29 Ağustos 2020 Cumartesi

13 Mart 2020 Cuma

ÇELİŞKİLER YUMAĞI BİR EFSANE


MAVİ DAKTİLO ,
Express Dergisi, sayı 172 Mart-Mayıs 2020

NOUVEL OBSERVATEUR’ÜN KURUCUSU JEAN DANIEL’İN ARDINDAN

19 Şubat akşamı 99 yaşında öbür tarafa geçti. Nouvel Observateur’ün kurucusu, genel yayın yönetmeni, başyazarı. Camus’nün arkadaşı, De Gaulle hayranı, Mitterrand’ın yakını. Türkiye’ye de bakmış. Sartre’a göre, ”sadece iyi bir burjuva”.

RAGIP DURAN

‘’Fransa’nın en prestijli gazetecisi aramızdan ayrıldı. Kendisi bu dünyanın hem tanığı hem aktörü hem de vicdanıydı.” Eskiden Sosyalist Parti’ye yakın iş insanı Claude Pedriel’in sahibi olduğu Nouvel Observateur (Yeni Gözlemci) dergisi artık mali sermayenin mülkiyetine geçti. Ama dergi son sayısında eski “patronu” Jean Daniel’i bu satırlarla yolcu etti. 20 Şubat tarihli Libération’da Jean Daniel hakkında on yazı yayınlandı. O gün bütün Fransız medyası mesleğin duayenine övgülerle veda etti. Birkaç başlık:
“Soyu tükenmekte olan bir gazeteci”, “Bir gözlemcinin ruhu”, “Mitterrand’ı tanıdıkça, Mitterrand onu büyüledi”, “Mirasını anlamak için bütün başyazılarını yeniden okumak lâzım”, “Angaje edebiyattan fikir gazeteciliğine”, “Siyasete neredeyse edebi bakardı”, “Cezayir konusunda bir denge noktası bulmaya çalıştı”, “Evrensellik boyutlu Yahudilik”, “Küba’da tarihin dağıldığı bir hafta sonu”...
Haliyle ben, Jean Daniel’in mesleki kimliğiyle daha çok ilgileniyorum, ama bir dizi siyasi ve ideolojik tavrı da gazeteciliğini kaçınılmaz olarak etkiliyor. Her zaman olumlu olmayan bir şekilde. Önce Akdenizli, sonra Fransız, sonra da Yahudi 1920 Cezayir doğumlu. 11 çocuklu dindar bir Yahudi ailenin en küçük oğlu. Esas adı Jean Daniel Bensaid. Bu Yahudi ve Arabi soyadı meslekte, toplumda tepki yaratır endişesiyle sadece Jean Daniel’i kullanıyor.
Çelişkilerin, karmaşık durumların kahramanı. Cezayirli, ama Fransız vatandaşı. İsrail devletinin sıkı bir destekçisi, ama Filistinlilerin devlet kurmaya hakkı olduğunu savunuyor. İsrail’in son dönemlerde giderek milliyetçiliğe ve dinciliğe kaymasından rahatsız. Yahudiliğin daha çok kültürel ve evrensel boyutuyla ilgili. “Bırakın Yahudiliğimi istediğim gibi yaşayayım. Önce Akdenizliyim, sonra Fransız, sonra da Yahudi. Yahudi boyutum evrensellik isteğimden sonra gelir” diye yazmıştı. Ustayı yakından tanıyanlar, dindar olmadığını, kaşer yemediğini ve hayatına giren kadınların hiçbirinin Yahudi olmadığını anlatıyor.
Sorbonne’da felsefe tahsil etmiş. Acayip meraklı, çalışkan, disiplinli, ciddi bir adam. Aynı zamanda güçlü bir mizahı var. Biri roman, en az üçü özyaşam öyküsü, diğerleri deneme türünde yaklaşık otuz kitap yayınladı.
Solcu, ama anti-komünist, ama avro-komünist Kendini solcu olarak tanımlıyor. Ama son günlerine kadar ulusal ve dini kimliğin yadsınmaması gerektiğini yazıyor. Solculuğunu “İkinci Sol” olarak tanımlıyor. Bu ideolojik akımın diğer adı “komünist olmayan sol”. Domatessiz menemen! “Soğansız” da denebilir. Bir kahramanı Soljenitsin! “Totaliter bürokrasiye karşı çıkma tekelini sağcılara bırakamayız” bu konudaki temel gerekçesi. Yakınlarına ve çalışma arkadaşlarına göre, sıkı bir anti-komünistti.
“Çelişkilerin ve karmaşık durumların kahramanı” demiştik, en çok ilgi duyduğu siyasi parti Berlinguer’in İtalyan Komünist Partisi’ydi. Onların “Avro-komünizm”e geçişini yakından, heyecanla ve destekleyerek izlemişti.
Elit, ama çok satan, kültürel ve tabii ki siyasi haftalık haber dergisi Nouvel Observateur’ü 1964’te kurmasından 2008’e dek 44 yıl yönetti. Geçtiğimiz yıla kadar yazılarını aksatmadı. Dergiyi kurup ilk sayısını yayınladıklarında bu kadar tutacağını, satacağını beklemiyordu. “40 bin satsak iyidir” demişti, on yıl sonra derginin tirajı 400 bine yükseldi.
Editör ve muhabirleri “patron”u seviyor, yine de “sert, ciddi, inatçı, ama bizi hep dinlerdi” diyorlar. Biraz nobran, biraz narsist, ama babacan. Hep şaşkın, tecrübeli, ama hep saf, heyecanlı, bir şekilde temkinli ve nihayet ilke olarak kendi fikirlerine muhalif bir gazeteci. Karakterler rehberi oldukça kalın.
Hayatta iki müşevviki var: Haber ve inceleme/soruşturma. Öyle iki alıntı, üç telefon görüşmesi sayesinde çıkarılan haberlere yüz vermiyor. Derin, ayrıntılı, çok yönlü haber ve araştırma istiyor. En önemli ve en güzel meziyeti, çalışma arkadaşlarının ifadesiyle, “hep gerçek durumu anladığından emin olmak isterdi”.
Çoğulculuk ve mesafe sanatı
Çoğulculuk esasına göre yönetmeye çalıştığı Nouvel Observateur’ün önemli başarılarının arkasındaki adam. İdam cezasına, ırkçılığa, sömürgeciliğe hep karşı çıkmış, kürtaj hakkını, erken dönemde çevreciliği savunmuş bir gazeteci.
 “Jean, çok iyi bir dergi yöneticisiydi. Bütün derdi, Fransa’nın önde gelen bütün solcu aydınlarını dergide bir araya getirmekti. Sosyal-demokrasinin ideologlarına sayfalarını açtığı gibi, André Gorz gibi anti-kapitalistlere de köşe verdi.”
Jean Daniel’in bir başka özelliği de çok farklı çizgilerden insanlarla kurduğu bağlardı. Elysée Sarayı da, Sosyalist Parti’nin genel merkezi de, kilise yetkilileri de, hatta Paris Camii’nin imamı ile Gérard Depardieu bile gelip Jean’dan fikir alırdı.
İktidar sahipleriyle bir gazeteci için fazla içli dışlı. İki örnek: Derginin bir köşe yazarının Mitterrand’ı sert bir şekilde eleştiren yorumuna tepkisi: “Yazın doğru. Ama çok sert eleştirmişsin. Mitterrand şimdi beni birkaç hafta Saray’a çağırmaz. Olsun. Yine de yayınlayacağız bu  yazını.” Sonuç olarak belki de fena bir tutum değil, ama Saray’la ilişkilerle eleştirel bir yazının böyle dengelenmesi?
İkinci örnek: 1963’te John F. Kennedy ile söyleşi için ABD’ye gidiyor. Kennedy, başta CIA olmak üzere, yakın çevresine pek güvenemediği için, Fransız gazeteci Jean Daniel’den Küba lideri Castro’ya bir uzlaşma mesajı götürmesini istiyor. Bizimki de verilen görevi yerine getiriyor. Ne var ki, mesaj Castro’ya iletildikten bir gün sonra, Dallas’tan bir haber geliyor: “Başkanı vurdular!” Bu arabuluculuk misyonu da böylelikle başarısızlıkla sona eriyor. Gazeteci özel ulak mı?
“Çelişkili” demiştik ya, Daniel bunu bir daha kanıtlıyor şu cümlesiyle: “Birisinin önünde eğilmek benim açımdan söz konusu olamaz. Devletin en üst düzey yetkilisi karşısında bile.”
Jean Daniel siyasete ve topluma esas olarak bireyler temelinde bakıyor. Mesela insan olarak Charles de Gaulle, Gaulle’izmden daha önemli ve değerliydi onun gözünde.
 “İyi bir burjuva”
Aslında literatürdeki gazetecilik kimliğinde pek bulunmayan bir resmi etik sorumluluğu taşırdı omuzlarında. “Gazetecilik dünyasında devlet adamı gibi davranırdı.” Ça alors!
Yine kabul etmek gerekir ki, “gazeteciliğe hem edebi hem de felsefi bir boyut katmaya çalıştı.”
Jean-Paul Sartre, ki La Cause du Peuple ve Libération’un yanısıra yıllarca Les Temps Modernes’in yayın yönetmenliği üstlenmiş bir filozof, dolayısıyla bir gazetecilik ve yayıncılık tecrübesi, bilgisi var, Daniel’in bu gazetecilik maceralarını çok fazla deşmeden, esas olarak siyasi arenadaki tutumları nedeniyle, ona “sadece iyi bir burjuvadır” kartvizitini layık bulmuş.
Daniel, Cezayir konusunda yakın dostu Albert Camus’den farklı düşünüyordu. Çünkü Daniel hem Cezayirli hem de Fransız sayıyordu kendini. Camus’nün Cezayirliliği ise çok daha düşük düzeydeydi.
Usta aynı zamanda bir denge adamıydı, hatta aşırı dengeci. Çok da hırpalamayalım. Mitterrand kendisine üç kez, demek ki ısrarla, büyükelçilik teklif etmiş, Daniel üçünü de reddetmiş. Gazetecilikte ısrarlı ve kararlı. Halbuki Ortadoğu uzmanı, Le Monde’un klas gazetecisi, mütevaffa Eric Rouleau ilk teklifte Fransa’nın Ankara Büyükelçiliği’ne taşınmıştı.
Oryantalizm ve ötesi
Doğan Özgüden’in tanıklığıyla bitirelim bu büyük boy yorumlu Jean Daniel vesikalığını: Doğan-İnci Özgüden çifti, 12 Mart diktatörlüğüne karşı 1972’de Paris’te Fransız basınını bilgilendirme turuna çıktıklarında iki gazetecinin kendilerine özel olarak iyi davrandığını hatırlıyor. Biri, Canard Enchainé’nin o zamanki yazı işleri müdürü Claude Angeli. Adam haberci, Özgüden çiftine ‘’Türk Silahlı Kuvvetleri’nin Türkiye ekonomisi üzerindeki ağırlığı nedir? Bu bağlamda Türkiye-Fransa silah ticaretinin boyutları neler?’’ diye sormuş. Özgüden’ler de Angeli’yi bilahare ayrıntılı olarak bilgilendirmiş. İkinci gazeteci merhum Jean Daniel. Daha karşılaşmalarının hemen başında Daniel pat diye sormuş Özgüden’lere.
 – Siz terörist misiniz?
 – Ne demek istiyorsunuz! Biz de sizin gibi gazeteciyiz ve buraya size Türkiye’deki insan hakları ihlallerini anlatmaya geldik.
 – Özür dilerim, ama at izi iti izine karışabilir bir memlekette. Çünkü sizde İsrail başkonsolosu kaçırıldı ve öldürüldü. Elrom’u kaçıran grubun Paris’te de adamları varmış diye duymuştum da…
Bu nahoş girizgâhtan sonra Daniel, Özgüden’lere o zamanların genç muhabiri Kenize Murad’ı tanıştırmış ve V. Murat’ın torunu Kenize hanım onlarla bir söyleşi yapmış.
Uzun yıllar Batı Avrupa’da yaşadığım için kendimi ikinci sınıf da olsa “Oryantalizm uzmanı” olarak niteleyebilirim. Sonradan oryantalist olanlar pek vahim olur.
Şimdi Daniel ile Angeli’nin Özgüden’lere yönelik sorularını kıyaslayalım. Biri son derece anlamlı, somut ve siyasi bir soru soruyor. Öteki, Türkiye’de binlerce insan baskı altında iken İsrail başkonsolosunun kaçırılıp öldürülmesinden yola çıkarak Türkiyeli meslektaşını “Siz terörist misiniz?” diye karşılıyor. Üstelik söz konusu karşılaşma Kudüs’te değil, Paris’te cereyan ediyor. Bu garip karşılama sorusunu soranın Cezayir doğumlu olup sonradan Fransız olması bir handikap mı?
Bu aralar Fransız basın tarihini inceleyen kitaplar okuyorum. Gazeteciliğin ne kadar siyasi, ne kadar ideolojik ve tabii ki ne kadar toplumsal/kültürel bir meslek olduğunu anlatan çok ilginç örneklere rastladım. Keşfettiğim bir başka nokta: 19. ve 20. yüzyılda Fransa’da gazete kuran ve yönetenlerin neredeyse hepsi çok iyi eğitim almış, doktoralar yapmış, kitaplar yazmış aydınlar. Sağcı Figaro’da da komünist Humanité’de de durum bu. Bir büyüğüm vakti zamanında demek ki boşuna dememiş şu sözü: “Öyle gazete kültürüyle, sadece gazete okumakla aydın, hatta iyi gazete yöneticisi olunmaz. Öyle ancak iyi bir gazete okuru olabilirsin. Zor, karmaşık ve ciddi bir iştir gazetecilik.”
Ömrünü bu zor, karmaşık, ciddi işin hakkını vermeye adamış bir gazeteciydi Jean Daniel. Her şeye rağmen saygı duruşunu hak ediyor. (SON/RD)

10 Mart 2020 Salı

GAZETECİLİK SOLCU BİR MESLEK MİDİR?


·     
         Memleketin resmi, gayri resmi, özel, ticari, yandaş, candaş, dinci ve sözde muhalif medyasının genel manzarasına baktığımızda bu soruya olumlu yanıt vermek imkansız. Ama mesleğin bizatihi kendisine, amaçlarına, ve eski dönem çalışmalarına baktığımızda bu soruya nispeten kolayca evet cevabını verebiliriz.



Ragıp DURAN

Medya mülkiyeti… Saray’a yakın iş adamlarının, inşaat şirketlerinin TV ve gazete sahibi olması…Belediye seçimlerini kaybedince iktidar medyasından bir kaç gazetenin kapanmak zorunda kalması…Her gün ekranlarda rastladığımız yüzlerce yalan haber…Algı operasyonları… Siyasiler arasında ağız dalaşları…2 saat sonra tekzip edilen manşetler…Ünlü köşe yazarlarının ünsüz çuvallamaları… Egemen medyadan uzaklaştırılan gazetecilerin sosyal medyadan yaptığı yayınlar…
Son dönemlerde siyasi ve toplumsal konular tartışma gündemine geldiğinde, neredeyse kaçınılmaz olarak işin içine medya da giriyor. Çünkü sadece siyasiler değil yurttaşlar da siyasi, ideolojik, toplumsal, ekonomik, kültürel gelişmeleri medya üzerinden öğreniyor, tartışıyor, tepki gösteriyor. Normal. Çünkü gazetecilik çok siyasi, çok ideolojik, çok kültürel, çok toplumsal ama aynı zamanda bir o kadar da ticari bir faaliyet.

Onlar açısından tehlikeli gazetecilik

Gazetecilik, Batı’da yaklaşık 4 yüzyıldır, bizde neredeyse 2 yüzyıldır icra edilen bir meslek. Mesleğin evrensel kuralları, amaçları, uslubu, yolu yordamı belli. Ancak her ülkenin kendine has koşulları da bu mesleğin uygulama yöntemini değiştirebiliyor. Ayrıca Türkiye dahil, bir çok ülkede baskı rejimleri, kendi suç ve sahtekarlıklarını ortaya çıkarmasın diye gazeteciliği kriminalize ediyor. Yerine ve dönemine göre gazeteciler öldürülüyor ya da hapse atılıyor.
Noam Chomsky, bir sohbetimizde 30’lu 40’lı yıllarda ABD’de her eyalette yüzbinlerce satan işçi gazetelerinden söz etmişti. O zaman sendikalar güçlüydü, işçi sınıfı kalabalık ve etkiliydi. Batı Avrupa’da da 70’li yılların ortalarına kadar, Fransa’da Komünist Partinin gazetesi L’Humanité, İtalya’da L’Unita, İngiltere’de Morning Star adından söz ettiren önemli kitle yayın organlarıydı. Güzel eski günler!
Benim Nieman-Harvard’daki hocam kıdemli gazeteci Bill Kovach, bugün yaşı 70 civarında olan Amerikalı gazetecilerin sloganını aktarmıştı bir konuşmasında: Back to the old values! (Eski değerlere geri dönelim!).

Bu aralar sıkıştılar

Neo-liberalizm artık can çekişmeye başladığı için, faşist ya da faşizan iktidarlar, çeşitli ülkelerde, kapitalizmin ve kendilerinin hakimiyetini sürdürebilmek için olağanüstü baskıcı yöntemleri devreye soktu/sokuyor. ABD’de Trump, Rusya’da Putin, Çin’de Xi Ping, Brezilya’da Bolsonaro, Türkiye’de Erdoğan, Filipinler’de Duterte, Macaristan’da Orban, Polonya’da Morawiecki…vs… muhaliflere ve özellikle bağımsız medyaya karşı çok sert önlemler alıyor. Çünkü akademi ve medya, alan olarak, meslek/uğraş olarak, yapısında eleştiriyi olmazsa olmaz bir kavram olarak içeriyor.
Akademi’nin sosyolojisini, ekonomi-politiğini uzmanlarına bırakalım. Medyanın yapısına, haline, amaç ve çalışma ortamına bakalım:
İlginçtir, Trump da Erdoğan da, Çinli, Filipinli, Macar ve Polonyalı mevkidaşları hatta Fransa’da Macron bile, ülkesindeki medyadan genel olarak şikayetçi. Çin’de zaten Parti ve devlet denetimi dışında medya olmadığı için Pekin yönetimi ancak yabancı gazetecilerle global medyaya diş geçirmekle meşgul. Bir de sosyal medyadan çok korkuyor istibdat rejimleri.
Trump açıktan açığa, basın toplantılarında CNN İnternational’e ‘’Siz Yalancı Medyasınız!’’ diyebiliyor. New York Times, Washington Post gibi kıdemli gazetelerin Beyaz Saray akreditasyonlarını iptal ettirebiliyor. Trump iktidara geldiğinden bu yana ABD’de basın özgürlüğünü savunma komiteleri kurulmaya başladı. Türkiye’nin durumu malum: Çin ve İran ile birlikte dünyanın en büyük gazeteci hapishanesi…

Aslında solcu olmak şart değil insan olmak yeterli

Gazetecilik kuralına, usulüne, etiğine göre yapıldığında, yoksulların, sessizlerin, yetimle öksüzlerin, çaresizlerin derdini topluma ve iktidara aktaran, sorunlarına çözüm bulunması için çalışan bir kurum. Gazeteciliğin özünde, yapısında, doğasında itiraz, muhalefet, değiştirme isteği, olumluya gitme arzusu var.
Bu nedenle de Batı’da gazeteciler çoğunlukla solcu olmakla suçlanır, sağcı iktidarlar ve kesimler tarafından. Mesleği doğrudan suçlayamayan iktidar sözcüleri, hınçlarını mesleği icra edenlerden almaya kalkışıyor. Oysa ki gazeteci dendiğinde, daha ilk başta önemli bir ayırım yapmakta yarar var ki, bu ayırım maalesef ne bizde ne de genel olarak dış dünyada yapılıyor: Haber toplayan yazan, röportaj yapan ile bizde köşe yazarı denen yorum yapan, fikir beyan eden meslek çalışanı. Bu iki kategori de gazeteci olarak anılsa da, hem meslek erbabı olarak hem de yazarken farklı motivasyonlarla iş yapan insanlar. Gazetecilik, esas olarak somut olgu, somut bilgi mesleği olmasına rağmen, yanına belirli bir dozda ve mevcut bütün farklılıklarını vermek şartıyla ve niteliği açıkça belirtilmesi koşuluyla görüş, yorum ve değerlendirme çalışması. Yalnız burada dikkat: Bilgi ve fikir tamamen ayrı kavramlar. Bilgi, somut bir olguya dayandığı için tartışılması sözkonusu değil. Bilgi nesnel (Objektif) bir olgu. Oysa ki fikir, yorum ya da görüş, yazanın öznel (Sübjektif) bir değerlendirmesi. Her türlü tartışmaya açık. Bilgi ile fikir  birbirinin yerine geçebilecek mefhumlar değil. Oysa ki artık sadece bizde değil, Batı’da da bilgi diye fikir/yorum pazarlanıyor medyada. Hatta buna modern bir isim bile bulundu: Alternatif Olgu!

Muhabir ile yorumcu

Haberci, bir olayı izlerken, bir yere gidip röportaj (Söyleşi değil) yaparken, kendi şahsi siyasi-ideolojik bakışını, perspektifini mümkün olduğunca işine karıştırmaz. Haberci, gözlem yapar, inceler, araştırır, olayın/meselesinin farklı hatta zıt yanlarını/taraflarını dinler, topladığı tüm bu bilgi ve görüşleri haber formatına sokar ve okur kitlesine aktarır. Muhabirin işi olguyu doğru, kapsayıcı, ayrıntılı, derin ve bütün unsurlarıyla yazmaktır. İnandırıcı ve güvenilir olmak için elinden geleni yapar. Somut bilgi, belge, tanıklığa dayanır. İyi haberci, yazdığına yorum katmayan habercidir. Gerçi her yazar, seçtiği kelimelerle, kurduğu cümlelerle, yazısının inşaatında/kurgusunda kaçınılmaz olarak kendi siyasi-kültürel tercih ve geçmişinin izlerine ister istemez yer verir, ama bunu ayan beyan, bağıra çağıra bir yargı şekline dönüştürmediği sürece fazla sorun yok.
Fransız gazeteci Albert Londres’un dediği gibi ‘’Muhabir, kalemini yaraya batırır’’. Muhabir, düzgün giden işlerin üzerine değil, aksayan, bozuk, olumsuz olguların üzerine gider. İktidarın veya herhangi bir kurumun olumlu çalışmalarını yaygınlaştırmak için o kurumun bünyesinde maaşlı olarak çalışan, halkla ilişkiler uzmanları, reklamcılar ya da eski deyimle propagandacılar bulunur. Onlar gazeteci değildir. Hatta mesleki faaliyet olarak gazetecilerin yaptıklarının tam da tersini yaparlar.
Köşe yazarı, yorumcu ise olgu ile olay ile değil daha çok olayın değerlendirmesine, yorumlanmasına odaklanmıştır. Fikir ve görüş sahibidir, siyasi eğilimi bellidir, zaten okur da köşe yazarının bu kimliğini bilmektedir ve onu köşesini okurken siyasal bir tercih yaparak okur.

Biri somut öteki soyut

Gazetecinin, muhabirin ana hammaddesi gerçektir, halkla ilişkiler, reklam ve propaganda alanında faaliyet gösterenlerin temel sorunu ise savundukları davayı yaygınlaştırmaktır. Savundukları davanın doğru olması şart değil. Hatta genellikle olumsuz bir davayı olumluymuş gibi göstermek için yapılır bu ajit-prop.
Gazeteciliğin doğum aşamasında beliren bilahare deneyim ile olgunlaşıp saptanan ilke ve amaçlar, eskiden beri özellikle savaş ve kriz gibi olağanüstü hallerde görmezden gelindi. Gazeteciler bu sıkıntılı günlerde mesleklerini icra edemediler, kiralık kalem ya da propagandacı gibi çalıştılar.
Neo-liberalizmin yükselmeye başladığı 90’lı yıllardan bu yana ise gazetecilik, eski, klasik, geleneksel anlam ve işlevini artık çok büyük ölçüde kaybetti. İşini doğru dürüst yapan gazeteciler ise nesli tükenmekte olan meslekdaşlar haline geldi.
Aslında ruhu, içeriği, yaklaşımı ve çalışma tarzı büyük ölçüde solcu olan bu meslek, diğerkâmlık, başkalarının derdine ortak olmak, acı ve sıkıntılarla empati kurmak, olumsuzlukları yaygınlaştırarak olumlu çözümler aramak üzerine kurulu.

Zenaat idi bozuldu sanayi oldu ama…

Gazetecilik, bu mesleğe gönülden bağlı insanların icra ettiği bir meslek iken (1970’lere kadar), çalışma koşulları daha çok bir zenaatkarın ortamına benzerdi. Gazetecilik dünyasına o zamanlar mali sermaye henüz girmemişti. Gazetelerin sahibi holding patronları ya da inşaat şirketi sahibi insanlar değildi. O zamanlar patronlar da çekirdekten yetişme gazeteci idiler, başyazardılar mesela. (Ahmet Emin Yalman, Zekeriya-Sabiha Sertel, Yunus Nadi…vb…) Mavi tulumlarını giyinip matbaa makinelerini tamir eden patronlar da gördük.
Adı matbuattı ilk başta, sonraları, 60’lardan sonra basın demeye başladık. 80lerden sonra adı da değişti, medya oldu. Çünkü artık zenaat devri kapanmış, sanayi devri başlamıştı. O zaman da gelsin esas olarak kâr hırsı, gelsin arz-talep yaklaşımı, gelsin cıvık cıvık magazinler…en sonunda da geldi Saray’ın emrindeki kalem erbabı.
Medyayı, mali sermayenin boyunduruğundan kurtarmak, medya mülkiyetini münhasıran o medyada çalışan gazeteciler ile o medya organını okuyan, dinleyen, izleyen yurttaşlara aktarmak, ona kamu çıkarını asil bir şekilde savunma misyonunu geri vermek, zengin ve güçlülerin değil yoksul ve güçsüzlerin sesi olmak sıfatını yüklediğimizde, yurttaş ve toplum nezdinde hak ettiği itibarı iade etmiş olacağız gazeteciliğe ve gazetecilere.

TÜKENMEZ Dergisi sayı 36 İLKBAHAR 2020


14 Aralık 2019 Cumartesi

YENİ OSMANLI, ESKİ DERİN DEVLET, SONSUZ ÇIKMAZ



Suriye 

YENİ OSMANLI, ESKİ DERİN DEVLET, SONSUZ ÇIKMAZ

Tek Adam rejiminin bedbaht Suriye macerası geçmişi, bugünü ve geleceğinin yanısıra Ankara’nın içeride ve dışarıda uyguladığı plansız dönüşüm politikaları, çıkmazlarını sergiliyor.

Ragıp Duran

Arap Baharının bölgedeki yansıması olarak patlak veren Suriye iç savaşının Türk yönetimi ve Türkiye üzerindeki çok boyutlu ve çok olumsuz etkileri her geçen gün daha bariz bir şekilde ortaya çıkıyor.
Önce sorunun beş tayin edici boyutunu sıralayalım:
·       Suriye’deki savaştan kaçıp Türkiye’ye sığınan yaklaşık 4 milyon Suriyeli.
·       Yakın zamana kadar Suriye’nin özellikle Türkiye ile sınır bölgelerinde, kuzey’de ve kuzey doğu’da doğduğu sanılan iktidar boşluğunun Ankara tarafından doldurulmaya çalışılması
·       Aynı bölgede gün be gün oluşmakta olan özerk Kürt idaresinin Türk devleti tarafından terörizm bahanesi ile ortadan kaldırılma girişimleri
·       Moskova, Washington, İran, İsrail ile Şam rejiminin yanısıra yerli ve global Cihatçı güçlerin Suriye’deki iktidar kavgasına Ankara’nın ortak olma isteği
·       Bu girişimin Ankara’nın Washington, Moskova ve AB ile ilişkilerinde yarattığı gerginlik hatta çıkmazlar
Şimdi de her bir boyutun biraz ayrıntısına girelim:

  MİSAFİR İDİ SORUN OLDU
Dehası kendinden menkul Dışişleri eski Bakanı Davutoğlu’nun ünlü ‘’Komşularla Sıfır Sorun’’ politikası AKP’nin ilk başlarda bir vitrin malzemesi idi. Bu malzeme zamanla Eyyubi camiinde namaz kılma dönüşümüne uğradı. Hoş bu arada Süleyman Şah türbesi, PYD olmasaydı IŞİD’in eline geçip toz toprak haline gelecekti. Davutoğlu, ilk başlarda Suriyeli göçmenler konusunda istiab haddini 100 bin olarak açıklamıştı. Ne var ki bu sayı 4milyona yaklaştı. Bugün anlıyoruz ki, Erdoğan rejimi, daha o zaman, bu Suriyeli ‘’göçmen stokunu’’ hem içeride (Bilahare vatandaş yapılarak, ya da olası bir karışıklıkta hazır kıta olarak değerlendirmek için) hem de dışarıda Batı’ya karşı bir şantaj malzemesi olarak kullanmayı tasarlamış. Bu plan geri tepti. Çünkü, Türkiye’nin ekonomisi ile milli ve milliyetçi yapısı, bu kadar kalabalık bir Arap kitlesini ağırlamakta ve mas etmekte başarısız oldu. Türkiye’de anti-semitizm, sadece İsrail düşmanlığı ile sınırlı değil. Atasözlerinden de belli, Osmanlı’nın yıkılış efsanelerinden de belli ki, ‘’Arap’’ Türkiye’de ve Türkçe’de olumsuz bir sıfat. Zaten son yerel seçimler de gösterdi ki, ağır ekonomik sıkıntılar içinde kıvranan yurttaşlar, ülkedeki Suriyeli ’’misafirlere’’ pek hoş bir evsahipliği yapmak niyetinde değiller. Aslında Türkiye’de artık açıkça ırkçılığa dönüşmüş bir Suriyeli düşmanlığı mevcut.
Tek Adam rejimi, iki de bir, ‘’Kapıları açarım haa’’ tehdidiyle Batı’dan hem para almak hem de onları sıkıştırmak amacıyla Suriyeliler kartını kullanıyor. Bu konuda Avrupa başkentleri yatıştırıcı politikalarını halen tamamen terk edemedi.
Oysa ki, mülteci sorunu esas olarak ancak her insanın kendi ülkesinde huzurlu bir şekilde yaşamasıyla çözülebilir. Yani sorunun sonuçlarıyla değil, kaynağı ile uğraşmak gerekirdi. Ankara, bugün izlediği günü birlik, istikrarsız politikalar, işgalci ve mezhepçi yaklaşımlar yerine, Suriye’de iç savaşı sona erdirecek politikalar benimseseydi, belki yine mülteci ağırlamak zorunda kalabilirdi ama hem sayı bu kadar yüksek olmazdı hem de bu sınırlı sayıdaki Suriyeli göçmenler en kısa zamanda kendi topraklarına, evlerine dönebilirdi.

 ESKİ VE YENİ SORUNLAR
Ankara-Şam ilişkilerinde her iki taraftan bakıldığında önemli bir kaç sorun var: Misak-ı Milliye’ye geç olarak ve bazı manevralar sonucunda katılan Antakya (Hittitlerden mülhem Hatay diye bir isim uydurdular, binlerce yıllık İncil kenti Antakya’ya!) Suriye’nin resmi haritalarında Suriye toprakları olarak gösterilirdi.
Ankara, PKK’nin ve lideri Öcalan’ın uzun yıllar Suriye rejimi tarafından ağırlanıp desteklenmesini hiçbir zaman içine sindiremedi. Bu desteği unutmadı ve hınç biledi. Derin devlet, Kürt, Ermeni ve Pontos meselesi kadar olmasa da Türkiye’de yaşayan Arap azınlığa karşı her zaman kuşkulu ve kaygılı gözlerle baktı. Arap azınlığın arkasında kocaman bir Arap dünyasının bulunması merkezi Türk yönetimini tedirgin ediyordu.
Suriye iç savaşında, Kürtlerin, Şam rejimi ile Cihatçılar arasında başlayan kavgada, her iki tarafa da eşit uzaklıkta durup kendi bağımsız üçüncü yollarını inşa etmeye başlaması Ankara’yı en çok tedirgin eden gelişme oldu. Suriye’de Kürtlerin yaşadığı bölgelerde aslında bir iktidar boşluğu oluşmamıştı. Beştepe Saray’ı, Esad rejiminin kaybettiği toprakların IŞİD ya da diğer Cihatçı örgütlerce ele geçirilmesinden hiç rahatsız olmadı aksine zaten iyi ilişkiler içinde olduğu ve ‘’ılımlı muhalefet’’ olarak adlandırdığı kesimleri önce ‘’Özgür Suriye Ordusu’’ sonra ‘’Suriye Milli Ordusu’’ adı altında örgütleyip alana sürdü. (Sanki Esad rejiminin milli ordusu yokmuş gibi). Ankara yangından mal kaçırırcasına, kuzey ve kuzey doğu Suriye’yi, terörizm bahanesiyle işgal etmeye girişti. Oysa ki bu bölgedeki Kürt silahlı güçlerinin, YPG olsun SDF olsun, TSK’ya ya da Türkiye’ye yönelik bir tek silahlı eylemi yoktu. Meşru zemine geçmek için, MİT Başkanının ’da gizlice kaydedilen bir konuşmasında itiraf ettiği üzere, YPG/SDF’de bulunmayan orta ve uzun menzilli silahlarla Türkiye’den ya da Suriye topraklarından Türk hedeflerine yapılan atışlar kimseyi ikna edemedi.
Ankara, ABD, Rusya, İran ve İsrail’in güç, toprak ve egemenlik kazanmaya çalıştığı bir ülkede kendi varlığını ve gücünü de ispat etmeye çalıştı. Halbuki, Türk yetkililerin ‘’Esad bugün yarın gidici’’ tahminleri tamamen yanlış çıktı. Şimdilerde Şam’da ve Arap dünyasında ‘’Erdoğan mı önce gidecek yoksa Esad mı?’’ tartışması daha cazip hale geldi. İşgal, Ankara’yı Suriye’de başka bir konuma, kimliğe soktu.

      KÜRTLER OLMASAYDI NE İYİ OLURDU
Kürt meselesi Suriye sorununun kalbini/beynini oluşturuyor. Kürtlerin, Suriye’de ulus-devletin alternatifi olarak ortaya çıkan Demokratik Özerklik sistemini inşa etmeye başlaması, Ankara’da büyük bir panik yarattı. Çünkü bu girişim kaçınılmaz olarak Türkiye Kürtlerini de etkileyecek, merkezi jakoben Türk devleti büyük darbe alabilecekti. Hele bir de aynı dönemde, eskiden sadece bölgesel ve etnik çağrışımlı küçük/orta çaplı bir örgüt olan Kürt siyasi partisi, Türkiye partisi olma yolunda önemli adımlar atıp 6 milyon seçmenin iradesi ile TBMM’nin 3. büyük partisi haline gelmesi telaş ve paniği derin korkuya çevirdi. Başta HDP ile SDF/PYD olmak üzere Türkiye’deki ve Suriye’deki bütün Kürtleri kriminalize ederek tecrit etmek, hapsetmek, yok etmek Tek Adam rejiminin benimsediği yaklaşım oldu. Bugün neredeyse bütün dünya, TSK ve öncü gücü IŞİD ve El Kaide artığı Cihatçıların Suriye’de etnik temizlik yaptığını kaydediyor. Soykırım’dan söz eden ciddi devlet adamları, örgüt ve kesimler de var.
En kalabalık Kürt nüfusunu barındıran Türkiye’nin, İran, Irak ve Suriye’de yaşayan Kürtlerin de sorunlarını çözebilmesi için öncelikle kendi ülkesindeki Kürtlere özgürlük, bağımsız yurttaş ve kolektif kimlik haklarını tanıması gerekirdi. Bütün ‘’kardeşlik’’,’’ et-tırnak gibiyiz’’, ‘’Çanakkale’de beraber savaştık’’ nutuklarının hiçbir anlam ve değeri yok. Ankara, Kürt köylerini, yerleşim birimlerini yaktı yıktı, Kürt belediyelerine kayyım atadı, Kürtçeyi hala yasaklıyor, Kürtleri dövüyor, öldürüyor, yok sayıyor, malına mülküne el koyuyor. Bu vahşi politikalar yerine, belki de Özal’ın tasavvur edip gerçekleştiremediği Türkiye-Kürdistan Konfederasyonu tezi bile, bir hakim sınıf temsilcisi tarafından tasarlanmış olsa bile, bugünkü durumdan daha kötü değil. Kürtlerin geleceğine Kürtler karar vereceği için geleceğe ilişkin planları burada sınırlayalım. Ne var ki Türk derin ya da yüzeysel devleti, güneyde komşu Kürt devleti/bölgesi/yapısı istememek gibi bir lükse sahip değil. Hiçbir devlet zaten komşularını seçmek ya da beğenmemek hakkına sahip değil.

 NADİR AMA FELAKET BİR DURUM
Ankara’nın gözünü Kürt meselesi bürümüş olduğu için, bütün iç ve dış politikasını bir tek hat üzerine kuruyor: Kürt karşıtlığı. Bu durumda da Ankara, ABD, Rusya, İran, Suriye ve Cihatçılar arasında adeta bir ‘’Hokkabaz Topu’’ durumuna düşüyor. Washington’un Obama’dan bu yana ayrıca bütün Batı koalisyonunun IŞİD’e karşı savaşta, TSK yerine SDF’yi tercih etmesi bütün ittifak ilişkilerini altüst etti. Erdoğan, çeşitli bahanelerle ABD’ye karşıymış gibi görünürken, liseli aşık düzeyinde naz yapıp, Putin’e yaklaştı. Ancak Moskova da, en az ABD kadar, Suriye’de Esad’ın yanısıra Kürtlere de yakın. Afrin’de Ankara’ya büyük bir taviz verdi ama Rusya Savunma Bakanı ya da Dışişleri Bakanı hala SDF ile yakın ilişkilerini sürdürüyor. Erdoğan’ın Suriye’de özel hem de çok özel bir konumu var: Cihatçılarla iyi ilişkisi olan tek lider. Ayrıca Kürtlere düşman olan da tek lider. Zaten birinci konum ikinciyi zorunlu kılıyor. Bütün dünya ise Cihatçılara karşı ve Kürtlerle dost! Erdoğan, Putin’in de manevraları sayesinde Suriye’de Cihatçıların hamisi konumuna düştü. Aslında düşmedi hakikaten öyle.
Erdoğan, Suriye’de bağımsız bir politika izleyemiyor artık. Çünkü Nato üyesi ve ABD’nin stratejik ortağı olarak Washington’a bağlı, çünkü S400’lerle taçlanan yeni ortaklığı nedeniyle de Moskova’nın siyasetlerini hesaba katmak zorunda.

 BUNDAN SONRA…
Ankara’nın Suriye konusundaki bütün politikaları, Türkiye’yi dünyada tecride götürdü, zaten pek parlak olmayan ekonomiyi her geçen gün iyice çökertiyor. Kendisi açısından daha da önemlisi vakti zamanında yüzde 52’lere çıkmış olan seçmen desteği yüzde 40’ların altına düştü.
Erdoğan, bundan sonra Esad rejimi ile anlaşmaya çalışsa bile (Ki Şam’ın böyle bir isteği var mı ki?), ABD ve Rusya arasında en kıvrak figürlerini sergilese bile, AB’nin mümkün olmayan desteğini kazanabilse bile, Türkiye içindeki Kürt meselesini barışçı ve demokratik bir şekilde çözemezse (Ki bu konuda en küçük bir işaret bile yok) çıkmazın içinde debelenip kuyunun içinde bir süre daha bağırıp çağırabilir. Ki hiç kimsenin gelip de kuyuya ip atmayacağını bildiği halde…

TÜKENMEZ KIŞ SAYISI ARALIK 2019 / S 4-6





13 Aralık 2019 Cuma



M  A  V  İ    D  A  K  T  İ  L  O


RENAUD’NUN 
ÖNCE BÜCÜRLER VE ÇOCUKLAR’I

Herkesin anayurdu çocukluğudur

Ragıp DURAN

3 yıl aradan sonra Önce Bücürler ve Çocuklar albümüyle geri döndü kıdemli anarşist-romantik şarkıcı. 29 Kasım’da çıkan albümde bir düzine yeni şarkı var. Ses düzeltici filtreler, bilgisayar marifetleri filan yok. Sesi nasıl çıkıyorsa öyle kaydedilmiş. Hüzünlü, kırık, parçalı bulutlu, hatta yaşlı bir ses. Ama güzel ve etkileyici

Ragıp DURAN

Renaud sadece müzisyen değil, Fransa’da her yıl yapılan “En Çok Sevilen Şahsiyet” anketinde son yirmi yılda hep ilk beşe giren bir isim. Albümleri, yazdığı ve hakkında yazılan kitaplar bazen milyonlarca, çoğu zaman da yüz binlerce satan bir kahraman.

Yeni albümü 29 Kasım günü çıktı: Önce Bücürler Ve Çocuklar (Les mômes et les enfants d’abord). Albümün başlığı, Renaud’nun ustası Brassens’e bir selam. Zira, Brassens’in en bilinen şarkılarından birinin adı “Önce Arkadaşlar” (Les copains d’abord). Üstelik Renaud, sadece Brassens şarkılarından oluşan bir albüm yapmıştı. 
Bu 17. albümü. Önce öyküsü: Son olarak 120 konserlik turnesinde Renaud izleyiciler arasında çok sayıda çocuk olduğunu saptıyor. “Önlere gelip bana bir şeyler söylüyorlardı. Argo sözler, belden aşağı deyimler kullanıyorlardı. Veletler çok sever bu tür lafları.” Renaud böylelikle üç kuşağa hitap eden bir şarkıcı olduğunu anlıyor. Bir de tabii “Kayıp Cennet” olarak adlandırdığı çocukluğuna olan özlem, başta kendi çocuklarına (Lolita 39, Malone 13) duyduğu sevgi ve şefkat albümün lirik altyapısını oluşturuyor. Aslında, Seferis’in bir dizesi galiba, “Herkesin anayurdu çocukluğudur”. Sonlara doğru haliyle başa dönülüyor.


Önce Bücürler Ve Çocuklar çocuklara yönelik bir albüm değil. Renaud’nun kendi çocukluğunu andığı, çocukluğun saflığını ve fırlamalığını anlattığı bir albüm. “Büyük çocuklara ve hep çocuk kalmak isteyenlere” demiş.

“Sesi artık öksüz, ama sözcükleri henüz değil” başlığını kullanmış bir eleştirmen. Bir önceki albümdeki “Sözcükler” şarkısını hatırlayalım. Bir hayranı ise “Mesele Renaud doğru mu şarkı söylüyor, yoksa yanlış mı değil. Mesele Renaud’nun hakiki şarkı söylemesi” demiş.

Bücürler doğal bir Renaud albümü. Çünkü bir önceki albümde kullanılan ses düzeltici filtreler, bilgisayar marifetleri filan yok. Sesi nasıl çıkıyorsa öyle kaydedilmiş. Hüzünlü, kırık, parçalı bulutlu, hatta yaşlı bir ses. Ama güzel ve etkileyici.

Bücürler’in lansmanı albümün çıkışından bir hafta önce, Renaud’nun çocukken gittiği anaokulunda yapıldı. 29 Kasım’dan bu yana yeni albüm hakkında yazmayan gazete, dergi, internet sitesi kalmadı Fransa’da. Hepsi de övgü dolu.

Renaud, birçok sanatçı gibi bunalımlı bir hayat yaşamış, yaşıyor. Hele bu yıl hem annesini hem de kardeşini kaybetti. Alkol bağımlılığından kurtulmak için tedavi gördüğü sırada düştü, ayak bileğini ve bir kolunu kırdı. Dokuz aydır ağzına Fransız rakısı Pastis (Marsilya’nın tek zehiri) koymuyor. Babası Almanca tercümanı olduğu ve Paris’in Nazi işgali sırasında Almanlara çalıştığı için, işbirlikçi olmak suçlamasıyla karşı karşıya. “Sevmiyorum babamı / Sert bir adamdı.”

Başından iki evlilik geçmiş, ikisi de boşanmayla sonuçlanmış. Fazlaca pimpirikli.


Seferis’in bir dizesi galiba, “Herkesin anayurdu çocukluğudur.” “Önce Bücürler Ve Çocuklar” Renaud’nun çocukluğunu andığı, çocukluğun saflığını ve fırlamalığını anlattığı bir albüm. “Büyük çocuklara ve hep çocuk kalmak isteyenlere” demiş.


Müzisyenliğe sokak şarkıcısı olarak başlamıştı. Sonra efsanevi şaklaban Coluche’le birlikte café-chantant’larda sahneye çıktı. Coluche ölünce balataları sıyırmıştı. En son Johnny Hallyday rahmetli olunca “eyvah, sıra bana geliyor” kaygısına kapıldı. Ama esas mesele şu: Renaud kenar mahallenin bıçkın delikanlılarının ve sıkı kızların şarkıcısı. Olağan mekânı banliyöler(di). Bugün hâlâ vücudunun yarısı dövmeli, kırmızı fuları boynunda, deri ceketi, zincirleri ve çizmeleriyle dolaşıyor etrafta. Ee, 67 yaşında kaldırması zor bir kimlik.

Bücürler’de 70’li yılların soft rock’ının esintileri var. Bir şarkıda, okulda okuma- yazma öğrenirken “Bir tek rock’n’roll yazmasını öğrendim” diyor. Piyano, gitar, keman ve akordeon ön planda. Müzikleri eski damat Renan Luce, eski eşi Romane Serda ile yine eski aranjörleri döşemiş. Biraz country, blues ve balad havaları da geliyor kulağa.

Albümde 12 yeni şarkı var: “Sınıf Arkadaşlarım”, “Çürüyüp Gitmeyeceğiz”, “Küçük Yengeçle İstakozun Aşkı”, “Yatağımın Altında Bir Canavar Var”, “Etraf Şenlenecek”, “Şimdi Teneffüs”, “Montsouris Parkı”, “Lolita”, “Pin pon”, “Hayvanlar”, “Okulu Yaktılar”, “Sevmiyorum Hiçbir Şeyi”.

Bücürler’in bir özelliği de, çocukların en sevdiği çizerlerden biri olan Zep’in (Titeuf’ün yaratıcısı) albümün kapak ve kitapçığını illüstrasyonlarıyla süslemesi.

Renaud hâlâ angaje bir sanatçı: Savaşa karşı barışı, boğa güreşlerine karşı hayvanları, ebeveynlere karşı çocukları, yerleşik düzene karşı çevreyi savunmaya devam ediyor.

Bu albümde Renaud’nun her zaman yer verdiği Araplardan, göçmenlerden, yabancı işçilerden pek söz yok. Renaud biraz ahlâk hocası olmuş, ot, sigara ve alkolün zararlarını da anlatıyor bir parçada: “Eskiden ona Tilki Renaud derlerdi / Sadece süt içtiğinden beri Sakin Renaud diyorlar.” Son söyleşilerinde, magazin basınını tekzip ederek “Bilincim, sağlığım yerinde. Ama yeni bir turne düşünmüyorum” dedi.

Bir şarkıda John Wayne’in adı geçiyor. Renaud’nun en sevdiği Amerikalı şarkıcı Bruce Springsteen’in şarkısında da geçer Wayne’in adı. “Lolita” kızına olan tutkusunu anlatıyor. Daha önceki “RS & RS” şarkısında olduğu gibi, yine kelime ve harf oyunlarıyla 39 yaşındaki “bebeğine” sesleniyor. Bir gönderme de Bob Dylan’a var. Bir önceki albümde de vardı. Bu sefer sınıf arkadaşlarından birinin adının Dylan olduğunu söylüyor.
Sonuç olarak, saf bir Renaud albümü.

Chapeau!

ARALIK 2019 - ŞUBAT 2020 · 
EXPRESS 59  


2 Aralık 2019 Pazartesi

Medya Darbesi Darbe Medyası

MEDYA DARBESİ/ DARBE MEDYASI
R  a g ı p  D u r a n

Dünyada son yıllarda gerçekleştirilen darbelerde medya nasıl bir rol oynadı?
Mısır'dan Venezüela'ya, Tayland'dan Kolombiya'ya
medya ile darbecilerin karanlık ilişkileri

TÜKENMEZ dergisinin son sayısında bir dosya 


MEDYA DARBESİ/DARBE MEDYASI

·       Mısır’da, Venezuela’da, Tayland’da, Guatemala’da, Kolombiya’da…dünyanın dört bir yanında askeri olsun siyasi olsun bütün darbelerin öncesinde, sırasında ve sonrasında medya çok önemli bir rol üstleniyor. Bütün darbecilerin medya ile ilişkilerine baktığımızda 12 Mart’ı, 12 Eylül’ü ya da Gezi Direnişini hatırlıyoruz.

RAGIP DURAN

‘’Darbe’’ ve ‘’Medya’’ sözcüklerinin geçtiği İngilizce ve Fransızca haber, yorum, inceleme ve akademik çalışmaların sayısı milyonları geçiyor. Başlıkları esas alarak hızlı bir tarama ile aralarından 12 yazı üzerinde yoğunlaştım. Altını çizerek okurken bu yazıları, her seferinde Türkiye’deki uygulamalar çıktı karşıma. Bizim solcu, demokrat enternasyonalimiz varsa, ABD’nin, işbirlikçilerinin ve dünyadaki bütün askeri ya da sivil darbecilerin de çok sayıda ortak yanları var.
Darbe yapmak için, az çok meşru sayılabilecek bir zemin, bir ortam hazırlamak gerek. İşte bunu sağlayan da medya. Darbe sırasında ve sonrasında da darbeyi sağlama almak, darbeyi haklı gösterme görevi de yine medyaya ait.
Uzmanlar yine de bir noktaya dikkat çekiyor: Medyanın kendisi yapmaz darbeyi. Ama medya desteği olmadan da doğru dürüst darbe olmaz.
Sonuç olarak, egemen sınıflar açısından, tayin edici olan, ya mevcut iktidarlarını korumak sağlamlaştırmak ya da iktidarı kaybettikleri zaman onu yeniden ve kısa süre içinde, şiddetle, silahla, baskıyla kazanmak için darbe planlamak ve gerçekleştirmek.

Tükenmez okuru, yakından bildiği için ayrıca bizzat yaşamış olduğu için Türkiye’deki darbeler ve Türkiye medyası konusunda çok fazla bilgi ve yoruma ihtiyaç duymaz. Bu nedenle sadece yabancı ülkelerdeki darbe-medya ilişkisi konusunda okuyup altını çizdiğim bölümleri biraz yorumlayarak, bazen ekler yaparak çevirmekle yetindim. Meselenin anlaşılabilmesi için bu yöntem yeterli geldi bana.

MISIR: GAZETECİ Mİ REJİMİN BEKÇİSİ Mİ?
Mısır’da ulusal medya, iktidarı kaybeden Müslüman Kardeşler kökenli Mursi döneminde son derece saldırgan bir gazetecilik uslubundan darbe sonrasında son derece iktidar yanlısı bir gazetecilik tarzına geçti.
Devlet medyası da özel medya organları da askerleri öven tek tip mesajlar yayınlıyor. Bu mecralarda muhalifler dışlanıyor ve onlar Devlet açısından mutlak bir tehlike olarak sunuluyor. Üstelik medyaya göre muhaliflerin denetim altına alınmaları yetersiz muhaliflerin ortadan kaldırılması gerektiğini savunuyor.

Muhalefet, devlet ve medya tarafından terörist olarak nitelendiriliyor ayrıca medyada farklı görüşlere hiç yer verilmiyor.

Mübarek döneminin sonlarına doğru özel sektör medyasının yeniden ortaya çıkması modern gazeteciliğin medyada yeniden boy göstermesini ayrıca muhalif seslerin biraz olsun duyulmasını sağladı. Ne var ki, özel sektör medyası, rejim yanlısı iş dünyasının devlerinin mülkiyetindeydi dolayısıyla ‘’bağımsız medya’’ çerçevesi içinde ele alınamıyordu. (…)

Öncelikle, otosansür gelenek ve alışkanlığının güçlü olduğu Mısırlı gazeteciler dünyasında, gazeteciler kendilerini rejimin bekçisi olarak algılıyordu

Gazeteciler, iktidarın icraatlarını sorgulamak yerine, devletle olan ilişkileri nedeniyle, yani gazetecilerin kendilerini rejimin bekçisi olarak görmeleri nedeniyle, rejimin istikrara kavuşması yönünde etkinlik gösteriyor. Bu rol öyle bir ortam yaratıyor ki, gazeteciler paranoyak bir şekilde, Mısır’a karşı dış güçlerin sözümona komplolarından söz etmek zorunda kalıyorlar. Mesela aslında ciddi bir yayın olan Al-Wafd gazetesi, birinci sayfada manşetten verdiği bir haberde, ABD Başkanı Barak Obama’nın Müslüman Kardeşler’in gizli bir üyesi olduğunu yazdı.

İddia edilen terörizm tehditi, her türlü hak ve özgürlüğün ihlalinin gerekçesi olarak öne sürülüyor.

Mısır’da medya elitleri ile rejim arasındaki ittifak organik bir ilişkidir. İki taraf arasındaki sıradan siyasi paralelliğin yanısıra bu ittifak her iki tarafın hayatta kalmasını sağlayabilecek bir birlikteliktir.

Mısır Medyasının Darbedeki Rolü, Fatima el İssawi, LSE, 2014

LATİN AMERİKA: MEDYA, NEO-LİBERAL İKTİDARIN MÜTTEFİĞİ

Medya, modern darbelerin demokrasiyi savunmak için yapıldığını iddia ediyor.

Latin Amerika’da farklı darbe türleri ya da darbelerin farklı isimleri vardır: ‘’Golpe Blando’’, ‘’Kurumsal’’, ‘’Hafif’’ ya da ‘’Yargısal-Parlamenter’’.

Aslında, ABD ve AB ile uluslararası sağcı odaklar tarafından desteklenen Latin Amerika sağcıları için, demokrasi ancak sağcılar iktidarda ise tolere edilebilir bir sistemdir.

Medya, darbe öncesinde gerçekleştirilen bütün istikrarsızlaştırma operasyonlarını, Anayasal çerçevede demokrasinin korunması olarak sunuyor.

Medya aygıtı artık bir karşı-iktidar olmaktan çıktı, bu mekanizma neo-liberal iktidarların bir müttefiği haline geldi.

Şurası kesin ki, son 15 yıl içinde Chavez, Kirchner, Lula, Correa, Morales ve diğerleri neo-liberal politikalara set çektiler. İşte onlara yüklenen suç bu.

Haber lüks değildir bir haktır, İNVESTİG’ACTİON, Maurice Lemoine, Aralık 2016


FRANSA: MEDYATİK DARBE
Devlet Başkanının medyanın tümüne el koyması önceden programlanmış bir eylemdir.
Macron, alafranga Putin gibi…

Medyatik Darbe, Laurent Neumann Aralık 2008

VENEZUELA: SIKIŞINCA HAYVAN BELGESELİ YAYINLADILAR

Venezuela’da bütün ölçülerini ve onurunu yitirmiş bir basın… ‘’Bu kadar yalan yeter!’’ ‘’Darbeci medyacılar!’’

Demokratik olarak seçilmiş devlet başkanı darbeyi savuşturduktan sonra görevinin başına döndüğü gün, basın o kadar üzgündü ki hiçbir gazete çıkmadı. Televizyonlarda da haber bültenleri yerine hayvan belgeselleri yayınlandı. (Penguen?) İşte o gün, Venezuela’daki sıradan yurttaş ile özel sektör medyası arasındaki gerçek kopuş yaşandı.

(Solcu) Hükümetin sözcüleri ya da hükümetin eylemlerini destekleyenler hiç bir zaman TV’deki tartışma programlarına davet edilmedi. Göstermelik anlamda bile objektif olmak diye bir sorunu olmadı medyanın. Medyatik olarak tam bir dengesizlik vardı ekranlarda. (Yönetimi destekleyen) çoğunluk gazete ve ekranlarda küçük bir azınlık olarak yansıtılıyordu.
Etik kurallar sürekli olarak ihlal ediliyordu. Niyet okumalar, söylentiler, temelsiz suçlamalar haber olarak sunuluyordu. Venezula’nın en önemli gazetesi El Nacional’ın Genel Yayın Yönetmeni Miguel Enrico Otero 3 Ağustos günü gazetesinin kuruluşunun 61. Yıldönümünde yaptığı konuşmada itiraf etti: ‘’Açık bir şekilde söylemem gerekir ki, bu hükümete karşı biz tarafsız olamayız’’.
Chavez karşıtı medya, bir yandan ülkede basın özgürlüğü olmadığını iddia ederken, bir yandan da Chavez’in diktatör olduğunu, ‘’kafayı üşüttüğünü’’ yazıyor, onun ‘’faşist, darbeci ve terörist’’ olduğunu ilan edebiliyordu. Üstelik de bu saldırılar cezasız kalıyordu.
Venezuela’nın sosyal-demokrat eski devlet başkanı Carlos Andres Perez, IMF reçetelerini uyguladıktan sonra kendi partisi tarafından yolsuzluk yaptığı gerekçesiyle hakkında soruşturma açılmıştı. Peres çareyi Miami’ye kaçmakta buldu. Ve oradan yayınladığı açıklamada, ‘’Chavez’i iktidardan kovmaya çalışıyorum. Bunu şiddet sayesinde gerçekleştireceğiz’’ dedi. Sosyalist Enternasyonal’in Başkan Yardımcılığını da yapmış olan bu şahıs yakın geleceğe ilişkin planlarını da açıkladı: ‘’2 ya da 3 yıllık bir geçiş dönemine ihtiyacımız olacak. Bu geçiş dönemini bir Cunta yönetebilir. Chavez ise bir köpek gibi ölmelidir çünkü o buna layık’’.

Latin Amerika kıtasının tümünde olduğu gibi Venezuela’da da büyük medya organları oligarşiyi oluşturan ailelerin mülkiyetinde. 10 büyük ulusal günlük gazetenin 9’u koyu Chavez karşıtı. Radyo ve televizyonların yüzde 95’i özel sektörün elinde ve hepsi de hükümete karşı.

Venezuela Medya Gözlemevi sorumlusu Maryclen Stelling ülke medyasının haritasını şöyle çıkarıyor: ‘’İletişim araçlarının sahipleri ve yöneticileri, milletvekili, senatör ya da geleneksel partilerin yöneticileri aynı zamanda. Onlar, kendi çıkarları doğrultusunda kanunlar çıkartıyor. Yani onlar da iktidarın bir parçası , iktidarı paylaşıyorlar böylelikle kazançlarını da artırıyorlar.’’
Medya uzmanı sosyolog Alejandro Boscan’a göre, ‘’Medya, muhalefetin fikirlerini yaygınlaştırmakla yetinmiyor, o muhalefetin öncüsü gibi davranıyor ve muhalefetin siyasi projesini inşa ediyor’’.

Halkın %80’inin yoksulluk eşiğinin altında yaşadığı bir ülkede, Chavez hükümeti, bağnaz bir şekilde uygulanan ultra liberal politikaları terketti. Şimdiye kadar sadece üst sınıflara dağıtılan petrol gelirlerini daha geniş halk kesimlerine vermeye başladı. Geniş çaplı bir toprak reformu yaptı. Mikro kredi girişimi başlattı. 1 milyondan fazla yurttaş okuma-yazma öğrendi. Parasız eğitim yasa ile güvence altına alındı. İlk kez, 10 bin Kübalı gönüllü doktorun desteğiyle gecekondu sakinlerinin sağlık hizmetlerine erişimi sağlandı. Yeni Anayasa, her düzeydeki karar alma mekanizmalarına her yurttaşın katılım hakkını sağladı. Şimdiye kadar hep dışlananlar ilk kez yurttaş olmanın onurunu tanıdı. Bu insanların bugün söz hakkı var ve daha iyi bir geleceği düşleme imkanı doğdu.
Darbe rüyası gören medya, Fernando Malverde, Ocak 2005

ARJANTİN:CUNTA ÖZEL SEKTÖR MEDYASINDA DA VAR

Daha önce Arjantin, Uganda ve Şili’de, geçtiğimiz hafta da Harare’de gördüğümüz üzere, darbe yapmaya kalkışan askeri unsurlar güç kazanmak için her seferinde medyayı ele geçirmeye, etkilemeye özel önem verir.

İletişim formatlarında sosyal medyanın egemenliği döneminde, geleneksel devlet radyo istasyonları ile televizyon kanallarının darbe günlerinde ulusal ve bölgesel etkisi nedeniyle ayrıca da ele geçirilmesi kolay olması sayesinde özel bir önemi sözkonusu.

Arjantin’de, darbeden haftalar ve aylar sonrasında, medya, rejimin mesajlarını iletme/yaygınlaştırma konusunda, otoritesini yerleştirme, korku salma ve sol muhalefeti ezme projesini meşrulaştırmada önemli bir misyon üstlendi. Medya, darbeciler için o kadar tayin edici idi ki, darbeden hemen sonra devlet radyo ve televizyonlarına doğrudan el koyan askeri cunta, ülkenin en popüler günlük gazetelerinin sahipleri ile de ortaklıklar kurdu.

Arjantin’de araştırmacı/soruşturmacı gazeteciliğin kurucu babası olarak anılan İrlanda kökenli gazeteci Rodolfo Walsh, 1976’daki askeri darbenin birinci yıldönümünde ‘’Bir Yazardan Askeri Cunta’ya Açık Mektup’’ başlıklı bir metin kaleme aldı ve tüm gazetelerle yabancı muhabirlere dağıttı. Walsh mektubunda, rejim tarafından ‘’kaybettirilen’’ muhalif sayısının giderek arttığını, hapishanelerdeki tutuklu ve mahkumların durumunu, aydınlara yönelik baskıları ve sansürü dile getirmişti. Mektubunu dağıttığı günün ertesinde Walsh’ın adı da Buenos Aires’de ‘’kaybettirilenler’’ listesine dahil edildi.

Medya ve Askeriye, Muireann Prendergast, Kasım 2017

DARBECİLER VE MEDYA: 500 YILDIR AYNI YÖNTEMLER

Görünüşe göre başarısızlıkla sonuçlanan darbenin hemen sonrasında Türkiye’den gelen net olmayan haberlere baktığımızda, savaş ya da barış dönemlerinde, iktidar heveslilerin 500 yıldır aynı şekilde medyayı denetleme/ele geçirme kalıbını kullandıklarını görüyoruz. Devrimler yavaşça ya da hızlı bir şekilde, şiddetli bir biçimde ya da barışçı yolla gerçekleşiyor ama onlar da gerçeği denetim altına almak ya da tahrif etmek için hep aynı kalıpları kullanıyor. 500 yıl boyunca değişen tek unsur teknoloji ve teknolojinin kullanımı.
Kullanılagelen kalıp şu: İktidar, haber üretim/dağıtım noktalarını merkezileştiriyor, gerektiği zaman haber akışını kesiyor/kapatıyor. Kanalı açık bıraktığında da haber akışını sıkı bir şekilde denetliyor ve yönlendiriyor. Ayrıca kendisinden başka herhangi bir kutbun/kesimin yayın yapmasını yasaklıyor/engelliyor.
Erdoğan’ın darbe gecesi, halkı darbecilere karşı direnmeye çağırırken sosyal medyayı kullanması bir ironi, bir çelişki olarak algılanabilir. Halbuki bu tutum, tüm medya kanallarının iktidardaki azınlık tarafından kullanılması gereğinin bir tezahürü. Erdoğan kendi mesajını vermek için sosyal medyayı kullandı. BU durum, Erdoğan’ın başkalarının sosyal medya mesajlarını yasaklaması/engellemesi ile çelişkili değil.

Yerleşik düzen yanlılarının iktidarlarını korumak ya da daim kılmak için yaptıklarına baktığımızda 500 yıldır yeni bir biçim, yaklaşım ya da içerik göremiyoruz. Tarih boyunca habercilik savaşlarını incelediğinizde, Roma İmparatorluğundan bu yana görüyoruz ki, iktidarda olan kesimler, bu gücü iktidarlarını sürdürmek ve daha da güçlendirmek için kullanıyor.

Unutmayın ki, özgürlükler kas gibidir: Bazılarını rahatsız etse de düzenli bir şekilde ve tam olarak onları kullanmak şarttır. Kullanmazsak kaslar ve özgürlükler, körelir, çürür hatta ölür


Darbelerde Medya Denetimi ve Medya Kesintisi Tarihi,
Rick Falkvinge, 16 Temmuz 2016

ABD: HALK MEDYAYA NEDEN GÜVEN DUYMUYOR?

Medyanın tarafgir davranması yeni bir şey değil. Bir çok anket ve araştırma ABD’de gazetecilerin, muhabirlerin önemli bir çoğunluğunun liberal ve Demokrat Partisi yanlısı olduğunu gösteriyor. Bir kaç onyıl önce bu kümede muhafazakarlar ve Cumhuriyetçi Parti yanlıları çoğunluktaydı. Dengeli bir habercilik belki de gerçekçi olmayan bir beklenti ama 2016’da bir çok medya kurum ve kuruluşunun tutumunu tarafgirliğin de ötesinde bir kavramla açıklamak gerekir. Gazetenin birinci sayfası editoryal sayfa değildir. Belki de bu nedenle bütün anket ve araştırmalarda medya, halkın güven duyduğu kurumlar listesinde hep sonlarda yer alıyor.

Bir Medya Darbesi, Barry Casselman, Ekim 2016





BREZİLYA: TV GLOBO DARBE FABRİKASI

Brezilya’da TV Globo ve diğer büyük medya organlarının rolünü hesaba katmadan demokrasinin nasıl mahvedildiğini anlamak mümkün değil.
TV Globo Yurttaş Kane’den daha fazla güce sahip.
‘’Darbe Fabrikası’ başlıklı belgeselde Brezilya’daki darbeler arasındaki ilişkiler ve medyanın rolü sergileniyor.
TV Globo, 2016’daki darbeye zemin hazırlamak için eski Başkanlar Lula ve Dilma’nın Brezilya İşçiler Partisini yayınlarında sürekli olarak şeytanlaştırdı.
Darbe Fabrikası Bir TV Kanalı, Victor Fraga, Nisan 2018

TAYLAND: SON 80 YILDA 18 DARBE VEYA DARBE GİRİŞİMİ
Ordu, ülkedeki tüm radyo ve televizyonların yayınlarını durdurmasını ve sadece yeni rejimin bildirilerini yayınlamasını zorunlu kıldı. Askeri rejimin bir sözcüsü,’’ Halka doğru haberler verilmesini sağlamak için bütün radyo ve televizyonlar yayınlarını kesecektir’’ açıklamasını yaptı. Aynı sözcü, ‘’5 kişiden fazla insanın bir araya gelmesi, toplanması, siyasi nedenlerle yasaklanmıştır. Bu yasağa uymayanlara 1 yıl hapis ve/veya 10 bin baht (1540 TL) para cezası verilecektir.’’ duyurusunu yaptı.

Tayland’da yaklaşık son 80 yılda 18 darbe ya da darbe girişimi gerçekleşti.

Sıkıyönetim ilan edildikten kısa bir süre sonra Ordu, başkent yakınlarında gizli 4 silah deposunun bulunduğunu açıkladı. (Ümraniye)

Tayland’da Darbe: Ordu medyayı susturdu ve sokağa çıkma yasağı ilan etti, Barry Casselman,Mayıs 2014

GUATEMALA: SOĞUK SAVAŞTA KOMÜNİZM BAHANESİ
Medya, Güney Amerika kıtasında, ABD’nin resmi politikasından çok daha açık bir şekilde, kıta ülkelerinin iç işlerine karışması konusunda önemli bir rol oynadı.
Medya, 1823’deki Monroe Doktrininden bu yana ABD’nin Latin Amerika ülkelerine doğrudan ya da dolaylı müdahalelerinde kasıtlı ya da dolaylı, ama hep bir rol oynadı. Bu durum, medyanın tek başına, ABD politikalarını inşa edip uyguladığı ya da bu politikalardan daha önemli ya da daha etkili olduğu anlamına gelmiyor. Medya, Amerikan kamuoyunun Latin Amerika hakkındaki kanaatlerini oluşturmada önemli bir araçtı. Bu kanaatlerin yaratıcısı değil.
Amerikan medyası, iktidarın Latin Amerika’da uyguladığı politikaların Amerikan yurttaşlarınca kabul edilebilir hale getirilmesi yönünde yayınlar yaptı. Bunu başarmak için de çoğu zaman gerçekleri ya gizledi ya da tahrif etti, milli çıkarlar temasını kullandı, rakiplerin gücünü abarttı ve tutumunu da düşmanlaştırdı.

ABD medyası, ABD’nin Latin Amerika politika ve uygulamalarını hiç sorgulamadan benimsedi, meşrulaştırdı ve yaygınlaştırdı. Washington’un dış politikasını eleştirenler ile saldırıya uğrayan, darbe planlanan ülkelerdeki muhaliflerin görüşlerine hiçbir zaman yer vermedi. Amerikan medyası Guatemala başta olmak üzere darbe planlanan ya da yapılan ülkelerdeki gerçek durumu hiç bir zaman objektif kriterlerle haberleştirmedi. Sadece Amerikan resmi görüşünü yaygınlaştırdı. ABD’nin ‘’Babacan tavrının’’ reklamını yaptı, ABD iş dünyasının bölgedeki çıkarlarını milli çıkarlar olarak sundu. Latin Amerika ülkelerindeki yönetici elit tabaka ile Washington arasındaki ekonomik, mali çıkarlara hiç değinmedi.
Kuşkusuz Soğuk Savaş ortamı ABD’nin Komünizm ve Sovyet yaygınlaşması temalarını kullanmasını da kolaylaştırdı. Zayıf ve küçük ülkeler ‘’Komünizm Belasından’’ korunacak Amerikan liberal demokrasisi tesis edilecekti.
Latin Amerika’daki Amerikan yanlısı darbelerin ortak bir yanı var: Bu ülkelerde ne zaman sosyal-demokrat ya da sol bir lider ya da parti iktidara gelse ülke zenginliklerinin Amerikan şirketlerine peşkeş çekilmesine karşı çıkıyor ayrıca ülkede tarım reformu, okuma-yazma seferberliği gibi girişimler gerçekleştiriyor. Ülke halkının bağımsız ve özgür olmasını sağlayan bu tür girişimler ABD’nin sözkonusu ülkedeki hem ekonomik çıkarlarını hem de manevi/ideolojik egemenliğini tehlikeye attığı için Washington, eskiden iktidarda olan yerli işbirlikçileriyle hemen harekete geçiyor.
Medya, bu durumda, Guatemala olsun, Nikaragua olsun hemen kampanyalar başlatarak, bu ülkelerin ‘’Sovyet uydusu haline geldiğini öne sürüp, duruma müdahale edilmezse sosyalist fikirlerin ABD’ye kadar sirayet edebileceğini’’ iddia etmeye başladı. Amerikan medyası darbe yapılan Latin Amerika ülkelerindeki durumu betimlerken, meselenin iç savaş olduğunu ileri sürüyor, dış müdahaleden hiç söz etmiyor.
Amerikan medyası Latin Amerika’daki darbelerde tayin edici roller oynayan ABD Büyükelçileri, yerel orduların Amerikancı komutanlarını da yere göğe sığdıramayıp ‘’Yurtsever’’, ‘’Komünizme karşı mücadelenin büyük kahramanı’’ gibi sıfatlarla övüyor, övdü.
Guatemala darbesi sırasında ABD medyası tamamen resmi politikanın sözcüsü gibi davranırken, gazeteciliğin temel ilkesi olan iktidarı sorgulamak, resmi açıklamaların doğruluğunu denetlemek ve karşı görüşlere yer vermek gibi misyonların hiç birini yerine getirmedi. Propaganda ile haber arasındaki kalın çizgileri görmedi, göstermedi. ABD medyasında Latin Amerika’nın görüş, tutum ve bildirileri yayınlanmazken sadece Washington’un bakışı meşrulaştırılarak yayınlandı.
Guatemala (1954) darbesi aslında Soğuk Savaş’ın en yoğun olduğu dönemde, reklam, halkla ilişkiler ve propaganda ustası Bernays’ın da katkıları ile Amerikan halkına son derece olumlu bir gelişme olarak sunulabildi. Bu propaganda mekanizması sayesinde Amerikan kamuoyuna göre, Komünizm tehlikesi tavan yapmıştı, Guatemala’da Sovyet yanlısı bir hükümet devrilerek komünizme ağır bir darbe vurulmuştu. Oysa ki, o zamanlar SSCB’nin Guatemala’da kayda değer bir varlığı bile yoktu.

Bu dönemde genel olarak basın Soğuk Savaş ortamından/ideolojisinden büyük ölçüde etkilenmişti. Fransa’nın Vietnam’da Dien Bien Phu’da komünistlere yenilmesi de ‘’Hür Batı Dünya’’da şok etkisi yaratmıştı. McCarthyism yani cadı avı, komünist korkusu ile bu dönemde en üst düzeye çıktı.

Christian Science Monitor (Hem koyu dindar bir gazete hem de Guatemala’daki muz üretim sektörünün en önemli şirketi United Fruit Company’nin merkezi olan Boston’da yayınlanıyor), Newsweek, The New York Times, Time ve The Nation gibi gazete ve dergiler, tarihinde ilk kez seçimle demokratik bir yönetime kavuşan Guatemala’da, mevcut olmayan bir komünizm tehlikesi yaratıp, küçücük bir ülkede Washington’un yaptığı darbeye zemin hazırladı ve darbeyi savundu.

ABD Medyası ve 1954 Guatemala Darbesi, John Kyle Day, Aralık 2000

ABD: DARBENİN UYGULAMALI EL KİTABINI YAZDILAR

Darbe yapma tekniği judo tekniği gibidir. Darbeyi planlayanlar, devlet gücünü, imkan ve araçlarını siyasetin baronlarına karşı kullanmalıdırlar. Bu yöntemde sızma ve yıkma-devirme sürecinde güvenlik güçlerinin küçük fakat kritik bir bölümü yıkıcı-devirici gücün ana çekirdeği olur, geri kalan bölümler de geçici olarak nötralize edilir. (Darbe: Uygulamalı El Kitabı. Edward Luttwak, Harvard University Press, 1968)

ABD’de yakın geçmişte bir darbe oldu mu? Kerry Patton, Nisan 2019

BATI MEDYASI: ÇİFTE STANDART

Medya, katliam ve baskılar konusunda son derece seçici davranır. Mesela 1975 yılında Endonezya Doğu Timor’a saldırıp 200 bin sivilin ölümüne yol açtığında, ABD’de Chomsky ve Herman ile birkaç solcu gazeteci ve aydının dışında Amerikan medyasında bu konu hiç haberleştirilmedi ya da hep Endonezya devletinin görüşü yansıtıldı. Avrupa medyasında ise bu konuda bir tek John Pilger okurları bilgilendirmeye çalıştı.
Batı karşıtı devletler, mesela Sırbistan, Afganistan, İran ya da Suriye’de hükümetin insan hakları ihlalleri Batı medyasında büyük kampanyalarla kınanır. Ama ABD ya da İngiltere yanlısı hükümetler mesela Israil, Mısır ya da bir zamanlar Kolombiya’daki baskılar ya görmezden gelinir ya da onanır. Batı medyasının kullandığı dil hatta sözcükler de önemli. Chavez ya da Maduro’ya yönelik darbe girişimleri, Batı medyasında ‘’Halk Ayaklanması’’ ya ‘’Protesto’’ olarak anılır.
Mısır’da Sisi gibi bir diktatör, Batı medyasında diktatör olarak değil,’’ İslamcı irticaya karşı koyan asker’’ olarak övülür.
ABD’nin Ortadoğu’daki en önemli müttefiklerinden biri olan Suudi Arabistan yönetimi, ABD medyasında, Jamal Kasshoughi cinayetinde biraz eleştirilse de, Riyad’ın Yemen’de yürüttüğü savaş konusunda ya sessizdir ya da terörizm bazen de İran/Şii tehlikesi bahanesini savunur.
ABD’de Russiagate olarak adlandırılan, Putin’in Amerikan seçimlerine müdahale ettiği ve Trump’ı bir anlamda yönlendirdiği yolundaki iddialar son derece önemli. Ne var ki bu konu Beyaz Saray’ı ve Amerikan yerleşik düzeninin halen iktidarda olan kesimini büyük ölçüde rahatsız ettiği için, bu konu medyada yeteri kadar, gerektiği kadar ele alınmıyor. Bunun yerine ‘’daha cazip’’ konular olan iklim değişikliği, kadınların kürtaj hakkı ya da büyük şirketlere sağlanan vergi indirimi gibi konular örtü görevi görüyor.

Amerika ve İngiliz hatta genel olarak Batı medyasının en büyük fiyaskolarından/skandallarından biri de Irak’daki kitle imha silahları meselesi oldu. Koskocaman gazeteler, dünyanın dört bir yanında istihbarat ağı olan radyo ve televizyonlar, Washington’un açıklamalarını hiç incelemeden, soruşturmadan doğruymuş gibi yayınladılar ve Irak’ın kitle imha silahlarına sahip olduğu yolundaki yalanı yaygınlaştırdılar. Bu durum, ABD’nin Irak’ı işgal etmesinin ve Saddam yönetimini devirmesinin temel gerekçesiydi. Oysa ki ciddi bir gazete, Washington’un tüm açıklamalarının doğru olup olmadığını denetlemeli ve Irak’ın kitle imha silahına sahip olmadığını saptayınca bunu da Bush yönetimini tekzip ederek yayınlamalıydı.
Suriye konusunda da, özellikle ilk başlarda, Esad rejiminden hiç hoşlanmayan Batı medyası kafa kesen azılı katil radikal İslamcı silahlı grupları ‘’İsyancı’’, ‘’Muhalif güçler’’ olarak niteleyip uzun bir süre onları destekledi. Suriye konusunda önce ABD ve Batı Avrupa medyası sonra da Rus medyası, işlerine gelmeyen gerçekleri eğip büküp kendi çıkarları doğrultusunda haber hatta söyleşi ve röportajlar üretti.

Bütün dünyada egemen medya organları, siyasi ve ekonomik iktidarın olumsuzluklarını, yasadışı ve gayri meşru politika ve uygulamalarını teşhir edip yurttaşları doğru bir şekilde bilgilendireceği yerde, tem aksine, bu iktidarları sahte gerekçelerle övüyor, olumsuzluklarını gizliyor, muhalefetin olumlu girişimlerini de karalıyor. Çünkü egemen medya organları, adından da anlaşılacağı üzere egemen sistemin bir parçası olarak, egemen oldukları yerleşik düzenin devamı için yayın yapıyor. Bu durum sadece demokratik olmayan ülkelerde değil, Batı demokrasilerinde de geçerli.
Batılı medya milyonlarca kurbana neden olan devlet terörizmini nasıl destekliyor, F.Zollman, A.Macleod, J.Klaehn…vd…Ağustos 2019
(SON/RD)