23 Ocak 2015 Cuma

Fikir özgürlüğünden değil, tabulardan korkun!

Aslında çok da karmaşık bir mesele değil. Tabunuz , kutsalınız var mı yok mu? Siz kendi dışınızdaki herkesin sizin gibi düşünüp davranmasını mı bekliyorsunuz? İslamiyet ya da Peygamber mi mesele yoksa basın özgürlüğü mü?



Charlie Hebdo’nun Fransa’da başına gelenler yetmezmiş gibi bu gazi derginin Türkçe versiyonunu yayınlamak isteyen Cumhuriyet de etrafta esen fanatik rüzgarlardan nasibini aldı.

Cumhuriyet gazetesi üst yönetimi parlak bir fikir geliştirip cesur bir tutum sergileyerek, Charlie ile dayanışma ve basın özgürlüğüne saygı gereği, Fransız dergisinin 14 Ocak Çarşamba günü çıkacak sayısını olduğu gibi Türkçe olarak yayınlama ve bunu 16 sayfalık bir ek olarak verme kararı aldı.
Bu imtiyaz ilk başta sadece Türkiye’den Cumhuriyet’e, bir de bir İtalyan gazetesine tanınmıştı. 16 Ocak gününden itibaren ise Charlie Hebdo’nun sitesinde, Le Monde ve Courrier İnternational’in katkılarıyla, Charlie’nin sadece Fransa’da 4 milyon basılan dergisi, İngilizce, Almanca, İspanyolca ve Arapça olarak da yayınlanacak.
Türkçe versiyon için, Charlie’yi Paris’deki merkezinde zaten misafir eden Libération gazetesi, Cumhuriyet’in yazı işlerinden 4-5 gazeteci ve gönüllü olarak çalışan yaklaşık 10 kişilik tercüman ekibi Pazartesi’yi Salı’ya bağlayan gece 8 saatlik bir çalışma sonunda sabahı gördü ve 16 sayfalık Charlie Hebdo’nun mizanpajı yapılmış Türkçe versiyonu doğdu.

Kime özgürlük?
Cumhuriyet bu özel sayıyı ayrı bir ek olarak yayınlayarak aslında bir tek amaç güdüyordu: Charlie ile dayanışma yani 10 çizeri/gazetecisi öldürülmüş bir derginin basın hürriyetini savunmak…
Basın özgürlüğü tayin edici bir kavram. Bir insan için en önemli, tayin edici hak, Yaşam Hakkı olsa gerek. Bir insanın sahip olduğu ve yararlanabileceği dolayısıyla uygulayabileceği diğer haklar konusunda bilgi sahibi olabilmesi için de düşünce, ifade ve basın özgürlüğü şart! Dolayısıyla basın özgürlüğü, sanıldığı üzere, esas olarak ve sadece gazetecileri ilgilendiren bir hak değil. Esas olarak tüm yurttaşları ilgilendiren bir hak. Basın özgürlüğü ne yazık ki Türkiye’de bugün hala tam olarak içselleştirilerek kabul gören bir kavram değil. Çünkü basın özgürlüğü, sadece hemfikir olduğumuz görüşlerin yayınlanma hakkı değil, belki de esas olarak hemfikir olmadığımız fikir, görüş ve bilgilerin yayınlanma hakkı.
Şimdi biliyorum: ‘Olur mu canım öyle şey… İsteyen ağzına geleni söyleyebilecek mi yani? İsteyen istediğini yazabilecek mi?’ diye itiraz edenler var. Düşünce, ifade, basın özgürlüğü tabii ki sınırsız, sorumsuz, muğlak bir hak değil. Türkiye’nin de imzalayıp onayladığı Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesinde basın özgürlüğü konusunda iki önemli sınırlama var: Şiddet övgüsü ile başta ırkçılık olmak üzere her türlü ayrımcılık, düşünce, ifade ve basın özgürlüğü kapsamı dışında tutuluyor.
AİHM’in meşhur bir içtihad kararı, Strasbourg Mahkemesi'nin düşünce, ifade, basın özgürlüğünün sınırlarını ne kadar geniş tuttuğunun bir kanıtı. 7 Aralık 1976 tarihli Handyside /Birleşik Krallığa karşı davasındaki karar metninde ‘toplumun geniş kesimlerinde infial yaratsa bile…’, ‘çok sayıda yurttaşın zihninde şok yaratsa bile…’ gibi ibareler geçiyor.

Peygamberimiz...
Charlie Hebdo hadisesinde, işin bir de dini yani, İslamiyet ve Muhammed Peygamberi ilgilendiren bir boyutu var.
Önce semiotik bir sorun: Egemen medyada hatta popüler söylemde, ‘Peygamberimiz’, ‘Peygamber Efendimiz’ diye bir kalıp geçiyor. Birçok siyaset adamı ve devlet yöneticisi de bu söylemi benimsemiş durumda. Oysa ki laik bir toplumda ‘Peygamberimiz’ olmaz. Çünkü Hazreti Muhammed bu toplumda yaşayan tüm yurttaşların Peygamberi değil. Medyada doğru kullanım Hazreti Muhammed ya da Muhammed Peygamber olmalı.
Dini boyutta ‘İslamiyete ve/ve ya Muhammed’e hakaret’ önemli bir sorun, önemli bir tartışma. Eleştiri, karşı çıkma, hiciv, alay, aşağılama, hakaret, küfür… Bunların hepsi ayrı edimler. Ayrı tanımları, işlevleri olan sözcükler.
Aslında bütün tartışma bu noktada düğümlenip tıkanıyor. Bir kesim, ki bayraktarı Charlie Hebdo, ‘Biz hakiki laiklikten yanayız. Hiçbir dine karşı bir önyargımız, olumsuz bir fikriyatımız yok. Bütün dinlere, inançlara eşit uzaklıktayız. Ve bütün dinlerin, inançların, siyasi görüşlerin fanatik, dogmatik ve şiddet yanlısı taraflarına karşıyız. Ve işin bu cihetiyle dalga da geçeriz, gırgır da yaparız. Çünkü bizim hiçbir tabumuz, kutsalımız yok. Biz sadece özgürlükten ve bağımsızlıktan yanayız. Tek ilkemiz bu’ diyor. Buna karşılık, Charlie karşıtlarının bazı nüanslarla savundukları da şöyle özetlenebilir: ‘Kardeşim benim dinim var, inançlarım var. Kimse benim dinimle, inançlarımla alay edemez. Hatta bunları eleştiri konusu da yapamaz. Zaten İslamiyetle alay edenlerin çoğu Hıristiyan ya da Tanrıtanımaz. Bak biz hiç Hazreti İsa ile ya da Hazreti Musa ile alay ediyor muyuz? Charlie’nin tüm dinlere, inançlara saygılı olması lazım. Olmazsa işte başına nelerin geleceğini görüyorsunuz!’ Bu savunmanın son bölümü, fark ettiniz herhalde korkunç…
Charlie ve onun gibilerinin tabusu yok, üstelik onlar ‘Sizin de, hiçbirinizin kesinlike hiçbir tabusu olmayacak’ diye bir dayatma içinde değil. Ama karşıtları ‘Ben dindarım. Senin dinin aleyhinde bir şey söylemem, yazmam, sen de benim dinime, Peygamberime dil uzatmayacaksın’ diyor. Çelişki burada…

Özgürlük her yerde olmalı
Türkiye ile Fransa ve genel olarak Batı dünyası arasında bu özel konuda birçok fark ortaya çıktı:

Erdoğan ve Davutoğlu, Paris saldırısını Putin’den bile sonra yarım ağızla kınayıp İslamofobiyi önplana çıkardı. Basın özgürlüğünden hiç söz etmedi.

Diyanet İşleri Başkanı, sadece12 kişi öldürüldüğü için bu kadar büyük tören ve gösterilerin düzenlenmesini ‘ibretle’ izlediğini açıkladı.

Kuaşi kardeşleri şehit addedip onlar için cenaze namazı kılanların yaşadığı bir ülkedeyiz.

Bu ülkede, bir yazar ‘Charlie’ye gerekli cevabı Cezayirli kardeşlerimiz verdi’ dedi. 
Fransa’dan sadece iki örnek:

Fransa’da Charlie ile varlığı hariç, neredeyse hiçbir konuda hem fikir olmayan Cumhurbaşkanı Hollande, sadece terörist saldırıyı kınamak ve basın özgürlüğünü savunmak için 7 Ocak’tan sonra neredeyse tüm devlet mekanizmasını seferber etti.

Fransa’da ırkçı gösterileri ile ün salan bir şaklaban, olaydan sonra ‘Je Suis Charlie’ yerine ‘Je suis Charlie Coulibaly’ diyerek saldırganlardan biriyle özdeşleşerek ‘şiddet övgüsü’ yaptığı gerekçesiyle gözaltına alındı.
Bu kıyaslamalara girmişken arkaplan bilgisi:

Fransa bugüne 1789, 1871 ve 1968’den geçerek geldi. Ki bunlar Türkiye’nin 1071 ya 1923’üne pek tekabül etmiyor.

Fransa’daki laiklik uygulaması ile tarihi ve toplumsal gerçeklik nedeniyle din, Türkiye’deki kadar toplumsal ve siyasal alanda güçlü ve etkin değil.
Dönelim biz Cumhuriyet-Charlie Hebdo ilişkisine. Gazete yönetimi ve yazı işleri içinde de, yukarıdakine benzer bir tartışma çıkmış galiba. İlk başta 16 sayfalık ekle Charlie Hebdo’nun tüm içeriğini Türkçe olarak yayınlama kararı alınmışken, sonradan basın özgürlüğü/dayanışma konusunda farklı tanımlar, yaklaşımlar gündeme gelmiş anlaşılan:
‘Bu eki yayınlarsak, gazeteyi havaya uçururlar.’ Charlie’nin 10 çizeri/yazarı da böyle düşünseydi bu dergi hiç çıkmazdı.
‘Tümünü yayınlamayalım, sadece bize uygun yazı ve karikatürleri yayınlayalım.’ Charlie de böyle düşünseydi, zaten Charlie olmazdı.
Sonra tepkilere de baktım:

‘Charlie, Türkiye’de bile yayınlandı’ (Libération).

‘Charlie’yi Türkçe olarak gazetenin içinde 4 sayfa yayınlamakla, 16 sayfalık ek olarak yayınlamak aynı şeydir. Bence hiç yayınlanmasın!’ (Cumhuriyet’in bir köşe yazarı).

Charlie’nin Fransızca orijinali 16 sayfa çıkmış, Türkçe versiyonu aynı boyuttan hesaplarsak 8 sayfa çıkmış. Demek ki bizde basın özgürlüğü yüzde 50 eksik! (Bir okur).

Bu 4 sayfaya da şükür… (Bir başka okur).
Bir hatırlatma: İhsan Eliaçık 13 Ocak akşamı İMC TV’de açıkladı: Mealen. ‘Kur’an da dinle, Peygamberle alay etme sözkonusu olduğunda ne yapılması gerektiğine ilişkin 42 yerde atıf var. Bunların hiçbirinde ‘Gidin alay edeni vurun öldürün’ demiyor. ‘O mahalden uzaklaşın. Konu değişene kadar orada kalmayın’ diyor.
Bir soru: Türkiye, Charlie Hebdo’nun maruz kaldığı saldırıların belki çok daha ağırlarına çok kez maruz kaldı. Neden bu saldırıların ardından, geçtiğimiz Pazar günü Paris’te gerçekleşen türden bir karşı tepki hiç olmadı?
Bir soru daha: Ahmet Davutoğlu, geçtiğimiz Pazar günü Paris’de yapılan ‘Charlie’ye saldırıyı kınama ve basın özgürlüğü’ yürüyüşüne neden katıldı? Hakim kararı olmadan matbaadan gazete sansür etmeye kalkan savcı hakkında ne gibi işlem yapılacağını 

Fransızlardan öğrenmek için mi acaba?
Bir de tespit: Tabusu olanların yayınlanmasını, okunmasını ve izlenmesini hiç istemedikleri bir dergiye silahlı saldırı sonucunda o karikatürler milyon kez daha çok izlendi. Türkiye’de de mesela, Cumhuriyet 16 sayfanın tümünü yayınlayamayınca, hiç hesapta yok iken T24 sitesi Charlie’nin tüm sayfalarını yayınladı. Türkiye’de basın özgürlüğünü gerçekten savunan ve uygulayan bir medya olsaydı, mevcut gazete, dergi ve internet sitelerinin büyük bir çoğunluğu, sadece destekleme anlamında, Charlie’nin Türkçe versiyonunu yayınlardı, yayınlaması gerekirdi.

* 22.01.2015 tarihli Yurt gazetesi Serbest  Kürsü http://www.yurtgazetesi.com.tr/serbest-kursu/fikir-ozgurlugunden-degil-tabulardan-korkun-h70263.html



19 Ocak 2015 Pazartesi

Charlie Hebdo’dan dindarlık, tabudevirme ve medya dersleri

 BU MUSİBET YARIN BİR SAADET GETİRİR Mİ?

* Charlie Hebdo 10 sıkı çizer ve yazarını kaybetti ama bu hafta 4 milyon satıp en az  6 dilde yayına giren dergi, tayin edici bir çok konuda  hepimizin kafasını açan tartışmalar yarattı. Tabunuz var mı? Ne kadar? Sizin basın özgürlüğünüz iyi mi? Kalaşnikof neyi öldürür, neyi canlandırır? Türkiye’nin tarihi, coğrafyası, fiziği, kimyası, yurttaşlık bilgisi ve takvimi Fransa’nınkinden ne kadar farklı?

Charlie Hebdo’nun başına gelenler korkunç. Ama 7 Ocak’tan sonra cereyan eden hadiselerin kaçınılmaz olarak bazı olumlu yanları da var. Ayrıca Charlie meselesi, basın özgürlüğü, dinci bağnazlık, tabu ve dogmalar, laiklik, ‘Bizim Fransa’dan ne farkımız var?’ türünden sorulara yanıt önermesi bakımından ve dersler çıkarılması gereken bir mesele. İşin tabi bir de ‘Bundan sonra ne olacak?’, yani ‘Fransa’daki Müslümanlar’ ya da ‘Türkiye’deki Fransızlar’ın durumu ne olacak?’ soruları da var. Bir dizi tartışma yamuk yumuk da olsa başladı.

Charlie Hebdo konusunda, benim en az 1973’den bu yana izlediğim bir dergi olması hasebiyle, ayrıca toprağı bol olsun, cennetlik fıkraları bin olsun, Wolinski’yi, Lemancılar sayesinde tanıdığım ve çevirmenliğini üstlendiğim için, son bir hafta içinde yerli yabancı medyaya yazı ve görüş şeklinde sürekli ve yoğun olarak katkıda bulunmaya çalışıp, işin yüzbir çehresi üzerine kalem oynatıp kelam etmişliğim var (*).

TTT:TÜRK TİPİ TEPKİ

Türkiye’deki tepkiler, gelecek açısından pek içaçıcı görünmüyor. Hatırlayalım: Erdoğan ve Davutoğlu, Paris’deki katliama en geç tepki veren liderler oldu, ayrıca da tepkilerinde basın özgürlüğünü es geçip islamofobi üzerinde israr ederek dikkat çekti. Yeni Şafak gazetesi Paris’deki dev yürüyüşü ‘İslamofobi’ye Doping’ başlığı ile verdi. Bülent Arınç’ın ‘Çaylak Siyasetçi’ olarak andığı Yalçın Akdoğan da ‘Peygamber Efendimize hakaretler kabul edilemez’ buyurdu. Diyanet İşleri Başkanı, ‘sadece’ 12 kişinin öldürülmesi nedeniyle bu kadar büyük tören, gösteri ve tepkilerin gerçekleşmesini ‘ibretle’ izlediğini beyan etti. Akit’in bir yazarı ‘Charlie’ye cevabı Cezayirli kardeşlerimiz  verdi’ diyerek teröristleri savundu. Aczimendilere benzeyen bir grup ‘Şehit Kuaşi kardeşler için giyabi cenaze namazı kıldı’.Charlie Hebdo’nun Türkçe versiyonunu yayınlayan Cumhuriyet gazetesi önüne gelen protestocular da ölüm ve fiziki şiddet tehditleri savurdular. Bir hakim, ‘Dini değerler basın özgürlüğünden daha önemlidir(!)’ gerekçesi ile Charlie’nin kapağına yasak getirdi. THY yönetimi de, Cumhuriyet gazetesini yolculara artık dağıtmayacağını açıkladı.

Türkiye’de devlet yönetimi ve hükümet ile tabu sahibi kesimler, ‘Peygamberimiz’ ya da ‘Peygamber Efendimiz’ olarak tanımladıkları Hazreti Muhammed’e yönelik bir saldırı olduğu görüşünde. Bu nedenle de bu saldırıya karşı siyasi, hukuki ve sokakî bütün tedbirleri almaya teşne gözüküyor.

Oysa ki…
Bir kere laik bir devlette ‘PeygamberiMİZ’ ya da ‘Peygamber EfendiMİZ’ olmaz. Çünkü bu memlekette yaşayan herkes Müslüman değil, dolayısıyla da Muhammed herkesin Peygamberi değil. Ayrıca bu devlet, Anayasa’sına göre laik bir devlettir, dolayısıyla laik bir Devletin ve o devletin yönetici ya da sözcülerinin Peygamberi olamaz.
Baştakiler bu tür demeçler verir bu tür tepkiler gösterirse, ‘dini duyguları güçlü’ sıradan vatandaş neler yapmaz ki? Unutmayalım, Kubilay Hadisesinin , Maraş, Çorum, Sivas katliamlarının  yaşandığı bir memleket burası. Üstelik, Türk resmi söyleminin ‘saldırı, hakaret, küfür’ dediğine, Fransız uygulaması ‘eleştiri, alay’ diyor. Eliaçık gibi dindarlar, Hazreti Muhammed’e yönelik alay durumunda Kur’an’ın 42 değişik noktada neler önerdiğini aktardı. Kur’anda bile ‘Muhammed’le alay edeni asın kesin ‘diye bir ibare yok, aksine ‘Konu değişene kadar o mekandan uzaklaşın’ çağrısı var(mış). Şu da var: Yüzyıllardır dünya nufusunun önemli bir kesiminin gönlünde ve inancında taht kurmuş olan Hazreti Muhammed’in, El Kaide, IŞİD ya da Türkiye’deki ayakkabı kutusu ve çelik kasa uzmanı mürit ve savunuculara ihtiyacı olmasa gerek…

Charlie misalinde Türkiye’de meydana gelen hadiselere topyekûn baktığımızda, ortada biraz bir Orta Çağ kokusu var.

EN FRANÇAİS DANS LE TEXTE(**)

Bir de Fransa’ya bakalım: Charlie ile Hollande arasındaki ilişkileri betimleyecek en iyi söz herhalde siyasi aşk eksikliğidir. Ama Hollande, ilk andan itibaren devletin tüm güçlerini seferber ederek Charlie Hebdo’yu Fransa’nın önemli bir simgesi olarak algıladığını belirterek sorumlu bir devlet adamı olarak hareket etti. Katillerle İslamiyetin özdeşleştirilemeyeceğini ısrarla vurguladı. Dieudonné adlı ırkçı bir stand-up komedyeni, milyonların ‘Je Suis Charlie’ sloganına karşı ‘Je Suis Charlie Coulibaly’ (Teröristlerden birinin soyadı) dediği için şiddeti övme zanlısı olarak derhal gözaltına alındı ve hakkında soruşturma açıldı. Fransa’daki Müslüman örgütlerin ezici çoğunluğu, islamofobi sözcüğünü kullanmadan Charlie katliamını kınadı, yöneticileri Pazar günkü yürüyüşe katıldı, ‘Peygamberimiz’, ‘Peygamber Efendimiz’ muhabbetine hiç girmediler.  Air France, yolcular için, eskiden pek satın almadığı Charlie Hebdo dergisinden 20 bin adet sipariş etti.  Charlie’nin Türkçe çevirisini basan ve yayınlayan Cumhuriyet gazetesi ile T24 sitesi Fransız basınında büyük övgülere mazhar oldu.

ÇORUM LEBLEBİSİ EVRENSEL MİDİR?

Basın özgürlüğü, Çorum leblebisi gibi son derece özgün ve yerel bir ürün ya da tanım değil. Magna Carta’dan Türkiye’nin de imzalayıp onayladığı BM ve Avrupa İnsan Hakları Sözleşmelerinde tanımlanmış, bilahare Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi içtihatları ile ayrıntılandırılıp zenginleştirilmiş bir kavram ve uygulama. Türkiye’ye has bir olgu ya da kavram değil. Basın özgürlüğünün ‘bize has’, ‘tarihimize, kültürümüze, dinimize, imanımıza uygun’ bir versiyonu da yok, olamaz da. Düşünce, ifade ve basın özgürlüğü sonuç olarak evet evrensel bir kavram, her yerde her zaman aynı kriterler, aynı yaklaşımlarla hayata geçirilmeli.
Bu özgürlük, sanıldığı gibi sadece ve esas olarak gazetecilerin işlerini doğru dürüst yapabilmeleri için var olan ya da kazanılmış bir hak değil. Düşünce, ifade ve basın özgürlüğü aslında tüm toplum, tüm yurttaşlar için elzem bir hak. Bu hak sayesinde yurttaş, diğer hak, sorumluluk ve ödevlerini öğrenecek, bilecek, hak ihlallerine karşı nerede, nasıl, ne zaman karşı çıkacağını kavrayabilecek.
Basın özgürlüğünün bir başka önemli özelliği de, bu hakkın yine, sadece ve esas olarak, medyanın, gazetecinin, akademisyenin ve yurttaşın zaten hemfikir olduğu görüşlerin yayınlanma özgürlüğü olmadığı. Onlar zaten yayınlanıyor. Mühim olan, Merhaba Mösyö Voltaire, hemfikir olmadığınız hatta kesinlikle karşı olduğunuz görüşlerin yayınlanma özgürlüğü… O olgunluğa da Türkçe ve diğer dillerde demokrasi adı veriliyor!

Charlie meselesi, İslamiyet’in kendi içinde sorgulamasını, yüzleşmesini gerçekleştirebilmesi için de önemli bir fırsat. Batı’da çok sayıda Müslüman aydın bildirilerle, akademik çalışmalarla bu işe çoktan başlamış durumdalar. Şimdi siz kendinizi Müslüman diye biliyorsunuz, ama bir başkası, ki o da kendini Müslüman, hatta en Müslüman ilan ediyor, silah kuşanıp güpegündüz Paris’in göbeğinde gazete binası basıp insanları tarıyor. Bu arada ‘Allahü Ekber’ diye bağırıyor. Çıkışta da ‘Hazreti Muhammed’in intikamını aldık’ diyor. Muhammed’in Charlie Hebdo ile kapanmamış bir hesabı mı vardı?

Türkiye’deki dini fanatizm ilk aşamada çoğumuzun gözünü korkutsa da, Mevlana’nın Yunus Emre’nin memleketinde, geç de olsa, siyasi engeller sebep olsa da, bu aktif dogmatizm, gençliğin (Merhaba Gezi!), teknolojinin, dış etmenlerin katkısıyla kalıcı ve uzun vadeli bir tehlike olmasa gerek.
Eskiden, çok eskiden, ‘Dünya dönüyor!’ diyenleri öldürüyorlardı. Bu iki sözcük, bugün sıradan bir gözlem haline geldi. Darısı…

(*) Cumhuriyet’e bir demeç, IMC TV’de iki, Nuçe TV’de bir değerlendirme, Evrensel’e bir, Libération’a 4 haber, haber-yorum, Yurt Gazetesine, Leman Charlie Hebdo özel sayısına bir yazı verdim. Gelecek ay  Güncel Hukuk ve #tarih dergisine birer yazı…
(**) Metnin orijinalinde Fransızca

18 Ocak 2015 tarihli Birgün gazetesinin pazar ekinden: