16 Ocak 2012 Pazartesi

Hrant Çanakkale’de



         19 Ocak, 1915 üzerindeki kara yalanların çatırdamaya başladığı kanlı tarih. Hrant’ı vurdular, ondan sonra Özür Dilerim Kampanyası başladı, ardından 24 Nisan Anması… Hrant’ın Arkadaşları adalet talep ediyor bir de suçun (1915) cezalandırılmasını, onlarsa eski düzenin devamını…Biraz zor!

15 Ocak Pazar günü öğleden sonra 50-60 kişi, buz gibi havada, Çanakkale kent merkezinde, şimdiki adı Zafer Meydanı olan eski Kilise meydanındaki  Ermeni Kilisesinde bir araya geldi. ‘Vicdan sahibi insanlar, Hrant’ı hatırlamak için bir araya geldik burada’ dedi  toplantıyı açan arkadaş. ‘Hrant’ın Arkadaşları’ adlı kolektif geçen yıl da Saat Kulesi Meydanında, ki bir başka adı da Şair Ece Ayhan Meydanı,  19 Ocak’ta bir anma töreni düzenlemişti. Bu yıl da düzenlenecek.

Çanakkale, bir çok insan tarafından  1915 Anafartalar Savunması,Şehitlikler ve  Mustafa Kemal’in askeri başarıları ile bilinir, anılır. Oysa ki burası, özellikle yakın geçmişinde çok dinli, çok kültürlü, çok milliyet ve etnikli  bir liman kenti. 6 Gün Savaşına kadar kentte nufusu 30 bine yaklaşan bir Yahudi topluluğu yaşarmış. Fatih Sultan Mehmet zamanında inşa edilen Çimenlik kalesi döneminden bu yana kentte önemli bir Çingene nufusu var. İki Ermeni kilisesi olduğuna göre nispeten önemli bir Ermeni cemaati yaşamış burada.  Trakya, Marmara ve Ege’de olduğu gibi  yörede Rum varlığının silik izlerine rastlamak da mümkün. 20. Yüzyılın başında Çanakkale’de 15 kadar konsolosluğun faaliyet gösterdiğini yazıyor kayıtlar.

Pazar günkü toplantının konuğu Garo Paylan’dı. Garogiller  Dink ailesinin taa Malatya’dan komşusu, dostu.  Garo, şimdilerde   Istanbul’da Ermeni  okulları ve Vakıflarıyla uğraşıyor.  Yaklaşık 35-40 dakikalık fevkalade sürükleyici, sakin konuşmasında, kişisel, ailesel boyutlardan yola çıkıp, bu ulus-devletin Ermenilere reva gördüğü muameleyi anlattı.  Dillerinin nasıl yasaklanıp inkar edildiğini, vakıf mallarına nasıl el konulduğunu bir bir anlattı. Ermeni kimliğini nasıl gizlemek zorunda olduğunu, bunun yarattığı kişilik kırılmasını, anne ve  babaannesiyle ilişkilerinden örneklerle sergiledi.  Solculuk döneminde, sosyalistlerin etnik sorunu küçümsemelerini de alaycı bir dille eleştirdi: ‘Girme bu etnik meselelere, yoksa devrim  perspektifi  zayıflar’mış!  Garo’nun önemli tespitlerinden biri de soykırımın faili idi: ‘Ben Türkler soykırım yaptı, demem. Çünkü mesela benim dedemi kurtaran Mustafa amcadır. Mustafa amca  da Türktür.  Soykırımı yapan  devlettir, çetedir. Ve bu suç halen cezalandırılmadığı için bu çete hala işbaşında. Soykırım cezalandırılmadığı için 38’de Dersim oldu, sonra Maraş, Çorum Katliamları oldu, Uludere’de 35 Kürt çocuğunu da yine bu soykırımcı çete bombaladı’.   

Soru-cevap bölümünde bir dinleyici  bu ‘soykırım’ sözcüğüne  takıldı ve bunun ‘Teknik bir  deyim’ olduğunu öne sürdü.  Garo, son derece sakin ve olgun bir şekilde, 1915’in Büyük Felaket, Kırım, Katliam gibi farklı sözcüklerle tanımlandığını, bunun önemli olmadığını söyledi.  ‘Mesele, büyük bir suç işlendi ve bu suç 97 yıldır cezalandırılmadı’ dedi.

Soru-cevap bölümünde, ilginçtir, salonda  söz alan insanlar ya Balkan muhaciri ya da Kürttü, onlar da kendi başlarından geçen kimliksizleştirme öyküleri anlattılar. Zaten Garo da, kişisel ve ailesel güçlüklerini anlatırken  daha önce dinlediğim Kürt dostların anlattıkları aklıma gelmişti: ‘Ben Kürt olduğumu Lise 2. Sınıfta öğrendim’ ya da ‘Bizim evde Kürtçe hep alçak sesle konuşulurdu’. ‘Benim esas adım Welat ama okulda ve sokakta Vedat derlerdi’…vs…

Garo’nun üzerinde durduğu önemli bir konu da millet ya da halk ile devlet arasındaki ayırımdı. Çünkü resmi ideoloji mecburiyetinden biz ‘devlet ve millet olarak bir bütündük’ ya,  ama soykırım sözkonusu olduğunda  onu ne millet yapmıştı ne de devlet. Çünkü zaten Erdoğan da açıklamıştı: Benim atalarım soykırım yapmaz! Benzeri bir açıklamayı Onur Öymen de yapmıştı. Garo, dedesini soykırımdan kurtaran Türk Mustafa amca ve diğer Türkleri suçlamadığını tekrar edip, Lice Kaymakamı  ile Diyarbakır Valisinin de  Ermenilere farklı davranmış olduğunu anlattı. Lice kaymakamı Ermeni sakinlerinin başına geleceği sezmiş olmalı ki, onları bizzat Diyarbakır’a götürmeyi denerken, yolda Diyarbakır Valisinin adamlarınca katlediliyor. Bu durumda bizim atamız kim? Vali mi, kaymakam mı? Ya da Boğazlıyan kaymakamı ile Boğazlıyan müftüsü de  Ermeni meselesinde zıt tutumlar takınmış vakti zamanında. Atamızı seçerken de sınıfsal davranmıyor muyuz?

Garo, Istanbul’da süren Dink’in katilleri davasını  izlemeye devam edeceklerini de söyledi ama şimdiye kadar mağdur avukatlarının tüm çabalarına rağmen, mahkemenin tetikçi ve yakın çevresi dışında resmi yetkilileri sorgulamaktan bile kaçındığını hatırlattı.

Garo meseleyi doğru bir şekilde ortaya koydu. ABD ve Fransa’daki Ermeni girişimlerinin anlamsızlığına değindi. Ve meselenin burada, Türk halkıyla, Türk devletiyle çözülmesi gerektiğini söyledi.  Hrant da böyle düşünürdü.  Bu açıdan bakılınca, Ermeni sorunu ya da 1915 belki de ne kadar Ermeni Sorunu ise bir o kadar da Türk Sorunu olarak algılanmalı, kavranmalı. Çünkü Türklerin de  üstelik bugün çoğunluk olarak yaşadığı bu ülkede, 1915’de, nitelemesi/isimlendirmesi  başka bir tartışma, korkunç bir kırım yaşandı ve Türklerin büyük bir kısmı , (Millet, halk, Türk kökenli yurttaşlar) aradan 97 yıl geçmiş olmasına rağmen hala resmi ideolojinin yalanlarını yinelemekte beis görmüyor. Resmi Türk bir yana, bütün dünya başka bir yana…
Garo, 19 Ocak’ta düşürülen Hrant’ın 23 Ocak’daki cenaze törenine 200 bin insanın katılmış olduğunu hatırlattı. Ki bu gerçekten önemli bir dönüm noktasi. Türk, Kürt, Ermeni, Musevi  binlerce insanın, hatta genç çiftlerin bebek arabalarıyla katıldığı sessiz yürüyüş, dünyaya özellikle de Ermeni diasporasına çok önemli bir mesaj verdi: Türklerin hepsi Türk devleti gibi düşünmüyor. ‘Hepimiz Hrant’ız! ‘, ‘Hepimiz Ermeniyiz!’  diyen onbinlerce Türkiyeli de vardı. O tarihten sonra Kaliforniya ve Marsilya Ermenileri ile Türkiye’nin, bizim Türkiye’nin temasları arttı. Gerçi devlet, 23 Ocak’ın rövanşını çok feci bir şekilde aldı: Katili zanlısı Ogün Samast’ın Samsun Emniyet’inde jandarma ve polis eşliğinde Türk bayrağı ile poster pozu verdiği fotografla fail hakkında bir ipucu verdi.  Garo, Trabzon’da bir albay’ın, cinayetten sonra,  Yasin Hayal’in babasını arayıp  ‘Beyefendi tebrik ederim çok hayırlı bir evlat yetiştirmişsiniz’ demiş olduğunu da  aktardı.

19 Ocak’tan sonra aslında iki önemli gelişme daha oldu. Bizim Cengiz  Aktar, Ahmet İnsel, Baskın Oran ve arkadaşlarının düzenlediği Özür Diliyorum kampanyası çok ses getirdi. Son iki yıldır da 24 Nisan,  artık Istanbul ve diğer kentlerde de anılıyor.

Osmanlının son dönemlerinden itibaren tasarlanan ulus-devlet, yaklaşık 100 yıldır bu memlekete fevkalade büyük kötülükler getirdi. 1984’de Kürtlerin farklı alanlarda mücadeleye başlaması sayesinde  Kürt meselesi üzerindeki ırkçı/devletçi tabular kırılmaya başladı. Hrant hayatta iken Ermeni meselesini Türklere, Türk kamuoyuna en iyi, en ikna edici, en dostça anlatan insandı. Ulus-devletin resmi ideolojisi ve tarihinin gizlediği/bastırdığı/tahrif ettiği Ermeni gerçeği de Hrant’ın girişimleriyle  su yüzüne çıkmaya  başlamıştı.
Uzun bir yol. Güçlü direnişler hala var. Üstelik bu aralar  ulus-devleti kırdığını sananların ulus-devlet gibi tabuları olması, meseleyi daha çetrefil hale getiriyor. Mesela Erdoğan da ‘Tek Millet/Tek Dil/Tek Bayrak’ sloganını bir süredir ağzından düşürmüyor.  Ama cin artık şişeden çıkmaya başladı. Kürtlerin ve Ermenilerin Tek Bayrak ilkesine itirazları yok. Ama burası Tek Millet/Tek Dil kalıbına uymuyor işte…

Yeni ulus-devletçilerin Tek Din/Tek Mezhep/Tek Cemaat gibi niyetleri de sırıtıyor.
Yürü bre Hızır Paşa/Senin de çarkın kırılır!

Pazar günü Garo’yu dinledikten ve biraz tartıştıktan sonra ‘Su Çatlağını Buldu!’, ‘Ahparink!’ ve Vicdan filmlerini izledik. Anuş-abur (Aşure) yedik . Sonra vurduk kendimizi yine Çanakkale’nin buz gibi sokaklarına. İçimiz aslında biraz olsun ısınmıştı.

Sonuç olarak, Hrant, aslında artık bir sembol. Özgürlüğün, bağımsızlığın sembolü. Farklı millet, din ve kültürlerin barış içinde bir arada yaşamasının  sembolü. Hiçbir suçun cezasız kalmaması gerektiğinin sembolü…Bu sembolün Çanakkale’ye gelmesi de iyi oldu. Çok iyi oldu. Çünkü Çanakkale zaten yapısı, nufusu, tarihi itibarıyla bu tür sembolleri iyi karşılayan, iyi ağırlayan bir kent…
   



2 Ocak 2012 Pazartesi

ZOR İŞTİR GERÇEKLE UĞRAŞMAK…



·        İşaret fişeğini Başbakan çaktı: ‘Bizim dönemimizde devlet kendi halkını kasıtlı olarak bombalamaz’.  Sınır ticareti yapan Kürt köylülerini, Arjantin Hava Kuvvetleri mi bombaladı? İnkâr  operasyonu geri tepince, eli kalem tutan AKP yandaşları,  mazeret yaratma yarışını girdiler. Devlet ve AKP hariç herkes sorumlu bu katliamdan. İnandık değil mi?

Çok çaba sarfediyorlar.  ‘Yepyeni’ olarak takdim edilen bilgileri gündeme getiriyorlar. Ya da, mevcut bilgileri, olağanüstü ince zekâlarıyla müthiş bir şekilde yorumluyorlar:

Genel Kurmay’ı MİT yanıltmış. İşin içinde binbir tuzak varmış. Ergenekon iş başındaymış… Vurulanlar zaten Barzani’nin ajanlarıymış. Tabi bu arada Kaymakam Bey’i, Hasip Kaplan linç ettirmiş.   Kasıt yokmuş ihmal varmış. Esasında tüm bunların sebebi PeKaKa imiş. Nuray Mert’in sorumluluğu da unutulmamalıymış… Bülent Arınç da yumurtladı: Köylüleri PKK yönlendirmiş olabilirmiş…

Baransu, Uslu, Babahan, Bulaç gibi kalemleri okuduğumuzda, bir sıkıntı, bir gerilim açıkça sırıtıyor. Aslında acaip haklılar, ama  haklı olduklarını bir türlü açık seçik yazamıyorlar havası…  Bu kalemlerin mesela son üçer yazısını okuyun: Hiç biri gazetecilik/habercilik faaliyeti ürünü değil. Hepsi kanaat. Diplomatik dilde analiz… Gazetecilik dilinde ise buna sadece propaganda deniyor.Çünkü bu yazılar, mevcut somut bilgileri göz ardı edip, olası senaryo ve ihtimaller üzerinde odaklanıyor.  

Baransu mesela, ‘Askeri kaynaklarından’ sözediyor ki, gerçekten çok inandırıcı. TSK içinde Taraf gazetesinin ve hele Baransu’nun ne kadar sevildiğini  bilmeyen kalmadı herhalde.  Genelkurmay’ın üst düzey yetkilileri, Baransu’ya MİT’i şikayet ediyorlar. Utanmadan bir de haber kılığına sokulmuş bu  kara propaganda.

Uslu, bir başka âlem. Baransu’nun kaç haberi tekzip edildiyse, Uslu’nun da o kadar analizi  La Fontaine çıktı. Anlaşılan aynı kaynaktan besleniyorlar. Uslu ABD’den,  Baransu içerden çalışıyor. Hangi içerden?
‘Sanıyorum’, ‘Düşünüyorum’,  ‘Tahmin ediyorum’larla analiz yaptınız kimse bir şey demedi. Peki…Bu iki kalemin  bilgisiz, belgesiz, kanıtsız, mesnetsiz ama niyetli ve kasıtlı yazılarını iktibas edenlere ne demeli? Ahmet Altan sevinsin.

Katliamdan sağ kurtulan köylü (Kaçakçı, diyemiyorlar) her şeyi ayrıntılı bir şekilde anlatmış. Haber bu! Uslu’nun suçladığı korucu da yanıt vermiş. İlginçtir, haber olmayan kara propaganda, adı sanı, yeri yurdu zamanı belli haberlerle çürütülüyor.

Hasip Kaplan’a yüklenip, Kaymakamın mağduriyeti üzerine yoğunlaşınca,  35  kişinin bombalanarak öldürülmesi unutulacak mı sanıyorsunuz?  Bilmeyen, Kaymakam bombalandı sanır.

Telsiz dinlemelerine  göre PKKliler katliama çok sevinmiş. Ne malûm?  O ses kayıtlarındaki kişiler PKKli ise, örgüt bunu neden resmen açıklamıyor? BDPliler neden bu sevince katılmıyor?
Bir çok gazetede aynı sözcüklerle  yayınlanan bu haberin kaynağı da ilginç: ‘TRT Haber Özel’. Bu isimle bir haber ajansı mı var?

Tüm bu yayınların amacı belli: Askeri vesayete karşı çıkan (Kih kih!) AKP,  bombardıman uçaklarıyla  korucu Kürtleri katletti. Kürt açılımı yeniden canlanacakken Uludere olayı bir çuval inciri berbat etti. Artık AKP’yi de AKP’nin Kürt politikalarını da savunmak çok zorlaştı. Hatta ‘Çabalama kaptan, ben gidemem’ raddesine ulaştı.

Şimdi kendi kalemize attığımız bu golün aslında ofsayt olduğunu yazalım. Merkez Hakem Komitesinden yakınalım. Federasyon ve yayıncı kuruluşun olumsuzluklarını sergileyelim. Bunları yapıyorlar bu aralar. Oysa ki kendi kalelerine attıkları golün santrası çoktan yapıldı. Üstelik karşı takım bir gol daha attı ki, henüz farkında değiller.

Yarım gerçeklerden yola çıkıp  tam yalanlara varmak için,  alavere-dalavere, kafa karıştırma girişimleriyle, dikkat dağıtıp başka alan ve konulara yöneltme harekâtını yürütenlere Batı’da ‘Spin Doctor’ (Masal Doktoru) derler. Bizdeki doktorlar o kadar beceriksiz ki, ya Tıp Fakültesi 3. sınıftan terk  ve sahte diplomayla  icra ediyorlar mesleklerini ya da  Tabip Odası,  artık bunlara meslekten men cezası verecek. 
    

30 Aralık 2011 Cuma

DEVLET KADAR IRKÇI, HÜKÜMET GİBİ MİLİTARİST




Türk egemen medyası, siyasi iktidarla ilişkisi ne olursa olsun, özellikle Kürt meselesine ilişkin bir olay meydana gelince, ırkçı, militarist, tahrifatçı, kör kimliğini bir refleks olarak hemen gösteriyor.

Uludere katliamı hakkında yazılacak, tartışılacak çok şey var . Bu konuların önemli bir kısmı son 2 gün içinde sosyal medyada (ki giderek ‘yurttaş  medyası’ sıfatını hak etmeye başladı) yer aldı. Bir başka açıdan bakıldığında ise, yazılacak/ deşilecek çok fazla bir şey yok diyebiliyoruz. Çünkü katliamın her boyutu o kadar açık ve net ki…

29 ve 30 Aralık günleri medyanın hâki  ya da yeşil renkli apoletli  organlarını, özellikle de televizyon kanallarını ve internet sitelerini izlediğimizde ortaya çıkan manzaradan bazı tespitler:
·        
     * Genel Kurmay açıklama yapıncaya kadar haberi vermemek, bu medyanın olgular temelinde değil  siyasi hiyerarşi temelinde hareket ettiğini gösteriyor. Apoletli medya, emir-komuta zinciriyle yayın yapıyordu, yapıyor, yaptı.
·        
     * Gazetecilik kafanın, varsa gönlünün ve bilincinin içindekini söze, yazıya, resme dökmek olmadığına göre, olaydan  24 saatten fazla geçmesine rağmen egemen medya, olayı izleyip aktarmak ve takip etmek için hiçbir muhabirlik/istihbarat  faaliyeti göstermediğine göre, baştan bu kara lekeyi unutturmak, mümkünse yok saymak için şimdiden kolları sıvamış durumda.
·        
     * Katliamın çeşitli unsurları ortaya çıktıktan, hatta Hüseyin Çelik’in yarım ağızla da olsa ‘operasyon hatası’nı itiraf ettikten sonra bile, yandaş medyanın ‘Hava kuvvetlerini MİT yanılttı’ ya da ‘Gediktepe sendromu’ gibi yaklaşımları benimsemesi, yani katliamı mazur göstermeye çalışması, Kürt düşmanlığının, iktidar bağımlılığının en bariz örnekleri.
·        
     * Medyanın, askeriyeden özellikle de siyasi iktidarın sözcülerinden demeç-görüş alması gerekirken, tek açıklamayı, AKP Genel Başkan Yardımcısı Hüseyin Çelik’in ne sıfatla ve neden   yaptığını bile sorgulamadı. Üstelik, Çelik, ‘Son sözü idari ve adli soruşturmadan sonra söylemek gerekir’ demesine rağmen, olayın kasdi olmadığını, 33 Kurşun hadisesine benzetilmemesi gerektiğini söyledi. Neden ki?  Hani  adli ve idari soruşturma bitmeden kesin yargıya varılmayacaktı…Ya bu soruşturma sonucunda (çıkmaz ya) olayın  planlı ve kasıtlı olarak organize  edildiği ortaya çıkarsa?
·        
     * Arkaplan bilgi (Background information), bir haberi zaman ve mekan boyutunda konumlandırmak açısından en önemli bilgi demeti. Bizim egemen medyada bu konuda tek satır yok.  Oysa ki mesela CHP Dersim milletvekili Hüseyin Aygün, 90’lı yıllarda bu tür çok sayıda operasyon yapılmış olduğunu hatırlatıp bunların teşhir edilmediğini/deşilmediğini  açıkladı. Arşivler bu konuda yeteri kadar zengin. TSK ilk kez, kendi deyişiyle ‘operasyon hatası’ yapmıyor ki     
·       
     * Türk egemen medyasının şiddet konusunda, eskiden beri, tek yanlı bir şekilde TSK şiddetini överken, sadece  karşı şiddete karşı çıkma iki yüzlülüğü bir kez daha iflas etti.

Her şeyden önemlisi, Uludere katliamının Türk egemen medyası tarafından izlenip aktarılma yöntem/biçim/yaklaşımını, mesela  Bingöl’de 33 askerin vurularak öldürülmesi ya da iki ay önce PKK’nin Çukurca saldırıları ile kıyasladığımızda, bu medyanın açıkça ırkçı ve militarist bir kimlik taşıdığını bir kez daha gördük. 

Öldürülenler Türk askerleri ya da siviller olduğunda, egemen medya Kürt düşmanlığı yaparak olayı en geniş boyutlarıyla işliyor, muhabirler hatta  anchorman’ler olay yerine gönderiliyor, aynı cepheden görüşler alınıyor, onlarca yorum yazısı çıkıyor, onlarca fotograf yayınlanıyor, hükümet ve devlet yetkilileri demeç üstüne demeç veriyor ve konu medyanın neredeyse tek konusu olarak sayfa ve ekranları tıka basa kaplıyor. Propaganda bombardımanı bütün hızı ve gücüyle devreye giriyor.

Öldürülenler sivil Kürtler olduğunda ise, medya, olayı önce sessizlikle geçiştirmeye çalışılıyor, sonra mecburen Genel Kurmay’ın bildirisini yayınlıyor, ardından da olayın gerçek boyutlarını tahrif etmek ve önemini küçümsemek için elinden geleni yapıyor. Bu katliamı kınayan haklı protestolara karşı çıkıyor. Egemen medyanın Uludere katliamına verdiği yer ise neredeyse sıradan bir olaya verilen yer kadar. Çünkü olay devleti, AKP’yi, Kürt karşıtlarını zor sokan bir olay. İşin insani yanına şimdilik hiç girmiyorum.

Egemen medyanın eskiden bir panzehiri vardı: Yabancı medya. Şimdi bir engeli daha var:Sosyal medya. Böylesine büyük ve vahim boyutta bir olayı gizlemek hatta küçümsemek artık mümkün değil.  

Sizin, sanatçıyı akademisyeni, şairi bile terörist olarak gören bir İç  İşleri  bakanınız varsa, (Şimdi neden sustu?), sizin ‘Kürt kardeşlerim’ diye nutuk atan bir Başbakanınız varsa, sizin ‘Genel Kurmay siyasi iradenin emrindedir’ diyen bir Genel Kurmay Başkanınız varsa ve Uludere  katliamı gerçekleştiğinde ağızlarını bıçak açmamışsa, bu suskunluk bile tek başına suçluluğun tezahürü olsa gerek…

Bu arada ‘Yetmez ama Evet’ diyenleri, yandaş medyanın AKP hayranı kalemlerini burada bir kez daha saygı ve sevgiyle analım…

29 Aralık 2011 Perşembe

Cezaevindeki bütün meslekdaşlara


Silgiler silerken silinir de 
Ece Ayhan


28 Aralık 2011 Çarşamba

MUHALEFETİ VE MEDYAYI TASFİYE GİRİŞİMİ


 AKP devleti, Ergenekon ya da KCK adı altında, uzunca bir süredir, muhalefeti tasfiye etmeye çalışıyor. Siyasi iktidar, hakiki gazetecileri de muhalefetin bir ayağı olarak algılayarak, şimdi de onları, haksız-hukuksuz bir şekilde hapsetmeye başladı. 17. büyük ekonomi, ileri demokrasi, medeniyetlerarası ittifak, dinlerarası hoşgörünün gerçek yüzü ortaya çıkıyor. Muhalefeti ve medyayı tasfiye girişimi aslında iktidarın çaresizliğin bir marifeti olsa gerek...


AKP devletinin, Pennsylvania Mescidi’nin bazen bağımsız girişimi bazen de desteği ile, önce BDP’li yerel yöneticileri KCK  gözaltı-tutuklama   kampanyasıyla içeri alması, ardından Ahmet Şık, Nedim Şener gibi gazetecileri tutuklaması, son olarak  da Kürt medyasında çalışan meslekdaşlarımızı hapse tıkaması, hem siyasi, hem hukuki  hem de medyatik olarak çok sorunlu bir süreç.
Siyasi açıdan bakıldığında, mağdur kişi ve kesimin özellikleri göz önüne alındığında, ‘düz ovada siyaset’ yapmaya çalışan, üstelik de halk tarafından Belediye Başkanı ya da Belediye Meclis üyesi olarak seçilmiş BDPliler ile  partililer tarafından seçilmiş il/ilçe yöneticilerini  aktif siyasetten men etme girişimi,  özellikle Kürt bölgelerini siyasi öndersiz bırakma planının bir parçası. KCK operasyonunun mimarları, Kürt muhalefetini bir sorun/bir pürüz olarak algıladıkları yetmiyormuş  gibi, ‘Bölgedeki BDP üst ve orta kademe yöneticilerini tasfiye edersek alan boşalır ve burası bizim adamlarımız tarafından doldurulur’ yanılsamasına düşmüş görünüyor. Oysa ki, bölgedeki muhalefet, öyle sadece BDP yöneticilerinin yarattığı, desteklediği, yönlendirdiği bir muhalefet değil. Nitekim, KCK tutuklama kampanyasından sonra bölgedeki muhalefetin dozunda ya da tarzında herhangi bir düşüş ya da farklılık ortaya çıkmadı. Çünkü, yöre halkı, BDP’nin manevi önderliğini içselleştirmiş olduğu için, belediye başkanı,  il ya da ilçe başkanı cezaevine düşmüşse , vekili aynı misyonu aynı kararlılıkla sürdürebiliyor. Siyaset bazılarının sandığı gibi liderlerle yapılmıyor, hatta esas olarak liderlerle yapılmıyor. Dünya çapında ekonomik gücünüz olabilir, gazeteleriniz, radyo ve televizyonlarınız olabilir, gönüllü savcı ve yargıç dostlarınız olabilir,  polis teşkilatında önemli bir gücünüz olabilir ama yöre halkının çoğunluğunun gönül ve bilinçleri sizden yana değilse başarılı olma şansınız çok azdır.  
KCK tutuklama kampanyasında, somut suç delilleri yerine, gizli tanıkların ifadeleri ya da sonradan üretilmiş belgeler esas alınıyor. Zaten tutuklamalardan önce de yandaş medyada ‘Kürt=BDP=PKK=KCK’ algısını yaratabilmek için çok sayıda haber tahrifatı yayınlandı.
AKP devletinin, genel olarak Kürtlere, özel olarak BDP’ye yönelik olarak sürdürdüğü bu tutuklama kampanyası, Kürt muhalefeti ile siyasi olarak başa çıkamamanın itirafı. Üstelik, bu operasyonların mimarı kim ise, PKK’nin çeşitli alanlarda elini güçlendirdiği de bir başka gerçek. O kesimin kıytırık sözcülerinden biri olan kahin polis, masa başında PKK’yi böldü,  askeri güçlerini güneye çekti, Bayık’ın bir süredir demeç vermemesini de çok ilginç bir şekilde yorumladı. Tüm bunları yazarken de hiçbir somut bilgiye dayanmadan, ‘tahmin ediyorum’, ‘düşünüyorum’, ‘öyle olması gerekir’ gibi ibareler kullandı. Doğrusu böyle iktidara böyle analist yakışır.
AKP devletinin anlayamadığı, kabul edemediği şu: Bir iktidar ancak ve ancak muhalefetin varlığına tahammül edebildiği kadar, hatta onunla barış içinde bir arada yaşayabildiği sürece  varlık nedenini koruyabilir. AKP devleti, dikensiz gül bahçesi istiyor. Kısacası muhalefet istemiyor. Oysa ki, muhalefetsiz bir iktidar olamayacağı gibi, muhalefeti böylesine  gayrı-meşru, yasa dışı ve anti-demokratik yöntemlerle tasfiye etmeye girişen bir iktidar, kendi varlığını tehlikeye atar. Ayrıca da bu tür iktidarlar, yavaş yavaş kendi içinden bir muhalefet çıkarmaya başlar. Nitekim de çıkarmaya başladı bile: Başbakan Erdoğan’ın sağlık sorunları nedeniyle sadece 10 gün kaptan köşkünden uzak kaldığı günlerde, hemen Erdoğan sonrası senaryolar yazılmaya başlandı. AKP içinde herkes  bir anda kendini 2 numara olarak görmeye başladı.
 Gazetecilere yönelik tutuklama kampanyaları da, muhalefete tahammülsüzlüğün bir tezahürü. Şimdiye kadar gözaltına alınıp tutuklanan meslekdaşlarımızın profillerine bakalım. Neredeyse hepsi, AKP’nin dayatmaya çalıştığı yayın politikalarına karşı çıkan gazeteciler. Yandaş medyadaki kalem sahiplerinin yaptığı gibi, AKP’yi öve öve bitiremeyen ayrıca  sürekli olarak CHP’ye ya da diğer muhalif odaklara vuran değil, gazeteciliğin gereği olan, kamu çıkarı adına iktidarı eleştiren haber ve yorum yazan arkadaşlarımız. Kürt meselesi konusunda, haklı olarak özel bir duyarlık gösteren gazeteciler. Zaten Zaman, Yeni Şafak, Star, Akit gibi gazetelerde çalışsalardı, ya da magazin muhabiri filan olsalardı bu başlarına gelmezdi. Bu  meslekdaşlarımız  nispeten küçük ya da orta çaplı medya organlarında çalışmalarına rağmen, yani aslında etki ve yaygınlıkları, yandaş ve kadim egemen  medyadaki  gazeteciler kadar olmasa da, yine de AKP açısından rahatsız edici bir konumdalar. Aslında iktidarı rahatsız etmeyen meslek erbabına,  gazeteci sıfatını yakıştırmak çok güçtür. Üstelik, bu meslekdaşlarımızın gözaltı ve tutuklanma süreçlerinde yandaş medyada çıkan bilgilere baktığımızda, geniş çaplı bir muhalif medyayı susturma operasyonu gerçekleştiğini kolaylıkla anlıyoruz. Ama bu girişim iktidar yanlısı medyada  bile sorun yarattı. Esas olarak yandaş medyaya yakın durduğu bilinen   Fehmi Koru ya da Alper Görmüş gibi kalemler de son tutuklama kampanyasına karşı çıktı. Yandaş medyada yer almasına rağmen,  hala profesyonel davranabilen, vicdan sahibi kalemlerin mevcudiyetine inanmak istediğim için, önümüzdeki dönemde yandaş medyadan itiraz seslerinin artması beklenir.
Son bayramdan önce söylenti şeklinde egemen medyaya da  yansıyan, ‘1400 kişi daha alınacak’ bilgisi o günden bu yana  adım adım  gerçekleşti. Burada da önemli bir sorun var: Siyasi sorunlar, insanları  tutuklayarak çözülemez. Şimdiye kadar hiçbir siyasi sorun bu şekilde çözülememiştir, bundan sonra da çözülemez. Hele  tutuklanan insan sayısı arttıkça, söz konusu siyasi sorun bırakın çözülmeyi daha da karmaşık hale gelir. Geliyor da… Somut olarak düşünelim: Ahmet’le Nedim’i içeri alınca Gülen Cemaatinin olumsuzlukları ortadan kalkıyor mu? Ragıp’la Büşra’yı içeri alıp KCK’yi mi çökerteceksiniz? Özgür Gündem muhabirlerini hapse tıkınca, Kürt meselesi barışçı bir şekilde mi çözülmüş oluyor? Tam aksine, bu hukuksuz operasyonlar, AKP’ye muhalefet cephesini genişletiyor. Mesela ‘Yetmez ama Evet’çilerin son zamanlarda pek sesi soluğu çıkmaz oldu. Çünkü onların içindeki iyi niyetli bir sürü arkadaş da artık AKP’ye destek vermenin ne büyük belalara yol açtığını görmeye başladı. Aralık’ın son haftası içinde Başbakan Yardımcısı Beşir Atalay, ‘Şiddet içermeyen görüşlerin serbestçe ifade edilmesi’ için yasal girişimde bulunacaklarını açıklarken, aslında şimdiye kadar gerçekleştirilen tutuklamaların iktidar nezdinde yarattığı sıkıntıyı itiraf etmiş oluyor. Böyle bir mevzuat değişikliğine ihtiyaç duyuluyorsa, şimdiye kadar şiddet içermeyen görüş savunan kişi ya da gazetecilerin yaptırıma uğradığı da kabul edilmiş oluyor.
Kuşkusuz, bir gazetecinin esas çalışma alanı, meşguliyet mekanı savcılık, duruşma salonları ya da cezaevleri değildir. Gazeteci, muhabir ise, olayın cereyan ettiği mekanda; editörse de masa başında bilgisayarının karşısında olmalı.
Ülke içinde, özellikle de egemen medyada,  gazetecilerin kitlesel olarak tutuklanmasına karşı mesleki düzeyde bile olsa yeteri kadar sağlam, güçlü bir itiraz çıkmadığını görüyoruz. Onlar bir yandan korkuyor. Bir yandan da,  bu tür mesleki dayanışma son yıllarda Türk basınında zaten hiç görülmedi. Özgür Gündem’in muhabirleri vurulurken de bizim yanımızda sadece bir avuç hakiki aydın, dost ve gazeteci vardı. Egemen medyanın bugün bu haksızlığa yeteri kadar karşı çıkmaması kimseyi çok üzmesin. Yandaş medyada çok sayıda kalem kendi meslekdaşlarını, tıpkı iktidar gibi terörist olarak tanımlıyor hatta henüz içeri alınmamış gazetecileri/köşe yazarlarını hedef gösteriyor.
Bu son tutuklama kampanyası, AKP’nin uluslararası alandaki prestijini de kaçınılmaz olarak yaraladı. Başta basın özgürlüğü kuruluşları olmak üzere, Batı Avrupa ve ABD’deki gazeteci örgütleri, Türkiye’nin  gazetecileri hapse tıkayan ülke ünvanının perçinlediğini kaydediyor. Hükümet yetkililerinin savunmaları yetmiyormuş gibi, yandaş medyadan bazı kalemler de, tutuklanan meslekdaşlarımızı terörist olarak itham etmekte bir sakınca görmedi. İnandırıcılıklarını büyük ölçüde yitirmiş olsalar da…   
Sonuç olarak, bir iktidar için,  tek parti zihniyeti, ülkenin spor klüpleri dahil tüm kurumlarını ele geçirme ihtirası muhalefeti siyasi olmayan yöntemlerle tasfiye girişimi, sonun başlangıcının ilanıdır. (Bkz. Bin Ali, Mübarek, Kaddafi ve Esad),
Siyasi iktidarlar geçicidir. Yurttaşların oylarıyla ya da darbe ile  başa geçerler, uzun ya da kısa bir süre sonra, iktidar makamını kanlı ya da kansız bir şekilde terk etmek zorunda kalırlar. Tarih bize bunu gösteriyor. Gazetecilik ise kalıcı bir meslek ve konumdur. Dünyada yaklaşık dört asırdır gazetecilik yapılıyor. İniş ve çıkışlarına rağmen, gazetecilik, kamu çıkarı adına, kalemle, sözle, görüntüyle, iktidarları eleştirmeye, teşhir etmeye devam edecek.
   

20 Aralık 2011 Salı

Muhalefetten ve medyadan korkmak...


Özel Yetkili Mahkeme Savcılığının  Terörle Mücadele Yasasına dayanarak 20 Aralık Salı sabahı,  gazeteci meslekdaşlarımıza  yönelik olarak ülke çapında gerçekleştirdiği toplu gözaltı operasyonu, özel yetkili medyanın televizyon kanallarında KCK operasyonu olarak sunuldu. Genel hukuk ilkeleri ve mevcut yasalar uyarınca henüz sadece ‘şüpheli’  konumunda olan meslekdaşlarımız, henüz kaleme alınmamış iddianameden bile bir ihtimal  daha ayrıntılı bir şekilde, söz konusu TV kanallarında itham edildi. Bir kez daha ‘Önce suçlu sonra suç delili’ uygulaması başlamış durumda.

Gözaltına alınan meslekdaşlarımızın Kürt konusuna öncelik ve ağırlık veren meslekdaşlarımız olması, bu uygulamanın  genel olarak muhalefeti özel olarak Kürt muhalefetini susturmak amacıyla gerçekleştirdiğini gösteriyor.

Gazeteciler, toplumda var olan olay ve olguları, yazı, ses ve görüntü aracılığıyla kamuoyuna haber, fotograf, yorum olarak aktaran mesleğin mensupları. Dolayısıyla gazetecileri gözaltına almak ya da tutuklamak, toplumda var olan olay ve olguları ortadan kaldırmaya yetmiyor. Medyada  geniş ve doğru bir şekilde yer almasa da, bu olay ve olgular cereyan ediyor ve cereyan etmeye de  devam edecek. Üstelik bugün İnternet sayesinde hiçbir bilgiyi ilelebet gizlemek ya da tahrif etmek artık mümkün değil.  Ayrıca, Salı öğle saatlerinden sonra gerek Türkiye içinden gerekse dışından gelen protestolara baktığımızda, bu gözaltı kampanyasının, harekatın mimarlarının beklediği etkinin tersini yarattığı yolunda işaretler var. ‘İleri Demokrasi’ ya da ’17. Büyük ekonomi’ etiketi ile propagandası yapılan rejimin, dünyada en çok gazeteciyi hapseden yönetim olduğu iyice kesinleşiyor.

Gözaltına alınan meslekdaşlarımızın çalıştığı medya kuruluşları, AKP devletinin medya üzerinde kurmak istediği hegemonyayı rededen  yayın organları. Bu konum, gazeteciliğin  kurucu  temel ruhunda var  olan bir yaklaşım.
Dünyada ve tarihte, egemenler, özellikle de demokrat olmayan iktidarlar,  basını hep susturmak, bastırmak istemiştir. Bu iktidarların tümü sonuç olarak yenilmiş, iflas etmiştir. Gazetecilik ise, yüzyıllardır tüm baskı ve engellere rağmen hala görevini yapmaya devam ediyor.  


6 Aralık 2011 Salı

ESKİ MUHALİFLER İKTİDAR OLUNCA…


28 Şubat’ın mağdurları artık iktidar. Eski muhalifler şimdi iktidar olunca, eski iktidarların neredeyse tüm baskıcı/sansürcü/tahrifatçı yöntemlerini medya ve siyaset dünyasında tedavüle soktular.  Sonucu tahmin edebilir misiniz?

28 Şubat sürecinde egemen medyanın manipülasyonlarından şikayetçi  olanlar, bugün sahibi/yöneticisi değişmiş de olsa aynı o egemen medyanın manipülasyon yöntem ve taktiklerini kullanarak rakiplerini alt etmeye çalışıyor. 28 Şubat sürecindeki gazete koleksiyonlarını karıştıralım: O dönemde kullanılan ‘Dinci’, ‘Şeriatçı’, ‘Laik düzen karşıtı’ ibarelerini, ‘Ergenekoncu’, ‘Hükümet karşıtı’ ya da ‘Din düşmanı’ sözcükleriyle değiştirelim, bir kez daha 28 Şubat tipi gazetecilik/habercilikle karşı karşıya kalırız. ‘Ergenekon Gazeteciliği’ başlığıyla iki cilt kitap yayınlamış olan Alper Görmüş’e bu konuda çok malzeme var ama…

Hukukun ve adliyenin siyasi amaçlarla kullanılması, henüz sanık avukatlarının göremediği bazı bilgi ve dosyaların, iddianameye bile girmeden yandaş medyada yayınlanması sayesinde, sanıklar, yargıç karşısına çıkmadan suçlu damgası yiyor. Oda TV ya da Ahmet Şık-Nedim Şener davasında olduğu gibi, sadece sanıkların inkâr ettiği değil, bilimsel kurumların da sonradan üretildiğini saptadığı CD’lerin içeriği ile insanların itham edildiği bir dönem yaşıyoruz.

28 Şubat sürecinin mağdurları, bugün mağduriyet dönemlerinde hedef oldukları suçlama ve suçlama yöntemleriyle, başta askeriye ve her türlü muhalif  odak ve kişi olmak üzere geniş kesimleri sindirmeye, karalamaya çalışıyor. Psikolojik savaşın temel alanı olan medya üzerinden yürütülüyor bu mücadele. Anlamsız ve saçma sapan sonuçlar da doğurmuyor değil tabi… Mesela aynı davada yargılanan sanık listelerine baktığınızda, Hanefi Avcı gibi işkenceci geçmişi bilinen  bir polis yetkilisi ile Devrimci Karargâh mensubu olmaktan suçlanan kişiler aynı grupta. Ya da Veli Küçük gibi koyu karanlık askerlerle bizim hakiki gazeteci dostlarımız, Ahmet’le Nedim’i kastediyorum, aynı davanın sanığı.

KCK süreci ise, Pennsylvania Mescidi’nin garabeti. Kendileri, toplumla lider arasındaki ilişkide, ikinciyi birinciden üstün tuttukları için, KCK için de aynı yaklaşımın geçerli olduğunu sanıyor. ‘Kürt bölgelerinde ne kadar Belediye Başkanı, Başkan yardımcısı, İl Başkanı, İl Başkan vekili varsa, hepsini toplarsak, Kürt meselesini bitiririz’  anlayışında oldukları için, kitlesel gözaltıları ile bölgede egemenlik kurmaya kalkışıyorlar. Hukuk, yasa hak getire… Bu odağın medya organları da, bilmeden etmeden, sapla samanı karıştırarak, KCK’nin ne kadar tehlikeli bir örgüt olduğunu kanıtlamaya çalışıyor. Piknikte çekilmiş fotografları  Kandil’deymiş gibi göstererek. Her kadın gerillayı kara çalınan kadın avukata zorla benzeterek. 

Türk egemen medyası, eskiden hâki idi. Galiba son 10 yılda yeşile büründü. Eskiden Ertuğrul Özkök idi bu 28 Şubatçı medyanın simge ismi. Şimdi Ekrem Dumanlı oldu. Renkler ve isimler değişti. Gazetecilik/habercilik anlayışı değişmedi.

Kürt meselesinde, 28 Şubat medyası ne kadar savaşçı ise, bugünkü AKP medyası da o kadar savaşçı . İkisi de aynı söylemi kullanıyor.
NTVzede meslekdaşım/arkadaşım Ruşen Çakır, görevinin başında iken bir gün bana telefon etti ve ‘Senin Apoletli Medya sözünü bu yandaş medya çok kullanıyor. Buna bir çare bulsan iyi olacak’ diye haklı bir öneride bulundu. Benim www.apoletlimedya.blogspot.com adresindeki blogumda, apoletli medyanın  kısa bir tanımı vardı. Oturdum Ruşen’in önerisini de göz önünde bulundurarak o tanım metnini güncelleştirdim ve ‘’Hâki ya da yeşil, emir-komuta zinciriyle faaliyet gösteren basın-yayın kuruluşu’’ diye bir cümle yazdım.

Egemen medya, bu haber tahrifatı ve haber gizleme ile, sadece belirli  bir süre ve ancak  belirli bir kitle nezdinde etkili olabilir. Ama bu yöntemler ilelebet geçerli ve etkili olamaz. Üstelik de hiçbir iktidar daimi ve sürdürülebilir değildir. Değil mi Hüsnü Mübarek? 

(*) Bu yazı Avrupa Barış Meclisi'nin yayınladığı 'Barış/Aşiti' dergisi için kaleme alındı.