Ana içeriğe atla

Kayıtlar

Siyasetçi-Gazeteci İlişkisinde Bir Örnek : Orhan Doğan

Aramızdan ayrılalı iki yıl oldu. Pazartesi günü Cizre'de anma etkinlikleri yapıldı. Yaklaşık yirmi yıllık dostluktan siyasetçi-gazeteci ilişkileri açısından çıkardığım deneyler, öğrendiklerim... Bundan iki yıl önce 29 Haziran günü Doğubeyazıt'daki bir toplantıda kaybettik Orhan Doğan'ı. Onun narin vucudu, aklının ve ruhunun tüm sağlamlılığına rağmen, 10 yıllık cezaevi sürecinin ve binbir siyasi sıkıntının ardından toprağa dönmek istedi. Gerekli ve yeterli önlemler alınabilseydi belki hala aramızda olabilecekti Orhan Doğan ama... Bu haftanın başında, Pazartesi günü Cizre'de Orhan'ın ailesi, mücadele arkadaşları ve dostları ona layık bir anma töreni düzenledi. Orhan'ın anıt-mezarı da Cizrelilere ve sevenlerine göründü ilk kez. İki yıl önce onbinlerce insan, Van'dan Cizre'ye kortejler eşliğinde getirmişti naaşını. Cizre'de en az 200 bin kişi vardı o gün sokaklarda. Geçtiğimiz Pazartesi de binlerce kişi toplandı mezarın başında. Mem u Zin'in buluştu

Faili Meçhul Kağıt Parçası!

Orgeneral Başbuğ'un basın toplantısında yepyeni bir şey yok. Sorulmayan sorular var. Gündeme giren 'Asimetrik Psikolojik Savaş' üzerinde de durmak gerek Genel Kurmay Başkanı Orgeneral İlker Başbuğ'un bugünkü (26 Haziran Cuma) bir saat on dakikalık basın toplantısından ilk izlenim ve tahlilleri üç ana başlık altında toplamaya çalışacağım: 1- Yeni bir şey yok Orgeneral Başbuğ'un açıklamalarında gerek bilgi gerekse tutum olarak yeni bir şey yok.Belge/kağıt parçasının yazarı, amacı, basına sızdırılması konusunda şimdiye kadar açıklanmamış bir bilgi olmadığı gibi, Askeri Savcılığın kararının tekrarı ve savunması Başbuğ'un ilk bölüm konuşmasını oluşturdu. Özellikle bu bölümü 'sert bir savunma' olarak nitelemek mümkün. Başbuğ, belge/kağıt parçası hakkında yeni/önemli bir bilgiye sahip olsaydı, tüm basın toplantısında söyledikleri önemli ve anlamlı olabilirdi. Başbuğ, bir yandan soruşturmanın yeniden açılabileceğini söylerken, bir yandan da belgenin bir kağıt

TARAF'IN BELGESİ/BELGENİN TARAFLARI

Birgün gazetesinin sorularına yanıtlar: 1- Henüz iddia aşamasındaki bilgilerin araştırılmadan yayınlanmasının, gazetecilik açısından tehlikesi nedir? Gazetecinin temel görevlerinden biri, -belki de birincisi- iddia, duyum, söylenti, açıklama hatta bilgi ya da belge olarak sunulan materyalin, yayından önce doğruluğunu mutlaka denetlemektir. Çünkü haberciliğin birinci kuralı/gereksinimi kamuya iletilen bilginin DOĞRU olmasıdır. Bilgi kirliliğine karşı mücadele için bu denetim şarttır. Gazeteye ulaşan/ulaştırılan herhangi bir bilginin denetlenmeden yayınlanmasının sayısız sakıncaları/tehlikeleri var. Öncelikle bu bilgiyi yayınlayan gazetenin, bilgi yanlış ise, inanırlığı/güvenirliği/prestiji azalır. Çünkü böyle bir tutum, gazetecinin profesyonelliği hakkında kuşku yaratır. Nihayet, okur açısından bakıldığında, gazete okura, doğruluğu denetlenmemiş belki de yanlış bilgi vermiş olur. 2- TSK, AKP ve Gülen Cemaati konunun tarafları. Haberi, ilke olarak en az iki kaynaktan doğrulatmak gerekm

TSK, AKP, GÜLEN ve MEDYA

(15 Haziran günü Today's Zaman ve Yeni Şafak'ın sorularına yanıtlar) Taraf gazetesinin yayınladığı belge ve daha sonraki gelişmeleri şimdilik beş alt başlıkta değerlendirmeye çalışacağım: • Yayından hemen sonra Genel Kurmay Başkanlığının tepkisi yayın yasağı getirmek oldu. Üstelik yasak, sivil değil askeri mahkeme savcılığınca verilmişti. Yasak, sorunu çözemediği gibi hem daha karmaşık hale getirdi hem de gelişmeler yasağın başta Başbakan bilahare Genel Kurmay Başkanı tarafından çiğnenmesine yol açtı. Yayın yasağı keyfi ve siyasi bir tedbir olmamalı. Ancak gerçekten kamu güvenliği yakın bir tehlikenin tehditi altında olduğu zaman uygulanmalı. Ayrıca yasak kararını alan makam, kararının ayrıntılı ve ikna edici gerekçesini açıklamalı. • Genel Kurmay gibi ciddiyet ve disipliniyle bilinen bir kurumun açıklamaları net, açık, somut değildi. ‘Şu ana kadar yapılan araştırmalara göre’ ve ‘kanaatine varılmıştır’ gibi muğlak ifadeler, tartışmaları çıkmaza soktu. Oysa ki kamuoyunun talep

HABERTÜRK VE KOÇ GRUBU

Eskiden Koç grubu aleyhine haber ya hiç yayınlanmazdı ya da nadiren yayınlanırdı. Habertürk, Koç'un Sivas'daki enerji şirketiyle ilgili düzgün bir haber yayınlayınca ve özellikle de bu haberi görmeyenleri eleştirince basın özgürlüğü ile reklam arasında önemli bir tartışma başladı. İyi oldu.... Habertürk gazetesi ve televizyonu önemli bir tartışmaya önayak oldu. Gazete, Sivas'ta Koç grubunun bir enerji şirketine yapılan operasyon ve soruşturma hakkında düzgün bir haber yayınladı. Yani, şirketin Koç grubuna ait olduğunu, Yönetim Kurulunda da Koç ailesinin fertlerinin yer aldığını yazdı. Ki zaten minimum gazetecilik bunu gerektiriyordu. Ne var ki, Habertürk, bu haberin diğer medya organlarında tam olarak yayınlanmadığını gördü ve bu konuda refiklerine haklı eleştiriler yöneltti. Çünkü kimi gazeteler operasyona/soruşturmaya uğrayan şirketin adını ya da gerçek sahibini yani Koç grubu ile olan organik bağlantısını yazmayı ihmal etmişlerdi ve bu ihmal çok büyük bir ihtimalle kası

T E M İ Z B İ L G İ / K İ R L İ B İ L G İ

(Türkiye Gazeteciler Cemiyeti ile Konrad-Adenauer Vakfı'nın ortaklaşa düzenlediği Antalya seminerinde 5 Haziran 2009 Cuma günü 'Medya ve Bilgi Kirliliği' oturumunda yapılan konuşmanın bilahare yazıya dökülmüş hali) Bilgi Kirliliğinin tarihçesinden, tanımından, işlev ve işleyişinden sözedeceğim. Yüzeysel bir örnek verdikten sonra da Bilgi Kirliliğine karşı mücadele yöntemlerinden bahsedeceğim. Matbuat ya da Basın döneminde Kirlilikten hiç olmazsa bugünkü kadar söz edilmiyordu.Dolayısıyla Kirlilik medya dönemine has bir fenomen. Kirlilik ya da Pollution son dönemlerde esas olarak çevre literatüründe gündeme geldi. Çevre kirliliği, ses ya da görüntü kirliliği. Bu yaklaşım bilahare medyaya da uyarlanmaya çalışıldı. İnternet’de arama motorunda ‘Medya ve Kirlilik’ yazdığınızda, 'İnfo Pollution' yazdığınızda, daha çok çevre kirliliği konusunda info’lar hakkında bilgiler çıkıyor. İlginçtir ‘Bilgi Kirliliği’ terim ve uygulaması literatürde daha çok İnternet için geçiyor/k

MEDİAS / MEDİOCRE

Türk egemen medyasından yola çıkarak, şu soruyu sorabiliriz: Bu kadar çapsızlığın nedeni yapısal mıdır? Yoksa medya iyidir de medyacılar mı kötü? Bir üçüncü ihtimal daha var... Sözcükbilimci değilim ama sözcüklerin kökeni ve ses çağrışımı ile anlamları arasında ilinti kurmaya çalışırım. Mesela Che Guevara'nın tartışmalı arkadaşı, Fransız filozof Regis Debray, 90'lı yıllarda 'Médialogie' (Medya bilimi ya da medya mantığı) kavramını ortaya attığında, bu sözcüğün 'Médiologie' şeklinde yazıldığını sanıp, 'médiocre' (Orta çaplı, çapsız) kavramı ile ilgili olduğunu zannetmiştim. Çünkü nitelikle nicelik arasında ters bir orantı olduğu eskiden beri yaygın bir görüştür. Yani bir şey ne kadar çoksa, ne kadar yaygınsa, hatta ne kadar popüler ise, kalitesi de o kadar düşük olur. Nadir şeylerin kıymetli olması gibi. Bu saptama Tanrı kelamı değil tabi. Çok, yaygın ve popüler olup, kaliteli olabilen 'şeyler' de, nadir de olsa vardır tabi. Kuraldışı ama mevcut.