15 Ağustos 2016 Pazartesi

Medyanın işlemediği bazı konular, mesela: Peki biz neden aldatılmadık?

Büyük Türk medyası aradan bir ay geçmesine rağmen 15 Temmuz Darbe Girişimi’nin özüne ilişkin bir dizi temel bilgiyi hâlâ araştırıp bul(a)madı. Demokrasi şölenlerinin heyecanından olsa gerek, ortada hâlâ çok sayıda yanıtlanmamış soru var. Bir de, aldatıldık/kandırıldık meselesinde ters açı: Peki biz neden aldatılmadık biliyor musunuz?
Başarısız darbe girişiminden bu yana neredeyse bir ay geçti. Mümtaz medyamız ve kuyumcu terazili adliyemiz, bu girişim konusunda temel ve esaslı birçok noktayı hâlâ aydınlat(a)madı. Egemen medya, tekbirli ve idam cezası talepli, dönerli ayranlı, bedava taşımalı, yoklamalı, dolayısıyla organize kitlesel etkinlikleri demokrasi şöleni diye sunarken, haksız ve temelsiz gözaltı, tutuklama ve işten el çektirmeleri görmezden geliyor, hatta bu hukuksuzluğu meşru göstermeye çalışıyor. Bir de itirafçılar geçidi başladı ki, hem hukukî olarak hem de vicdanî olarak sorunlu. Darbe başarısız oldu diyorlar, ama başarılı olsaydı acaba bugün yapılanlardan farklı olarak ne yapılırdı?
Egemen medya iktidar tarafından övgülere boğulduktan sonra, yetmedi, Saray’da ağırlanıp bir kez daha takdir edildi, fotoğraflar çekildi ve o an ölümsüzleştirildi. O kareye giren gazeteciler,  çocuklarına, torunlarına uzun uzun anlatır artık…
Oysa ki “büyük” medya yanıtlarını araması gereken soruların yanından bile geçmedi:
§  Darbe girişiminin askerî ve siyasî lideri kimdi?
§  TRT’de okunan Yurtta Sulh Konseyi’nin bildirisini kim(ler) kaleme aldı? Darbeciler hakkındaki tek resmî belge olan bu metnin içeriği üzerinde neden herhangi bir araştırma ya da tartışma yapılmıyor?
§  Son tasfiyeler göz önünde bulundurulduğunda, Cemaat ordu ve bürokrasi içinde gerçekten bu kadar iyi örgütlenmişse, darbe yapmaya ihtiyacı var mıydı?
§  Gözaltına alınan, tutuklanan, işinden atılan binlerce insanın hepsi gerçekten Gülenci mi?
§  Roboski’den Soma’ya, KCK’den Ergenekon’a, Fenerbahçe’nin şikesinden Rus uçağının düşürülmesine kadar birçok siyasî, toplumsal skandalın gerçek siyasî sorumlusu kimdir?

Soruları çoğaltmak mümkün.
Gazeteci, esas olarak, kamuoyunda yanıtsız kalmış sorulara yanıtlar arayan bir profesyonel olmalı. Yeni soruları ortaya çıkarmak da gazetecinin işi. Gazeteci, keza, kamuoyunda yaygınlaşmış, ama doğruluğu şüpheli bilgi ve görüşleri de inceleyip, araştırıp açıklığa kavuşturan kişi olmalı.
Gazeteci, üç gün önce hakaret ettiği yabancı bir lidere bugün gülücükler atmaz. Gazeteci, geçmişte öve öve bitiremediği bir cemaat liderini iki dakikada harcayamaz. Ama oluyor işte. Neden mi? Çünkü manevra yapan gazeteci değil ki… Patron dönünce o da dönmek zorunda. Gazeteci, bağımsız ve özgür olmayınca, gazeteci olamaz. Olsa olsa sözcü olur, temsilci olur, propagandacı olur, reklamcı olur…
Araya sıkıştırayım: Egemen medya bu soruların yanıtını arayamaz, arasa da bulamaz. Çünkü 15 Temmuz konusundaki birçok gerçek, mevcut iktidara dokunuyor.
Benim takıldığım bir başka nokta var:
Salt siyasî tartışmaların konusu değil. Medya, bir konuyu özel olarak ele alıp işliyorsa o konunun tersini, yani zıddını, farklı bakış açılarını da incelemeli.
Çok sayıda devlet adamı, siyasetçi ve bazı meslektaşlar, 15 Temmuz’dan sonra, özel olarak da cadı avının başlamasıyla birlikte, Gülen cemaati konusunda yanıldıklarını, aldatıldıklarını itiraf etti, yazdı, söyledi.
Aldatılanlar ve itirafçılar ekranlarda bu kadar boy gösteriyorsa, aldatılmayanları ve Gülen’e baştan beri karşı çıkanları da yurttaşın tanıması, bilmesi gerekir, değil mi?  Belki böylelikle aldatılanların neden aldatılmış olduğu, itirafçıların da neden itirafçı oldukları daha iyi anlaşılabilir. Hiçbir şey, zıddı teşhir edilmeden/deşilmeden doğru dürüst anlaşılamaz.
Aldatılanlar listesine baktığımda, örnek olsun diye bile, bir tane hakiki laik, hakiki cumhuriyetçi, hakiki solcu yok! Üç sıfata da hakiki vurgusunu yapmak zorunda hissettim, çünkü memlekette aslında resmî bir dinin mensubu gibi davranıp kendini laik sanan, 29 Ekim, 10 Kasım ya da 30  Ağustos’larda heyecanlandığı için kendisini cumhuriyetçi sanan ve en nihayet sağcılardan hoşlanmadığı için, ama sağcı devlet gibi düşünmesine rağmen kendini solcu sanan yüz binlerce yurttaş var.
Laikliğin, cumhuriyetçiliğin ve solculuğun “yenilenmiş 1789  versiyonunu” benimsemiş olanlar Gülen cemaatine hiçbir zaman yüz vermedi, onlara inanmadı, onlar tarafından da aldatılmadı. Çünkü azınlık da olsa bu kesim, ideolojik olarak Gülen ile AKP arasında büyük, önemli, tayin edici bir fark olmadığını biliyordu. Hele laiklik, cumhuriyet ve solculuk konularında Gülen ve Erdoğan dün de, bugün de aynı saftalar. Kürt meselesi, Ermeni sorunu, Kemalizm gibi tayin edici siyasî konularda da Gülen ve AKP hep hemfikir.
Laik, cumhuriyetçi ve solcu muhalefetin bir başka avantajı daha var: AKP de, Gülen de esas olarak iktidar ideolojileri ve yapılanmaları. Erdoğan başbakan iken, bir oylama öncesinde, seçimleri kaybederse siyasetten çekileceğini açıklamıştı. Çünkü onun için siyaset sadece iktidar anlamına geliyordu. Ve Erdoğan gibi büyük bir devlet adamı, genel müdürlerin uğraşı olan muhalefet liderliğine tenezzül etmezdi. Gülen cemaati de kendisini geçmişte ve bugün hep iktidara göre konumlandırıyor. Eskiden Ecevit’le flört, Mesut Yılmaz ve Tansu Çiller ile iyi geçinme, son dönemde de CHP’ye sızma bunu kanıtlıyor.
Laiklik, cumhuriyetçilik ve solculuk, insanı Gülen ya da AKP gibi mecralardan koruyan sağlam zırhlardır. Muhalefet de,  insanı her daim canlı ve mücadeleci tuttuğu için vazgeçilmez bir yaklaşım…
Şimdi, üç temel kimliği/niteliği/siyasî-ideolojik tutumu biraz somutlaştıralım:
§  Özü din ile devlet/kamu/toplum işlerini birbirinden ayırmak olan laiklik, dinî temaları kullanarak siyaset ya da hizmet yapan kesimlerden uzak durur. Laiklik, devlet yönetiminde dini değil, bilimi temel alır. Laiklik, tüm dinlere, inanç ve mezheplere eşit uzaklıkta durur ve hepsine kördür. Gülen’in ve AKP’nin devlet ve toplum konusundaki söylemleri ve eylemleri din temelli olduğu için, laiklik, bu iki kesime de uzak durur. Daha çok Gülen cemaatinin söylem ve eylemlerinde varolan, hep din temelli  hurafe ve itikatlar, laikliği kavramış olanları uyarır. En basitinden Darwinciliğe karşı tutum önemli.
AKP okullarda din derslerini zorunlu yapmaya çalışırken Erdoğan’ın ‘’Matematik nasıl zorunlu ders ise, din dersi de zorunlu olacak’’ mealindeki açıklaması bu kesimin bilim konusundaki tutumunu yansıtıyor. Pozitif bilimlere önem vermesine rağmen —o da bilim aşkından değil, iktidarı ele geçirmek için— Gülen cemaati de son tahlilde kendi oluşturmaya çalıştığı din temelinde faaliyet gösteriyor.
§  Şimdi burada uzun uzun cumhuriyetçilik tarihine ve tasvirine girecek değilim. Ancak cumhuriyet, tekke, tarikat, cemaat, şeyh, ağa tanımaz. Kısacası, tüm yurttaşlar her alanda eşittir. Cumhuriyette hiç kimse ya da hiçbir kesim, özel olarak dinî kimliği nedeniyle veya başka bir nedenle imtiyaz sahibi olamaz. Cumhuriyet, feodallerin, yani toprak sahipleri ve ruhban sınıfının iktidarını yıkarak, Kral’ın ya da Padişah’ın keyfî düzeni yerine hukukun üstünlüğünü esas alarak kurulmuş bir düzendir. AKP de, Gülen cemaati de teorik ve pratik olarak cumhuriyetçi değil. Her iki kesimin Osmanlı hayranlığı cumhuriyet karşıtlığının sadece bir örneği. Esas olarak kendi örgütlerinin iç işleyişinde demokrasiden değil, tek adam egemenliğinden kaynaklanan uygulamalar da cumhuriyetçi olmadıklarını gösterir. Gülen ve AKP’nin ideologları bağıra çağıra 1789’a, Batı değerlerine karşı çıkar. Onların karşı çıktıkları aslında cumhuriyet, laiklik ve hukukun üstünlüğü. Sabah gazetesinin zavallı bir yazarı, Yeni Şafak’tan bir köşe yazarıyla girdiği polemikte, mealen “Türk milletinin vicdanı evrensel hukukun üstündedir” diye yazmıştı. AKP de, Gülen de, cumhuriyet deyince hem cehaletten hem de kasıtlı olarak sadece Kemalist cumhuriyeti anlıyor. Kemalist cumhuriyetin (ki cumhursuz bir cumhuriyettir ve “çivit badanalıdır”) benim savunduğum cumhuriyete teğet bile geçemediğini belirteyim.
§  Solculuk da, kaçınılmaz olarak tartışmalı bir kavram olsa da, özü, esası, genel tanımı belli. Solculuğun olmazsa olmaz üç temel niteliği, sermayeye karşı emekten yana olmak, milliyetçiliğe karşı enternasyonalist olması ve özel çıkara karşı hep kamu çıkarını savunması.AKP ve Gülen’in vazettiği ve uyguladığı neoliberal politikalar, solculuk açısından, bu iki kesimle mücadele etmek için yeterli bir neden.Türkiye’de kendini solcu sanıp devlete karşı Kürt haklarını savunan ne kadar insan ya da grup var? Ulusalcılık (bizim Celal’in deyimiyle ulusolculuk), milliyetçiliğin sol jargonla savunulması. Emin Çölaşan, Yılmaz Özdil ya da Doğu Perinçek solcu olarak kabul ediliyorsa, bu solculuk majestelerinin solculuğudur, resmî solculuktur, devlet solculuğudur, yani devletçi ve milliyetçidir… Almayalım, kalsın! Erdoğan’ın formüle ettiği “millî ve yerli” kavramı da, milliyetçiliğin, içe kapanmanın ifadesi, enternasyonalizme set çekmenin tezahürü.

Dünyada galiba Karl Popper ile başlayan, bizde de ‘80 sonrası sivil toplumculuk olarak tezahür eden sol görünümlü bir akım da var. 1980 sonrasında, İslâmcıların da mağdur olması bahanesiyle, Medine Vesikası gerekçesiyle, bazı solcu aydınların, Ecevit’in de… Dilipak’larla, Bulaç’larla işbirliğine başlamaları da pek hayırlı sonuçlar vermedi. Şerif  Mardin hoca da Said-i Nursi’nin sivilliğinden filan dem vurmuştu sosyolojik tahlillerinde, değil mi?
Bir televizyon programı, bir gazete köşesi, okul gösterme bahanesiyle bir yurtdışı gezisi, her yıl Abant’ta kürsüye çıkma karşılığında ya da tamamen gafletten, ideolojik zaaftan aldatılmış kişiler olabilir. Bazıları da arkadaşlarımız.
İktidar sahiplerinin aldatılmışlığı ise pek inandırıcı görünmüyor. Onların o zaman Gülen’e ihtiyacı vardı. O kadroları kullandılar, koalisyon kurmuşlardı. Kasıtlı olarak, bile bile tonla yasadışı ve gayrımeşru işi birlikte yaptılar. O zamanlar iki taraf da samimi idi, gayet iyi anlaşıyorlardı. Kimse kimseyi aldatmadı.
Foucaultgiller yanılmadı. Laikliği, cumhuriyetçiliği, solculuğu ilke edinenler, muhalefetten vazgeçmedi. Hiçbir özel çıkarı savunmadı, hep kamu çıkarını ön planda tuttu. Dini kişisel alanda tuttu, dinin kamuya, devlete, kolektife, topluma sıçramasına rıza göstermedi, bu girişime alet olmadı, karşı çıktı.
Biz aldatılmadık. Siz de gerçekten laik ve cumhuriyetçi olsaydınız, aldatılmazdınız. Ya da aldatıldık demezdiniz. Solcu olmanız şart değildi. Zaten sizin solcu olmanız mümkün değil ki…
(*) http://birdirbir.org/medyanin-islemedigi-bazi-konular-mesela-peki-biz-neden-aldatilmadik/

22 Temmuz 2016 Cuma

Darbe girişiminde medya





* Gazetecilik / habercilik savaş ya da darbe girişimi ortamlarında normal zamanlara kıyasla daha da büyük önem ve değer kazanıyor. Ama gazeteciliğin / haberciliğin olmazsa olmaz birinci koşulu bağımsız ve özgür olmak! 15 Temmuz medyasını değerlendirme girişimi / denemesi…
Egemen medyanın 15 Temmuz darbe girişimi konusunda başarılı bir sınav verdiği söyleniyor. Cumhurbaşkanı, başbakan, bilumum resmî zevat, konuşmalarında “darbeye karşı çıkan kahraman milletimize ve görevini yapan medyaya” onlarca kez teşekkür etti.
Oysa ki, medyanın aslî görevi, iktidarın (üç gücün) olumsuzluklarını, açıklarını kamuoyu adına izleyip teşhir etmek. İktidarın söylemini yaygınlaştırıp meşrulaştırmaya çalışmak değil. Gazetecilik doğa olarak, yapı olarak, tanım olarak eleştirel bir meslek. Halkla ilişkiler, reklam ve ajitasyon-propagandadan en önemli farklarından biri de bu…
Bir kere siyasî iktidarın medyayı övmesi, medya açısından pek hayırlı bir girişim değil. Medyayı övecekse, kendisine hizmet eden yurttaş, okur, radyo dinleyicisi, televizyon izleyicisinin övmesi beklenir. İktidar övdüğüne göre, medya bu örnekte iktidara hizmet eden bir yayın çizgisi izlemiş demektir.
Egemen medyanın darbeye karşı çıkması, kuşkusuz olumlu, gerekli ve doğru bir tutum. Ne var ki bizim örneğimizde, egemen medya, darbe konusunda, bizzat kendisi çok demokrat, çok özgürlükçü olduğu için değil, mevcut yasal ve meşru iktidar karşı çıktığı için tutum aldı. Sahibinin sesi…
15 Temmuz gecesi, meslektaşlarımızın, stüdyolarını basan ve şiddet kullanan darbeci askerlere karşı mesleklerini ve işyerlerini korumaya çalışması da kuşkusuz olumlu ve doğru bir yaklaşımdı.
Ne var ki 15 Temmuz’dan bu yana devam eden darbe yayınlarına baktığımızda, egemen medyada eskiye nazaran değişen bir yayın politikası yok. Yine tek yanlı olarak siyasî iktidarın görüşlerini yaygınlaştırıyor.
15 Temmuz gecesi ve sonraki 48 saat içinde egemen medya iki konuda hatalı idi. (Sadece iki konu mu? Zaten ne zaman hatasızdı ki?)
  • Darbeye karşı olmakla birlikte medyanın esas görevi halkı, toplumu, yurttaşı bağımsız ve doğru bir şekilde bilgilendirmektir. Sadece iktidarın görüş ve bilgilerini yaygınlaştırınca gazetecilik / habercilik yapılmış olunmuyor. Egemen medya, 15 Temmuz akşamüstünden itibaren, geleneksel işvereni olan iktidara bağlandı ve onun yayınlarını sürdürdü. İktidar, ortada henüz hiçbir emare, işaret, bilgi, belge ve isim yokken, darbenin FETÖ tarafından yapıldığını ilan etti. Bu bilginin haber değeri vardır ve tabii ki yayınlanır. Ama iktidarın her söylediğinin doğru olmadığı bilinen bir ülkede, egemen medya, konuyu araştırıp darbecilerin kimliği, niyeti, yapılanması konusunda bilgi toplamalı ve yayın yapmalıydı. Bu yapılmadı. Aradan neredeyse bir hafta geçmesine rağmen darbenin lideri, amaçları konusunda hâlâ doğru dürüst, açık, net, ayrıntılı bir bilgi, bir haber yok egemen medyada. Darbeciler konusunda herkesin elinde bir tek metin / belge var. O da, TRT sunucusuna zorla okutturulan bildiri. Darbeye karşı olan egemen medyanın önemli bir kısmı garip bir şekilde bu bildiriyi yayınladı. Bu metnin de haber değeri var mutlaka. Ama “bu bildirinin yayınlanması TSK’nın emridir” ibaresi ile TRT dışındaki televizyon kanallarına da ulaşınca, darbe karşıtı medya organlarımız bu bildiriyi yayınlamakta beis görmedi. Oysa ki, bildiriyi olduğu gibi yayınlamadan, bildirinin içeriği konusunda yurttaşı haberdar etmek mümkündü. Egemen medya, 15 Temmuz sınavında bir kez daha bağımsız olmadığını kanıtladı ve iktidarın sözcülüğü işlevini sürdürdü.
  • İkinci konu, uzman konuklar ve mikrofon uzatılanlar. Darbe, resmî söyleme göre, bütün millete karşı yapılmışsa, tepki olarak milletin farklı kesimlerinin temsilcilerinin görüşlerini aktarmak gerekmez miydi? Üstelik CHP’den HDP’ye, MHP’den yarı-resmî STK’lara kadar neredeyse herkes darbe girişimine karşıydı. Ama egemen medya (burada hem Akmedya’yı hem de kadim yaygın medyayı kastediyorum) sadece ve sadece iktidar ve AKP yanlılarının görüşlerine yer verdi.
Belki küçük bir ayrıntı, ama meslekî açıdan can sıkıcı. Egemen medya kanallarından birinin Ankara temsilcisi, galiba Skype ile  Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’a bağlanırken, temsilcinin cep telefonu ekranında nahoş bir manzaraya takıldım. Beş-on saniye… Ekranda bir MİT yetkilisinin adı vardı. Gazeteci cumhurbaşkanına MİT üzerinden / aracılığıyla ulaşıyorsa, bu durum çok iyi bir referans değil. Evet, gazeteci MİT dahil herkesle görüşür, herkesten bilgi alır. Ama cumhurbaşkanına, onun özel kaleminden ya da basın danışmanından ulaşılır.
Gazetecilik / habercilik doğru soruları sorup doğru yanıtlar arama mesleği. Gazetecilik / habercilik çelişkileri saptayıp bunların nedenlerini anlama ve anlatma mesleği. Bizim egemen medyamız bu konularda hâlâ ketum:
  • FETÖ’nün askeriye, adliye, maarif, maliye ve diğer resmî kurumlarda hakikaten bu kadar çok taraftarı / militanı / adamı var mı? Çanakkale’de Çarşı’nın bekçisi bile acaba neden gözaltına alındı?
  • Bu kadar kapsamlı bir darbe girişimi konusunda, cumhurbaşkanının açıklaması hesaba katıldığında, MİT neden eniştenin gerisinde kaldı?
  • Kitlesel tasfiyelere, gözaltı, tutuklama, işten el çektirmelere baktığımızda, bu kadar insanı ne zaman, kim, hangi iktidar göreve getirmişti? Bu listeler 24 saatte mi hazırlandı?
  • Bir bakan “Türkiye bölgede huzur adası” dedikten bir hafta sonra kanlı bir darbe girişimi oluyor. “OHAL demokrasiye zarar vermeyecektir” dedikten üç saat sonra da “Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi’nin uygulamasını askıya alıyoruz” demek nasıl açıklanır?
  • Ekranlara yansıtılan, darbeci askerî yetkililere ve erlere yapılan muamele açıkça işkence olarak ortaya çıkarken, egemen medya bu konuda neden suskun?
  • Yüzlerce insanın öldüğü, galiba onbinlerce insanın işinden olduğu, gözaltına alındığı bir ortamda, her gece meydanları doldurup “Demokrasi Bayramı” kutlamaları örgütlemek olağan ve doğal bir gelişme mi?
Soruları çoğaltmak mümkün. Şimdilik mümkün olmayan  şey, bizim egemen medyanın bir türlü ve hâlâ medya olamaması. Kendileri sadece egemen!

14 Haziran 2016 Salı

ÜÇ SOYKIRIM

1937-38 Dersim Hadisesini
Dönemin Türk Gazeteleri Nasıl Aktardı? (*)

·      1915, 1937-38 ve bugün yaşadığımız Cizre, Silopi, Gever, Sur katliamları aynı devlet zincirinin halkaları. Türkiye’de bu dönemlerin matbuatı, basını ve medyası, bu üç felaketi de aynı resmi bakış açısıyla izledi ve aktardı. 

Merhaba,

Bizden önce burada konuşan Cizreli kadınlar aslında her şeyi çok açık bir şekilde anlattılar. Söylenmesi gereken her şeyi söylediler. Neyse ki oturum başkanı bir ara verdi de, biraz olsun kendimize geldik. Çünkü bu trajik konuşmalardan sonra bizim, hepimizin nutku tutuldu. Çoğumuz öfkeden gözyaşlarımızı tutamadık.

Cizreli kadınlara da helal olsun! Oğulları eşleri katledilmiş, ama onlar dimdik ayakta ve Barış talebi konusunda ısrarcılar.

Benim, medya eleştirmeni olarak, Cizreli kadınlardan öğrendiğim iki şey var:
-        Bodrumdaki gençleri, sokaktaki çocukları, kundaktaki  bebekleri, yaşlı kadınları, dedeleri vurup öldürenler ve onlara talimat veren siyasi yetkililer, bugün burada olsalardı, yaptıkları katliamın hedefine ulaşmadığını görselerdi, anlasalardı, iyi olurdu. 1925’den beri vurup kırıyorlar, yakıp yıkıyorlar ama Kürt meselesi hala çözülemedi…
-        
     İkincisi, iktidar yanlısı medyayı, meslek gereği mecburen takip ediyoruz. Onların Cizre hakkında yazıp çizdikleri ortada. Arşivlerde duruyor kupürler, video CD’leri de. ‘Teröre Karşı Mücadele’ adı altında yürütülen bu saldırının ne olduğunu Cizreli kadınlar ayrıntılı bir şekilde, zaman, mekan, isim vererek anlattı. Onlar kendi yaşadıklarını, gördüklerini, duyduklarını aktardı. Şimdi Cizreli kadınlar ya da Cizre sakinleri, iktidar yanlısı medyanın yazdıklarına mı inanacak yoksa kendi yaşayıp görüp bildiklerine mi? Sanal gerçek/medyatik gerçek, hakiki gerçeği değiştiremez, bozamaz!

Bugünkü toplantıda benden, ‘’1937-38 Dersim Hadisesini Dönemin Türk Gazeteleri Nasıl Aktardı?’’ meselesini incelemem talep edilmişti. Kusura bakmayın, biraz ‘Tereciye Tere Satmak’ gibi olacak, çünkü dün burada 1937-38 Soykırımının birkaç tanığını zaten dinledik. Onlar, tıpkı Cizreli kadınlar gibi, yaşadıklarını, gördüklerini, duyduklarını anlattılar. Ve onların aktardıkları, o dönemde Istanbul gazetelerinde yazılanların tam tersiydi.

Sunumu hazırlamak için en çok üç kaynaktan yararlandım:
-        
     İsmail Beşikçi’nin, Hocam hürmetler, ‘‘TUNCELİ KANUNU(1935)VE DERSİM JENOSİDİ’’ (IBV Yayınları)
-         Taha Baran’ın ‘’BASINDA DERSİM’’, (İletişim Yayınları)
-         Faik Bulut’un ‘’TÜRK BASININDA KÜRTLER’’ (Evrensel Basım Yayın)

Aslında son yıllarda Dersim konusunda tarih, siyaset bilimi, medya merkezli roman, deneme, makale ve akademik yayın sayısı arttı.
Tarih incelemelerinde, yani geçmişimizi araştırırken, başvurduğumuz farklı kaynaklar mevcut:

* Resmi tarih bilgi ve belgeleri önemli, çünkü bu tür belgelerde neyin nasıl sunulduğu önemli, ama esas olarak başka kaynaklarla kıyaslandığında ortaya çıkarılan bir husus var ki çok önemli: O da, resmi tarihin neyi gizlediği, neyi tahrif ettiği ve bunları neden yaptığı. Resmi kaynak derken sadece TC kaynaklarını kastetmiyorum, yabancı diplomatların raporları, bölgedeki Hristiyan misyonerlerin rapor ve gözlemleri de önemli ve ilginç bilgiler içeriyor.
Resmi kaynakların, belgelerin bir başka özelliği de şu: Kendini güçlü ve muzaffer göstermeye çalışırken, bazı resmi belgelerde suç itirafları var. Mesela zehirli gaz kullanıldığı kayıt altına alınmış. Örneğini birazdan göstereceğim. Ya da yine aynı hevesle, yani ne kadar güçlü olduğunu kanıtlamaya/sergilemeye çalışırken, anlamsız sözcükler, kötü itiraflar sıkışıvermiş araya. Mesela Dersim haberlerinin birinde ‘Kıtalarımız Kutudere mevkiini işgal etti’’ diyor. Bir ordu kendi topraklarında, kendi yurttaşlarının yaşadığı bir bölgeyi işgal eder mi? Dersim düşman toprağı mı?  

* Türkiye’de ve yurtdışında siyaset bilimi, kültürel çalışmalar, sosyoloji, psikoloji, demografi gibi farklı alanlarda yapılan akademik çalışmalar. Lisansüstü ya da doktora tezleri, akademisyenlerin makaleleri

* Sözlü Tarih yöntemi, son dönemde oldukça önem kazanıyor. Çünkü teorik çalışmaların yer veremediği bazı bilgiler hatta duygular, ancak olayın tanıklarının anlatımları sayesinde ortaya çıkıyor.

* Birazdan birkaç örneği slaytlarla ekrana yansıtacağım, orada daha iyi göreceğiz. Dönemin gazeteleri de bizim tarih bilgilerimiz, tarih anlayışımız açısından önemli bir kaynak.

Gerçeğe yaklaşabilmek için bu saydığım bütün kaynakların eleştirel bir şekilde ele alınması gerekiyor. Bizi gerçeğe yaklaştıracak önemli bir yöntem de kıyaslama. Yani söz konusu dört kaynaktaki bilgileri kıyaslamamız, çapraz denetlemeye tabi tutmamız gerekiyor.

Ben bugün burada sadece 1937-38 döneminde yayınlanan Türk gazeteleri üzerinde duracağım.

Somut örneklere geçmeden önce birkaç noktayı hatırlatmak isterim:
-         Türk matbuatı, basını, medyası 1831’deki doğumundan itibaren devlet/iktidar yanlısı bir mekanizma olarak işlev gördü. Zaten Osmanlı döneminde ilk gazeteyi 2. Mahmut’un Saray’ı çıkardı, ilk gazeteciler de Saray’ın maaşlı memurlarıydı. 185 yıldan bu yana değişen pek bir şey yok. Yine Saray var, yine maaşlı memur gibi haber ve makale yazan ‘gazeteciler/yazarlar’ var.
-        
    Matbuatın iktidara bağımlılığı sadece siyasi ve ideolojik boyutla sınırlı değil. O dönem gerçek anlamda profesyonel gazetecilik de olmadığı için, Cumhuriyet döneminde, başta Anadolu Ajansı olmak üzere, haber üreten kişilerin çoğu zaten devlet memuru. Özellikle taşrada, Vali’nin özel kaleminde çalışıyor mesela… Dolayısıyla, bu memur-gazeteciler, gerçeği değil devletin istediği, devletin çıkarı olan bilgi ve fikirleri haber ya da dizi olarak yazıp yayınlıyor.
-       
          1937-38 Dersim Soykırımı, Cumhuriyet döneminde 1925 Şeyh Said Hadisesiyle başlayan Kürt ayaklanmaları diyebileceğimiz dizinin, kronolojik olarak bir halkası. Biliyorsunuz, 38’den sonra 1984’deki PKK’nin silahlı eylemlere başlamasına kadar, bölgede önemli ve kitlesel bir siyasi-toplumsal karşı çıkış yok. Türk basınında 1925 ile 1937-38’in izlenip aktarılmasını (Coverage) kıyasladığımızda, devletin ve dolayısıyla kendisini devletin ideolojisini yaygınlaştırmak ve meşrulaştırmakla görevli hisseden ve bunu aslında gönüllü bir şekilde ifa eden gazeteler,  gazeteciler ve haberler arasında bazı farklılıklar saptanır. Kemalist devlet ve onun yayın organları, 1925’de Kürt meselesi ile ilk defa karşılaşıyordu, dolayısıyla hem cahil hem de tecrübesiz idi. Şeyh Said Hadisesi konusunda Istanbul matbuatındaki ilk haber, olaylar başladıktan neredeyse 3 ay sonra yayınlanmıştı. 1925’le ilgili haberlerde, özellikle ilk başlarda, az da olsa, Kürd sözcüğü geçiyordu. Tabi olumsuz çağrışımlarla yüklü olarak. Dersim haber ve yazılarında, sanki özel olarak talimat verilmiş gibi, Kürd ya da Kürdlüğe ilişkin sözcükler neredeyse hiç yok!
-         
     İlginçtir. Dönemin 1937-38 Soykırımı konusundaki haber ve yazılarda, bugün hala kullanılan ibareler geçiyor. Birazdan somut örneklerini göreceğiz. 
     İzin verirseniz şimdi ekrana dönemin gazetelerinden birkaç kupür yansıtalım ve üzerinde konuşalım:


Dersim’in İçyüzü üstbaşlıklı bu yazı dizisinin birinci bölümünün başlığı ‘’Vahşi ve en kurnaz insanlar arasında’’.


 İkinci kupür: ‘’Dersim Meselesi Nedir?’’ üstbaşlıklı bir yazı dizisi. Ana başlık da ‘’Taş kovuklarla mağaralar içinde yaşayan insanlar’’.

Sadece bu iki kupürdeki nitelemelerden yola çıkarak, Türk egemenlerinin Dersimlileri nasıl betimlediğini, nasıl gördüğünü ve esas olarak da nasıl göstermek istediklerini anlayabiliriz. Yazı ve haberlerin içinde de zaten sık sık, ‘ilkel’, ‘vahşi’, ‘geri kalmış’, ‘hayvani’ gibi sözcükler geçiyor. Bu söylem, sömürgeci söylemdir. Fransız egemenleri, 19. yüzyılda ve 20. yüzyılın başlarında Afrika’daki kabileler için de aynen bu sıfatları kullanıyordu. Edward Said, ‘Orientalisme’ kitabında ayrıntılı bir şekilde anlatır. Türk egemenleri, bu sıfatları kullanıp, Dersimlileri aşağılamaya çalışırken, ‘Bakın siz medeniyet görmemiş, insanlarsınız; biz ise gelişmiş, medeni Türkleriz. Size yol, köprü, okul yaparak sizi medenileştireceğiz’’ mesajı veriliyor. Bu modernleştirici söylem aslında katliamı gizlemek ya da katliama sözümona meşru bir kılıf uydurmak için üretiliyor. Bir devlet, kendi vatandaşına ilkel, geri, vahşi der mi? İlkel, vahşi ve geri olan kimdir?


 Bakın zaten burada da Soykırım sonrası planlananlar başlık ve alt başlıkta aktarılıyor: ‘’Yeni ruh, medeniyet ve terakki ruhu’’! Bu başlıkta sorunlu başka noktalar da var: Dersim, gerçekten ‘Türk camiasının bir bucağı’ mı? Askerin, yasadışı olduğuna kanaat getirdiği kişi ve grupları ‘imha etmesi’ normal midir? Yoksa yakalayıp adalete teslim etmesi gerekmez mi?
Nihayet bugüne de bir gönderme yapalım. Türk matbuatı, basını ve medyası 1925’den bu yana Kürtleri öldüre öldüre, imha ede ede bitiremedi gitti. Bugünlerde de Türk medyasında yer alıyor, ‘PKK bitti’ haberleri…

‘Asi reislerin Ecnebi tahrik ile hareket ettikleri tahakkuk etti’ diyor bu başlık. Benzeri birkaç başlık daha var:


Evet bu iki başlıkta da Dersim hadisesinin dış kökenli olduğu iddia ediliyor ki… Bu çok eski bir gerekçedir. Şeyh Said’in de İngiliz ajanlarınca yönetildiği öne sürülmüştü. Bugün de mesela PKK’nin Ermeni, Siyonist ve Batılı emperyalistlerin maşası olduğunu yazar egemen medya. Rakibini başka milliyetten göstererek, milliyetçilik temelinde rakibine karşı kendi cephesini genişletme, güçlendirme siyasetidir ki, ajitasyon ve propaganda sayesinde icra edilebilir. 



Bu başlıkta da Seyid Rıza'nın '’ıstavrozlarından'  söz ediliyor ki, burada da ‘Gavurlara karşı Müslüman ittifakı’ kurulmaya çalışılıyor. Gerçi Seyid Rıza Hristiyan olsa ne olur ki? Üstelik de değil… Bugün de PKKlilere ‘Ermeni Dölü’ diyor devletin sözcüleri!

Mesaj şu: ''Dersimliler, Kürtler, Aleviler kendi başlarına bir şey yapamaz, onlar ancak yabancı güçlerin, karanlık odakların piyonu olabilirler!''. Bu propaganda, gerçeği inkar etmek için kullanılır. Dersimlilerin, Kürtlerin, Alevilerin uğradığı baskı ve zulümü gizlemek için, onların haklarını görmezden gelmek, mücadelelerini karalamak için geliştirilir.

Mahkeme safahatına ilişkin de çok sayıda haber yayınlanmış o dönemin gazetelerinde. Çoğu yalan. Mahkeme tutanakları ile bu gazete kupürlerini kıyasladığınızda, haberlerde duruşmada olmayan eylemler, söylenmemiş açıklamalar okuyorsunuz. Üstelik tüm bu haberlerin hiç birinde, mahkemede sanıkların avukat tutamadığı, temyizin olmadığı yazılmamış.
Bakın mesela şu resim altında bile, henüz hüküm kurulmamışken, sanıklara ‘suçlu’  diye hitap ediyor. Seyid Rıza ve arkadaşları, yakalandıkları andan itibaren hep ‘suçlu’ olarak anılıyor. Mahkeme, duruşmalar sadece gösteri olarak düzenlenmiş. Karar baştan belli, bu nedenle sanıklar ilk günden itibaren ‘suçlu’. Suçlu ise neden yargılıyorsun ki?


Bu da tamamen yalan bir haber. Seyid Rıza’yı aşağılamak için ‘İtirafçı’ göstermeye kalkışmış Türk gazetesi. Oysa ki mahkeme kayıtlarında Seyid Rıza’nın böyle bir ifadesi yok. Ayrıca resmi matbuatın şöyle iyi bir yanı da var: Gerek aynı gazetenin farklı tarihlerdeki nüshalarına baktığımızda, gerekse farklı gazetelerin Dersim haberlerine baktığımızda çelişkileri ortaya çıkarmak kolay. Çünkü hiç biri, gerçeği yazmıyor. Hepsi devletin resmi tezlerini savunuyor. Dolayısıyla bakanlar, valiler, kaymakamlar, emniyet müdürleri, savcılar ya da hakimler muhabirlere farklı zamanlarda farklı bilgiler verebiliyor.


 Bir yalan haber daha… Aslında bu yalan zaten sadece başlıkta yer alıyor. Haberin içinde Seyid Rıza’nın herhangi bir şeyi itiraf ettiği filan yok. Istanbul’daki editör, kafasına esmiş, ya da işine öyle geldiği için Seyid Rıza’yı itiraf ettirmiş.  Dikkat edin, mahkeme daha bitmemiş, ama sanıklar hala ‘suçlu’…

 Bakın işte burada başka bir gazetede Dersimli liderlerin itiraf değil inkar ettiklerini yazıyor.


Bu haberde iki nokta var. Birincisi sanık hala ‘suçlu’. İkincisi propagandanın Türkçe’yi de nasıl bozduğunu gösteren bir örnek. Türkçede ‘BuhranLAR’ geçiriyor denmez, ‘Buhran geçiriyor’ denir. Ama propagandacı, durumun ne kadar vahim olduğunu belirtmek için, abartmak için buhran’ı da çoğul yazmış ki, daha inandırıcı olsun. Kayıtlarda ise, gözaltı süresince ve mahkeme safahatı boyunca Seyid Rıza’nın bunalım geçirdiğine dair en küçük bir bilgi yok.




Bu da ilginç. Mahkeme bitmiş, hüküm kurulmuş ama beraat eden sanıklar hala ‘suçlu’! Bu haberde ilginç bir başka nokta ise, yine güç gösterisi, korkutma/yıldırma amacıyla Dersim’in adı, ‘Tunç Eli’ (Vururum ha! Parçalarım seni!) olarak değiştirilirken, yine propaganda bu sefer Türkçe’deki ses uyumu kuralını ihlal etmiş. Başta U harfi olursa öteki hecede E değil A gelir. Halk dilinde de zaten Tunçeli denmiyor, inceltilerek Tunceli deniyor.

Şimdi iki tane de karikatür göstereceğim:



Burada üç nokta: Karikatürde çizilen Dersimli, Nazi Almanya’sında çizilen Yahudi’ye benzemiyor mu? Eli kanlı bıçaklı, şişman ve çirkin bir adam! İkincisi, resim altında, ‘Cumhuriyet böyle vatandaş tanımıyor!’ demişler. Yıllar sonra Genelkurmay Başkanlığının yayınladığı bir bildiride, İlker Başbuğ döneminde, Kürtlerden ‘Sözde Vatandaş’ diye bahsedilmişti. Son nokta da şu: Resim altındaki ibarenin Celal Bayar’ın bir nutkundan alındığı belirtilmiş. Egemen matbuat, egemenlerin sözünü tekrar ediyor, yaygınlaştırıyor, meşrulaştırmaya çalışıyor.



Bu karikatürde de yine bir devlet büyüğünün sözü resmedilmiş. Matbuatın kendi bağımsız görüşü yok, bu nedenle o sadece egemenlerin görüşlerini yansıtıyor. İnönü büyük konuşmuş. ’Bu son demiş’. Halbuki, 1938’den 46 yıl sonra PKK’nin direnişi başladı. Demek ki Dersim son değilmiş! Öğretmenin ya da sadist babanın küçük çocuğu kulağından çekip terbiye etmesine atfen çizilen bu karikatür geçersiz. O yöntemle Dersimliler, çocuklar bile islah edilemiyor.


 Kemalizmi yaygınlaştırmak amacıyla kurulmuş olan Cumhuriyet gazetesi, o dönemin Devlet gazetesi idi. Sol üst köşede Türk bayrağı reklamı yapılmış. Olabilir. Ama başlıkta iki olumsuzluk var: ‘Temizlemek’ fiili kirli şeyler için kullanılır. İnsanlar için değil. Dersim dağlarında ‘temizlendiği’ iddia edilen ‘son çapulcu grupları’na 2013 yazında Taksim’de Gezi Parkı civarında rastlanmıştır.

Şimdi yine çok sonra arşivlerden çıkarılıp yayınlanmış iki belge:



Oya Baydar demin anlatmıştı. Beşikçi’nin kitabında da ayrıntılar var. Mustafa Kemal’in bizzat kendisinin,  Dersim hadisesiyle ilişkisi, 1935’de Trabzon’da yapılan toplantıyla başlıyor. Bu belgede de K.Atatürk, isim vererek ‘Kalan aşireti ve diğer aşiretlerden bunun bedelini çok ağır bir şekilde ödetileceğinden hiç kuşku duymadığımı belirtmek isterim’ diyor. Bir Cumhurbaşkanının bu ifadeleri herhangi bir mahkemede ‘Kırım talimatı’ olarak kabul edilir.


Bu ikinci belge de Başbakan Refik Saydam’ın 1942 tarihli bir dilekçesi. Kendisi tıp doktoru olan Saydam, ‘Tunceli Harekatında’ zehirli gazların kullanılmış olduğunu itiraf ederken, sivillerin ölümüne yol açan bu tür silahların düşmana karşı bile kullanılmaması gerektiğini hatırlatıyor.
Dolayısıyla hiçbir suç ilelebet gizli saklı kalmıyor.

Daha onlarca yüzlerce kupür ve belge var. Ben bunların bir kısmını referans olarak belirttiğim 3 kitaptan, bir kısmını da İnternet’ten aldım. Bu belgelerin sahte olduğunu iddia edenler çıkabilir. Ne var ki şimdiye kadar resmi makamlar bu belgeleri yayınlayanlar hakkında ya da bu belgeler hakkında herhangi bir idari ya da cezai soruşturma açmamış. Ayrıca belgelerin gerçek olması kadar  önemli bir başka nokta var ki, bu gazete kupürlerinde ya da belgelerde belirtilen olayları, zulmü, kırımı yaşamış olan insanlar var. Halen hayattalar. Dün gelip burada anlattılar. O insanlar sahte değil, yalan da söylemiyorlar…

Son slayt:


Dönemin Türk matbuatı Dersim jenosidi konusunda bin bir yalan üretmiş, ajitasyon propaganda yapmıştır da, Seyid Rıza’nın şu ünlü cümlesini hep görmezden gelmiştir. Önemli değil, bu cümle geçerliliğini bugün hala koruyor ve on binlerce Dersimlinin hafızasında, yüreğinde yaşıyor.

Tüm bu aktardıklarımı özetlemem gerekirse şunları söyleyeceğim:

+ Türk matbuatı, Dersim hadisesinde Dersimlileri aşağılayan bir yaklaşım benimsedi. (İlkel, Vahşi). Olayı tek yanlı bir şekilde, sadece devletin gözüyle yansıttı. Dersimlilerin gerçeklerini, taleplerini, haklarını ya tamamen görmezden geldi ya da tahrif etti.

+ Türk matbuatı, Dersim’de yerel halk gerçeğini görmezken, meseleyi Ermenilere, yabancılara bağladı.

+ Türk matbuatı, Dersimlilerin Kürt kimliğini inkar etti.

+ Türk matbuatı, resmi rakamlara göre 10 binden fazla insanın öldürüldüğü harekat konusunda, Dersimlileri saldırgan, Türk ordusunu savunma halinde gösterdi. Ordu masumdu, Dersimliler saldırgandı.

+ Türk matbuatı, tüm haberlerinde, savunma hakkı ve temyizi olmayan mahkeme safahatını yasal, meşru, haklı bir yargılama gibi gösterdi. Sanıkları baştan ‘Suçlu’ ilan etti.

+ Türk matbuatı, Dersim soykırımını kendisi açısından büyük bir medeniyet zaferi gibi gösterdi.

+ 1937-38 gazetelerinde Dersim hadisesi konusunda kısacası ve bir tek cümleyle söylemek gerekirse, haber-bilgi yok, resmi ajitasyon ve propaganda var.

İki gündür Dersim’deyim. 1937-38 Soykırımından söz edilirken hep 1915 Ermeni Soykırımı ile bugünlerde Cizre-Silopi-Gever ve Sur’da olup bitenler birlikte anılıyor. 
Dün temsili cenaze töreninde bir arkadaş, Kurmanci  konuştuğu halde ben anladım. Bir gerçeği çok basit bir şekilde ifade ediyordu: 

‘Kemalizm, Erdoğanizm/Katliam berdevam’.

Gerçekten de, biliyorsunuz, ‘Devlette süreklilik esastır’  diye bir kural vardır. 1925’den bu güne matbuat, basın ve medyayı incelediğimizde, özellikle Kürt, Ermeni ya da Alevi meselesinde, devletin bu sürekliliğini haber, köşe yazısı, karikatür ve fotoğraflarda zaten okuyoruz, görüyoruz.

Bu süreklilik iyi bir şey değil.

Teşekkür ederim.

(*) Bu metin, Dersim’de 5 Mayıs 2016 günü yapılan, ‘’Unutturmak Değil Yüzleşmek/Soykırım Tanınsın, Dersim’i Yeniden İnşa Edelim’’ konulu  ‘’7. Dersim 1937-38 Konferansı’’nda  yapılan sunumun bilahare düzenlenerek yazıya dökülmüş halidir.


20 Mayıs 2016 Cuma

Şarkın Garp Istırapları

İki Dünya Arasında 
·       Edirne-Hakkari hattında iktidar bir çok şeyi istediği gibi tasarlayıp yaratmış gibi yapıyor ama milli ve yerli sınırları bir santim geçince bambaşka bir manzara çıkıveriyor karşımıza. Kaktüse kızmayın, çölde başka ne yetişir ki?
Paris – Beş kişiler. Kırk yıldır birbirlerini tanıyorlar. Mektepten, mahalleden, işyerinden. Halen diplomat (D), gazeteci (G), akademisyen (A), çevirmen(Ç) ve tüccar(T) kimliğine sahipler. Meslekleri gereği yurtdışıyla yoğun ilişkileri var. Akademisyenle diplomat üniversite eğitimini zaten yurtdışında yapmışlar. Gazetecinin eşi Fransız.
Bir tesadüf eseri geçenlerde Boulevard Saint-Michel’de bir kahvede bir araya geldiler.  
T- Sen şarap söyledin ama keşke rakı içebilseydik, şööle Boğaz kıyısında…
G- Oğlum bir hafta oldu buraya geleli, senin de hemen Türklüğün azdı
Ç- Ben ne zaman Paris’e gelsem bizim çocuklar beni hep kebabçıya götürür
D- Ankara’dan resmi heyetler geldiğinde onlar da hemen Türk lokantası sorar ya da kebabçı… Beyaz peyniri ve zeytiniyle gelen de oldu. Bizimkiler dünya mutfağına biraz kapalı…
A-   E biz çok uzun süre kendi içimize kapalı yaşadık. İthal ikamesi, döviz kısıtlaması. Dil bilen de azdır. Bi de bizimkilerde merak eksikliği var. Yabancı bildiği şeylerden uzak durur. Bi keresinde ‘Peynirde domuz var mı?’ diye sordu bir bakan bana.
D- Osman Necmi Gürmen, burada yaşar. Romanlarını da Fransızca yazar. Çok ilginç bir adamdır. Siverekli… O meşhur Bucak aşiretindendir.
A-   Eeee?
D- 1950’lerde galiba, Fransız bir hanımla evlenmiş burada. Sonra eşini memlekete götürmek istemiş. Ankara’ya kadar gelmişler. Ama Urfa’ya gidememişler. O zamanlar yabancıların bölgeye girmesi yasaktı.
G- Benim amcam hukuk profesörü idi. Turan Güneş, Dışişleri Bakanı iken ona Avrupa Konseyinde bir uzmanlık işi ayarlamıştı. İki ayda bir Strasbourg’a gelir toplantılara katılırdı.  ‘Amca ne iş yapıyorsunuz?’ diye sordum. Daha o zamanlardan Avrupa’da kanunların uyumlaştırılmasını hazırlıyorlarmış. Bana demişti ki, ‘Bizim Avrupa düzeyine gelebilmemiz için daha kırk fırın ekmek yememiz gerekir. Ama ondan önce de ekmeğin ne olduğunu öğrenmemiz lazım’.
D- Hatırlar mısınız, 12 Mart’tan sonra kurulan hükümette Atila Karaosmanoğlu vardı. Dünya Bankasından getirdiler adamı. O da, ‘1990 yılında İtalya’nın bugünkü durumuna geleceğiz’ demişti. Tabi 1990’da İtalya’nın ne duruma geleceğini açıklamamıştı!
T- Siz çok karamsarsınız yahu… Yakın zamana kadar aslında Avrupa konusunda çok sorun yoktu. Ama bu IŞİD’di PKK’ydı, Istanbul’da Ankara’da da bombalar patlamaya başlayınca, vallahi bizim işler de kötüleşmeye başladı. Eskiden beri peşin parayla yaptığım siparişler artık red ediliyor. Avans gönderdim onu da iade etti gavur ortağım.
A-   Takip ediyorsunuz herhalde bu aralar buralarda ırkçılık hortluyor. Esmersen,  Arap ya da Türksen, Müslümansan çok fazla şansın yok… Dışlıyorlar.
T-  Yoo o dışladıkları bizim Anadolu’dan gelen cahil köylü takımı.
G- ‘Dörtnala gelip Uzak Asya’dan Akdeniz’e bir kısrak başı gibi uzanan…’ dizesindeki ‘Dörtnala’ ne demek?
T- Nereden çıktı şimdi bu kısraklar?
A-   Biz, yani o zamanki Türk boyları, Orta Asya’dan neden göç etmiş biliyor muyuz?   Okuldaki tarih kitaplarında kuraklık oldu filan diye yazar.
G- Yok canım elektrikler kesilmiş. Belki de Hunların Özel Harekat timleri Türkleri temizlemiş süpürmüştür.
T- Bak ben ortaokulda iken hiç anlamazdım. Atilla Türk,  Timur da Türk. E bunlar neden bizim Selçuklulara ya da Osmanlılara saldırmış diye… Meğerse, sonradan öğrendim, Atilla ile Timur Türk değilmiş!
Ç- O ‘Dörtnala’ ibaresinin tercümesi ‘talan ve yağma ile’dir. Viyana kapılarına kadar dayanmışlar ya…
D- Bak buradaki ırkçılar, ‘Türkler geldikleri yere dönsün’ derler. Yani bizi Orta Asya’ya göndermek niyetindeler.
T- Neden?
D- E çünkü Avrupalılara göre Anadolu esas olarak Yunan medeniyetinin toprağı, biraz sıkıştırırsan ‘Orası aslında Ermenilerle Kürtlerin ana vatanı’ derler.
A-   Halbuki Turgut Özal imzalı bir kitap vardır: ’La Turquie en Europe’ ( Türkiye Avrupa’da). Rahmetli Gündüz Aktan ile Yalım Eralp yazmış derler, Tanşuğ Bleda’nın da katkıları olduğu söylenir. Özal o kitapta neredeyse Sabahattin Eyüboğlu ile Azra Erhat’ın tezlerini savunur. Yani bizim, Türklerin aslında Ege’deki Yunan medeniyetinin devamı olduğunu ima eder.
T- Ben onu bunu bilmem iş dünyasında özellikle de ihracaatda her gün yaşıyorum ben. Globalleşme filan hikaye. Herkes, her devlet, her millet, her tüccar çaktırmadan ya da bas bas bağırarak sadece ve sadece kendi çıkarlarını kolluyor.  
G- Sen iyice Erdoğancı olmuşsun be… Milli ve yerli tüccar kardeşim benim
T- Yok be, Erdoğan’dan bana ne? Ben işime, kazancıma bakarım.
Ç- Şu parktaki çadırlar ne?
D- Fransa’da bu aralar yeni bir iş kanunu çıkıyor. Gençlerin iş bulmasını çok zorlaştırıyor. Gençler de şimdi buna karşı ‘Gece Ayakta’ eylemi başlattılar. Sabaha kadar meydanlarda toplanıp protesto eylemleri yapıyorlar. Bir tür bizim Gezi’nin gece versiyonu…
A-   Ankara ile AB arasında, göçmen krizini çözmek için yapılan anlaşma ne durumda? Meslek sırrı ise söyleme, ama zaten biz iki gün sonra İnternet’te okuruz…
D- Vallahi burada ilk başta pek kimse karşı çıkmamıştı ama son iki haftadır acaip bir muhalefet var. Hem, bu anlaşma göçmen akınını durduramaz diye düşünüyorlar hem de, Erdoğan’a çok yüz verdiniz diyorlar.
G- Avrupa kendi değerlerine ihanet etti, diyenler de var. Le Monde’da okudum.
A-   Ben de Libération’da bir başyazı okudum. Başlığı ‘Dura Lex, Sed Lex’ idi. Ne demek?
Ç- ‘Kanun serttir, ama kanun kanundur’ diye çevirebiliriz.
D- İşte bizi Avrupa’dan temel olarak ayıran Latince bir deyiş. Bizimki ne dedi geçen gün? ‘Suçluysa tutuklu yargılanacak tabi ki’,
A-   Hukuk birinci sınıf öğrencisi dese bunu, çaktırırım o çocuğu
G- Aziz Nesin demişti vakti zamanında. Bu halkın yüzde 60’ı diye…
T- Yüzde 60’ı ne imiş?
G- Bilmiyor musun sen?
T- Yoo bilmiyorum. Aziz Nesin okumam ben!
G- O zaman boşver, bilme daha iyi…
D- Vallahi bizim Hariciye’de, içeride her şeyi çok net görmek mümkün. ‘Türkiye, aslında Batı’ya doğru seyreden bir gemidir ama   mürettebat dahil geminin içindekiler doğu’ya doğru koşar’ deyişi artık gerçek oldu.
A-   Bence bir farkla…
D- Neymiş o fark?
A-   Fark şu ki, artık gemi de yolcular da, besmele çeke çeke doğuya doğru koşuyor. Hem de dörtnala!
   (*) Express/Enternasyonal Şalala/ Mavi Daktilo - Sayı 143, Mayıs 2016