinci tura kalırsa kendisi de söyledi 'sandığa gittiğiniz zaman beni unutmayın' diye. İkinci tur öncesinde sadece Muharrem İnce değil kim kalacaksa, iki aday kalacak, her iki adayda büyük bir ihtimalle amiyane tabiri ile Apocu olacaklardır oy toplamak için, ama Kürt seçmen, kimin hakiki Kürt dostu, kimin yalancı ve sahte Kürt dostu olduğunu çok iyi ayrıt edecek olgunlukta."

4 Nisan 2018 Çarşamba

Medya, Efrin, Özeleştiri


ANF Söyleşisi - 
Ragıp Duran: Efrîn'de gerçeği bağımsız medya yazdı
Gazeteci-Yazar Ragıp Duran, Efrîn işgalini destekleyen ana akım medyanın gazetecilik yapmadığını, vatan sevgisinin ise ölen Kürt sayısıyla ölçüldüğüne dikkat çekti. Duran, bağımsız medyanın da bu süreçten ders çıkarması gerektiğini belirtti.
·          ÖZGÜR AYDIN

·          ANF

·          Perşembe, 29 Mar 2018, 10:26

Efrîn işgaliyle birlikte savaşlarda medyanın rolü bir kez daha görünür oldu. Sadece Sabah, Yeni Şafak, Yeni Akit gibi doğrudan AKP'ye bağlı medya değil, Hürriyet, Cumhuriyet gibi gazetelerce de işgal desteklendi.
Efrîn işgali sırasında medyanın rolünü ve hakikatle ilgili verdiği sınavı Gazeteci-Yazar Ragıp Duran ile konuştuk...
'SARAY'IN KİNDARLIĞINI GÖSTEREN GİRİŞİM'
Güncel gelişmeyle başlayalım: Doğan Medya’nın Demirören Grubu'na devrini nasıl değerlendiriyorsunuz?
Çok boyutlu bir operasyon. Ve medya ortamını tabii ki olumsuz olarak etkileyecek bir gelişme. Saray’ın kindarlığını ve tahammülsüzlüğünü gösteren bir girişim. Ama büyük bir ihtimalle yasa dışı, her hâlükârda gayrimeşru bir operasyon. Muhalefetin sesini tamamen kesmek istiyor. Ama bir yandan da kendi açığını faş ediyor. Yüzde 90 oranında medyayı yönlendirme gücüne sahip bir iktidar, neden kalkıp da geri kalan bu yüzde 10’a göz diker? Toplumdaki siyasal çoğulculuğu, çok renkliliği, toplumu yansıtmaya çalışan medyada yasaklarsanız, toplumda yani gerçekte zaten var olan bu zenginliği otomatik olarak ortadan kaldırdığınızı sanmanız sadece bir yanılsamadır. Egemen medyada yansıtılmayan bir gerçek, gerçek olma özelliklerini yitirmez.
Siyasi açıdan baktığımızda, Türk burjuvazisinin -bu unvanı hak edecek bir sınıf var ise eğer- ne kadar çürük olduğunu da görmüş olduk bu vesile ile. Yeni medya manzarası, bağımsız gazeteciliğe ek bir yük ve sorumluluk daha yükledi. Biz bağımsız gazetecilik yapmaya çalışan insanlar olarak, artık eskiden beri savunduğumuz barış, özgürlük ve demokrasi gibi temel kavramların yanı sıra kadim merkez medyanın artık sesi soluğu çıkamayan değerlerine de yayınlarımızda yer vermek durumundayız. Onların da varlığını hesaba katmak durumundayız.
'EKSİK VE HATALARDAN DERS ÇIKARABİLİRSEK...'
Efrîn işgalinde ana akım medya ve gazeteler bekleneni yaptı, iliştirilmiş gazeteciliğe devam ettiler. Ülkedeki ‘özgür basın’ geleneğini savunan gazetelerin savaş sınavı nasıldı?
Milliyetçilik, militarizm ve Kürt karşıtlığı Türkiye’de sadece iktidarın ya da yandaş medyanın değil toplumun önemli bir bölümünün özellikleri. Bunu Efrîn savaşı sırasında bir kez daha gördük. Sadece AKP-MHP değil CHP de savaşı destekledi. Sadece Sabah, Yeni Şafak, Yeni Akit gibi yandaş medya değil, Hürriyet, Cumhuriyet gibi gazeteler de Efrîn savaşına destek verdi.
Medyada sıkı, ciddi, kökten bir şekilde savaşa karşı çıkan ne yazık ki çok az yayın organı vardı. Onlar da yoğun baskı altında kuşatılmıştı.
Habercilikte/gazetecilikte siyasi-ideolojik konum ve tutum yeterli değil. Bu konumu ve tutumu doğru/ilkeli yaklaşımlarla sayfaya, ekrana, mikrofona haber olarak yansıtmak için mesleki maharet gerekli. Bağımsız gazetecilik yapmak isteyenlerin bu amaca her zaman ulaştığını söylemek güç. Çünkü kimi zaman, yandaş medya ile bağımsız gazeteciler arasındaki ilişki/çelişki, sanki birinciler TSK’yi ikinciler de YPG’yi tutar/savunur gibi göründü.
Sözünü ettiğiniz Barış Gazeteciliği bizde öyle çok yaygın olarak bilinen, uygulanmış, tecrübe kazanmış bir alan değil. Mesela ben dikkat ettim, aradım taradım ama düzenli bir yayın çizgisi olarak bulamadım:
Erdoğan ve TSK’nin savaş gerekçelerini tek tek ele alıp somut bilgilerle yani haberle çürütmek gerekiyordu. YPG teröristtir; PYD, PKK’nin Suriye koludur; Efrîn Türkiye’nin sınır güvenliğini tehdit ediyor gibi tezler haber bazında daha derin ve sürekli olarak tekzip edilmeliydi.
Bağımsız gazetecilik yapmaya çalışan meslektaşlar, buna karşı, Erdoğan’ın bazı yalanlarını iyi teşhir ettiler. Mesela 'Bir tek sivilin bile burnu kanamadı’ iddiası haber, fotoğraf ve filmlerle tekzip edildi.
Gazetecilik biraz da doğru öngörü mesleğidir. Efrîn savaşında YPG’nin direnişi haber içeriği olarak daha zengin kılınabilirdi. Kobanê ile kıyaslama da pek doğru değildi. YPG ile TSK arasındaki orantısız güç dengesini, uluslararası topluluğun sessizliğini, Ankara’ya göz yummasını hatta desteklemesini her zaman doğru tespit edemedik.
Efrîn savaşı döneminde ben Artı TV’de Haber Nöbetinde idim. Özellikle harekatın ilk ve son günlerinde, yukarıda sözünü ettiğim hataların bazılarını biz de yaptık.
Genel olarak Kürt medyası ve bağımsız gazetecilik yapmak isteyen yayın organları ve meslektaşlar, yayın politikalarında milliyetçiliğe, militarizme ve Kürt düşmanlığına boyun eğmedi. Kuşkusuz daha iyisi de yapılabilirdi.
Eksiklik ve hatalardan ders çıkarabilirsek önümüzdeki dönemde daha iyi gazetecilik/habercilik yapabiliriz.
'BUNLARIN VATAN SEVGİSİ ÖLDÜRÜLEN KÜRT SAYISIYLA ÖLÇÜLÜYOR!'
Ana akım medyanın bilgisayar oyunlarını gerçek diye vermesi, başka ülkelere ait tatbikat görüntülerini yayımlaması, hikâyeler uydurması gibi manipülasyonlara bakarsak, psikolojik manipülasyonda ana akım medya bir basamak daha atladı, diyebilir miyiz? Bu kadar abartması ve manipüle etmesinin nedeni sadece vatan sevgisi olabilir mi?
Haklısınız. Özellikle aHaber televizyonu bu alanda çok başarılı! Amerikalı ve Rus askeri uzmanların da belirttiği üzere Efrîn operasyonu, TSK açısından aslında son derece başarısız, beceriksiz bir operasyon. TSK’de kurmay eksik, sahayı bilmiyorlar, ÖSO adı altında toplanmış çapulcu sürüsü ile savaşa girmek büyük risk. Buna YPG’nin savunma ve direnme etkinliğini de eklerseniz, harekatın neden bu kadar uzun sürdüğü ortaya çıkar. Ana akım medya, ‘3 saatte  Efrîn’deyiz’ ilkesine göre hazırlanmış olduğu için, akıllarından ve gönüllerinden geçen istekler, ilk 3 gün içinde gerçekleşmeyince akla mantığa aykırı manipülasyonlara başvurmak zorunda kaldı. Çankırı’daki asker balıkları bile Efrîn'e göndermek zorunda kaldılar. TSK, ‘Afrin halkını YPG teröründen kurtarmak amacıyla’ harekat düzenlemişti. Ne var ki TSK, Efrîn kent merkezini ele geçirdiğinde Efrîn halkı, TSK ve ÖSO teröründen kurtulmak için kenti boşaltmak durumunda kaldı. İktidarın ve yandaşların vatan sevgisi (!), silah sanayiinden gelecek paralarla, olası seçimlerden gelebilecek oy pusulaları ile doğru orantılı. Bunların vatan sevgisi ayrıca her gün bas bas bağırarak ilan ettikleri öldürülen Kürt sayısı ile ölçülüyor. Korkunç bir şey bu!    
'DAHA İYİSİNİ YAPABİLİRİZ'
Savaşta gazetecilik nasıl yapılmalı? Neden bu kadar savaş seviciliği yapıldı Türkiye’de?
Dünyada savaş gazeteciliği 1853-1856 Kırım savaşından bu yana yapılıyor. Önemli bir tecrübe, bir birikim var bu konuda. Hem teorik hem de mesleki yani pratik/uygulama alanında. Vietnam savaşından (1963-73) bu yana da savaş-medya ilişkilerinde tayin edici gelişmeler yaşandı. Meslekte savaş muhabirliği diye bir uzmanlık alanı/dalı var. Bu konuda hem akademik hem de mesleki zengin bir literatür var. Bizde kaç kişi bundan haberdar bilmiyorum ama medyayı taradığımızda bu konularla ilgili uzman sayısının bir elin parmak sayısını geçmediğini söyleyebilirim.
Savaşta doğru gazetecilik, tek kelime ile barış için yapılır. Gerisi ajitasyon ve propagandadır. Ki bu konuda başta İngiliz ve Alman örnekleri olmak üzere tarihi örnekler var.
Şimdi bugünkü Türkiye gibi düşünce, ifade, basın özgürlüğünün olmadığı, muhalif siyasilerle hakiki gazetecilerin hapiste olduğu bir ortamda, savaş çıktığında, siyaset dünyasıyla, iş dünyasıyla, medyasıyla topyekûn seferberliğe çıkar bir toplum. Bizde de öyle oldu.
Savaşta, savaşan tarafların konumu, tutumu, planları doğru yani eleştirel ve dengeli bir şekilde aktarılırken, kuşkusuz, anlamsız bir tarafsızlık için girilemez. Gazeteci, savaşta taraftır. Barışın safındadır. Bu nedenle yapacağı/yayımlayacağı tüm haber, yorum, söyleşi ve görsel malzemenin temel amacı, savaşın sona ermesine hizmet etmeli. Ölüm ve yaralanmalara son vermeyi amaçlamalı. Savaşın haksızlığını, anlamsızlığını vurgulamalı. Savaştan kimlerin ne tür çıkarları olduğunu teşhir edip, mağdurların bakış açısına sahip olmalı.
Efrîn savaşı süresince, bağımsız medya, çatışmalarda hayatını kaybeden TSK mensuplarının ailelerine daha fazla ilgi gösterebilirdi mesela. Efrîn'in savaş öncesi yaşamını yurttaşlara aktarmalıydık. Savaşın ekonomik cephesine ağırlık verebilirdik. Savaşın, yurttaşların günlük yaşamını nasıl etkilediğini anlatabilirdik. Zenginlerin, muktedirlerin, iktidarın barış zamanında bile özel korumalarla dolaştığını hatırlatıp, Efrîn'e gitme masallarını teşhir edebilirdik. Bunların bir kısmını yaptı bağımsız gazeteciler, ama yeterli değildi.  
Türkiye’deki savaş seviciliğinin yani militarizmin tarihi kökleri var. Maçoluğun, şiddete ve iktidara tapmanın da… Üç kıtaya egemen olmuş bir imparatorluktan bir yarımadaya sıkışıp kalmanın getirdiği kompleks ve nostalji de etkili. Ganimet, fetih, gasp… Bunların hepsi 6 yüzyıllık emperyal geçmişin yara izleri. Bunların üstüne cihat ve Kürt düşmanlığını da eklerseniz, 80 milyonun en az 60 milyonu TSK’ye gönüllü yazılabilir. Maalesef vahim bir durum ama gerçek bu!
'TOPLUMUN SÜREKLİ KANDIRILMASI MÜMKÜN DEĞİL'
Erdoğan rejimi, Efrîn savaşını medya ve gazeteler üzerinden götürmeye çalıştı, dersek yanlış olur mu?
Erdoğan’ın Efrîn saldırısından en büyük destekçilerinden biri, evet sizin söylediğiniz gibi iktidar medyası ise, diğer önemli koltuk değneği de CHP yönetimi oldu. Toplumun önemli bir kesiminin milliyetçi, militarist ve Kürt düşmanı haleti ruhiyesini de eklerseniz, Erdoğan bunca desteğe rağmen hem askeri açıdan zorlandı, hele sonrası meçhul, hem de diplomatik alanda tecride gidiyor.
Medyanın rolünü, konumunu, gücünü abartmamak gerekir. Yandaş medya, yalan haberle, yanlış haberle, gizlemeyle, tahrifatla, ajitasyon ve propaganda ile, toplumun ancak bir kesimini o da belirli bir süre için ikna edebilir. Bütün toplumun sürekli olarak kandırılması mümkün değil.
Medya, Erdoğan rejimini nereye kadar taşıyacaktır? Faşizmin güçlenmesinde medya aracılığıyla yapılan propaganda engellenebilir mi sizce? Tersine çevirmek mümkün mü?
Medyanın, siyaset ve toplum üzerindeki etkisi/gücü sınırlıdır, sürekli de değildir. Tersine çevirmek çok iddialı bir sözcük olabilir, belki faşist medyanın propagandasını boşa çıkarmak diyebiliriz. Bu işlem de propagandaya karşı propaganda ile olmaz. Propaganda zehrine karşı haberin gerçeği ile mücadele edebiliriz.
Erdoğan örneğine baktığımızda, iki nokta:
Saray, medyanın belki yüzde 80-90’una sahip iken ve onu yönlendirirken bunu yetersiz bulup, Doğan Medya’ya da el koyması aslında bir zafiyet işareti. İntikamcı saiklerle yapılan bu operasyon Saray’a fazla bir şey kazandırmaz.
İkinci konu da şu: Yandaş medya dediğimiz kendi içinde kavgalı ayrışan bir nebula. Karar gazetesi mesela bu konuda somut bir örnek. Aynı gazetede yazan kiralık kalemlerin birbirlerine çok sert sıfatlarla saldırması da çözülmenin ilk işaretleri. Erdoğan ve Saray, galiba Efrîn savaşı ile yeni bir döneme giriyor: Artık yükselme ve güçlenme çoktan bitti. Gerilemeyi ve çöküşü önlemek için acil tedbirler alma dönemindeler: MHP ve BBP’den medet umuyorlar, Doğan Medya'yı ele geçirip daha fazla propaganda yapmayı amaçlıyorlar.
'TÜRKİYE EN KARANLIK DÖNEMİNDE'
'90’larla kıyaslarsak medyanın geldiği yeri nasıl okuyorsunuz?
Bu konu daha önce de tartışma gündemine gelmişti. Sadece medya açısından değil genel olarak siyasi durum, özel olarak da Kürt meselesi açısından ’90’lara dönülür mü' sorusu tartışılmıştı. İtiraf edeyim, ben yanıldım. Çünkü o dönemdeki tartışmalarda ben '90’lara dönmeyiz, çünkü '90’lara oranla Kürtlerin bugün TBMM’de grup kuracak kadar milletvekili var, Türkiye’de, Ortadoğu’da ve Avrupa’da radyoları, televizyonları, gazeteleri var, ayrıca Kürtler siyasi olgunluk açısından '90’lara oranla hem örgütsel hem de ideolojik olarak çok daha ileri aşamadalar, diyordum. Ama Erdoğan bu tahminleri tekzip eden bir şiddetle ilçe ve kentlere saldırdı, Şırnak’ı, Sur’u, Cizre ve Nusaybin’i yerle bir etti, yetmedi Efrîn'e saldırdı. '90’larda ancak köylere ya da küçük ilçelere saldırıyorlardı.
Medya açısından zaten Türkiye bütün tarihinin en karanlık dönemini yaşıyor. 1923’den bu yana hiç bu kadar çok gazete yasaklanmamış, hiç bu kadar çok gazeteci hapise atılmamıştı.
Erdoğan’ın hemen her gün televizyonlarda olmasını nasıl yorumluyorsunuz? Propaganda rejimi daha nereye kadar götürecek?
Reis’in ihtiyacı var. Tek Adam/Tek Medya günlerindeyiz. Muhalefet ya da aykırılık değil farklılığa bile tahammül edemez hale geldi. Ne var ki bütün tedbirlere rağmen yine de sızıntılar, kaçaklar, çatlaklar var. Mesela son olarak Ekonomiden Sorumlu Başbakan Yardımcısı Mehmet Şimşek çıktı, ekonominin mevcut ve yakın gelecekteki olumsuz konumunu pat diye beyan etti. Saray’ın ekonomiden sorumlu başdanışmanı o sırada doların 4 liraya çıktığını inkâr etmeye çalışıyordu. Yurttaş şimdi zaten günlük yaşamında somut olarak yaşadığına denk düşen Şimşek’in söylediklerine mi inanacak yoksa döviz alırken ya da satarken, Saray danışmanının açıklamasına güvenip döviz büfesinden dayak yiyerek mi ayrılacak?
Gazetelerin birinci sayfalarını, ekranların birinci haberlerini bu kadar sık ve çok kaplayanların kaderi bellidir. Bir gün gelir, kadim dönemin zorunlu olarak medyatik kahramanı olmuş şahsiyetler, birinci sayfalardan da ekranlardan tamamen kaybolur. Ara da bulasın. Malezya filan...
https://anfturkce.net/guncel/ragip-duran-efrin-de-gercegi-bagimsiz-medya-yazdi-105718

3 Nisan 2018 Salı

HALKIN DÜŞMANLARI VE APTALLAR

Express Nisan 2018

1 Nisan 2018 Pazar

TÜRK MEDYASINA KARŞI GAZETECİLER MECLİSİ

1HABERVAR PLATFORMUNDA
TÜRK MEDYASI AFRİN, GAZETECİLER MECLİSİ

https://www.pscp.tv/1habervarp/1gqxvpZwNDOGB?t=3m50s

30 Mart 2018 Cuma


Ragıp Duran: 
Özgürlükçü Demokrasi listenin başındaymış, 
sıra diğerlerinde
·         güncel
·         09:03 29 Mart 2018
·     
ANKARA - Gazeteci ve medya eleştirmeni Ragıp Duran, Özgürlükçü Demokrasi Gazetesi’ne polis baskınıyla el konulmasına ilişkin, “Özgürlükçü Demokrasi, anlaşıldı ki, listenin başındaymış. Yarın öbür gün, bağımsız gazetecilik yapmaya çalışan, Saray’a biat etmeyen diğer yayın organlarını da benzeri bir gelecek bekliyor” dedi.
Gazeteci ve medya eleştirmeni Ragıp Duran, Özgürlükçü Demokrasi Gazetesi ve gazetenin basımının yapıldığı Gün Matbaası'na polis baskınıyla el konulmasını değerlendirdi. Duran, “Muhalefet ya da aykırılık değil, farklı sesler tek adam istibdatına bir fiske bile vursa kendileri açısından tehlikeli. Çok sağlam ve dirençli bir mevkide durmadıklarının farkındalar. Bu nedenle her alan dümdüz edilmeli. Cizre’yi, Sur’u yıkanların, Kürt haklarını savunan bir gazeteye düşmanca yaklaşmaları beklenir” dedi.

‘TMSF’Yİ ARAYA SOKMALARI MANİDAR’

Gazetenin, Tasarruf Mevduatı Sigorta Fonu’ndan  (TMSF) görevlilerin araya girmesiyle yayın hayatına son verilmesinin “manidar” olduğuna vurgu yapan Duran, “Ne var ki KHK ile ya da herhangi bir mahkeme kararı ile bu gazeteyi yasaklamak mümkün iken, araya TMSF’yi sokup kayyım marifetiyle Özgürlükçü Demokrasi’nin yayım hayatına son vermeleri de manidar. Yurtiçinde özellikle de uluslararası alandaki tepkileri ciddiye mi alıyorlar ki” diye konuştu.

‘ANKA KUŞU GİBİ HER SEFERİNDE KÜLLERİNDEN DOĞDU’

Özgürlükçü Demokrasi Gazetesi’nin daha öncede yasaklama ve kapatmalara maruz kaldığını ve buna karşı gazetenin köklü mücadele geleneğine değinen Duran, “Bu trajik durum onların başına ilk kez gelmiyor. Ama bu gazete Anka Kuşu gibi her seferinde küllerinden yeniden doğdu. Çünkü yayım politikası ile ya da yayım tarzı ile hemfikir olalım olmayalım, bu gazetenin, ardılları ve çocukları Türkiye toplumunda, Türkiye siyaset dünyasında bir değerler manzumesine tekabül ediyor. Gazeteye kayyım atamakla bu değerleri, bu zihniyeti, bu mücadele ruhunu ortadan kaldırmak mümkün değil” diye konuştu.

‘SARAYDA AYNA OLMAYINCA…’

İktidarın medya üzerindeki yöneliminin devam edeceğini vurgulayan Duran, “Özgürlükçü Demokrasi, anlaşıldı ki, listenin başındaymış. Yarın öbür gün, bağımsız gazetecilik yapmaya çalışan, Saray’a biat etmeyen diğer yayın organlarını da benzeri bir gelecek bekliyor. Çünkü bütün medya manzarasında toplam tiraj içinde belki en fazla yüzde 5 oranına ulaşabilen 5-6 gazete, Tek Adam’ın gözünde terörist, komünist, vatan haini… İnsanın evinde, pardon Saray’ında ayna olmayınca böyle suçlamalar yapabiliyor.”

‘GÖKKUŞAĞI YARATMALIYIZ’

Bu anlamıyla bağımsız gazetecilik yapmak isteyen gazeteciler için yeni bir dönemin başladığını belirten Duran, “Türk, Kürt, Marksist Sosyal-Demokrat, Anti-kapitalist Müslüman, Liberal Sosyalist ayrımı yapmadan tek adamın, tek medyasına karşı, bütün muhaliflerin, barış ve özgürlük ilkesi altında gökkuşağı yayın organını yaratmakla görevliyiz” diye belirtti. 

MA / Diren Yurtsever 
(Mezopotamya Ajansı)


1 Mart 2018 Perşembe






Saray bültenleri ikna edemiyor
Medya ile savaş da kazanılmaz, savaş da kaybedilmez. Dünya tarihinde böyle bir örnek yok. Olmayacak da… Türk medyası haber vermiyor, propaganda yapıyor. Aslında Türkiye’deki egemen medya henüz medya sıfatını bile hak etmiyor. 

22 Şubat 2018 Perşembe | Dizi
FİLİZ ARGAL

Medya eleştirmeni gazeteci Ragıp Duran, Türkiye’deki egemen medyanın henüz medya sıfatını bile hak etmediğine dikkat çekti. Türk medyasının haber değil propaganda yaptığını söyleyen Duran, ‘’Saray bültenleri henüz kendi kitlesini bile tamamen ikna edememiş’’ diyor. Ragıp Duran ile iki gün sürecek söyleşimizde Türk egemen basını, alternatif medya ve Efrîn savaşını konuştuk
ERTUĞRUL BALIK GİBİDİR
Eskiden sürekli Ertuğrul Özkök’ü yazardınız. Artık yazmıyorsunuz… Durum çok mu vahim?
Tatsız bir konuyla başladık söyleşiye. Ben kimseye şahsen takmam. Ama zihniyetlerle, uygulamalarla uğraşırım. Özkök, Hürriyet’in başında iken hem gazetecilik hem de siyasi olarak iktidarla ilişkileri açısından olumsuz bir rol modeldi. Abdi İpekçi ya da Uğur Mumcu gazeteciliğini bitirmeye çalıştığını yazdı. Anglo-sakson anlamda ciddi gazeteciliği (Serious Journalism) öldürüp, gazeteyi kendi deyişiyle sit-com (Durum komedisi)  bülteni haline getirmenin peşindeydi. Makamını korumak için hem kendi patronu hem de siyasi iktidarla, ilkesiz, omurgasız bir şekilde hep iyi geçinmeye baktı. Hürriyet’in bir yazarı onun için, ‘’Ertuğrul balık gibidir, tutamazsın, elinden kaçar, acaip kıvraktır’’ demişti. Doğru herhalde. Futbolcu olsaydı, bire birde kolay adam geçen, iyi çalım atan bir santrafor olabilirdi. Öyle pek şahane goller atamasa da. 
Özkök’le ilgili iki kaydım var: İktidar yanlılığına rağmen, Aydın Doğan’la birlikte gazete yönetiminden Ankara’nın marifetiyle uzaklaştırılınca, Genel Yayın Yönetmenliğini bırakırken yayınladığı veda yazılarından birinde, beni ve bir-iki medya eleştirmeninin adını da sayarak, bizden ne kadar çektiğini, bizim ona ne büyük sıkıntılar verdiğimizi itiraf etmişti. Açıkçası sevindim. Demek ki kendisine rahatsızlık verebilmişiz, özür dileyecek halim yok tabi! İkincisi, Özkök, mealen ‘’Ben mesaimin belki sadece yüzde 10’unu gazeteciliğe ayırıyorum’’ demişti. Ben de fena yüklenmiştim bu açıklamaya. Ne var ki, yakın bir arkadaşım, bir meslekdaşım, bir süredir Hürriyet’in belki de beşte biri büyüklüğündeki bir medya organını yönetiyor. O da maalesef, zamanının büyük bir kısmını, gazetecilik/habercilik yerine, idari ve mali işlerin yanı sıra kadroların çoğu anlamsız sorunlarına ayırmak zorunda kalıyor. Yöneticilik zor iş vesselam…
Özkök, bizim kaleme alacağımız Türk basın tarihine pek parlak referanslarla geçmeyecek. Orası kesin. Bugün ise bulunduğu mevki  itibarıyla önemli, değerli, kayda değer, ciddiye alınacak bir konumda değil. A.Selvi mesela günümüzde daha ilginç bir karakter. Onunla da sağolsun bizim Ahmet Nesin, gerektiği gibi ilgileniyor….     
DİNGO BEĞENMEMİŞ ÇÜNKÜ…
The Post filmini izlediniz mi? Epey övgü aldı. Nasıl buldunuz filmi?
İzledim. Beğendim. Amerikan burjuva sınıfının bile, Anayasa’nın Değiştirilmiş Birinci Maddesi (First Amendement) bağlamında, iktidarın baskı ve tehditlerine rağmen basın özgürlüğüne nasıl sahip çıktığını görüyoruz. Ayrıca hukuk devletinin anlam ve önemi de çıkıyor ortaya. Eskiden beri çalışmalarını izlediğim patroniçe Graham’ı, yazıişleri müdürü Bradlee’yi ve özellikle bizim Maraşlı Ermeni meslekdaşımız, son dönemlerin efsanevi medya eleştirmeni Ben Bagdikian’ı (Orijinali, Bağcıyan, olsa gerek) beyaz perdede görmek beni heyecanlandırdı. İnternet öncesi dönemde, hem devlet sırrının nasıl ifşa edilebileceğini hem de binlerce sayfanın bir gecede nasıl haber haline getirildiğini göstermek önemli. 
Bizdeki bir dingo, Graham’ın ailesinde Yahudi izi keşfedip, gazete yönetiminin CİA ile ilişkilerini saptayıp, Washington Post’un bugün Suriye’de PYD-YPG’yi desteklediğini yazıp, filmden hiçbir şey anlamadığını, dahası ırkçılığını ve antisemitizmini faş etti. Dingoların özelliğidir: Dingo olduklarının farkında değildirler, kendilerini solcu, demokrat, araştırmacı filan sanırlar. 
REZİL OLURKEN GÜLÜYOR
Ravza Kavakçı’nın DW ile söyleşisindeki performansını nasıl buldunuz?
Söyleşiyi yapan kıdemli bir meslekdaş olmasına rağmen, tahminim onun da sinir uçlarına dokunmuş, fazla heyecanlı ve biraz agresif geldi bana. Kavakçı ise büyük bir ihtimalle hayatında ilk kez gerçek bir gazeteci ile karşılaştığı için acaip çuvallıyor ama onu da çaktırmamaya çalışmak için sinsi bir gülümseme kalkanının arkasına sığınmış. Bu mesele Kavakçı ile ilgili ve sınırlı değil. Hakiki gazetecinin karşısında hangi yetkili olursa olsun, Deniz Yücel’in Erdoğan tarafından esir alınmasını anlatamaz, açıklayamaz, gazeteciye inandırıcı, güvenilir, ikna edici çelişkisiz bir cevap veremez. Sorudan kaçmak, kıvırmak, konu değiştirmek, gazeteciyi bilgisizlikle itham etmek etkili yöntemler değil. Kavakçı söyleşisi, Türkiye’de hukukun ve iktidarın sefaletini kanıtlayan güzel bir örnek.
MEDYA İLE SAVAŞ KAZANILMAZ
Efrîn‘deki savas giderek şiddetleniyor ve bölgeden sayısı sürekli yükselen ölüm haberleri geliyor. Savas medyada kazanılacakmış gibi bir hava esiyor. Medya ile savaşı kazanan var mı?
‘’Efrîn’deki savaş’’ dediniz. Halbuki Türk resmi söyleminde, TSK’nın ilk helikopterinin düşürülmesine kadar, ‘’Operasyon’’, ‘’Harekat’’, ‘’Terörle Mücadele’’ gibi ibareler kullanılıyordu. Erdoğan da o gün ‘’Savaş’’ sözcüğünü telaffuz ederek, saldırının gerçek niteliğini faş etmiş oldu. ‘’Artan ölüm haberleri’’  dediniz. Doğru. Ama Türk medyasında ‘’şehitler’’ yani TSK mensupları, dünya basınında ise ‘’sivil ölüm’’ haberleri artıyor.
Evet, savaşlar sadece askeri ve teknik imkanlarla kazanılmıyor. Savaşı kazanmak için tarafların önce kendi kitlelerini sonra da dünya kamuoyunu ikna etmeleri gerekir. Çoğunluğun gönüllerini, vicdanlarını kazanıp, savaşın haklı bir eylem olduğunu, savaşın sonunda iyi şeyler olacağını kabul ettirmek gerek. İnsanların bu yönde ikna olması lazım. Bu işi de medya yapıyor. Türk medyası haber vermiyor, propaganda yapıyor. Buna rağmen, geniş bir kitle milliyetçi ve Kürt karşıtı saiklerle saldırıyı destekliyor ama K.Kılıçdaroğlu ve İ.Başbuğ gibi öyle pek de savaş karşıtı olmayan şahsiyetlerden bile, ilkeli ve köklü olmasa da, itirazlar gelmeye başladı.
Demek ki Saray bültenleri henüz kendi kitlesini bile tamamen ikna edememiş. Barış talep eden mesajları paylaşan yurttaşlar hakkında soruşturma, gözaltı gibi girişimler de aslında ikna kabiliyetinin pek yüksek olmadığını gösteriyor. Dünya medyası ise ikna olmuş durumda: TSK, terörle filan mücadele etmiyor, sınır güvenliği, ulusal güvenlik gerekçeleri de geçersiz. TSK bu bölgeyi işgal edip yerel Kürt nüfusunu göçertmek istiyor. 
Medya ile savaş da kazanılmaz, savaş da kaybedilmez. Dünya tarihinde böyle bir örnek yok. Olmayacak da…  
ELMA İLE ARMUT…
Savaşlarda egemen medyanın tavrı hep aynı mı oluyor? Amerikan medyası, İngiliz medyası vs. Türk medyasıyla ortak veya ayrılan yanlar nelerdir?
Maalesef savaş döneminde bütün dünyada savaşan tarafların egemen medya organlarının tutumu, genellikle kendi devletini/ordusunu/milletini desteklemek şeklinde tezahür ediyor. Genel eğilim bu… Neyse ki bu eğilime zıt çıkışlar da yaşandı, yaşanıyor. Size çok sayıda olumlu örnek sayabilirim: BBC’nin daha 2. Dünya Savaşındaki genel yayın politikası ve haberleri ile Falkland/Malvinas Savaşındaki yayınları tarihe olumlu örnekler olarak geçti. Keza Balkanlarda, Saraybosna’da yayın yapan günlük Oslobodenje (Kurtuluş) gazetesi çokuluslu/çoketnili ve barışçı yayın çizgisiyle takdir toplamıştı. Bugün Türkiye’de Efrîn Savaşı hakkında Özgürlükçü Demokrasi, Özgür Politika, Evrensel, The Region gibi medya organları milliyetçiliğe, militarizme karşı son derece tedbirli bir tutum almış durumdalar.  Bizim Artı Gerçek ile Artı TV, Bianet.org, Duvar gibi internet siteleri bence savaş konusunda genel olarak doğru yayıncılık yapıyor.
Sizin de bildiğiniz, Kürt konusunda bilgili ve hassas bazı haber ajansları ile TV kanallarını tek tek saymaya gerek yok herhalde. Bu mesele, yani savaşçı/milliyetçi yayıncılık meselesi, ne yazık ki sadece medya mülkiyeti ile ilgili değil. Yani sorun sadece TRT ve Anadolu Ajansı ile sınırlı değil. Aynı şekilde silah üreten şirketlerin mülkiyetindeki medya organlarının yayın politikası ile de sınırlı değil. Sorun bir ölçüde de ideolojik. Mesela ABD’de Rupert Murdoch’un (Avustralyalı, medya sahibi olabilmek için sonradan mecburen ABD vatandaşlığı aldı) mülkiyetindeki Fox TV’nin bir muhabiri, Afganistan saldırısı sırasında elinde otomatik tüfekle ‘’Usame Bin Ladin’i vurmaya gidiyorum’’ diye yayın yapmıştı. Hoş bizde de, yine Balkan Savaşında Türkiye gazetesinin bir muhabiri, silahla cepheye gitmiş, sonra da ‘’Bir Sırp’ı vurdum’’ manşetiyle haber yapmıştı.
Geçmiş tecrübeler gösteriyor ki, bir savaş, ancak savaşın taraflarından biri olmayan bir medya ya da gazeteci tarafından nispeten iyi ve doğru bir şekilde izlenip aktarılabiliyor. John Reed’in Bolşevik Devrimini anlattığı ‘’Dünyayı Sarsan 10 Gün’’ ya da Ernest Hemingway’in Balkan Savaşı (1912) notları/haberleri bu konuda iyi birer örnek. 
Değişik ülkelerin medyası arasında kıyaslamalar yapan hem mesleki hem de akademik-çalışmalar mevcut. Ama elma ile armut kıyaslanamayacağı için Batı medyası ile Türk medyasını karşılaştırmak mümkün değil. Çünkü Türkiye’deki egemen medya henüz medya sıfatını bile hak etmiyor.
MİLLİ VE YERLİ YALANLAR
Savaş veya kriz dönemlerinde alternatif medya da ağır bedel ödüyor, günümüz açısından Türkiye‘de muhalif ve alternatif basının yaşadıkları hakkında neler söylemek istersiniz?
Bu sorunuzda aslında cevap sorunun içinde. Can Dündar neden yurtdışına çıkmak zorunda kaldı? Cumhuriyet’in yöneticileri neden hala tutuklu? Özgür Gündem’in nöbetçi eş genel yayın yönetmenlerine neden cezalar veriliyor? Alternatif ya da özel olarak muhalif, solcu olmaya gerek yok. Bugün egemen medyada bile Efrîn savaşına karşı çıkmak hatta hafifçe eleştirmek bile linç kampanyasının hedefi haline gelmek anlamında. 
Efrîn savaşının haksızlığı, yasadışılığı ve gayri meşruluğunu gizlemek/örtmek için barış yanlıları, doktorlar, avukatlar, sendikacılar, gazeteciler ağır baskılar altında. Halbuki bizim yazıp çizip söylediklerimizi yabancı basında neredeyse aynen okuyabiliyoruz. O gazeteler kendi ülkelerinde özgürce yayın yapabiliyor. Çünkü ellerinden geldiğince savaşı doğru bir şekilde izleyip aktarıyorlar. 
Yarın: Alternatif medya ve sürgünde gazetecilik   YENİ ÖZGÜR POLİTİKA


Sıfırı çoktan aştık eksi 40lardayız

Sadece 1980’den bu yana değil, benim bildiğim okuduğum kadarıyla, halen Türkiye Cumhuriyeti’nin en karanlık günlerini yaşıyoruz. 1923’den bu yana hiç bu kadar çok meslektaş hapse atılmadı, hiç bu kadar gazete, radyo, televizyon kapatılmadı, hiç bu kadar meslektaş işsiz kalmadı.

23 Şubat 2018 Cuma | Dizi
FİLİZ ARGAL

Ragıp Duran, 12 Eylül darbesini, Kürdistan ve Türkiye’de 90’lı yılların karanlık günlerini görmüş, yaşamış bir gazeteci. Dönemler arasında kıyaslama yapmayı sevmediğini ama şu an yaşananların Türkiye Cumhuriyeti’nin en kötü dönemi olarak ifade ediyor. Duran’a göre ‘’1923’den bu yana hiç bu kadar çok meslektaş hapse atılmadı, hiç bu kadar gazete, radyo, televizyon kapatılmadı, hiç bu kadar meslektaş işsiz kalmadı. 94 yıldır hiç bu kadar çok siyasi tutuklanmadı’’ diyor.
Şu an sürgünde yaşayan Ragıp Duran, Türkiye’de basın özgürlüğü berhava edildiği için bağımsız gazeteciliğin bugün ancak yurtdışında yapıldığına dikkat çekiyor. ‘’En iyi gazeteci, hayatta kalan ve özgürce çalışabilen gazetecidir’’ diyen Duran sorularımızı yanıtladı.
GERÇEK SİZİ TEKZİP EDER
Ağırlaşan baskıların aşılması için muhalif, alternatif basın ne yapmalı?
Bugün internet çağında, baskılar aslında pek de etkili olamıyor. Bunu Gezi’de gördük. Mısır’da Mübarek son çare olarak interneti kesti yetmedi elektriği de kesti ama tüm bu önlemler iktidardan düşmesini engelleyemedi. Bizde de çoğu zaman resmen erişim yasağı getirilen onlarca site ve gazete var. En çok 15 dakika içinde sözkonusu site ya da gazete yayınına devam edebiliyor. 
Ben ‘’muhalif medya’’ terimine karşıyım. Çünkü medya, doğal olarak, işlev olarak zaten muhalif olmak zorunda. Gazetecilik bir toplumda iyi gitmeyen, aksayan, yasadışı, gayrı meşru, usulsüz uygulamaları teşhir etmek ve işin doğrusunu, yasal, meşru, usulüne ve kamu çıkarına uygun olanı göstermek için yapılan bir meslek. Dolayısıyla temel gazetecilik ilke ve kuralları, aslında egemen medyada ya da sol medyada çalışan her gazeteci için aynıdır. Gazeteci bir savaşı izleyip aktarırken, Türk, Kürt, Arap, Amerikalı ya da Rus değildir. Sadece gazetecidir. İşini yaparken milliyetçi/militarist/şoven duygu ve itkilerle değil sadece gerçeklerle başbaşa kalmalı. Bu gerçekler kimi zaman mensubu olduğu milletin ya da vatandaşı olduğu devletin çıkarlarına aykırı olabilir.
Biz gazeteciler, burada milli ya da devletli kimliğimizi değil, mesleki kimliğimizi seferber edeceğiz. Yazması kolay, gerçekleştirmesi kolay olmayan bir tutum. Sizin mesela kardeşiniz, babanız, amcanız bir arkadaşınız askerde, cephede, siz muhabir ya da editör olarak çatışmaları izleyip aktaracaksınız. Mesleki kimliğinize sımsıkı sarılmazsanız, çevredeki milliyetçi/militarist atmosferden etkilenirseniz, yakınlarınızı düşünürseniz okurunuza gerçeği değil ‘’milli ve yerli’’ propagandayı aktarırsınız. Ki bu da kısa süre sonra patlayan bir balon gibi söner. Gerçek sizi bir süre sonra fena halde tekzip eder. O zaman siz, hem mesleğinize ihanet etmiş olursunuz hem de okurlarınıza gerçeği aktarmamış olursunuz. 
Savaşın çok değişik cepheleri var. Türk egemen ve ‘’yan sanayi muhalif’’ medyası, tek kaynaktan beslendiği için bu farklı boyutlar gündeme pek gelmiyor. Her iki taraftan yaşamını yitiren gençlerin aileleriyle yapılacak ayrıntılı söyleşiler ilginç ipuçları verebilir. Savaşın ekonomik bedeli/maliyeti konusunda uzman iktisatçılardan görüş alınabilir. Savaşın yarattığı ahlaki çöküntü üzerinde durmak gerek. Efrin nasıl bir bölgedir? Savaştan önce kim orada nasıl yaşıyordu?  Iraklı ya da İranlı Kürt, Efrin’de olup biteni nasıl algılıyor? Bunlar önemli konular. 
Savaşlarda insanlar ölüyor. Geri gelmeyecek tek şey insan hayatı. Bu nedenle ölü yaralı sayısı üzerinde yoğunlaşmak yanlış. Savaşın nedenleri ve olası barış olanak ve girişimleri üzerinde ısrarla durmak gerek. 
Mesleki ve akademik literatürde, bir savaşın nasıl izlenip aktarılacağı konusunda zengin çalışmalar var. Bütün mesele perspektif: Ne için gazetecilik yapıyorsunuz? Kime hizmet etmek için habercilik yapıyorsunuz? Amacınız ölüme karşı hayatı, savaşa karşı barışı savunmak ise ilk başarılı adımı attınız demektir.  
  YERLİ YABANCI DEĞİL HEPİMİZ GAZETECİYİZ
Uluslararası demokratik kamuoyunun ve medyanın Türkiye‘deki baskı altındaki basın organları ve gazetecilerle yeterince dayanışma içinde olduklarını söyleyebilir misiniz? Daha fazla, etkin bir dayanışma için neler yapılmalı?
Bizim Türk ve Kürt medyası olarak eskiden beri uluslararası medya cemaati ile çok yoğun ve sıkı ilişkilerimiz maalesef olmadı. Bizde yabancı dil bilen, global medyanın sorunlarıyla ilgilenen, o dünyayı izleyen maalesef çok az sayıda gazeteci ve akademisyen var. Bu tür ilişkiler esas olarak kişisel değil kurumsal temelde gelişir. Bizim Cemiyet’in, Sendika’nın, ÇGD’nin, Kürt gazeteci derneklerinin uluslararası ilişkileri çok güçlü değil. Gerçi son zamanlarda bu açık yavaş yavaş gideriliyor. Karşılıklı bilgilendirme, haber ve bilgi akışı sağlanabilirse, RSF, CPJ, IPI, EFJ gibi kuruluşlarla daha sıkı ve düzenli ilişkiler geliştirilir. Benim izleyebildiğim kadarıyla son dönemlerde özellikle RSF’deki arkadaşlar, Türkiye ile yakından ilgilendiler. Arkadaşlarımızın duruşmalarını izlemeye Türkiye’ye geldiler. Düzgün bir şekilde Türkiye’de basın özgürlüğü ihlallerini raporlaştırdılar. Yurtdışındaki meslektaşlarımıza da ellerinden geldiğince yardım ediyorlar. Yabancı meslektaşlarımız bilgilendirildiği zaman gerekli dayanışmayı göstermekte tereddüt etmiyorlar. Kuşkusuz, bu ilişki iki eşit arasında bir ilişki olmalı, genelde de öyle oluyor zaten. Yine de ast-üst ilişkisine, oryantalist eğilimlere izin vermemek gerekir. 
İSTEYEREK DEĞİL ZARURETTEN
Son yıllarda artan baskılar nedeniyle alternatif basın yine yurtdışı ağırlıklı olarak yayın yapmaya başladı. Bu süreçleri yakından bilen biri olarak yurtdışı yayıncılığın, avantajları, dezavantajları nedir?
Gazetecilik/habercilik çok yerel, saha ile birebir ilişkili bir meslek. Türkiye’de basın özgürlüğü berhava edildiği için, özgür ve bağımsız gazetecilik bugün ancak yurtdışında yapılabiliyor. Çünkü Türkiye’de Saray’ın ürettiği ‘’hukuk’’ ya da faşizan polis, savcı ve hakimlerin yasak ya da suç saydığı eylemlerin neredeyse hepsi Batı Avrupa demokrasilerinde yasak ya da suç değil. 
Ben 1983-87 yılları arasında Londra’da BBC’de çalışmıştım. Oradan hatırlıyorum: O zaman bir yandan Türkiye’de yapamayacağımız haber, röportaj ve söyleşileri Londra’dan yayınlayabiliyorduk. Bu, işin olumlu yanı. Ayrıca tabi ki İngiltere gazetecilik ortamı mesleki, teorik ve akademik olarak Türkiye’den çok daha zengin ve rahattı. Ama bir yandan da Londra’dan Türkiye’yi izleyip topladığımız haberleri sonra  yeniden Türkiye’ye iletmek de bir garipti yani… 
Haberin konusu ve kahramanı ile doğrudan temasa geçememek, bugün telefon, Skype, mail  gibi aracılar kullanmak zorunda kalmak haberin kalitesini, içeriğini kaçınılmaz olarak etkiliyor. Yurtdışında, hele uzun sürgün hayatı yaşamak zorunda kalmış insanlar için olumsuz bir durum da bu diaspora ideolojisine esir düşmek. Memleket gerçekleri ile farklı, çok da doğal olamayan bir bağlantı kurmak zorunda kalıyorsunuz. 
Bu aralar yurtdışında gazetecilik/habercilik/yayıncılık yapmak bir zaruret. Kimse, dilini, adetini, kültürünü bilmediği, bizim doğal dünyamız olmayan mekanlarda yaşamaya ve çalışmaya hevesli değil. Ama Türkiye’de kalsanız, ya doğru dürüst gazetecilik yapamayacaksınız, yaparsanız da işsiz kalacaksınız büyük bir ihtimalle de hapse düşeceksiniz. O bakımdan amaç gazetecilik yapmaksa, Batı Avrupa’nın olanaklarını atmosferini iyi değerlendirip mesleğimize devam etmek hatta mesleğimizi güçlendirmek, daha iyi yapmaktan başka çare yok. En iyi gazeteci, hayatta kalan ve özgürce çalışabilen gazetecidir.       
BUNDAN KÖTÜSÜ OLMADI
12 Eylül darbesini, 90‘lardaki topyekün savaş sürecini de gazeteci olarak yaşadınız, bugünle bir kıyas yapacak olursanız?
Evet bu sorunuz sayesinde yaşımız da ortaya çıkmış durumda. Teşekkürler… Bir de ayrıntı vereyim, tam olsun: 27 Mayıs’da ilkokul, 12 Mart’ta da lise öğrencisiydim. 
Doktora olmasa da en azından bir master konusunu oluşturuyor bu sorunuz. 
Kötü dönemlerin kıyaslamasını yapmak hoş değil. ‘’O mu daha kötü idi bu mu?’’ tartışması bana pek doğru gelmiyor. Ayrıca her dönemi kendi öznel/özgül koşulları içinde değerlendirmek gerek.   
Bu büyük soruya kısaca yanıt vermeye çalışayım: 
Sadece 1980’den bu yana değil, benim bildiğim okuduğum kadarıyla, halen Türkiye Cumhuriyetinin en karanlık günlerini yaşıyoruz. Gazetecilik açısından bu söylediğimi kanıtlamak kolay. 1923’den bu yana hiç bu kadar çok meslektaş hapse atılmadı, hiç bu kadar gazete, radyo, televizyon kapatılmadı, hiç bu kadar meslektaş işsiz kalmadı.
Siyaset alanı için de aynı kriterleri kullanabiliriz herhalde. 94 yıldır hiç bu kadar çok siyasi tutuklanmadı, hiç bu kadar çok siyasi hakkında soruşturma ve kovuşturma açılmadı. Siyaset dünyasına hiç, bugünkü kadar geniş kapsamlı yasaklar uygulanmadı.
AKP, herhalde 2006’dan itibaren Türkiye’de hukukta, eğitimde, sağlıkta, konutta, medyada… tüm alanlarda olağanüstü tahribatlar gerçekleştirdi. Kendi islami görünümlü vahşi neo-liberal düzenini kurmak için mevcut ve kadim bütün resmi, kamusal ve toplumsal yapıları dejenere etti, kimisini tamamen yıktı.
Askeri vesayete ve kemalizme karşı mücadele adı altında gerçekleştirdikleri bu yıkım harekatı, ancak kemalizmden daha ileri bir rejimin ve zihniyetin başarılı eseri olabilirdi. Bugünkü tek adam vesayeti de bunların sözümona milli ve yerli rejimi de askeri vesayetten de kemalizmden de geri bir zihniyet. Yanlış anlaşılmasın, tabi ki askeri vesayeti ya da kemalizmi savunmuyorum. Sadece bunların ikiyüzlülüğüne vurgu yapmak için bu kıyaslamayı yaptım.
Artık 3. sınıf bir Ortadoğu ülkesi haline geldik. Bu nedenle kısa ve orta vadeli gelecek tasarımları yapmak giderek zorlaşıyor. Çünkü savaş halindeyiz, çünkü istikrarsızlık diz boyu, çünkü kimsenin yakın vadeli inandırıcı/güven verici bir planı-programı yok. 
Eskiden beri, Erdoğan’ın çıkmazdan kurtulmak, iktidarını sürdürebilmek için ya iç savaş ya dış müdahale formülünü gündeme getirebileceğini yazıyorduk. Dış müdahale başladı. İç savaş potansiyeli/tehlikesi sürüyor. 
‘’Düzlüğe çıkmak için her şeyin dibe vurması gerekir. Sonra sıfırdan yukarı çıkarız’’ diyenler var. İki itiraz: Halen sıfırı çoktan aştık, eksi 30larda ya da eksi 40lardayız.  Bir de, acaba Türkiye’nin dibi var mı?
YENİ ÖZGÜR POLİTİKA

http://www.yeniozgurpolitika.org/index.php?rupel=nuce&id=83524
http://www.yeniozgurpolitika.org/index.php?rupel=nuce&id=83575