10 Mart 2012 Cumartesi

AKP’nin Kürt Kördüğümü


Kürtleri Cezalandırma Kanunu
·         Kürt siyasi hareketi yerel  ve genel seçimlerde ve 12 Eylül referandumunda önemli bir başarı kaydetti.  Bu başarı, hem AKP’yi hem de Gülen cemaatini rahatsız etti. Çünkü Kürt meselesi artık Kürtsüz çözülemeyecekti ve Kürt siyasi hareketi AKP’ye her alanda hala direnebilen yegane siyasi güç oldu.  Siyaseti  iflas edenler polis ve savcı marifetiyle KCK operasyonlarına başladı hala da sürdürüyor.

(*) Tiroj dergisi için.


’Her sabah kalktığımızda cep telefonumuza gelen gözaltı mesajlarını okumak zorunda kalıyoruz. İnternet’e giriyoruz, sabaha karşı kaç arkadaşımızın evlerinden alınıp götürüldüğünü okuyoruz. Istanbul’da özellikle Salı günleri, bölgede de Perşembe günleri gözaltı günleri haline geldi artık.  Polisin bu günleri seçmesinin özel bir nedeni var mı bilmiyorum….’’

BDP Istanbul milletvekili Sebahat Tuncel, TBMM’de Partisinin Grup Başkanvelili Pervin Buldan’ın makamında  bir Fransız gazetecinin sorularını yanıtlıyordu:

‘’Aslında devletin KCK Operasyonları adını verdiği ve 14 Nisan 2009’da başlayan kampanyada, 10 binden fazla insanımız gözaltına alındı, 6400’ü de tutuklandı. Kürtler aslında 1925’den bu yana çeşitli baskı, tutuklama, asimilasyon, yıldırma ve cinayet kampanyalarına maruz kaldı. Ve tüm bunlara karşı da  direndi ’’ .

Bu aşamada devreye iki soru giriyor:
-          Kirli Savaşın en kanlı dönemlerinde bile böylesine geniş çaplı, uzun ve sürekli tutuklama kampanyası gerçekleşmemişti. Neden şimdi?
-          Bu kadar geniş çaplı saldırılara karşı  gerek yurtiçinde gerekse yurtdışında  yeteri kadar güçlü tepki  var mı?

İlk soruya BDP Grup Başkanvekili Hasip Kaplan yanıt veriyor:

’Aslında 12 Eylül referandumunda yerel ve genel seçimlerde Partimizin elde ettiği başarılar,  siyasi iktidarı çok rahatsız etti. Bölgede hatırlayın boykot oranı çok yüksekti. Partimiz 50 belediyeden 100 kadar belediyeye yükseldi. Genel seçimlerde de 20 olan milletvekili sayımızı 36’ya çıkardık. Bu sayıların ifade ettiği siyasi güç, AKP’nin, bir başka deyişle Sayın Başbakan Erdoğan’ın Kürt meselesini Kürtsüz bir şekilde çözme isteğini imkansız kıldı. Erdoğan daha seçim progagandası  döneminde  MHP’yi de zayıflatmak amacıyla ‘Kürt Meselesi yoktur’ söylemine düştü. Bu milliyetçi söylem,  siyasi iktidara  eskiden beri denenmiş şiddet esasına dayalı inkar politikasını benimsetti. Bugün AKP’ye karşı direnebilen, her alanda direnebilen yegane güç Kürtler olduğu için,  örgütlü tüm Kürt siyasi gücünü kırmak, parçalamak istiyor Erdoğan’’.

Daha sonra da KCK  tutuklama dalgalarında içeri alınanların dökümünü veriyor: Belediye Başkanları, BDP İl Başkanları, BDP yerel örgüt sorumluları, Belediye meclis üyeleri, İl Genel Meclis Başkan ve üyeleri, gazeteciler, sendikacılar, avukatlar…  Gözaltı ve tutuklu sayısı  her gün yükseldiği için kesin rakam vermek güç. Şubat’ın son haftası, KCK adı altında tutuklanan insan sayısı 7000’e yaklaşmış durumda.
KCK tutukluluları arasında herkesin çok iyi tanıdığı bildiği insanlar var: Mesela Hatip Dicle. Ya da Ragıp Zarakolu, Prof. Büşra Ersanlı ya da Ayşe Berktay. Meclis’de bir soru üzerine İçişleri Bakanlığı KCK tutuklu sayısını sadece 1051 olarak yanıtlamış. Çünkü bu kadar yüksek sayı, hele aralarında demokratlığı  çoktan tescil edilmiş aydınlar  da olunca, içeride özellikle de  yurt dışında  tepki çekmesin diye, sadece ‘Örgüt yöneticisi’ suçlamasına maruz kalanlar, resmen  KCK tutuklusu  olarak sunuluyor. Çünkü geri kalan 6 bin tutuklu ‘sadece’ KCK üyesi olmakla suçlanıyor.

Aslında Terörle Mücadele Yasası uyarınca tutuklanan bu sonradan olma KCKliler, ilginçtir, bir çakı bile taşımıyor. Hasip Kaplan’ın ifadesine göre, ne soruşturma ne de koğuşturma aşamasında, KCK kampanyasında tutuklanan hiçbir BDP’linin iddianamesinde şiddet eylemi yok.

BDP Eşbaşkanı Selahaddin Demirtaş’ın daha önce açıkladığı üzere ‘Bu, aslında bir BDP tutuklaması. KCK adı altında tutuklananların neredeyse hepsi  bizim Partimizin üyeleri ya da sempatizanları’. Mesela   Istanbul’da ‘KCK Gençlik  Meclisi üyesi’  suçlamasıyla tutuklanan  25 gencin 25’i de BDP Gençlik Meclisi üyesi. Yapının BDP’nin tüzüğündeki  adı ‘Yurtsever Demokratik Gençlik Meclisi’. BDPli milletvekilleri,  İçişleri Bakanlığına resmen sormuşlar: ‘Yurtsever Demokratik Gençlik Meclisi’ adında yasa dışı bir örgüt var mıdır diye, Bakanlık ‘Yoktur’ demiş. Ama iddianamede var!

Burada İçişleri Bakanlığından söz etmişken  tek adet Yeni Model Büyük Türk Büyüğü İdris Naim Şahin’i anmamak  olmaz. Neydi törörizm? Resim, heykel, şiir, hikaye, roman, akademik çalışma… Aslında KCK tutuklamaları işte büyük ölçüde bu çok geniş (!) terörizm tanımından yola çıkıp, BDP binasının önünden geçenden Kürtçe slogan atana, her türlü Kürt haklarını demokratik bir şekilde talep edenlerden BDP’ye oy vermişlere kadar herkesi içeri tıkıyor. Böylelikle törörizme karşı mücadele etmiş oluyor AKP. Kürt meselesi de çözülüyor dışarıdaki  Kürtleri bir bir eksilterek…

3 yıldır süren davalarda ise ‘Kürtçe krizi’ (Aslında dayatılan Türkçe krizi) denilen engel yüzünden ayrıca adaletin çalışma sürati nedeniyle ilerleme kaydedilmiyor.

İddianamelere geçen suçlamalar muğlak ve garip. Somut bilgi ve belge ya hiç yok ya da çok az. Gizli telefon dinleme kayıtları, gizli tanık ifadeleri, gizli soruşturmacının sağladığı bilgiler, sonradan üretildiği konusunda yoğun kuşkular olan suç delilleri…Tüm bunların üstüne Özel Yetkili  Savcıların Soruşturma Gizliliği ilan etmeleriyle avukatlar, ki bir kısmı içeride, müvekillerinin neyle suçlandıklarını bilmedikleri bir dönemde, iktidar yanlısı gazetelerde, henüz yazılmamış iddianamelere giren/girecek olan suçlamaları okuyor! Hukuktan çok siyaset gündemde. Adil yargılama bugün adliyeye gelememiş. Hasta, hatta raporlu belki de hiç iyileşemeyecek!

KCK operasyonlarının bir de Cemaat ayağı var ki, AKP’nin Kürt politikasını polis ve savcı marifetiyle Cemaat uyguluyor. AKP ile Cemaat arasında son zamanlarda önemli çelişkiler ortaya çıkmış olsa da, yöntem farkına rağmen, AKP ile Gülen Cemaati Kürt karşıtlığı konusunda hemfikir. Çünkü Kürt direnişi AKP’yi de Cemaat’i de rahatsız ediyor. KCK duruşmalarının başladığı gün cezaevinde Hatip Dicle’yi ziyaret eden Avukat Eşber  Yağmurdereli , Dicle’nin önemli bir tespitini aktarmıştı: ‘’Bizim bu bölgede üç düşmanımız var: AKP, Gülen Cemaati ve Taraf gazetesi  ’’.   Gerçekten her üç güç de, o günden bu yana Dicle’nin tahlilini/saptamasını doğrulamak için ellerinden geleni yaptı.  

Cemaat, polis ve yargı sektöründe (Evet mecra ya da dünya değil, sektör) iyi örgütlenmiş ve güçlü olabilir. Medya ayağı da kalabalık görünüyor. Akademik ve turistik bacaklar da güçleniyor. Ama önemli bir eksiği var cemaatin:  Kitle!  Cemaatin Kürt aklı(?), BDP-KCK-PKK varlığını  bölgede haritadan silip onun bıraktığı boşluğu doldurmak  amacında. ‘Kürt kitlesinin yöneticilerini içeri alırsak dışarıda kalan kitleyi biz yönetiriz’ mantığı işliyor bu sektörde. Nitekim Diyarbakır ve Batman’ın çevre bölgelerinde Diyanet’in atadığı  görevlilerin büyük bir kısmı  Fetullah Gülen hayranı.  Cemaatin iş adamları da son dönemlerde bölgede başta maden olmak üzere çeşitli iş alanlarına yatırım yapıyor. Her sabah kapısına on adet Zaman gazetesi bırakılan KOBİ’lerin sayısı da artmış görünüyor sanayi mahallelerinde.

Cemaatin anlamadığı/ anlamayacağı önemli bir ayrıntı(!) var:  Kürt kitlesi mesela Öcalan için kendisini tereddüt etmeden ateşe veren hırçın gençlere sahip. Kürt anne babalar, oğullarını  kızlarını dağa gönderiyor ve umutla sabırla geri dönüşünü bekliyor. Cemaat mensupları ise daha çok  aylık gelir-gider bilançosu, net kâr ve Hoca Efendi’nin vaaz CD’leriyle meşgul. Dini aidiyet ile milli aidiyet arasındaki  paradoksda da Kürtler avantajlı. Cemaatin, İslamiyet ve Beyaz Kürtlük iddiası ise  Kürt siyasi dünyasında geçer  akçe değil. Çünkü  o dünya Cemaatten daha hakiki Müslüman  ayrıca da Kara.

Gelelim ikinci soruya: Neden yeteri kadar tepki yok? Sebahat Tuncel yanıtlıyor: ‘’Aslında tepki var. Kürtler her gün ayakta, Kürtler her gün sokakta. Ben 5 yıldır milletvekiliyim, vallahi bugüne kadar yürüyüşsüz, nümayişsiz günüm olmadı diyebilirim. Daha geçen hafta Istanbul, Adana, Batman, Diyarbakır’da onbinlerce insan KCK tutuklamalarını protesto etti. Halen 400 mahkum cezaevlerinde  Ölüm Orucuna yattı.  Kürt meselesinde barışçı/siyasi çözüm için adım atılması ve Sayın Öcalan’ın özgürlüğü için ölüm orucundalar. Bizde 6. Ve 7. Gün onlara destek vermek, dayanışma içinde olduğumuzu göstermek için 2 günlük açlık grevi yaptık. Meclis’te Açlık Grevi önlüklerimizi giydik. Gazetelerde iki satır haber, televizyonlarda 40 saniyelik haber oldu, o kadar.  Avrupa’dan da çıt yok. Bir tek Avrupa Parlamentosu  KCK tutuklamaları hakkında kaygısını belirtti, o kadar. Yani tepki var ama kamuoyuna yansımıyor, büyük medya bize kapalı. Bir tek arada sırada Meclis kürsüsünü kullanabiliyoruz’’.

Bölgeye düzenli gidip gelen herkes çok iyi biliyor, çünkü görüyor, duyuyor ve öğreniyor ki, KCK operasyonlarının başlamasından sonra Kürt gençleri arasında  Güney’e inenlerin sayısında gözle görülür bir artış var. Üstelik iki önemli değişim de bu artışa eşlik ediyor. Eskiden çoğunlukla kırsal kökenli ve göç öncesi kendi köyünde PKK ile zaten teması olan orta ve yoksul köylü ailelerin çocukları dağa çıkarken, artık kentli yoksul  ve orta sınıfların  çocukları da Kandil ya da Hewler’i  Diyarbakır’a tercih edebiliyor. İkinci değişim de yaş . Dağa çıkanlar giderek gençleşiyor. Eskiden esas olarak ve çoğunlukla üniversitelilerin tercihi iken Güney, artık lise hatta ilköğretim öğrencilerinin bile umudu kesip, PKK’ye katıldığını anlatıyor herkes.
Çocukları dağa çıkan aileler BDPli milletvekillerine başvuruyor. ‘Bizim oğlan hakikaten dağa mı çıkmış? Bir öğrenseniz de bizi bilgilendirseniz’ diyorlarmış. BDPliler, bu konuda bir şey yapamıyor. ‘Bu aileleri ancak dinlemekle ve teskin etmekle kifayet edebiliyoruz. Ama pek de başarılı olamıyoruz galiba. Çünkü son zamanlarda yani KCK operasyonlarının yoğunlaşmasıyla bu aileler, bir yandan çocuklarını yanlarında görmek istediklerini söylüyorlar ama bir yandan da bize kızıyorlar:’Ne iş yapıyorsunuz ki siz bu Meclis’te? Her gün onlarca yüzlerce üyeniz, arkadaşımız alınıyor içeri siz burada pek bir etki gösteremiyorsunuz sanki’ diyorlar’.

Çok önemli bir çelişki var, sadece AKP’de değil tüm Türk egemen kesimlerinde: Ankara uzun zamandır, PKK silah bıraksın diyordu. PKK de uzunca bir zamandır siyasi/barışçı/diplomatik yolu tercih etmiş durumda. Oslo’daki görüşmenin içeriği ve 5. buluşma  olması bu iradenin en açık kanıtı. Kürtler BDP marifetiyle siyaset yapmak istiyor bu kez de KCK adı altında BDP baskı altına alınıyor. KCK operasyonları,  PKK’nin askeri tercihlerini cazip hale getiriyor.  Güney’e inen gençler, kendilerine yakın kesimlerde   Türklerle bir arada yaşama, yani  barış,  yani demokratik çözüm, yani müzakerelerin yeniden başlama umudunun azaldığını anlatıyor.  Hatta kimi BDPliler ‘Biz ne kadar istemesek de son zamanlarda sıkça kopuş işaretleri gözlemeye başladık’diyor , biraz da sıkıntılı  bir ifade ile.

Oysa ki AKP iktidarı bir zamanlar plansız programsız hazırlıksız da olsa  Kürt Açılımı tasarlamıştı. Galiba samimi idi. Ama siyasette samimiyet, iradeden daha önemli ve gerekli değildi. Cemaatin de olumsuz yaklaşımları etkili oldu. Yüzde 50’lik desteği arkasına alınca, hak hukuk rafa kalktı, ‘Ben istediğimi yaparım, benim yaptığım tek doğrudur’ anlayışı egemen oldu.  Açılımcı AKP, kapalımcı ve tutuklamacı AKP oldu.  Dara düşen/başı sıkışan her egemen gibi , AKP de çareyi milliyetçilik ve şiddette bulduğunu sandı.  
Her ne kadar savaş süren ülkelerde Anayasa filan yapılamazsa da, bir çok kesim şimdilerde Anayasa hazırlık çalışmalarına büyük umut bağlamış durumda. İleri Demokrasi, yeni Anayasa’ya KCK operasyonlarının hukuki versiyonunu koyacaksa, yeni Anayasa da Kürt Meselesini çözemeyecek demektir. Hem Kürt meselesi esas olarak hukuki bir mesele değil ki. Siyasi bir mesele. Oysa ki Kürt Meselesi ile TOKİ sitesi inşa etmeyi  (ve bizim Cengiz Aktar’ın deyimiyle ‘Kürt meselesini çözmek duble yol yapmaya benzemez’) aynı şekilde algılayan ve değerlendiren bir siyasi zihniyet var AKP’de.  Kürt kolektif hakları AKP’nin umurunda filan değil. Onlar varsa yoksa PKK silah bıraksın diyor başka bir şey demiyor. PKK sivillere yönelik silahlı eylem yapmasa da, siyasi iktidar, Kürtlerin  her türlü siyasi ve barışçı eylemi kriminalize ederek, terörizmle özdeşleştirerek Kürt meselesini çıkmaza sokuyor. Kürtler, binlerce yıldır çıkmazdan nasıl çıkılacağını artık öğreniyor. AKP çıkmazda inat ederse, ve başının dikine giderse  duvara toslar. Farkında değil…

7 Mart 2012 Çarşamba

HAPİSTEKİ GAZETECİLER: İKTİDARIN YUMUŞAK KARNI…


(Dicle Haber Ajansı'nın sorularına yanıt 7 Mart 2012)

Başbakan R.T.Erdoğan’ın AKP İl Başkanlarına Çarşamba günü yaptığı konuşmada çeşitli konuların  yanısıra  ‘Tutuklu Gazeteciler’ konusuna da, beceriksiz bir şekilde de olsa, değinmek zorunda kalması anlamlı.

Türkiye bugün, Batı dünyasında, özel olarak da ABD ve Batı Avrupa siyasi çevrelerinde ve kamuoyunda, ‘Cezaevlerinde en çok gazeteci olan ülke’ olarak anılıyor. Başbakan ve AKP, kuşkusuz bu durumdan rahatsız.
İl Başkanları da günlük çalışmalarında sadece yurttaşlarla değil,   partililerle de  görüşürken, hapisteki gazeteciler meselesiyle birlikte basın özgürlüğü sorunuyla da sık karşılaşıyorlar.

Başbakan bir kaç açıdan haksız, yanılıyor ve doğru bilgi vermeyerek  kamuoyunu yanıltmaya çalışıyor:

·        Hapisteki arkadaşlarımızın gazeteci olduklarını, iktidardakiler dahil  herkes biliyor. İktidarın ‘Hayır onlar gazeteci değil, tecavüzcü, terörist’ demesi, bizim arkadaşlarımızı tecavüzcü ya da terörist yapmadığı  gibi, iktidar bu tutumuyla gerçeğe de karşı  çıkmış oluyor. 

·         Meslekdaşlarımızla ilgili soruşturma ve koğuşturma dosyalarının neredeyse yüzde 80’inde şiddet, terörizm, silah gibi  suçlamalara rastlanmıyor.  Savcılık makamının sorularında olsun, duruşmalardaki açıklamalarda olsun, ön plana çıkan   çoğunlukla ve yoğunlukla gazetecilik faaliyeti, fikir ve düşünceler. Bu faaliyet, fikir ve  düşüncelerin neredeyse tümünün iktidar karşıtı,  ya da hiç olmazsa iktidara eleştirel yaklaşımlar olması AKP’yi haliyle  sinirlendiriyor. Zaten tersi olsaydı o zaman da gazetecilik mesleği sinirlenirdi.


·         Başbakan Erdoğan,  Başbakanlığa bağlı Basın Yayın Genel Müdürlüğünün  verdiği Sarı Basın kartından sözediyor ve adeta sadece bu kartın hamillerinin  gazeteci  sıfatını taşıyabileceğini ima ediyor. Oysa ki gazetecilik, bir devlet/hükümet kuruluşundan alınacak özel izin ya da verilecek belge ile icra edilecek bir meslek değil.
·        
     Başbakan sözkonusu meslekdaşlarımızdan 25’inin hükümlü olduğunu belirtip, 70’inin tutuklu olduğunu hatırlatıyor ve daha sonra da tutuklu olanları, adeta hüküm verircesine, çeşitli yasadışı ve terörist örgütlerle ilişkilendiriyor. Yürütmenin başı, bu açıklamasıyla  hem savcı hem de yargıç  konumuna düşüyor.
·        
     Başbakan, kendini tekzip edercesine, tutuklu gazeteciler konusuna değinmeden önce, Taraf gazetesinin bir haberi nedeniyle bu gazeteye ve yöneticilerine çok ağır ithamlarda bulunuyor.  Sadece bu çıkış bile, Türkiye’de yalnızca  iktidar yanlılarının özgürce yayın yapabildiklerini  gösteriyor.
·        
            Tutuklu gazeteciler  meselesi, iktidarın yumuşak karnı  olmaya aday. Hele son dönemdeki çeşitli uygulamalar nedeniyle, AKP’nin önemli bir destekçisi olan Gülen Cemaati ile çelişkilerin yoğunlaşması ayrıca iktidar yanlısı liberal kalemlerin de AKP’den uzaklaşmaya başlaması, Erdoğan’ı, yalnızlaştırmaya başladı.
·       
            Nihayet, demokratik rejimin en az siyasi partiler, muhalefet, Meclis gibi olmazsa olmaz unsurlarından biri olan Düşünce, İfade ve Basın Özgürlüğü, tarihte ve çeşitli ülkelerde görüldüğü üzere, esas olarak demokrasiyle sorunu olan yönetim ve liderler tarafından eleştirilir, kınanır, kısıtlanır ya da engellenir.

5 Mart 2012 Pazartesi

Akşam'da Söyleşi:Medyada 28 Şubat sürüyor


05 Mart 2012 Pazartesi - 
Akşam | RÖPORTAJ
Medyada 28 Şubat sürüyor
'Medya açısından 28 Şubat dönemi devam ediyor' diyen gazeteci Ragıp Duran o dönem üzerinden yapılan tartışmaları değerlendirdi: 'Gazetecilik, gazeteciliğin dışında bir siyasi misyon üstlenmiş olduğu için eski dönemin siyasi hesapları gazeteciler üzerinden de görülüyor. 28 Şubat döneminde Hürriyet ve Sabah'ın yöneticileri ile bugün Zaman ve Yeni Şafak'ın yöneticileri arasında bir fark yok. Geçmişte Ertuğrul Özkök de gazetecilik yapmadı, bugün Ekrem Dumanlı da gazetecilik yapmıyor. Basında 28 Şubat üzerinden bir iktidar kavgası ve siyasi hesaplaşma süreci yaşanıyor'
Satır arası...
Yakın Türkiye tarihinin en tartışmalı konularından 28 Şubat'ın 15'inci yılı nedeniyle günlerdir birbiri ardına belgeseller, köşe yazıları, yazı dizileri ve haberler yayınlanıyor. Medyada '28 Şubat post modern askeri darbesi' diye yer bulmuş olan süreç geçen hafta ilginç bir biçimde asker-siyaset boyutuyla değil de, medya boyutuyla tartışılır oldu. Öyle ki 'Medya mı iktidarı, iktidar mı medyayı kullandı belirsiz' tezleri bile gündeme geldi. 28 Şubat'ta ne olduğu kadar, bugün Türkiye basının birbirine yönelik suçlamaları da gelecek dönemde önemli araştırma ve belgesellere konu olacak türden. Bu nedenle medya-iktidar ilişkileri ve medya etiği konularında yazdığı eleştirileriyle tanınan, Apoletli Medya kitabının yazarı Ragıp Duran ile görüştüm. Medyada 
28 Şubat sürecinin bitmediğini belirten Duran, bu tespitinin nedenlerini ayrıntılarıyla anlattı.
ŞenayYILDIZ
senay.yildiz@aksam.com.tr
Medya eleştirileriyle tanınan gazeteci Ragıp Duran 28 Şubat'ın 15'inci yıldönümü nedeniyle basında yaşanan kavgayı  Akşam'a yorumladı:
- 28 Şubat'ın 15'inci yıldönümü dolayısıyla yapılan haber, yazı ve belgeseller medyada büyük bir tartışmayı alevlendirdi. Siz medya açısından o döneme nasıl bakıyorsunuz?
28 Şubat'a ilişkin bugünkü tartışmaların bu kadar çıkmaza girmesi, kutuplaşması, sertleşmesinin önemli sebeplerinden biri aslında başka bir renkte 28 Şubat'ın devam ediyor olması. Yani, sonuç olarak iktidar ve muhalefetteki isimler değişti. Ama medya pratiği açısından bakıldığında, her dönemin kendine has ilişkileri olmasına rağmen medya-iktidar ilişkileri açısından özde değişen bir şey yok. 

-Ne kastediyorsunuz?
Benim apoletli medya dediğim, Türk Silahlı Kuvvetleri'nin, dolayısıyla askeri iktidarın medya üzerinde uyguladığı toplumu yönlendirme, toplum mühendisliği yapma girişimlerine 
28 Şubat'ta tanık olduk. O dönemki mevcut kutuplaşmada açık bir şekilde TSK'nın safını tutan insanlar bugün muhalefetteler. O dönemin mağdurları ise bugün iktidar oldu. 28 Şubat'ın mağdurlarının bugün iktidardayken yaptıkları da o zaman kendilerine yapılanlara çok benziyor. Bu nedenle, 28 Şubat'ta mağdur veya iktidarda olan gazetecilerin bugün farklı söyleyecekleri, çok haklı oldukları bir nokta yok bence.
MESLEKİ DEĞİL SİYASİ

- İki tarafı da aynı derecede sorunlu görüyorsunuz galiba?
Bu sadece mesleki değil, siyasi bir mesele. Sadece eski iktidar ve yeni iktidara, yani her iki iktidara da 28 Şubat'tan önce de, sonra da tutum almış kesimlerin bugün bir şey söylemeye hakkı var. Çünkü 28 Şubat'ta mağdur oldukları halde kafalarını kaldırmayanlar, protesto etmeyenler bugün iktidara gelip, benzeri uygulamaları yapıyorlar. Keza bu dönemde mağdur olanlar, aynı şeyleri vakti zamanında rakiplerine yaptılar. Burada temel mesele iktidardır. İktidarda kimin olduğu çok fark etmiyor. Ali iktidardayken Veli'yi; Veli iktidardayken de Ali'yi ezer. Tabii ki mekanizmalar, işlemler tümüyle aynı olmaz. Ama iktidar olmanın verdiği gurur, kibir, üstten bakma, ezme ihtiyacı sürüyor. 28 Şubat'ta olduğu gibi bugün de birtakım insanlar gazetelerinden uzaklaştırılmak isteniyor, işten atılıyor. Burada gerçek anlamda özgürlükçü, her iki kutba birden karşı çıkabilme cesaretini gösterebilmiş benim bildiğim az sayıda kesim, kişi veya grup var. Mesela o dönem ÖDP 'Hem postala, hem takunyaya karşı' gibi bir slogan yürütüyordu, Ahmet İnsel bu profildeydi.

- 28 Şubat askerlerle daha çok ilgili ama onları bir kenara bıraktık. Tüm kavga medya üzerinden dönüyor. Peki medya bu kadar güçlü müydü gerçekten? 
Teorik olarak medya dünyanın hiçbir yerinde, hiçbir zaman toplumu alt üst edecek, siyasi iktidarları al aşağı edecek, bir ülkeyi kurtaracak, batıracak, iktidarların genel çizgilerini değiştirecek kadar güçlü olmamıştır, olamaz da. Medya o kadar güçlü olsaydı... İzvestiya ve Pravda büyük bir ihtimalle dünyanın en güçlü gazeteleriydi ama Sovyet rejiminin çökmesini engelleyemedi. Egemen medya ideolojisinin sahipleri ve taraftarları medyanın çok güçlü olduğuna inanır ve toplumu da 'Biz istediğimizi vezir yani bakan, istediğimizi de rezil ederiz' diye sloganlarla inandırmaya çalışır. Ama gerek yakın Türkiye tarihi, gerekse dünya literatürüne baktığımızda medyanın siyasi ideolojik, kültürel, askeri güçlerden daha güçlü bir araç olarak bir şeyler yaptığına tanık olmadık, olamayız da. Çünkü sonuç olarak bir üst yapı kurumudur medya.
KILIÇLAR KAPIŞIYOR

- O zaman çok da alt yapısı yok mu medyanın rolüyle ilgili tartışmaların?
Ama tabii küçümsememek de lazım. Çünkü medya ancak ve ancak temsil ettiği, arkasına düştüğü güç kadar güçlüdür. Arkasında ordu varsa, ordu ne kadar güçlüyse o kadar güçlüdür; AKP ne kadar güçlüyse o kadar güçlüdür. Bir gün AKP yıkılırsa, Yeni Şafak'ın, Zaman'ın bugünkü kadar etkili, güçlü olması tabii ki beklenmez. Geçmişte de iktidara yakın olan gazeteler kendi siyasi iktidarları ülke yönetiminden ayrılmak zorunda kaldığı zaman eski güçlerini koruyamadı. 

- Neden medya üzerinden hesaplaşılıyor peki?
Fikrin, tutumun bizatihi kendisi değil; yansıması, yani medyadaki tezahürü daha çok ön plana çıktığı için medya üzerinden yapılıyor. Oysaki, 28 Şubat tabii ki önemli bir siyasi hadise. Düello yapan iki adam karşılıklı oturup, kapışacaklarına kılıçlar kapışıyor.
1 MART DARBESİ DEĞİL

- Ertuğrul Özkök '97'deki MGK'da imzaları atanlardan değil de, bunları haber yapan, yazı yazanlardan mı hesap sorulacak?' diye soruyor. Bu günlerde de bir tür operasyon gazeteciliği mi yapılıyor?
Özkök'ün yazdıklarının şöyle bir haklı tarafı var: Eğer iş gerçekten medya üzerinden olsaydı bu 28 Şubat değil, 1 Mart darbesi diye literatüre geçerdi. Çünkü 28 Şubat'taki MGK'yı gazeteler -eğer Şubat o ay 29 çekmediyse- 1 Mart'ta bastı. 28 Şubat diye geçtiğine göre olay MGK'da. Bir olayın yansımasını olayın kendisinden daha vahim ve önemli olarak değerlendirmek söz konusu olmaz ve olmaması lazım. O dönemde merkez medya kamuoyunu mevcut iktidara karşı seferber edip, andıç gibi şeylere alet olunca okurlar gözünde inandırıcılığını ve saygınlığını kaybetti. Zafer Mutlu veya Ertuğrul Özkök gibi isimlere '28 Şubat'ta ne yapıyordun?' denilince kendilerini savunamıyorlar ama onların da bugün iktidara yakın gazetecilere 'Sen beni bırak, kendine bak' demeleri de çok haksız değil.

- Ne kastediyorsunuz?
AKP iktidarını yitirdikten sonra yapılacak olan medya tahlillerinde de bugün daha henüz savcı iddianamesine girmemiş bilgilerin yandaş gazetecilerin köşelerinde yazıldığı, yayınlanmamış kitabın terör örgütü belgesi olarak gösterilip meslektaşlarımızın içeri atıldığı ve bunun doğru olduğunu yazan insanlar da yazılacak. Gerçekten tencere dibin kara, kimsenin kimseye bu dönemde yapabilecek bir eleştirisi yok. 

- Siz de 28 Şubat ve medya ilişkileri açısından en çok Ertuğrul Özkök'ü mu sorumlu tutuyorsunuz?
Çok kolektif bir iş olduğu için kişilerle uğraşılmasını doğru bulmuyorum. Hürriyet ve Sabah diye baktığımızda o dönemki yayınları, Akın Birdal'ın vurulması, Cengiz Çandar, Mehmet Ali Birand gibi birkaç kişinin daha işinden olmasına sebep olan meşhur andıç olayının sadece bu iki gazeteye verilmesi önemli. Ben iktidara yaranma zihniyetiyle hareket ettikleri için bugün Yeni Şafak ve Zaman'daki iktidar yanlısı genel yayın yönetmenleri ve köşe yazarlarıyla o dönemin Ertuğrul Özkök'ü ve Zafer Mutlu'su arasında çok fark görmüyorum. Onlar kamu çıkarı yerine iktidarı; yurttaş çıkarı yerine siyasi çıkarı, askeri veya ekonomik iktidarın sözcülüğüne savunuyorlar. O nedenle de 70 milyonluk ülkede o kadar reklam ve promosyona rağmen toplam gazete pazarı 5.5 milyon civarında. Bu vahim bir durum. Kimse de okuru suçlayamaz. Siz doğru dürüst gazete yaptınız da kimse almadı mı? Yok öyle bir şey!
GAZETELER KIŞLA GİBİDİR

- Mehmet Ali Birand'ın belgeseliyle Ertuğrul Özkök ve Emin Çölaşan arasında başlayan darbeye çanak tutma gerilimi... Ahmet Hakan'ın programında patlak veren Can Ataklı, Ertuğrul Özkök, Zafer Mutlu, Aydın Doğan ve Bahattin Yücel'i kapsayan tartışmalar... Nasıl değerlendiriyorsunuz tüm bunları? 
Ahmet Altan 'Yazı işlerindeki yöneticiler bildiklerinin yüzde 50'sini yazabilseler, Türkiye halkı çok daha bilgili olurdu' demişti. Bence bu çok doğru bir saptama. Yazı işlerinde çalışan herkes bilir bunu. Bahattin Yücel olayı yıllar sonra ortaya çıkacak bir şey değil! Ben apoletli medya derken bunu diyorum: Gazeteler biraz da kışla gibi, şeffaf olmayan yapılardır. Generalle emir erinin söylediğini bir tek onlar bilir. Şimdi ortaklık bozulunca böyle oluyor. Bir meslektaşımız da bir sürü toplantıya katılmış, tek satır yazmamış. Sorunca 'Ben kitap yapacaktım' diyor. 'Sen kitapçı mısın, gazeteci misin?' diye sorarlar adama. Gazetecinin öyle bir lüksü yok!

- Mustafa Balbay'ı mı kastettiniz?
Öyle darbe toplantılarına katılmış on tane gazeteci yok ki! Bunu savunanlar da var işte.

- 28 Şubat'ta bir kısmı suskun, bir kısmı sesini yükseltmiş kişiler şimdi dönemin ana akım medyasını hedef alıyor. Medyadaki meşhur tasfiye süreci mi işliyor bu şekilde?
Medyadaki siyasi hesaplaşmayla birtakım kalemleri, yöneticileri rezil rüsva etmek ve meslekten uzaklaştırmaya yönelik bir süreç var. Yanılmıyorsam önce Ekrem Dumanlı, sonra Zaman'ın başka köşe yazarları neredeyse profil vererek bazı gazetecilerin olumsuzluklarının ortaya çıkacağını yazdı. Çok ayıp şeyler bunlar. Herhangi bir gazeteci arkadaşının görüşlerine karşıysan, onu yaz. Ama böyle arkasına siyasi iktidarı alıp geçmiş dönem üzerinden defter dürmek olmaz. Ben bildiğim bütün dillerde dünya medyasını izlemeye çalışıyorum, gazeteciler arasında böyle bir tartışma görmedim! 

- Biz niye böyleyiz peki?
Bizde çok uzun zamandır gazetecilik, gazeteciliğin dışında bir siyasi misyon üstlenmiş olduğu için eski dönemin siyasi hesapları gazeteciler üzerinden de görülüyor. Geçmişte Ertuğrul Özkök de gazetecilik yapmadı, bugün Ekrem Dumanlı da gazetecilik yapmıyor. Her ikisi de zamanında gazetecilik yapsalardı, bugün 'Bizim parti iktidarda, sizinki muhalefette' gibi bir yaklaşımları olmazdı. Eğer bu mekanizma düzelmezse, yarın öbür gün de bugünkülerden hesap sorulacak. Ama bu 'Sen niye doğru dürüst gazetecilik yapmadın?' diye değil, 'Sen niye o tarafı tuttun?' şeklinde siyasi bir hesaplaşma. Girin bir partiye, aday olun, siyaset yapın. Kimse bir şey demez. Meselenin özü şu: Türkiye'de işin başından beri gazetecilik yapılmadı ve hala da yapılmıyor.
Yeşil Kemalistler ortaya çıktı

- Medyada bir dönüşüm olduğu kesin. Medya-iktidar ilişkileri ve medya etiği bakımından eski medya ile yeni medyayı kıyasladığınızda nasıl bir tablo görüyorsunuz?
Bu dönüşümde eski-yeni kıyaslamasından yana değilim ben. Ayıp olacak ama bu soru 'Nagehan Alçı mı, Nuray Mert mi?' sorusuna benziyor. Tabii ki benim o konudaki tercihim belli. Kişilerle uğraşmanın hoş bir şey olmadığını biliyorum. Ama bu dönem bizim mesleğimizde yükseltilen, her gece nereye zaplasanız karşınıza çıkanlar ile bu dönemde mağdur olanların gazetecilik anlayışı, kültürü, birikimi, yaklaşımlarına bakınca bu yeni yükseltilen yıldızcıklar çok zayıf kalıyor. Yeniler sadece iktidarı övmek ve muhafeleti karalamak üzerine çalışıyorlar. Gazetecilik ölçüleri, kriterleri ve uygulamaları da geleneksel klasik gazetecilikten çok ayrılıyor. Özel yetkili savcılar var ya, bunlar da özel yetkili gazeteci konumundalar. Ama örneğin Türkiye'nin Kürt ve Ermeni meselesi, zorunlu askerlik, vicdani ret, eşcinsellik gibi birtakım hassas konularda AKP öncesi ve sonrasında bu yeni medyanın eskisinden haber ve köşe yazıları bakımından pek farkı yok. Cengiz Aktar'ın söylediği bir söz vardır: 'Bunlar yeşil Kemalist' diyor. Bence de çok doğru söylüyor. Eskiden 'Haki Kemalistlerin' uygulamalarından musdariptik, şimdi 'Yeşil Kemalistler' çıktı. Yeşil Kemalistlerin haki Kemalistlere karşı çıkmaları da çok komik oluyor.
Muhalefet etme mesleğiydi

- Bugün medyadaki süreç cadı avına benziyor mu?
Benziyor. Türkiye basın tarihinde Nazım Hikmet ile Peyami Safa arasında olduğu gibi gazeteciler arasında bugünküyle kıyaslanmayacak nitelikte polemikler olduğunu biliyoruz. Ama bugünkü manzaraya baktığımız zaman bir gazeteci adeta savcı yardımcısı gibi başka meslektaşlarının yakında tutuklanacağını veya savcılık tarafından çağırılacağını bildirebiliyor. O gazetecinin işi değildir. Türkiye basınında -mevcut siyasi kutuplaşmaya da uygun olarak- gazeteciler arasında bu kadar zıtlaşma olması, birbirlerini ihbar edecek hale gelmeleri ve bir muhalefet mesleğinin bir iktidar mesleğine dönüşmesi çok vahimdir. Benim hatırladığım, darbe dönemlerinde bile gazeteciler arasındaki husumet bugünkü aşamada değildi. Ayrıca yazılmamış kitap nedeniyle de kimse tutuklanmamıştı.
Gazeteciler siyasi askerler oldu

- Son dönemde Ece Temelkuran, Nuray Mert gibi muhalif isimlerin köşelerini yitirdiklerini görüyoruz. Son olarak Milliyet Gazetesi Nuray Mert'i izne çıkardı. Nereye gidiyor hepimizin içinde bulunduğu bu gemi?
Nuray Mert gibi muhalif dediniz... Doğru, yanlış bir tanım değil ama gazetecilik zaten muhalif bir iştir. Bir de şunu görelim: muhalif olup, iyi gazeteci olmayanlar da var. Nuray Mert, Ece Temelkuran, Ruşen Çakır... Bunlar muhalif oldukları için iyi gazeteci değildiler; iyi gazeteci oldukları için muhaliftiler. Bu çok önemli. Onlar da böyle bir medya ortamında bu tür insanlara ihtiyaç olmadığının farkındalar. Kendi görüşleri dışında hiçbir şeye tahammül edemiyorlar. Şimdi Nagehan Alçı'nın, Ahmet Kekeç'in egemen olduğu yerde tabii ki Mert'e, Çakır'a söz vermezler. Mehmet Altan'ın başına gelenlere bakın. Ahmet Şık, Nedim Şener gibi bir kısım arkadaşlarımızı hapse gönderiyorlar, bir kısım arkadaşlarımızı da köşelerinden ediyorlar. Banu Güven de bu süreçte dışarıda kalanlar arasında. Bence kitlesel bir kampanya bu. İleri demokrasi adı altında tek ses oluşturulmaya çalışıyor. Farklı sesler çıkaranlar tasfiye ediliyor. Medyanın bu kadar aşırı siyasi renk taşıması medyayı siyaset dünyasının taşeronu yaparken, gazeteciler de siyasi askerler haline dönüşüyor.

4 Şubat 2012 Cumartesi

Fransa, Ermeni Meselesi ve Burası

  Aynı konu Paris ve Ankara’da çok farklı bir şekilde algılanıyor/değerlendiriliyor. İki tarafın kriterleri, gelenekleri, yaklaşımları nadiren örtüşüyor. Fransa’da kim neyi neden savunuyor? Bundan sonra neler olabilir?


‘Güzel ve yalnız ülkemizde’ yerli malı  gazeteleri okuyup televizyonları izleyince, insan bir tuhaf oluyor. Çünkü bu milli takım medyasında okuduğumuz haber, bilgi ve yorumlar, ecnebi (gayrı milli demek istemiyorum ayıp olur) matbuatta ya hiç yer almıyor ya da çok farklı zaviyeden değerlendiriliyor. İşin bir başka garip tarafı da, bizim kamuoyumuzda çok konuşulan, hakikatmiş gibi sunulan bir çok bilgi, bir süre sonra, uygulamada,  fos çıkıyor. Bunu da yine sağolsun ecnebi matbuattan öğreniyoruz. Mesela Senato’daki tartışmalar sürerken, Türk TV’leri sürekli olarak ‘Değişiklik önergesi verilirse yasa tasarısı gündemden düşer’ diye alt yazı geçti. Böyle bir şey olmadı. Tartışma sonrası yapılan 3 oylama için de, bizim medya hala umut besliyordu. Halbuki sonuç olarak yasa büyük bir oy farkıyla Senato’dan geçti. Paris’deki Büyükelçilik yetkilileri, oraya giden resmi ya da gayrı-resmi heyetler, yaptıkları görüşmelerde, hatta hazırlık  çalışmalarında bu büyük oy farkını sezememişlerdi anlaşılan.

Türkiye’de gerek gazeteciler gerek üst düzey siyasiler, mesela bu Ermeni konusunda Fransa’da nelerin olup bittiğini herhalde izliyorlar değil  mi? Paris’de Seine nehri kenarında Ankara Sokağı üzerinde koskocaman  bir Türkiye Cumhuriyeti Büyükelçiliği var, orada çalışan insanların görevi zaten Fransa’da olup biteni Ankara’ya aktarmak/bildirmek. Paris’te eskiden beri  Türk medyasının muhabirleri de hep var, onlar da herhalde gelişmeleri izleyip aktarıyor.

Bugünkü iletişim teknolojisi çağında orada olup biteni öğrenmek için ille de  Büyükelçiliğe ya da orada çalışan muhabire de ihtiyaç yok artık. Dil biliyorsanız, girersiniz İnternet’e bir çok olayı naklen bazılarını da bilahare izleyerek, okuyarak öğrenirsiniz. Tabi neyi nasıl okuduğunuz da ayrıca pek mühimdir…

Ben bir Fransız gazetesinin Türkiye muhabiri olduğum için, görevim gereği Fransa’da olup biteni zaten izliyorum. Fransa’da Türkiye konusunda bir gelişme olursa onları da daha yakından ve ayrıntılı olarak izlemek durumundayım. Mesela son olarak Senato’da Soykırım İnkar Yasası tartışılırken İnternet’ten Senato TV’ye girip bütün tartışmaları naklen izleyebildim (Yasanın tam başlığı ‘Irkçılığa Karşı Mücadele ve Yasa Tarafından Tanınmış Soykırımların Varlığına İtirazın Bastırılmasına ilişkin Yasa’).  O günden bu yana da, Fransa’daki meslekdaşlarla, eşle dostla ve buradaki Fransız meslekdaş ya da diplomatlarla bu Ermeni konusundan başka bir şey konuşmuyoruz. Başlıklar halinde aktarmaya çalışacağım:

TARTIŞMA KONUSU SOYKIRIM DEĞİL, SOYKIRIMIN İNKARININ CEZALANDIRILMASI- Türk kamuoyuna, medyasına ve devletine bakarsanız, Fransa’daki tartışmanın, 1915 Olaylarının Soykırım olup olmadığı üzerine bir tartışma olduğunu sanırsınız. Oysa ki Fransa’da gerek Ulusal Meclis’te gerekse Senato’da son olarak yapılan tartışma, 14 satırlık bir yasa tasarısı üzerine ve bu yasa tasarısı esas olarak Ceza Hukuku ile ilgili. Yasa metninde ne Ermeni ne de Türk sözcüğü geçiyor. Soykırımın inkarı ya da açık bir şekilde küçümsenmesi yaptırıma bağlanıyor. Fransa Parlamentosu (Ulusal Meclis ve Senato), şimdiye kadar 30 civarında Parlamento’nun yapmış olduğu gibi, 1915’i Soykırım olarak çoktan niteledi/tanıdı. Son yasa ilk yasanın devamı nitelediğinde. Yasa yazım tekniğinde, genel hukuk ilkelerine uygun olarak, yasanın ilk bölümünde bir konu, bir edim yasaklanır, ikinci bölümünde de bu yasağın çiğnenmesi sözkonusu olduğunda öngörülen yaptırım belirtilir. Bu son yasa aslında ilk çıkan yasanın ikinci bölümü.

‘TARİHÇİLERE BIRAKALIM’ TEZİ GEÇERSİZ – Türk resmi görüşü, uzun yıllar boyunca, Soykırım tezini topyekün inkara dayalı idi. Son yıllarda sivil toplumun girişimleri (Akademik seminerler, yayınlar, Hrant’ın girişimleri, cenazesi, Özür Diliyorum Kampanyası, 24 Nisan Anmaları vs…) ve AKP iktidarının ilk yıllarındaki farklı resmi ideolojisi sayesinde (Erivan’la protokoller),  Ermeni Soykırımı tabusu tamamen kırılmasa da olumlu bir şekilde sulanmaya  başladı. Örneğin ‘Sözde Soykırım’ deyişi eskisi kadar kullanılmaz olmaya başladı. Yeni tez ‘Arşivleri açalım, ortak tarih komisyonu kuralım, tarihçiler karar versin’ şeklinde özetlenebilir. Bu konuda bazı girişimler de oldu ama sonuçsuz kaldı. Türk devleti (Ve Saz Arkadaşları Türk medyası ve Türk kamuoyunun önemli  bir kesimi)  son olarak Fransız Ulusal Meclisi ve Senatosu’nun 1915 olaylarını Soykırım olarak niteleme girişimleri karşısında ‘Siyasal kurumlar/makamlar tarihi yargılayamaz’ tezini ön plana çıkardı. Bugün hala bu tez, bu savunma gündemde. Oysa ki Fransız Hükümetinin Parlamento ile İlişkilerden Sorumlu Bakanı Patrick Ollier, Senato’daki tartışmalar sırasında, İnkara Yaptırım Yasasının savunucusu kimliği ile bu konuya  değinirken mealen şöyle konuştu: ‘’Bu konuyu tarihçilere bırakalım deniyor. Neden ? Tarih, siyaset dışı, siyaset üstü bir konu mu ki? Tarihçilerden kastedilen kimler? Bugün Ermeni sorunu ile ilgilenen  tarihçilerin yüzde 90’u 1915’i zaten Soykırım olarak nitelendiriyor. Evet ‘Soykırım değildir’ diyen tarihçiler de var. Biz o zaman hangi tarihçilerin kararına bakacağız? Bu ve diğer konularda hükümet,  Meclis ve Senato gibi siyasi karar organları var. Bu kararı siz senatörler vereceksiniz, tarihçiler değil. Tarihçiler, ancak sizin karar verebilmeniz için gerekli bilgi, belge, fikir ve yorumları sunabilirler. Kararı tarihçi veremez. Siz vereceksiniz’’. Bu yaklaşım, başta Fransız siyasetçiler olmak üzere geniş bir kesim tarafından da  doğru olarak değerlendiriliyor.  Çünkü hem tarih çok siyasi bir alan, hem de siyasi karar mercii,  yetkisini başka bir meslek erbabına  ya da makama devretmez, devredemez. Siyasilerin de, özellikle iktidarın da, tarihin siyasi yorumunu görmezden gelmesi, bu alandaki sorumluluklarını başkalarına devretmeleri sözkonusu değil. Çünkü mesela herhangi bir ülkede, sağlık gibi teknik özellikleri olan bir konuda da, kararı doktorlar vermez. Bir  devletin sağlık politikalarını o devletin hükümeti, Meclisi kararlaştırır. Burada tayin edici olan, siyasi makamın saptadığı politikanın, yani aldığı kararın gerçeklerle, kamu çıkarıyla uyuşup uyuşmaması.

BU YASA SARKOZY’NİN SEÇİM MANEVRASI MI? – Türk tarafı, yasanın esas olarak Cumhurbaşkanı Sarkozy’nin yeniden seçilmesiyle ilgili olduğunu sanıyor. Çünkü, Mayıs ayında Fransa’da Cumhurbaşkanlığı seçimi var ve yaklaşık 500 bin  nufuslu  Fransa Ermeni cemaatinin oylarını ve sempatisini kazanmak için Sarkozy böyle bir girişimde bulunuyor. Bu saptama da birkaç açıdan yanlış. Sarkozy’nin Mayıs ayında iki turlu seçimdeki muhtemelen en önemli rakibi Sosyalist Parti’nin adayı  François Hollande’ın Ermeni meselesinde, Soykırım ve Soykırımı İnkara Yaptırım konularında farklı bir tutumu yok. O da Soykırım diyor, o da inkara yaptırım istiyor. Üstelik Fransa’da yaşayan Ermeniler, ki 1915’den beri bu ülkede yaşıyor, Ermeni kimliklerine rağmen esas olarak kendilerini Fransız yurttaşı olarak görüyor ve algılıyor, dolayısıyla da oy kullanırken  adayların sadece Ermeni meselesindeki tutumlarına göre değil, kendi şahsi ideolojik tercihlerine göre oy kullanıyorlar. Hele her iki önemli adayın da Ermeni meselesinde benzer görüşler savunması, Ermeni kökenli seçmenlerin oy kullanırken kendi şahsi ideolojik tercihlerini daha çok ön plana çıkarması doğal.
Sarkozy’nin partisi son olarak Senato seçimlerinde yenilip çoğunluğu Sosyalistlere kaptırınca, evet, Sarkozy, Ermeni oylarından medet ummaya başladı, çünkü Ermeni lobisi de Senato’nun yeni çoğunluk liderleriyle yaptığı görüşmede bu yasanın geçmesini talep etti. Sosyalistler de bu talebi kabul etti.
Gerek Ulusal Meclis’te gerekse Senato’da son yasa ile ilgili tartışmalara ve oylama sonuçlarına baktığımızda, ortaya bir başka gerçek çıkıyor. Bu konudaki ayrışma iktidar/muhalefet, yani Sarkozy ve Sosyalist Parti temelinde gerçekleşmedi. Her iki partiden de yasayı destekleyenler ve yasaya muhalefet eden milletvekili ve senatörler var. Hele son olarak yasayı Anayasa Konseyine gönderen parlamenterler listesine baktığımızda  Sarkozy’nin UMP’sinden daha fazla isim görüyoruz. Dolayısıyla bu girişim Sarkozy’nin ya da Sarkozy Fransa’sının bir girişimi değil. Türk devlet aklının pek kavrayamadığı bir ilke meselesi var burada. Fransa toplumunun ve siyasetçilerinin Soykırım gibi bir İnsanlık Suçu konu olduğunda gösterdikleri siyasi tarihi ve hukuki duyarlığı bilmek ve kavramak gerek. 2. Dünya Savaşına ve özellikle de Musevi Soykırımına tanık olan insanların bir kısmı bugün hala hayatta.
Türkiye’deki  ‘uzmanların’  pek anlayamadıkları bir mesele de, bizde ‘Grup kararı’, ‘Parti disiplini’ gibi deyimlerle ifade edilen lider sultasının Fransa’da pek geçerli olmadığı. Özellikle de bu Soykırımı İnkara Yaptırım Yasasında.  Sarkozy çok istese de, çok bastırsa da, iktidar partisinin milletvekilleri de senatörleri de Elysee Sarayından gelen direktif ya da ricaya topyekün evet demediler. Keza, Hollande da yasanın çıkmasından yana tutum almış olmasına rağmen, bazı Sosyalist vekil ve senatörler yasa aleyhinde oy kullandı. 

ANAYASA KONSEYİ NELER YAPABİLİR? – Yasanın Anayasa Konseyine gönderilmesi nedense Türk resmi çevrelerinde büyük bir sevinç yarattı. Halbuki ortada henüz bir karar yok.

Fransız Anayasa Konseyinin İnternet sitesine göre, 60 milletvekili ve 60 senatörün imzası üzerine yasa, Anayasa’ya aykırılık denetimi için, Anayasa Konseyine 31 Ocak 2012 tarihinde 2012-647 DC kayıt numarası ile kaydedildi.  Fransa’da Ulusal Meclis’te toplam 577 milletvekili, Senato da toplam 348 senatör  görev yapıyor. Konsey’in, hükümetin acil (En geç 8 gün içinde)  karar istemesi dışındaki durumlarda , bu başvuruya en geç 1 ay içinde yanıt vermesi gerekiyor. Hükümet acil karar talep etmedi.

Önce, 1958’deki 5. Cumhuriyetin yeni bir kurumu olan Anayasa Mahkemesine bakalım. 9 kişiden oluşuyor. Bu 9 üyeyi Cumhurbaşkanı, Meclis Başkanı ve Senato Başkanı atıyor. Tüzüğe göre hukuk ve siyaset alanlarında uzmanlığı/yetkinliği bilinen her Fransız yurttaşı, Anayasa Konseyi üyesi olarak atanabilir. Her üyenin görev süresi 9 yıl.  Her üç yılda bir Konsey’in üçte bir üyesi yenileniyor. Üyeler sadece bir kez seçilebiliyor.  Ayrıca eski Cumhurbaşkanları, isterlerse ve emekli iken sürdürdükleri uğraş Konsey üyeliği ile çelişmiyorsa Konsey üyesi olarak görev yapabiliyor. Fransa’da halen hayatta olan iki eski Cumhurbaşkanı var: Valery Giscard d’Estaing ve Jacques Chirac.  Chirac şimdiye kadar hiçbir Konsey toplantısına katılmadı.  Dolayısıyla  yasa hakkında sonuç olarak  10 kişi karar verecek. Bu 10 kişinin hepsi de sağcı Cumhurbaşkanları (Chirac ve Sarkozy) yine sağcı Meclis ve Senato Başkanları tarafından atanmış üyeler. Üyelerin CV’lerine baktığımızda azınlık Chirac, çoğunluk  Sarkozy   yanlısı görülüyor. Şimdiki üyelerin sadece ikisi kadın.  Hepsi üst düzey hukuk ve/veya Siyasal Bilgiler tahsili yapmış, yargı ya da idarede üst düzeyde görevlerde bulunmuş kişiler. Konsey kararı hukuki olduğu kadar kaçınılmaz olarak siyasi içerik ve yön de taşıyacak. Konsey bu konuyu tam da Cumhurbaşkanlığı seçim kampanyasının ilk döneminde inceleyeceği için, Sarkozy karşıtı Chiracçıların  tutumu önemli.  Tüzük gereği Konsey tartışmaları ve oylama gizli olarak yapılıyor.

Şimdi bu Konsey olası 3 karar alabilir:
-         Yasa Anayasa’ya aykırı değildir. Derhal yürürlüğe girebilir.
-         Yasa Anayasa’ya tamamen aykırıdır. Meclis ve Senato taslağı gözden geçirip Anayasa’ya uygun hale getirmelidir. Bu durumda yasa Meclis’e gönderilir.
-         Yasa, Anayasa’ya kısmen aykırıdır. Yürürlüğe girmeden önce gerekli rötuşlar yapılır.

Konsey’in alacağı kararın zamanlama ile de ilgisi var. 31 Ocak’ta gelen yasa hakkında Konsey en geç Şubat sonu/Mart başına kadar karar alması gerekiyor. Söz konusu karar Anayasa’ya aykırılık nedeniyle iptal olursa, yasanın yeniden Meclis ve Senato’da  görüşülmesi bu yasama döneminde pek mümkün görünmüyor. Çünkü Fransa’da Meclis ve Parlamento, Cumhurbaşkanlığı seçiminden 3 ay önce çalışmalarını sonlandırmak zorunda. Bu takvime göre en geç Mart ortasında Parlamentonun iki kanadı kapanacak. 
Sarkozy’nin son olarak ‘Konsey yasayı iptal ederse yeni kanun çıkarırım’ şeklinde özetlenebilecek tehdidi, Parlamenterleri rahatsız etti, çünkü Sarkozy’nin bu açıklaması, yürütmenin yasamaya müdahalesi olarak değerlendirildi.
Fransa’da Cumhurbaşkanı’nın, bazı özel ve acil yasaları hızla geçirebilmek için, Parlamento’nun iki kanadını toplantıya çağırma yetkisi var. Ancak sadece bu yasa için, Sarkozy’nin böyle bir girişim yapması şimdilik ihtimal dışı görünüyor.

Konsey’in verebileceği karar  konusunda tartışmalar var:

Konsey’in ‘Yasa Anayasa’ya aykırı değildir’ diyeceğini savunan görüşün taraftarları şöyle düşünüyor:
-         Konsey hukuki açıdan, gerek basın özgürlüğü gerekse ‘Soykırım’ı tarihçilere bırakalım’ teziyle hiç ilgilenmeyecek. Çünkü yasa metninde, katliam, soykırım  gibi insanlık suçlarının savunulmasının basın, düşünce, ifade özgürlüğü kapsamında değerlendirilemeyeceği açıkça belirtiliyor. Çünkü yasa metninde uluslararası bir mahkeme tarafından hükme bağlanmış Soykırımların yanı sıra ayrıca  ‘Fransız kanunlarının kabul ettiği soykırım’ ibaresi geçiyor.
-         Konsey bu yasayı iptal edemez. Çünkü bu yasayı iptal ederse  Yahudi Soykırımını inkar edenleri cezalandıran Gayssot yasasını da iptal etmek zorunda kalabilir.

Konseyin, ‘Yasa Fransız Anayasasına tamamen veya kısmen aykırıdır’ diyeceğini öngörenlerin görüşleri ise şöyle:

   - Bu yasa, Soykırım gerçeği devletçe yasa yoluyla kabul edilmiş olsa da, tarihçilerin, bilim insanlarının özgürce araştırma yapmasına ve vardıkları sonuçları yayınlamasına engel teşkil eder. Devletin gerçeğini tek gerçek olarak gördüğü gibi buna karşı çıkanı da cezalandırmak doğru değildir.
   - Bu yasaya gerek yok, çünkü gerek Gayssot yasası gerekse Ceza kanunundaki diğer hükümler, zaten Ermeni Soykırımı ve benzeri  insanlık suçlarını inkar eden ve yok sayanları   cezalandırıyor. Le Pen olsun Türk yanlısı tarihçi Gilles Veinstein olsun vakti zamanında, bu yasa çıkmadan önce de,  mahkemelerce yargılandı ve ceza yedi.

Konsey’den ne karar çıkarsa çıksın, Konsey’in ‘ Fransa Cumhuriyeti, 1915’de Osmanlı İmparatorluğunda meydana gelen Ermenilere yönelik harekatı Soykırım olarak niteler ve tanır ’ ibaresini içeren yasanın iptali söz konusu görünmüyor. Bu konuda Anayasa Konseyine zaten açık ve doğrudan bir başvuru yok. Ancak Konsey, son yasa ile bu yasa arasındaki rabıta üzerinde değerlendirme yapmaya yetkili.

ORADA VE BURADA  HER ŞEY ÇOK FARKLI – Türk devleti (Ve onun ayrılmaz, bölünmez bütünü olan Türk  milleti)  ve medyası, belki de daha doğru bir deyişle Türk milli medyası sabah akşam Sarkozy ve Ermeni  Soykırımını İnkar Yasası ile yatıp kalkarken, Fransa’da sadece Türkler ve Türkiye ile ilgili kesimler bu konuyu, üstelik bizden çok farklı bir şekilde izleyip tartışıyor.
Fransa’da aslında hiçbir siyasi ‘1915 Soykırım değildir’ demiyor.  ‘Ermeni meselesi bir Türkiye-Fransa meselesi değil, Türklerin kendi iç meselesidir. Türkiye’nin daha doğrusu Osmanlı’nın geçmişindeki bir olayın, 1923’den beri Türk devlet ve dolayısıyla millet muhaleyesinde, geçmişle özgürce yüzleşemeyen, doğru bir muhasebe ve eleştirisini  yapamayan zihniyetin yarattığı bir meseledir’ diyenler var. ‘Hayır, bugün Fransa’da Türkiye’nin on misli Ermeni yaşıyor, bu nedenle Ermeni meselesi Fransa’nın da bir meselesidir. Ayrıca Türkiye ile Ermenistan arasında da bir meseledir’ diyen de var. Bazı Fransız siyasiler ve diplomatlar, Fransa’yı Türkiye ile Ermenistan arasındaki Soykırım ihtilafında doğal bir arabulucu, çözüm önerici köprü konumunda görüyor. Onların bir kısmı yasaya karşı çünkü, ‘Bu yasa, gerek Türkiye’de sivil toplumun başlattığı ve AKP’nin de ilk başta kapalı ve gizli bir şekilde hiç olmazsa karşı  çıkmadığı tarihle yüzleşme sürecine de, Ankara ile Erivan arasındaki  buzların çözülmesine de hizmet etmiyor’ diyor. Mesela Istanbul doğumlu Yeşiller Partisi senatörü  Esther Benbassa.

Genel resme bakıldığında, burası  hala Soykırım engeli/tabusuna takılmış durumda iken orada Soykırım İnkarının yaptırıma bağlanmasının olası yarar ve zararları tartışılıyor. Türkiye dolayısıyla  Fransa’daki tartışmayı aslında birkaç basamak geriden kavramaya çalışıyor.

Fransa’da evet mesela Dışişleri Bakanı Juppe ya da Tarım Bakanı Le Maire gibi önemli şahsiyetler  yasaya açıkça karşı olduklarını ilan ettiler. Son Bakanlar Kurulu toplantısında Sarkozy, isim vermeden bu iki bakanı hafifçe azarladı.

Türkiye ile ilişkilere önem veren Fransız siyasiler ve diplomatların iki şikayeti var: ‘Bu tartışma sanki sadece Türk-Fransız ekonomik ve ticari ilişkilerine zarar verecekmiş gibi gösteriliyor. Oysa ki iki ülke arasındaki siyasi ve kültürel ilişkiler bile şimdiden  zarar görmeye başladı. Sorun sırf para meselesi değil ki…’

Paris ile Ankara arasındaki ihtilaf yanlış ve olumsuz bir şekilde şahsileştirilip sanki bir Erdoğan-Sarkozy çelişkisine dönüştürülmek isteniyor. ‘Koskoca Türkiye Cumhuriyetinin Başbakanı’nın kalkıp böylesine önemli bir siyasi meselede işin içine  Sarkozy’nin  babasını, dedesini katması hiç hoş olmadı. Hiçbir medeni ülkede, hiçbir demokratik ülkede böyle yapılmaz ‘.

Gerçekten de Başbakanın Kasımpaşa damarı tutunca baba ve dede Sarkozy’ye laf yetiştirmesi , Paul Auster’le polemiğe girmesi belki yandaş medyada ve milliyetçi kesimlerde böbürlenmeyi sağlar ama Edirne ya da Hakkari’yi geçince, bu tutumlar büyük antipati yaratıyor.

Ben, iki tarafı izleyip anlamaya çalışırken ve gerek Türkçe gerek Fransızca haber yazarken, çok somut bir şekilde bir ikilemi çözmek durumundayım.  Ankara’nın devletlü ve Türk toplumunun milli/milliyetçi muhayalesi/yaklaşımı, hem Avrupa’nın genel olarak Soykırım konusundaki hassasiyetini ya bilmiyor ya anlamıyor, ya da ikisi birden, hem de iç politika ile dış politika arasındaki tanım ve alan farkını gözetemiyor. Fransa devlet ve medyası da, bunun karşılığında, tıpkı KKTC meselesinde olduğu gibi, Ankara’nın dogmatik tutumunun, ısrarının  altında yatan gerekçeleri bilmiyor, anlamıyor dolayısıyla da  kabul etmiyor. Zaten bu dogmaları anlamak mümkün olsa bile Fransa gibi bir devlet tarafından kabul edilmesi imkansız.

Bugün 30 civarında Parlamento, 1915’i Soykırım olarak kabul etti. Ermeni diasporası ve Erivan, 2015’de yani Soykırım’ın 100. yıldönümü için daha yaygın, güçlü ve etkili kampanyalar hazırlıyor. Mesela düne kadar ABD’deki İsrail lobisinin de desteğiyle 24 Nisan’larda Soykırım sözcüğünü telaffuz etmeyen Washington, Ankara/Tel-Aviv ilişkilerinin bozulmasının ardından aynı tutumu izleyecek mi? İsrailli bakanlar, Türkiye ile ilişkilerin bozulmasının ardından Kürt meselesinin yanı sıra Ermeni meselesini gündeme getirme tehdidinde bulunmadılar mı?
Fransa’nın Soykırım konusundaki tutumu, AB’nin en büyük ikinci ülkesi olarak diğer AB ülkelerini ne derece etkiler?
Sıfır Sorun (Yoksa Sıfır Çözüm mü?) uzmanı Dışişleri Bakanı bu konuda ne düşünür acaba?

Ankara KKTC deneyiminden ne dersler çıkardı? (Çıkardıysa).

Kendi iç sorununu 87 yıldır çözemeyen bir devlet, söz konusu sorunu tabi ki kendi perspektif ve çıkarları doğrultusunda  şu veya bu şekilde çözmeye çalışan ikinci ve üçüncü taraflara karşı kendisini ne zamana kadar nasıl savunabilecek?

Fransa’da çıkan son yasa kesinleşirse, Soykırım mağdurlarına ve mağdur temsilcilerine, açılacak mahkemelerde taraf olma hakkını da tanıyor. Yarın öbürgün  Fransa’dan bir Ermeni Derneği, bir şekilde, Strasbourg, Luxembourg ya da Lahey’deki uluslararası mahkemelerden birine başvurup, 1915’in Soykırım olarak tescil edilmesini talep ederse, Ankara’nın kendi tezlerini yeteri kadar savunabilecek siyasi, ideolojik, hukuki gücü var mı? Bu görev yoksa Doğu Perinçek ve Talat Paşa Komitesine mi verilir?

Son seçimde yüzde 50 oranında oy almak herhalde çok büyük bir başarıdır. Ne var ki ülke içinden alınan meşruiyet belgesi, tek başına iyi ve akıllı bir diplomasi için yeterli değil.

SORUN NEDİR? ÇÖZÜM NASIL OLABİLİR? - Ermeni meselesi, Soykırım,  kırım, katliam tehcir… adına ne denirse densin, Türkiye Cumhuriyeti devletinin,  hükümeti, muhalefeti, sivil toplumu, akademiası, aydını, medyası, Ermenisi, Kürdü, Hıristiyanı, Süryanisi ile hep birlikte çözebileceği ve çözmesi gereken bir sorun. Hrant’ın öldürülmesini izleyen dönemde, yüzbinlerin katıldığı cenaze yürüyüşü, Özür Dilerim kampanyası, Osmanlı Ermenileri konusundaki akademik çalışmalar, Ankara-Erivan yakınlaşması, 24 Nisanların Türkiye’de de anılması  sorunun çözümü için olumlu adımlardı. Ne var ki bu gidişat sırasıyla, Ogün Samast’ın jandarma ve polisle Türk bayraklı posteri, Hrant davasında hem yargının hem yürütmenin esas suçluları gizlemesi, Ankara-Erivan yakınlaşmasında Bakü engeline direnemeyiş ve son olarak Fransa’daki yasama girişimlerine karşı milliyetçi tepkiler, olası olumlu gidişatın önüne set çekti.
Dış baskılar bu toplumda hep boomerang etkisi yapıyor. Bu etkiyi önlemenin biricik yolu da sorunu içeride, bu toplumun demokratik çıkarları doğrultusunda çözmek olmalı. Paris’te  binlerce Türkü otobüslerle meydana toplayıp ‘Soykırım yalandır’ demekle bir yere varılamadığı görüldü. Kibirdir yorulup yollarda kalan…

Mustafa Muğlalı’nın adını kışlalardan kaldıran anlayış, yüzlerce Talat Paşa caddesine hala dokunmuyorsa, Dersim katliamı konusunda yarım ağızla özür dileyip Uludere katliamını gerçekleştirenleri destekliyorsa siyasi iradenin samimiyeti sorgulanır.

Son olarak Fransa’da Ermeni meselesinin ele alınış şekli, bu olayın Batı ve Türk medyasındaki yansımaları, önümüzdeki dönemde de Ankara’nın başının daha çok ağrıyacağının işaretleri.

PS: Konuya ilgi duyanlar  Fransız Ulusal Meclisi, Senatosu ve Anayasa Konseyinin aşağıda belirtilen linklerinden yasa metni, Parlamenter tartışmalar ve Anayasa Konseyi hakkındaki ayrıntılara  ulaşabilir:



- http://www.senat.fr/leg/tas11-052.html