26 Haziran 2009 Cuma

Faili Meçhul Kağıt Parçası!

Orgeneral Başbuğ'un basın toplantısında yepyeni bir şey yok. Sorulmayan sorular var. Gündeme giren 'Asimetrik Psikolojik Savaş' üzerinde de durmak gerek



Genel Kurmay Başkanı Orgeneral İlker Başbuğ'un bugünkü (26 Haziran Cuma) bir saat on dakikalık basın toplantısından ilk izlenim ve tahlilleri üç ana başlık altında toplamaya çalışacağım:

1- Yeni bir şey yok

Orgeneral Başbuğ'un açıklamalarında gerek bilgi gerekse tutum olarak yeni bir şey yok.Belge/kağıt parçasının yazarı, amacı, basına sızdırılması konusunda şimdiye kadar açıklanmamış bir bilgi olmadığı gibi, Askeri Savcılığın kararının tekrarı ve savunması Başbuğ'un ilk bölüm konuşmasını oluşturdu. Özellikle bu bölümü 'sert bir savunma' olarak nitelemek mümkün. Başbuğ, belge/kağıt parçası hakkında yeni/önemli bir bilgiye sahip olsaydı, tüm basın toplantısında söyledikleri önemli ve anlamlı olabilirdi. Başbuğ, bir yandan soruşturmanın yeniden açılabileceğini söylerken, bir yandan da belgenin bir kağıt parçası olduğunu yineledi. Çelişkili ve riskli bir yaklaşım

2- Sorulmayan sorular

32 generale karşı medyanın Ankara temsilcileri ve bazı muhabirlerin katıldığı basın toplantısında sorulması gereken bir kaç soru sorulmadı. Başbuğ'un bazı bilgi yanlışlarına da gazeteciler müdahale edebilirdi. Olmadı. Neden, bilemem.
1- Belge yayınlandıktan sonra neden basın yasağı konuldu? Bu yasağı bilahare bizzat kendisinin ve Başbakanın çiğnemesi nasıl değerlendirilir? Bugün bu basın toplantısını düzenleyerek basın yasağını çiğnemiyor musunuz?
2- Sözkonusu belge/kağıt parçasının Ergenekon soruşturması sırasında polis tarafından ele geçirilmesinin, gerek Ergenekon bağlantısı gerekse Emniyet Müdürlüğü açısından anlamı nedir?
3- İsim vermeden Mehmet Altan'ı eleştiren hatta cahillikle suçlayan Başbuğ, Altan'ın 'Askeri Yargıtay, Askeri Danıştay' tezini tahrif ederek sadece 'Askeri Mahkemelerden' söz etti. Star temsilcisi söz alarak bunu düzeltebilirdi.
4- Başbuğ, Askeri mahkemelerin bağımsız olduğunu söylediğinde, eleştirinin sadece Mahkemelere değil özel olarak Askeri Savcılara (Çünkü emir üzerine soruşturma açmışlardı) yönelik olduğu belirtilmeli, askeri savcıların gerek atama gerekse sicil amirlerinin kimliği nedeniyle bağımsız olmadıkları hatırlatılmalıydı.

3- Medya mülahazları

a) Başbuğ'un somut örneklerle yaptığı gazetecilik/habercilik eleştirisi genellikle doğru idi. Uğur Mumcu'dan da alıntı yaparak medyaya yönelik eleştirisi, kendi görev alanında olmamasına rağmen olumlu sayılabilir. Salondaki gazetecilerin tümünün bu konuda sessizliği koruması manidar!
b) Başbuğ, çatışmanın/yıpratmanın medya üzerinden yapıldığını söyledi. Bu tesbit de doğru ancak başka türlüsü de herhalde düşünülemezdi.
c)Gelelim bu basın toplantısında gündeme gelen 'Asimetrik Psikolojik Harekat' (APH) deyimine, işlev ve anlamına. Savaş teorisyeni Clausewitch'in tezlerinden kaynaklanan bu deyim, yakın zamanda özellikle de 11 Eylül'den sonra Pentagon ve Nato'nun literatür ve terminolojisinde sık kullanılan askeri bir deyim. 'Asimetrik', çok güçlü bir rakibe karşı, zayıf bir tarafın, geleneksel ve hukuki olmayan yöntemlerle mücadele etmesi/savaşması anlamına geliyor. Başbuğ, bu deyimi kullanarak, rakiplerini, yani kendi deyimiyle 'TSK'yı yıpratmaya çalışan güçleri', dolaylı olarak teröristlikle itham ediyor. Bu tesbit doğru mu?
Evet bugün Türk egemen medyasında, özellikle AKP'ye yakın medya organlarında TSK aleyhinde bir eleştiri kampanyasının yürütüldüğünü görüyoruz. Ne var ki bu kampanyanın asimetrik ve psikolojik olduğunu kanıtlayan herhangi bir emare, bir kanıt yok. Başbuğ, şimdiye kadar tabu ya da dokunulmazlık zırhına sahip olan TSK'nın eleştirilmeye başlamasını APH ile açıklayabilir ama somut gerçek bu yaklaşımı doğrulamıyor. TSK, kendisine yönelik eleştirileri şimdiye kadar açık, net, şeffaf bir şekilde yanıtlama beceresini/yeteneğini gösteremediği için (Şemdinli savcısı, bulunan silahların kime ait olduğu, Andıç, Lahika...vs...) çeşitli kesimlerce eleştirilmeye devam ediliyor.

Sonuç olarak, bir kesimin 'darbe hazırlık planı' olarak betimlediği bir belgeyi diğer kesim 'kağıt parçası' olarak niteliyor. Bu da kutuplaşmanın kesafetini anlatıyor. Milli Güvenlik Kurulu ya da sivil savcılığın hatta medyanın da yumuşatamayacağı kadar kesif ve keskin bir kutuplaşma...

23 Haziran 2009 Salı

TARAF'IN BELGESİ/BELGENİN TARAFLARI

Birgün gazetesinin sorularına yanıtlar:



1- Henüz iddia aşamasındaki bilgilerin araştırılmadan yayınlanmasının, gazetecilik açısından tehlikesi nedir?


Gazetecinin temel görevlerinden biri, -belki de birincisi- iddia, duyum, söylenti, açıklama hatta bilgi ya da belge olarak sunulan materyalin, yayından önce doğruluğunu mutlaka denetlemektir. Çünkü haberciliğin birinci kuralı/gereksinimi kamuya iletilen bilginin DOĞRU olmasıdır. Bilgi kirliliğine karşı mücadele için bu denetim şarttır. Gazeteye ulaşan/ulaştırılan herhangi bir bilginin denetlenmeden yayınlanmasının sayısız sakıncaları/tehlikeleri var. Öncelikle bu bilgiyi yayınlayan gazetenin, bilgi yanlış ise, inanırlığı/güvenirliği/prestiji azalır. Çünkü böyle bir tutum, gazetecinin profesyonelliği hakkında kuşku yaratır. Nihayet, okur açısından bakıldığında, gazete okura, doğruluğu denetlenmemiş belki de yanlış bilgi vermiş olur.

2- TSK, AKP ve Gülen Cemaati konunun tarafları. Haberi, ilke olarak en az iki kaynaktan doğrulatmak gerekmiyor mu ?


Evet, haber değeri taşıyan her bilgi, yayınlanmadan önce en az iki kaynaktan doğrulanmalı. Üstelik sözkonusu kaynaklar da bellidir: Belgede imzası bulunan askeri yetkili ile Genel Kurmay'dan sorumlu bir yetkilinin mutlaka görüşü/onayı alınmalıydı. Bu somut vakada muhabir, 'Genelkurmay'dan üst düzey emekli bir general'den belgenin doğruluğunu denetlediğini açıkladı. Emekli bir general, bu konuda doğrulama/denetleme yapabilecek sağlam/güvenilir/bilgi sahibi bir kaynak olarak gösterilemez.
TSK, AKP ve Gülen cemaatini ilgilendiren bu belgenin, gerçek veya sahte olması tartışması bir yana, Türk egemen medyasının belki de yüzde 90'ı bu üç kutuptan bir şekilde biriyle organik ya da siyasi-ideolojik bağlantı içinde olması nedeniyle, bu haberi doğru dürüst yayınlayamaz. Çünkü habercilik her üç kutuptan bağımsızlık ya da her üç kutuba eşit mesafede durmayı zorunlu kılar. Nitekim, egemen medyaya baktığımızda, belgeyle ilgili haber ve bilgi yerine tartışmanın bizatihi tarafları haline gelmiş olan medya organlarının kanaat ve yorum ürettiğini görüyoruz. Her gazete, bu konuda, kendi siyasi-ideolojik tutumunu savunuyor.


3- Belgenin doğru olduğunu söyleyen ve kabul etmeyen iki taraf var. Gazeteci ''önemli'' bir belgeyi teyit etmek için ne yapmalı? Türkiye şartlarında bu tür belgeleri doğrulatmak mümkün mü?

Taraf gazetesi Türkiye'nin önemli tabularından biri olan TSK konusunda yankı yaratan haberler yayınladı. Ne var ki bu gazetenin haberciliği/yayın politikası tartışmalı. Geçmişte de aynı kaynaktan çıktığı/sağlandığı belli olan ve aynı kutba vuran belgeler yayınladı. Kaynağın şimdiye kadar servis ettiği belgelerin orijinal olduğu belirlendi. Ne var ki, beş kez hatta on kez hakiki belge sağlayan bir kutup, 11. keresinde sahte bir belge servis edebilir. Taraf ile sözkonusu kaynak arasında artık mesafe kalmamış durumda. Sadece temas var. Üstelik Taraf, sadece bu tür belgeleri yayınlayan bir gazete olarak nam salmaya başladı. Bu durum da, Taraf'ın, ciddi bir gazete olmaktan çok, bir kaynağın yayın organı haline gelmesi demek. Taraf, bu sefer de, Türkiye'de bir çok gazetenin/gazetecinin yaptığı gibi, sürati de bahane ederek, belgeyi denetlemeden yayınladı. Sonra da Altan ve Çongar'ın kaleminden belgenin gerçek olup olmadığı konusunda ihtimaller içeren yazılar yayınlandı. Böylece gazetenin yöneticileri, belgeyi denetlemeden yayınladıklarını itiraf etmiş oldular.
Bir belgenin gerçek olup olmadığını teyit etmek çok zor bir gazetecilik çalışması olmasa gerek. Ortada imzalı ve antetli bir belge -fotokopi olsa da- var ise, önce belge incelenir. Fotokopide tahrifat yapılıp yapılmadığı ve imza, uzmanlara incelettirilir. Yazının puntosu, karakteri, gerçekliği kanıtlanmış diğer belgelerle kıyaslanır. Yazının içeriği daha önce yayınlanmış gerçek belgelerle kıyaslanır. Kullanılan sözcükler, deyimler, format eski gerçek belgelerle kıyaslanır. Tüm bu inceleme-araştırma gazeteciye, belgenin doğruluğu konusunda bir dizi ipucu sağlayıp kanaat oluşturmuşsa, belge imza sahibine gösterilir ve görüşü istenir. Keza, belge, eşzamanlı olarak, antetin sahibi, Genel Kurmay'ın bir yetkilisine gösterilir ve görüşü istenir.
Türkiye şartlarında, belge üzerindeki inceleme-araştırmayı yapmak mümkündür, çok da zor bir iş değildir. İkinci aşama olan, imza sahibi ve Genel Kurmay'dan görüş almak ise büyük bir ihtimalle çok zor ya da imkansız gibi görünse de mutlaka denenmelidir. İadeli taahütlü mektup, kurye ve e-mail hatta bizzat Genel Kurmay karargahına kadar gidip belge ilgili iki kişiye elden bile teslim edilebilirdi. Belge, imza sahibine ve Genel Kurmay'a ulaştıktan sonra, muhattapların yanıt vermesi için makul bir süre tanımak gerekir. Gazete, ancak bu süre içinde gelecek yanıtları/görüşleri yayınlayacağını, aksi takdirde belirlenen tarihte belgeyi ya da içeriğini, imzalayan kişi ve kurumun görüşleri olmadan yayınlayacağını açıklar. Tüm bunlar yapılsaydı, Taraf profesyonel davranmış olurdu. İtham altındaki imza sahibi kişi ile kurumun da makul süre içindeki olası sessizliği ikrar olarak yorumlanabilirdi. Ayrıca itham edilen kişi ve kuruma da söz/savunma hakkı verilmiş olurdu. İmza sahibi ve kurum, belgenin sahte olduğunu belgelere dayanarak, ikna edici ve ayrıntılı gerekçelerle açıklasa da, haber değeri azalmazdı. O zaman bu belgenin kim tarafından nasıl hazırlandığı araştırması/tartışması gündeme gelirdi ki, bu da yine gazetecinin yanısıra askeri/sivil makamların görev alanına girerdi.



4- Yayından hemen sonra Genel Kurmay Başkanlığı, tepkisini yayın yasağı getirerek gösterdi. Bu yasağı nasıl değerlendiriyorsunuz?


Yayın yasağı, ancak olağanüstü durumlarda, özellikle de kamu çıkarı açısından yakın tehlike tehditi sözkonusu olduğunda (Mesela kamu güvenliği), ayrıntılı ve ikna edici bir gerekçe ile uygulanabilecek bir önlem. Türkiye'de ise daha çok ideolojik, siyasi çıkar temelinde yayın yasağı uygulanıyor. Genel Kurmay'ın belge karşısındaki ilk refleksi yayın yasağı oldu ki, bu bile başlı başına belgenin niteliği konusunda kuşku yaratıyor/yarattı. Üstelik yayın yasağı kararı Genel Kurmay'a doğrudan bağımlı askeri savcılık tarafından alındı. Ama yayın yasağı o kadar anlamsız ve işlevsiz bir mekanizma ki, yayın yasağını önce Başbakan ardından Genel Kurmay Başkanlığı çiğnedi. Belge hakkında yazı, yorum yazmayan, konuşma yapmayan kalmadı.
Oysa ki doğru tutum, belge yayınlandıktan hemen sonra, Genel Kurmay'ın yapacağı ilk açıklamada, belgenin içeriğine kesinlikle katılmadıkları belirtilmeli, belgenin emir-komuta zinciri dışında hazırlandığı açıklanmalı ve belgenin hazırlanma ve yayınlanma koşulları hakkında soruşturma açıldığı ve sorumluların ağır bir şekilde cezalandırılacağı bildirilmeliydi.