25 Şubat 2016 Perşembe

Büyük Korku, Büyük Gözaltı

Mavi Daktilo: Türk Medyasının Vesikalık Resmi

Peki, siyasi iktidar neden medyaya karşı bu kadar çok baskı uyguluyor? Tüm bu anti-demokratik, yasadışı ve gayrı meşru baskıların nedeni nedir? Siyasi iktidar, başta Erdoğan olmak üzere, çok ağır ithamlar altında ve korku içinde. Bu nedenle siyasi iktidarın büyük bir medya mekanizmasına ihtiyacı var. Bu mekanizma en az suçlamalar kadar büyük olmalı ki, iktidar kendisini tüm bu suçlama ve eleştirilerden koruyabilsin.Peki, medya niye bu kadar teslimiyetçi ve niye iktidarın gönüllü hizmetçisi? Totemi, tabusu ne, Aşil Topuğu neresi? Ragıp Duran’ın 27 Ocak’ta Avrupa Parlamentosu Sol Grubu tarafından  düzenlenen konferansta yaptığı konuşmaya(*)  bağlanıyoruz, egemen Türk medyasının vesikalık fotografına bakıyoruz


‘Enternasyonal Şalala’ yeniden
2 yıl aradan sonra yeniden günyüzüne çıkan Express dergisinin Şubat 2016 tarihli 141. sayısının kapağı
.









Bugün Türkiye’de medyada ve kamu alanında Kürt meselesi hakkında yazmak ya da konuşmak zordur, çok zordur. Çünkü Cumhurbaşkanı Erdoğan’a göre, ‘Türkiye’de Kürt meselesi yoktur, terörizm sorunu vardır’. Dolayısıyla, Kürt meselesi hakkında yazı yazdığımızda, ya da medyada bu konuyu açtığımızda, Kürt haklarından söz ettiğimizde, barışçı çözümü savunduğumuzda, kendimizi hemen bir savcının karşısında buluyoruz. Savcı, tüm bu yazılarımız, konuşmalarımız hakkında, ‘Bölücü terör  örgütü propagandası yapmak’ ya da ‘Cumhurbaşkanına hakaret etmek’ iddiasıyla soruşturma başlatıyor bilahare dava açıyor. ‘Cumhurbaşkanına hakaret’ suçlaması Erdoğan Cumhurbaşkanı olduğundan bu yana çok moda, çok revaçta bir suçlama. Bir buçuk yıl içinde açılan dava sayısı 1300. Selefi Abdullah Gül’ün yedi yıllık görev süresinde açtığı hakaret davası ise 139. Çok hassas, çok kırılgan bir Cumhurbaşkanımız var. Bu soruşturma ve davalara konu olan yazı ve konuşmalara baktığımızda, bunların esas olarak ve sadece birer siyasi eleştiri olduğunu görüyoruz. Şimdiki  Cumhurbaşkanının açıklamalarında ise, Kürtlere, muhaliflere, akademisyenlere yönelik ağır hakaretler bulmak mümkün...

KÜRT YOK, DAVA VAR, KURŞUN VAR!

Dava açıldı, yargılandınız ve hatta mahkum oldunuz. Yine de şanslı sayılırsınız. Çünkü, barışçı çözümün sıkı taraftarlarından biri olan Diyarbakır Baro Başkanı avukat Tahir Elçi, hem devletin hem de PKK’nin şiddet politikalarına karşı çıkıyordu ama geçenlerde Diyarbakır’da sokak ortasında vurularak öldürüldü. Üstelik tarihi eserlerin korunması için basın açıklaması yaparken...Üstelik en az on televizyon kamerası olan bir alanda, ondan fazla resmi polis daha da fazla sivil polisin olduğu bir alanda gerçekleşti bu cinayet. 28 Kasım 2015 tarihinde meydana gelen bu cinayet konusunda savcılık hala doğru dürüst bir soruşturma gerçekleştirmedi. Hatta bazı deliller nasıl olduysa dosyadan kayboldu.Bu arada Tahir Elçi, 12 Eylül 1980 darbesinden sonra çok yaygınlaşan ‘faili meçhul cinayetlerden’ birinin kurbanı oldu. Kürtler buna ‘Faili meşhur’ cinayet diyor.
Hali hazırda Türkiye cezaevlerinde 24’ü Kürt olmak üzere 32 gazeteci var. Neredeyse hepsi ‘Bölücü terör örgütüne üye olmakla’ suçlanıyor. Halbuki bu meslekdaşlarımızın hiç biri eline silah bile almamış, sadece haber ya da yazı yazmışlar. Hiç birinin herhangi bir yasadışı örgütle organik bağlantısı da yok.
Sayıları 400’ü aşkın gazeteci, akademisyen, sendikacı ya da STK yöneticisi ve üyesi hakkında da ‘Cumhurbaşkanına Hakaret’ suçundan soruşturma açılmış durumda. 2000’i aşkın akademisyen, bir TV sunucusu ve bir kadın öğretmen  vakalarının ayrıntısına girmiyorum. Onlar sadece barış isteyen bir bildiriye  imza attılar, barış isteyen bir dinleyiciyi destekledi diye bizzat Cumhurbaşkanı tarafından ağır saldırılara uğradı. Akademisyenler, ‘ihanet’, ‘PKK yandaşı’, ‘sömürge aydını’ ya da ‘cahil’ olmakla suçlandı.

MATBUAT BEBEĞİNDE MALFORMASYON OLMUŞ

Kürt meselesi, Türk basınının bir yandan tabusudur ama bir yandan da Aşil Topuğudur.
Belki de ilk baştan, Türk matbuatının, basınının, yapısal olarak sakat doğduğunu belirtmem gerekir. 1831 tarihinde çıkan ilk gazeteyi Saray, yani Padişah yayınlamıştı. Dolayısıyla Saray, ilk gazetenin siyasi, ideolojik ve editoryal olarak gerçek sahibi idi. O ilk gazetede çalışan muharrir, muhabir, tercüman ve diğer çalışanlarının hepsi, Saray’ın memurları idi. Yani bizim meslekî atalarımız Osmanlı Padişahının maaşlı memurları idi. Ve onlar tabi ki, Padişah’ın dileklerini, görüşlerini yansıttılar.
Aradan 185 yıl geçmiş olmasına rağmen çok fazla bir şey değişmedi Türk  basınında. Bugün Türk medyasının yaklaşık olarak yüzde 80’i Ankara’da Erdoğan’ın Saray’ı tarafından yönetiliyor.
2002 yılından bu yana iktidarda olan AKP, medyayı susturmak, muhalif sesleri kesmek için her türlü araç ve yöntemi kullanıyor:
‘Alo Fatih’ örneğinde  olduğu gibi sansür, otosansür, iktidarı eleştiren gazetecileri işten atmak (2013 Haziran’ındakİ Gezi Ayaklanmasından bu yana yaklaşık 250 gazeteci işini kaybetti), Can Dündar-Erdem Gül örneğinde olduğu gibi gazetecileri  tutuklamak, Hürriyet örneğinde olduğu gibi AKP yöneticilerinin önderliğinde medya binalarına taşlı sopalı baskınlar düzenlemek, Ahmet Hakan örneğinde olduğu gibi gazeteci dövmek...İktidar yeni bir baskı yöntemi daha buldu: İpek Koza Holdinge ait, iki günlük gazete ve iki televizyon kanalı sahibi şirkete el koydu, kayyım atayıp bu dört muhalif medya organını, yandaş medya havuzuna kattı. Sözkonusu dört medya organı, Erdoğan’ın eski müttefiki yeni düşmanı Fetullah Gülen cemaatine yakınlığı ile biliniyordu. Bu son yöntem, Türkiye ekonomi ve finans dünyasında özel mülkiyetin artık  dokunulmaz bir değer olmadığını kanıtladı. 

KORKUNUN BOYUTLARI ÖNLEMLERLE ORANTILI

Peki, siyasi iktidar neden medyaya karşı bu kadar çok baskı uyguluyor? Tüm bu anti-demokratik, yasadışı ve gayrı meşru baskıların nedeni nedir? Siyasi iktidar, başta Erdoğan olmak üzere, çok ağır ithamlar altında: İktidar, Suriye'deki Cihadçılara silah göndermekle suçlanırken uluslararası hukuku çiğnemekle,  ülke içinde Kürtlere ve muhaliflere yönelik vahim baskılar nedeniyle İnsan Haklarını ihlal etmekle, başta 17-25 Aralık yolsuzluk ve rüşvet skandalı nedeniyle de çeşitli yasaları ihlal etmekle suçlanıyor. İktidar aslında korku içinde, bu nedenle de tüm bu suçlamaları gizlemeye ya da tahrif etmeye çalışıyor. Türkiye içinde ya da dışında bağımsız bir adalet mekanizması bu suçlamaları ciddi bir şekilde sorgular ve yargılarsa, iktidar mahkum olur. Ayrıca tüm bu suçlamalar somut olarak geniş halk kesimlerince  bilinirse, AKP ve Erdoğan iktidarı kaybedebilir. Bu nedenle siyasi iktidarın büyük bir medya mekanizmasına ihtiyacı var. Bu mekanizma en az suçlamalar kadar büyük olmalı ki, iktidar kendisini tüm bu suçlama ve eleştirilerden muaf tutabilsin.

ŞEYH SAİD, DERSİM, ÖCALAN AMA HALA ŞEKAVET

Türk basını Kürt meselesi ile ilk kez 1925'de Şeyh Said hadisesinde karşılaştı. Diyarbakır yöresinde başlamak üzere olan bu isyan kanlı bir şekilde Türk ordusu tarafından bastırıldı ama mesele Istanbul gazetelerine bastırma harekatı başladıktan üç ay sonra yansıdı. O dönem yayınlarda, ilk Kürt ayaklanması, 'Şekavet' ve  'İrtica'  bağlamında ele alınmıştı. 'Mağarada yaşayan vahşiler', 'İlkel kabileler' gibi deyimler kullanılmıştı. Türk basınında, sadece generallerin ve Türk iktidarının görüşleri yayınlanmıştı.
Türk matbuatının Kürtlerle ikinci buluşması 1937 Dersim hadisesinde gerçekleşti. Bu dönem yayınlara baktığımızda, Kürtler yine ağır hakaretlerle anılıyor. 'Köpekler', 'Cahiller', 'Vahşiler' gibi sıfatlar, nefret söyleminin doğal parçaları idi. Gazeteci Faik Bulut'un 1992 yılında yayınlanan 'Türk Basınında Kürtler' başlıklı kitabında Kürtlere yönelik hakaretlerin ayrıntılı bir dökümü var.
1984'den bu yana, yani Kürt siyasi hareketinin son olarak silahlı mücadeleye başladığı yıldan bugüne, Türk basını Kürtlere yönelik hakarethamis, dışlayıcı, ötekileştirici yaklaşımını milliyetçi, ırkçı söylemle sürdürüyor. 'Tek millet, tek dil, tek bayrak' sloganı  aslında sadece siyasi iktidarın sloganı değil, egemen medyanın da ana sloganı. Dolayısıyla Kürtlerin bizatihi varlığı, Kürt dilinin varlığı, Türkiye'de çok uzun süre inkar edildi.
Halen Cizre'de, Silopi'de, Sur'da devlet 'temizlik' harekatı sürdürdüğünü açıkladı. Bu 'sömürgeci' bir dildir. Kim kirli ki? Kim kimi temizliyor?

TÜRK EGEMEN MEDYASINDA TÜRKİYE YOK

Şimdi bir Fransız, İngiliz ya da Alman'ı düşünün. Bu kişi hayatında hiç Türkiye'ye gitmemiş. Ama Türkçe biliyor ve kendi ülkesinde her gün Türk egemen medyasını izliyor. Bu okur, Türkiye'yi, Türkiye toplumunu bilemez, anlayamaz, tanıyamaz.  Çünkü Türk egemen medyası, Türkiye'yi, Türkiye toplumunu değil, sadece iktidarı, egemenin dünyasını yansıtır. Ne var ki iktidar ve egemenler zaman zaman tutum ve siyaset değiştirdiğinde, egemen medya da özeleştiri yapmadan, açıklama vermeden, otomatik olarak hemen döner, iktidarın dediğini, yeni söylemini hemen benimser. Eskisiyle çelişkili olsa da...
Türk egemen medyası, gazetecilik/habercilik yapmaz. İktidar için ajitasyon, propaganda, reklam ve halkla ilişkiler  yapar. Bu nedenle yandaş medyanın akıla, fikire, bilgiye, zekaya, eleştirel yaklaşıma, düşünme yeteneğine, vicdana ihtiyacı yoktur. Bu kesim iktidar ne derse, papağan gibi o söylenenleri tekrar eder.
Egemen medyanın ekonomi politiğine, mali kaynaklarına da kısaca değineyim: İktidarın en önemli gelir kaynağı olan inşaat sektörünün yan gelirleri, bir havuzda toplanıp iktidar yanlısı medyaya aktarılıyor. Kamu bankalarından da bazen nakit olarak bazen reklam-ilan geliri olarak da milyonlarca lira medyaya kaynak oluyor. İktidarın yazılı  medyası, resmi olarak ilan edilenin en az 4-5 kat daha az satıyor. Çünkü AKPli seçmenin gözünde bile bir değeri, bir inandırıcılığı yok bu gazetelerin.  Ama hem 'kendisini manda gibi göstermek için şişiren kurbağa olmak' için hem de resmi ilan gelirlerinden yararlanmak için tirajları yapay ve sahte bir şekilde yüksek gösteriyorlar.
Türkiye'de okurlar doğru ya da doğruya yakın haberleri ancak sosyal medyadan bir de yabancı medyadan öğrenebiliyor.  Hatta biz gazeteciler bile bazen Türkiye'de olup biteni Le Monde'dan, Guardian'dan ya da FAZ'dan öğrenebiliyoruz.
Gazetecilik/habercilik hakkıyla ancak özgür, demokratik ve hukukun üstünlüğü olan bir ülkede yapılabilir.  Türkiye'de yargı, son beş yıl içinde siyasi iktidarın sıradan bir aygıtı haline geldi. Türkiye'de Cumhuriyet'in kuruluşundan bu yana ilk kez, hakimler, savcılar, iktidar aleyhine verdikleri kararlar yüzünden tutuklanıp hapise kondu. İki savcı da tutuklanmak istemedikleri  için yurtdışına kaçmak zorunda kaldı. Bu durumda Türkiye'de bağımsız bir yargıdan söz etmek mümkün değil.
Türk medyası konusunda iki yeni durum, örnek aktaracağım şimdi:
* Hükümet medyasının bir mensubu, gazeteci kılığında, meslekdaşlarımızı işten attırmakla daha da vahimi ölümle tehdit ediyor. Şikayetlere rağmen bu kişi hakkında savcılar herhangi bir işlem yapmıyor.
* Yine hükümet yanlısı günlük popüler bir gazete habire fotomontajlarla propaganda yapıyor, hayali haber ve söyleşiler yayınlıyor. Mesela HDP Eşbaşkanı Demirtaş'ı gerilla elbiseleriyle PKK kamplarında gösteriyor. Ya da PKKlilerin sözümona bir intihar bombacısı kıza uyuşturucu hapı verirken çekilmiş fotograflarını (fotomontaj tabi)  manşetten yayınlıyor. Bu gazete CNN İnternational'dan Christiane Amanpour'la da hayali bir söyleşi yayınlamıştı.
Bitiriyorum. Sonuç: Medya, siyasetle, politika ile, ideoloji ile, kültür ve toplumla çok yoğun ilişkide olan bir mekanizma. Türk medyası halihazırda o kadar kötü, o kadar olumsuz bir konumda ki, ancak çok büyük, çok geniş ve derin,  kapsamlı siyasal/toplumsal/kültürel bir değişim, özgürlükleri, hukuku ve demokrasiyi diriltebilirse, işte o zaman yeniden medyayı inşa etmeye başlayabiliriz. Böylelikle iktidara değil, yurttaşa, kamu çıkarına hizmet eden bir medya gündeme gelebilir.

(*) Bu metin, 27 Ocak 2016 tarihinde Brüksel'de Avrupa Parlamentosunda Sol Grup tarafından düzenlenen 12. Uluslararası 'Türkiye-AB-Kürtler' konulu konferansta fransızca olarak yapılan konuşmanın, bilahare düzenlenmiş yazılı Türkçe versiyonudur. Konuşmanın orijinal video kaydı için aşağıdaki linkin 'Day 2 Afternoon' bölümünde 14.54 ile 27.00 dakikaları arasına bakabilirsiniz.   

Bu yazı 2 yıl aradan sonra yeniden günyüzüne çıkan 
EXPRESS dergisinin Şubat 2016 tarihli 141. sayısında yayınlandı.