7 Aralık 2017 Perşembe

Küçük Balıkların Hepsi Marksist Olmayabilir


Express Dergisi, Aralık 2017 Sayı 158

10 Ekim 2017 Salı

Kürtsüz devlet, devletsiz Kürt

Express Dergisi, Ekim 2017, sayı 156
MAVİ DAKTİLO (Büyüterek okuyabilirsiniz)

5 Eylül 2017 Salı

DURAN: REJİM NE OLURSA OLSUN HABER YAZMAYA DEVAM EDECEĞİZ


 GAZETECİ OLARAK 

EN ACİL İHTİYACIMIZ

EN BÜYÜK DİLEĞİMİZ...
 



Erdoğan rejiminin kendine muhalif en ufak bir sese, basına tahammül edemediği için sürekli kapatmaların yaşandığını belirten gazeteci-medya eleştirmeni Ragıp Duran, baskılar karşısında dayanışmanın önemine dikkat çekti.

· ANF HABER MERKEZİ, Salı, 5 Eyl 2017, 07:41

Olağanüstü Hal (OHAL) ilan edilmesinin ardından peş peşe çıkarılan Kanun Hükmünde Kararnameler (KHK) ile kapatılan kurumların başında basın yayın organları geliyor. Tutuklu gazeteciler, sansür kapatılan basın kurumları Türkiye’nin basın özgürlüğü karnesine her gün bir yeni eksi ekliyor. Türkiye’deki basın özgürlüğü durumunu gazeteci-medya eleştirmeni Ragıp Duran ile konuştuk.

OHAL ile birlikte gazetecilere yönelik artan baskıya tanıklık ediyoruz. Gazetecilerin gözaltına alınması, tutuklanması, hedef gösterilmesi gibi… Bu durumu nasıl değerlendirmek gerekir?

15 Temmuz darbe girişiminin ardından iktidar, konumunu güçlendirmek için, ‘’FETÖ’’ bahanesiyle tüm muhalif kesimi susturmak istiyor. OHAL’de çıkartılan KHK’ler ile yapılan ihraç, tasfiye, yasaklama ve kapatmalara baktığımızda, Kürt medyası, bağımsız ya da solcu gazete, dergi ve internet sitelerinin ve Barış Akademisyenlerinin hedef alındığını görüyoruz. ‘Tek Adam’ rejimi kurmak isteyen Erdoğan, alaturka Başkanlık rejimi olarak sunulan ama aslında faşist diktatörlüğe çok benzeyen sistemini kurabilmek için en küçük itiraza, en hafif eleştiriye bile tahammül edemiyor. Çünkü kurmak istediği rejim; hukuken ayrıca da meşruiyet düzleminde çok zayıf, çok sakat. Bu açıkların ortaya çıkmasını sağlayabilecek yayınlar, Erdoğan’ı destekleyenleri bile hiç olmazsa kuşkuya düşürebileceği için, Saray topyekûn yasaklama yoluna gidiyor. İktidar, kamu bankaları ve inşaat şirketlerinden neredeyse zorla aldığı paralarla, milyonlarca liralık yatırım yapıp kendisine bağlı kapıkulu medyası yaratmasına rağmen, bağımsız gazetecilikte, “gazeteciliğin esası olan kamu çıkarını savunmak ve tüm iktidarların karşısında olmak’’ ilkesinde ısrar edenleri büyük tehlike olarak görüyor. Bu kesim akıl almaz fedakârlıklar sayesinde görevini yerine getirmeye çalışıyor. Saray’a biat etmeyen bir medyanın, az sayıda da olsa gazetecilerin hala işlerine devam etmesi, Erdoğan’ı rahatsız ediyor.

Basın ve medya alanında uygulanan sansür, tek manşet anlayışında kendisini gösteriyor. İktidar ile medya arasındaki ilişkiyi nasıl yorumluyorsunuz?

Bugün medyanın neredeyse yüzde 90’ı dolaylı ya da dolaysız olarak iktidarın denetiminde. Saray, bu medyayı, kendi yasadışı/gayrimeşru politika ve icraatlarını aklamak, muhalefeti karalamak/gözden düşürmek için bir araç olarak kullanıyor. Medyayı, ideolojik egemenliğini kurmak amacıyla kullanmaya çalışıyor ama bu alanda da pek becerikli ve başarılı değil. İktidar medyasının, mevcut gerçekleri araştırıp yayınlamak diye bir sorunu yok. Onlar, yalan olduğu besbelli haberlerle iktidarı desteklemek ve muhalefeti güç duruma düşürmek için yayın yapıyor. Tabi burada bir sorun gündeme geliyor; Erdoğan’ın çizgisini harfiyen uygulamaya çalışan iktidar medyası, bu çizginin tutarsız, çelişkili ve ikide bir değişmesi nedeniyle, şaşırıyor, afallıyor. Dolayısıyla, iktidar medyası, bir gün yazdığının tam tersini ertesi gün yazmak zorunda kalabiliyor. Bu nedenle de, iktidar medyası, inandırıcılığını, güvenirliğini büyük ölçüde yitiriyor.

Yandaş medyanın bir sorunu daha var; Gerek Reis’in gözüne girmek, gerekse kendisini daha sıkı yandaş göstermek için, belki de anlamsız şahsi rekabet alanları nedeniyle yandaş kalemler, bir süredir kendi aralarında fena bir şekilde kapışıyor. Hakaret ve küfürler havada uçuşuyor. Metal yorgunu siyasi parti AKP’nin medyası da kaçınılmaz olarak bu ortamdan etkileniyor. Ak medyadaki tenekeleşme, manşet ve haberlerde bariz bir şekilde ortaya çıkıyor.

İktidarın denetimindeki gazetelerin satış rakamlarının kasten yükseltildiğini yandaş bir istihbaratçı zaten yazdı. Gün geçtikçe sıkıştığı, çıkmaz yola girdiği için çaresizleşen egemen medyanın televizyonları da, yurttaşın muhayyilesini, akıl ve mantığını zorlayan haberler yayınlamak zorunda kalıyor. Bu nedenle de, AKP seçmeni dahil, büyük bir çoğunluk, iktidar medyasının güvenilmez olduğunu her gün daha iyi görüyor ve anlıyor. Yandaş medya yazdıklarıyla değil yazmadıklarıyla önem kazanıyor. İktidar, insanların, Cizre’de bodrumda sivil gençlerin nasıl katledildiğinin bilinmesini istemiyor. Ya da MİT mensuplarının Dukan’da yakalandığını… Daha binlerce örnek verilebilir. Egemenler sanıyor ki, yandaş medya bir olayı yazmazsa, o olay olmamış sayılacak. Bugün hala ayakta kalabilen ajans, gazete, radyo, televizyon, internet sitesi ve dergilerin değeri de işte tam da burada. Az da satsa, az da izleyicisi olsa bir gazete, televizyon, iktidar açısından rahatsız edici bir gelişmeyi haber olarak yayınlayınca, yandaş medyanın hikmeti sebebi ortadan kalkıyor. O yandaş medyaya yatırılan milyonlarca lira boşa gitmiş oluyor.

Yayınlanan her KHK ile mutlaka birkaç basın kurumu, gazete, internet sitesi kapatılıyor. Medyanın toplum üzerindeki etkisi düşünülecek olursa bu uygulama ile amaçlanmak istenen nedir sizce?

Özel olarak baskı altına alınan, kapatılan, yasaklanan, yönetici, yazar ya da muhabirleri gözaltına alınan, tutuklanan yayın organlarının öyle yüzbinlerce satan gazete, dergi olmadığını biliyoruz. Benzeri konumdaki internet siteleri ile televizyonlar da çok geniş izleyici kitlesine sahip değil. Çoğu, orta çaplı ya da küçük yayın organları. Buna rağmen, Saray, satışı/reytingi çok yüksek olmayan yayın organlarından da rahatsız ise, bu işlerin istediği gibi yürümediğinin göstergesi. Medya, genel olarak toplumu etkileyebileceği gibi, kendisi de toplumdaki gelişmelerden etkilenen bir yapı. Herkesin bir ağızdan aynı cümleleri, aynı düşünceleri ifade etmesi talep edilirken, aradan 2-3 farklı sesin çıkması, bütün koronun mahvolmasına yol açıyor. Bunu bilen Saray ideologları, topyekün kapatma-yasaklama stratejisini izliyor. Beyhude… Çünkü geçmiş deneylerden de biliyoruz ki, bir medya organı, belirli bir toplumsal-siyasi-ideolojik temele dayanıyorsa, o medya organı kapatılsa/yasaklansa bile, kısa bir süre sonra o boşluğu dolduracak farklı isim ve yapılarda başka ve yeni medya organları devreye giriyor.

İktidar medyası, inşaat ihalelerinin artık ya da bonuslarından beslenirken, bağımsız medya, okurların desteği ve çalışanların fedakarlığı ile yayın hayatını sürdürüyor. Egemen medya, Noam Chomsky’nin dediği gibi, ancak bir süre ve belirli bir kesim üzerinde etkili olabilir. İlelebet tüm toplumu yönlendiremez. Üstelik bugünkü küreselleşme ve internet çağında, herhangi bir gerçeği çok uzun süre gizlemek artık mümkün değil.

Gazetecilik faaliyeti ile yapılan haberlerin gündemi nasıl hakikatle yüzleştirdiği de ortadayken Türkiye’de gazetecilik ne anlam ifade ediyor?

1831’de ilk gazete yayınlandığından bu yana, Türk basını bu aralar tarihinin en karanlık dönemini yaşıyor. Hapisteki tutuklu ya da hüküm giymiş gazeteci sayısına bakın. Yasaklanan/kapatılan gazete, dergi, radyo, televizyon, internet sitesi sayılarına bakın. Dünya rekorları kırılıyor. Yasama ve yargı gibi medya da Saray’ın tahakkümü altına girme sürecinde.

Gazetecilik mesleği, başta internet, hakim sınıflarla ilişkiler, ticarileşme, amatör şevkin kaybolması ve daha bir çok neden yüzünden zaten bu aralar dünya çapında da büyük bir kriz yaşıyor. Ama Türkiye’de mesleki ve teknik engellerin yanı sıra siyasi iktidarın doğrudan müdahaleleri nedeniyle artık yurtiçinde bağımsız gazetecilik yapmanın koşulları yavaş yavaş ortadan kalkıyor. Halbuki gazetecilik, işte tam da böylesi dönemlerde, iktidarın usulsüzlüklerini teşhir etmek, toplumun ve yurttaşın doğru, çok boyutlu, hızlı olarak habere ulaşmasını sağlaması açısından çok önemli bir araç. Bilgili yurttaşın daha iyi muhalefet yapacağını kestiren iktidar, siyasi haberlere sansür uygularken, gazete sayfalarını ve TV ekranlarını magazin, spor, sözüm ona kültür-sanat haberleriyle dolduruyor. Meslek, yozlaşmanın son aşamalarına yaklaşıyor. Hem okur nezdinde hem de kıdemli gazeteciler nezdinde, meslek pek feci durumda.

Türkiye’de basın özgürlüğü haritasına dair neler söylemek istersiniz?

Haritayı incelediğimizde, basın özgürlüğü en çok ve en sık iki bölgede ihlal edilmiş görünüyor: İstanbul’da odaklanmış bağımsız ve sosyalist medya ile Diyarbakır merkezli Kürt medyası. Bu durum çok şaşırtıcı değil. Çünkü Türkiye’de Saray’a karşı muhalefetin iki kalesini saymak gerekirse, kaçınılmaz olarak İstanbul ve Diyarbakır ilk ikiyi temsil eder.

Bu baskılı sürecin üstesinden gelmek için yapılması gereken nedir? Gazetecilik mesleği ve bu mesleği icra eden gazetecilerin üzerine düşen görev nedir?

Henüz gözaltına alınmamış gazetecilerin işi gerçekten zor. Öncelikle içerideki arkadaşlarımızla dayanışma önemli. Onların serbest kalabilmeleri için yine mesleğimizi icra ederek, duruşmaları izleyip, iddianamelerin tutarsızlığını sergileyip, savunmaların değerini/önemini okur kesimine iletmek gerek. Bu dönemde yabancı meslektaşlarımızla (ki onlardan da içeride olanlar var) işbirliğinin ayrı bir önemi var. Batı kamuoyunu bilgilendirmek, Batı’daki meslek kuruluşlarının ve meslektaşların desteğini daha fazla almamız yararlı olur. Meslek kuruluşlarımızı yani cemiyet ve sendikaları, Çağdaş Gazeteciler Derneği’ni (ÇGD) daha da aktif hale getirmemiz şart.

Ben bu aralar Nazi Almanya’sı, Nazi işgali altındaki Fransa, Mussolini İtalyası, Franco İspanyası ve Salazar Portekizi’nde gazetecilerin neyi nasıl yaptıklarını araştırıyorum. Faşizme, diktatörlüğe karşı bağımsız gazetecilerin başka ülkelerde nasıl davrandıklarını inceliyorum. Şimdiki dönemde, Türkiye’de çok azalmasına rağmen, mevcut tüm hukuki olanakları kullanarak, yasal yöntemlerle ve esas olarak gazeteciliğin bize tanıdığı olanak ve kolaylıkları kullanarak, doğru haber yapmak, normal dönemlerdeki gazetecilikten farklı bir işlev haline geliyor.

Sonuç olarak, biz gazeteciler aslında hancıyız. Diktatörlük ya da demokrasi… Rejim ne olursa olsun, biz haber yazmaya, fotoğraf çekmeye, karikatür çizmeye, yorum kaleme almaya, sayfa yapmaya, program tasarlamaya, çekim ve kayıt yapmaya devam edeceğiz. İşimiz, mesleğimiz bu. Görevimizi demokratik bir ortamda çok daha iyi ve kolay yapabiliyoruz. Dikta rejimleri ise, tarihin de bize öğrettiği üzere, geçicidir. Onun gidişini ayrıntılı haber yapmak en acil ihtiyacımız, en büyük dileğimiz.

https://anfturkce.net/guncel/duran-rejim-ne-olursa-olsun-haber-yazmaya-devam-edecegiz-95692

16 Haziran 2017 Cuma

GERÇEK ÖTESİ NEYİN NESİ?


Aslında yeni bir şey değil. Yalanın, ajitasyon-propagandanın, disinformation/misinformationun manipülasyonun ya da malinformation’un yeni adı. Hakiki Gerçek’e karşı iktidarın kendi gerçeğini dayatması… (*)


Öncelikle Post-Truth (gerçek-sonrası) nedir? Bir trend mi, kavram mı, çağ mı?

Gerçek ötesi ya da sonrası hem bir trend, bir kavram hem de bir dönemin önemli özelliklerinden biri. Aslında bir siyaset ve medya kültürü sözcüğü/deyimi. Her dönem kendine has bir terminoloji yaratır. Kapitalizmin neo-liberal basamağı, nasıl ‘’vizyon’’, ‘’misyon’’, ‘’krizden fırsat çıkarmak’’ gibi sözcükler-sloganlar yarattıysa, aslında sadece bir iktisadi düzen olmayan, bir ideoloji olan Neo-liberalizmin gerileme devrinde de ‘’Post-Truth’’, ‘’alternative facts’’ gibi sloganlar üretiliyor.

Ne anlama geliyor?

Gerçek, Neo-liberal dünyanın bu aşamasında artık rahatsız edici bir hale geldi. Kapitalizmin tüm öngörü ve önmüjdeleri fos çıktı. Dünyada herkes iş, ev, araba, yazlık sahibi olacaktı. Çocuklarını iyi okullarda okutup güzel adalarda tatile gideceklerdi. Kapitalizm,  işçiler, köylüler dahil herkese cennet vaat ediyordu. Bunların hiç biri gerçekleşmedi. Üstelik dünya, kapitalizm yüzünden korkunç bir savaşlar, açlar, evsiz-barksızlar, mülteciler, işsizler dünyası haline geldi. Hepimizin yaşadığı, gözle görülen, elle tutulan, kayda geçen gerçek bu. Bu gerçek de kapitalizmin sahtekarlığını hatta iflasını teşhir ediyor. Bu nedenle dünyanın hakimleri, ‘’Bu gerçeği geçmek gerek! Takılmayalım bu gerçeğe daha fazla…Sonrasına bakalım, ötesine geçelim’’diyor.   Mevcut gerçeği aşmak için de duygulardan yararlanıyor  geç neo-liberal ideologlar.

Neyi ikame etti, hangi kavramın, trendin, çağın yerini aldı? (Post modernizmin mi?)

Aslında Habil’le Kabil’in kapışmasından beri var post-truth… Dönem dönem isim ve biçim değiştiriyor sadece. Eskiden biz bu duruma kısaca ‘’yalan’’ diyorduk. Diplomatik dilde ‘’Gerçeği tam olarak yansıtamayan bir durum…’’. Siyaset kültüründe,  matbuat ve basın döneminde adı ‘’Propaganda’’ idi. Kısa vadelisine de ‘’Ajitasyon’’ derdik.  Baudrillard ‘’Simülasyon’’ dedi.
Post-Truth  aslında tipik bir medya ürünü. Özellikle de internet’in ve sosyal medyanın ürünü.
Neo-liberalizmin ilk dönemi (Reagan-Thatcher-Özal yani 80li yıllar, yani Yeni Dünya Düzeni) medyanın da yıldızının parlatıldığı dönemdi. Tesadüf değil. Medyanın asıl işlevi, ‘’miş gibi’’yi iktidara getirmekti.  Yani Hakiki Gerçek’i , iktidarın çıkarları doğrultusunda eğip büküp, Sanal Gerçek’te bambaşka bir şekilde göstermekti/temsil etmekti. Şimdi Post-Truth aşamasında bu işlem son aşamasına geldi. Hakiki Gerçek’i tahrif etmeye gerek kalmadı (Çünkü olmuyor). İktidar, kendine uygun yeni bir Gerçek yaratmak zorunda kaldı. Buna da Post-Truth adını verdi.Çünkü medya marifetiyle yaygınlaştırılan sahte imajlar, artık Hakiki Gerçek karşısında etkisini kaybetmeye başladı. Yeni bir sahte ‘’Gerçek’’ yaratmak lazımdı. Örnek: Asgari ücretle geçinmeye çalışan bir işçinin, iktidarın ‘’Biz dünyanın 17. büyük ekonomisiyiz’’ yalanına inanması imkansız. İşçi, gazetede okuduğuna, televizyonda gördüğüne,  Cumhurbaşkanının nutuklarına değil, günlük yaşamda tanık olduğu  acı gerçeklere inanıyor. Çünkü o acı gerçekleri bizzat yaşıyor. Bayrak, vatan, millet nutukları karın doyurmuyor.

Neye ihtiyaç duyduk da dünya böyle bir noktaya evrildi? Post-Truth kavramı kitlelerin hangi ihtiyacını karşılıyor?


Kitelelerin ya da daha doğru bir deyişle yurttaşın, insanın, bireyin esas ihtiyacı gerçek. Evinde, mahallesinde, kentinde, ülkesinde ne olup bittiğini öğrenmek istiyor. Bu bilgiye sahip olursa, sorumlu, bilinçli bir yurttaş olarak toplumun bir bireyi olacak. Siyasi, ideolojik, ekonomik, sosyal tercihlerini bu gerçeğe göre belirleyecek/seçecek. İhtiyaç duyan ‘’Biz’’ değiliz. Toplumu yönetmeye çalışan iktidarın bir dizi ihtiyacı söz konusu. Zaten Post-Truth’u da ‘’Biz’’ yani kitleler, bireyler, yurttaşlar icad etmedi. İktidarın bir ürünü bu.

Bu akımın en büyük temsilcileri kimler?


Akım, evet doğru, bu ideolojik akım bu haliyle nispeten yeni. İlk kullanımı 90’lı yılların başına denk geliyor. Önce, dar bir çevrede, Amerikan  Yeni Muhafazakar  kamuoyu oluşturucuları /ideologları çevresinde  gündeme geldi. Gökten zembille inmedi. Huntington, Fukuyama gibi ideologların, ‘’İdeolojiler Bitti’’, ‘’Tarih Bitti’’, ‘’Medeniyetler Çatışması’’ tezlerini doğrulamak, güçlendirmek için iyi bir malzeme, kullanışlı bir deyim oldu Post-Truth. İlginçtir, neo-liberal ideolojinin Fransız perspektifli eleştirisi olan ‘’Tek Düşünce’’ daha çok teşhir işlevini üstlenmişti bu kapışmada. Post-Truth’un en büyük temsilcileri, doğal olarak en büyük iktidarların sahipleri, sözcüleri, temsilcileri. Yani Trump, yani Brexit sürecinde May, yeniden süper devletin Başkanı olmak isteyen Putin, kenarda kıyıda da olsa Erdoğan…
( Fake:‘’Türkiye basın özgürlüğü konusunda Batı’dan ileri!’’. News: Türkiye dünyanın en büyük gazeteci hapishanesi!’’). Dikkat ederseniz bu saydığım devletler, hem büyük ya da orta çaplı devletler, ama aynı zamanda büyük sorunlarla boğuşmak zorunda olan devletler. Refah devleti kurmak isteyen bir İsveç’in mesela Post-Truth’a pek ihtiyacı yok. 

Post-truth siyasetten başka bir alana yayılabilir mi? Mesela sanatta böyle bir akım var mı? Mümkün mü?

Esas olarak siyaset ve medyada boy gösteren Post-Truth, insanların gerçekle ilişkisini düzenlemeye çalışan bir mekanizma. Somut gerçeği inkar edip, pas geçip, onu tahrif etmek/değiştirmek için, soyut duyguları ön plana çıkarıp yeni bir algı, yeni bir gerçek yaratmak amacında. Sanatın gerçekle ilişkisi, siyasetin özellikle de medyanın gerçekle ilişkisinden çok farklı. Sanattan ille de gerçekçi olması beklenmez. Böyle bir kural yok. Hatta sanat, gerçeği değiştirme üzerine kurulu bir alan. Ama mesela sporda Post-Truth girişimlerine eskiden beri rastlarız: Futbolda, lig bitmiştir, bir takım ancak ikinci olmuştur. Ama o takımın taraftarları ya da medya bu takıma, ‘’Gönüllerin Şampiyonu’’ sıfatını uygun bulur. Böylelikle taraftarlar kendilerini başka bir kategoride de olsa şampiyon hisseder. Ne var ki ‘’Gönüllerin Şampiyonu’’na ne kupa verirler, ne de bir sene sonra uluslararası bir turnuvaya katılma hakkı…
Akademide Post-Truth olabilir: Yalan dolanla, ondan bundan çalarak yani intihalle doktora yazıp, akademik bir ünvan kazanabilirsiniz. Ya da  ‘’İç Hastalıkları Uzmanı Doktor’’ diye kartvizit bastırıp muayenehane açabilirsiniz. Her iki örnek de geçicidir. Bir süre sonra Post-Truth’un  yalan ve sahte olduğu açığa çıkar. Bilimde ise Post-Truth olamaz. Çünkü bilimin bizatihi kendisi gerçeğe, Hakiki Gerçek’e dayanır. 


The Guardian yazarı, tarihçi Timothy Garton Ash, ‘Post-Truth’ yerine ‘Post Fact’ demeyi tercih ediyor. Bunu daha doğru buldum ben de çünkü olguların yerini yalanlar alıyor. Siz ne düşünüyorsunuz?

Gerçek Ötesi ile Olgu Ötesi aynı kategorinin deyimleri değil. Dolayısıyla birbirlerinin yerine geçebilecek kavramlar değil.  Çünkü Gerçek ile Olgu aynı ya da benzer anlamı taşımıyor, aynı tanıma, aynı işleve sahip değil. Gerçek, felsefi ve ideolojik, olgu ise somut ve daha toplumsal bir kavram. Ne var ki  Gerçek Ötesi yaklaşımda, Olgu’yu inkar etmek esas… Belki pedagojik olarak Olgu Ötesi, somut olduğu için, Gerçek Ötesinden daha kolay anlaşılır bir kavram. Ama her Olgu Ötesi, Gerçek Ötesi olmadığı gibi, her Gerçek Ötesi de Olgu Ötesi değildir, olmayabilir de. İki farklı kavram bunlar. Gerçek’in zıttı ya yerine konmaya çalışan şey evet Yalan. Ama Olgu’nun yerine konmaya çalışılan şey, yalan değil, başka bir Olgu ya da bir duygu…

Gerçek nasıl yalana yenik düşebilir? Bunu sağlayan ne? Hem de olaylar tarihte ilk defa videolar, tv, sosyal medya sayesinde bu kadar ‘görünürken’? Gözlerimizin yerini nasıl kulaklarımız alıyor? Bilginin yerini inançlar alıyor?

Bourdieu’nün yakın çalışma arkadaşlarından Champagne, medyayı ve gazetecileri tahlil ettiği ‘’Çifte Bağımlılık’’  kitabında çok güzel anlatıyor: İnsanlar, medyayı yeni bir bilgi edinmekten çok, daha önce bildiklerini ve inanmak istediklerini doğrulamak için izliyor. Tam da sizin kullandığınız sözcüklerle Express dergisinde (Mart 2017, sayı 150) ‘’İnanmak ve Bilmek’’  başlıklı bir yazı yazmıştım.
İmaj Felsefesinin en önemli akademisyeni sayılan Marie José Mondzain, son kitabı ‘’Müsadere’’de, iktidarın ‘’Sözcüklere, Görüntülere ve Zamana’’ nasıl el koyduğunu, bir korsan gibi bu alan ve kavramları fethedip, içerik ve anlamlarını ya boşalttığını ya da yeni anlamlar yüklediğini anlatıyor. Gerçek, geçici olarak yalana yenik düşüyor. Medyanın bombardımanı sadece gerçeği yansıtmıyor ki, hatta medyanın saldıklarının önemli bir kısmı Fransızca ‘’İnfaux’’ yani ‘’Fake News’’ yani Yalan Haber.
Bilgi zordur, zahmetlidir, temasa geçmek emek ister. İnançsa, neredeyse bedava, tembel işi, ayrıca rahatlatıcı bir işlevi de var.
Mesele sadece göz ve/veya kulak değil. Görüntünün ve sesin gerçek olup olmadığı.


Bu dönemle mücadele yolları neler? Gerçeği nasıl yaygınlaştırabiliriz?
Kişiler tek tek ne yapabilir?  Kitleler birlikte ne yapabilir?

Ben medya ile uğraşan biri olarak, klasik/geleneksel gazetecilik/habercilik kural ve reflekslerinden yanayım. Şimdilerde yaygınlaşan ‘’Fact Checking’’ (Olgu Denetleme), işin sadece teknik yanının çözümüne katkıda bulunabilir. Bir haberde isimlerin, tarihlerin, olguların doğru olması, haberin tümünün doğru olması için gerekli ama yeterli değil. Haberin tabi ki önce doğru olması lazım. Sonra kamu çıkarını savunması lazım. Dengeli, güvenilir ve inandırıcı olması şart. Konuya ilişkin tüm tarafların bilgi ve görüşlerini eklemek gerek. Uslubun nefret dilinden uzak, toplumsal cinsiyet alfabesine uygun olması lazım. Haber sadece akıl işi değil biraz da gönül işi. Yani haberin ideolojik yanını unutmamak gerek.
Tek tek yurttaşlar olarak, mümkün olduğunca, denenmiş/sınanmış fazla sayıda kaynağa başvurup, her habere mutlaka eleştirel bakmamız gerekir. Yıllar önce Neil Postman (Televizyon Öldüren Eğlence) yurttaşın medya karşısında alması gereken önlemleri kalem kalem izah etmişti.Medya okur-yazarlık bilgi ve bilinci yüksek olan yurttaşların, benimsedikleri gazete-radyo-TV-İnternet sitesi çevresinde Okur Klübü olarak örgütlenmesi, medyasına sahip çıkması, onu desteklemesi ve denetlemesi  ilk akla gelen önlemler.


(*) Işıl Cinmen’in yaptığı bu söyleşinin edit edilmiş bir versiyonu, ‘’Son Kullanma Tarihin Geçti mi Gerçek?’’ başlığıyla TUHAF dergisinin Haziran 2017 sayısında yayınlandı.

23 Nisan 2017 Pazar

Çok şey kaybettik, bu da kazanılacak çok şey var demektir! (*)



·     Gazetecilik/habercilik sadece Türkiye’de değil bütün dünyada tanım, nitelik ve işlev değiştiriyor. Yalnız burada hukuk, etik, sağlam bir kültürel altyapı özellikle de demokrasi yani  bağımsızlık ve özgürlük ile muhalefet geleneği olmadığı için durum vahim… Önce zaman sürecine sonra da mekan farklılıklarına bakalım.

Neleri kaybettiğimizi görebilmek için iki kıstas olsa gerek: Mesleğin geçmişi (Zaman) ve mesleğin dünyadaki durumu/konumu (Mekan). Kıyaslama en iyi açıklama yöntemlerinden biri. Önemli bir mesele de, bu “kaybettiklerimizin” neden, nasıl ve kimler tarafından kaybettirildiği. Kuşkusuz bu süreçte, kendimizin rolünü yani eksiklik, ihmal ve hatalarımızı da gündeme getirmemiz lazım. Abartmadan, küçümsemeden özeleştiri.

Eskiden neydi? Bugün ne?

Önce zamanda kısa bir yolculuk: Canlı bir varlık için hava ne ise, gazetecilik için bağımsızlık da o. Ot, böcek, hayvan ya da insan havasız kalınca ölüyor. Gazeteci bağımsız olmayınca gazeteci olmaktan çıkıyor. Reklamcı, halkla ilişkiler danışmanı, ajitasyon memuru ya da propaganda çavuşu oluyor. Bunların hepsi ayrı meslekler. Gazeteciliğe benzer hatta ortak yanları var, ama hiç biri gazetecilik değil. Hatta hepsi gazeteciliği zehirliyor.

1831, Türkiye’de matbuat/basın/medyanın doğum tarihi. Sezaryenle gerçekleştirilen bu doğum sonucunda “malforme” bir bebek dünyaya geldi. Çünkü, Batı’da ilk gazeteyi ticaret burjuvazisi, kendi çıkarları için yayımlamaya başlamıştı.
Bizde ise, Saray, 2. Mahmut döneminde, açık seçik ilan ettiği üzere, kendi çıkarları için gazete yayınlamaya başladı. Bizim ilk meslek büyüklerimiz, Saray’ın kadrolu memurlarıydı. Bu memurlar, yazar, çizer kadrosundan gazeteye alındı. Bugün bu gelenek büyük ölçüde hala devam ediyor. İsimler ve mekanizma biraz değişti. Ama egemen medyanın mülkiyet yapısı yine Saray’a bağlı. Bu medyanın çalışanları doğrudan Saray’ın bordrosunda yer almasa da, siyasi ve ideolojik olarak Saray’ın safında. Dolayısıyla bağımsız değiller. Mali olarak, siyasi olarak, ideolojik olarak ve mesleki olarak bağımsız değil bugünkü egemen medya ve çalışanları. Ümit Alan’ın kitabı bu eski/yeni ilişkisini somut örneklerle iyi açıklıyor. (Bkz: Saray’dan Saray’a Türkiye’de Gazetecilik Masalı. Can Yayınları,
Istanbul, 2015, 336 s.)

Geçmişe yönelik bu saptama ile bugün belki bir şey kaybetmediğimiz ortaya çıkıyor ama mesleğin doğasına ters olan bu bağımlılığın sürmesi başlı başına bir kayıp.

Kayıp envanteri maalesef çok uzun ve çok zengin. Bir kere, Türkiye tarihinin hiçbir döneminde, bu kadar kısa sürede, üstelik hukuki geçerliği çok tartışmalı olan Olağanüstü Hal döneminde çıkarılan Kanun Hükmündeki Kararnamelerle bu kadar çok sayıda gazete, dergi, radyo ve televizyon kanalı yasaklanıp kapatılmamıştı. Tabi, medya organını yasaklamakla onun ruhunu, yayın politikasını, içerik ve yaklaşımlarını olduğu gibi ortadan kaldırmak mümkün değil. Yine de, yüzbinlerce belki de milyonlarca yurttaşı bilgilendiren yüzlerce medya organını, eski ismiyle de olsa, şimdilik kaybettik. Kurumların, şirketlerin kapatılması binlerce gazetecinin ve çalışanın işini kaybetmesi anlamına geliyor. Bu meslektaşlarımız, aileleri ile birlikte önemli bir kitleyi temsil ediyor. Mağdur ve haklı olarak öfkeliler. Üstelik,  kısa sürede yeniden işe başlama ihtimal ve umutları da zayıf.

İşin bu maddi yönünün yanı sıra, belki kendilerinde değil ama çevrelerinde mesleğe karşı olumsuz bir önyargının oluşması da muhtemel: “O kadar mektep okudun, sonra öyle çok da fazla  tirajı/reytingi olmayan bir yere gidip çalıştın. Pat diye kapattılar, işsiz kaldın, yeniden işe başlayabileceğin diğer gazete/dergi/radyo ve televizyonları da kapattılar. Kaldın mı ortada?” İşin belki de daha olumsuz yanı şu: Konuyu pek iyi bilmeyenler, çok çeşitli nedenlerle (Dini, siyasi, ideolojik, menfaat...) iktidar yanlısı bir yaklaşıma sahip ise, egemen medyada çalışıp “çok para kazanan ve çok meşhur olan” gazeteci görünümlü propagandacılara bakıp, işsiz kalan tanıdığına “E sen de onların dümen suyuna gitseydin bunlar başınıza gelmezdi” türden nasihatlerde bulunma riski… Çünkü artık bu memlekette gazetecilik, Reis’i övmek, her türlü muhalefete ille de karşı çıkmak olarak anlaşılıyor.

Geçmişte, Atatürk döneminde, 12 Mart ya da 12 Eylül’de de, basına yönelik yine yoğun baskılar vardı. Hatta bir dönem, özellikle Kürt bölgelerinde, meslektaşlarımız “faili meçhul” adı verilen (Ki Kürtler, bu cinayetlere ‘Faili meşhur’ der) güpegündüz sokak ortasında vurulup öldürülüyordu. 1831’den belki 80’lere kadar olan dönem ile bugünkü mevcut durum karşılaştırıldığında, medya mülkiyeti, sansür, otosansür, iktidar taraftarlığı alan ve konularında, hiç bugünkü kadar olumsuzluk yaşanmamıştı. Mesela, eskiden de sağcı/solcu yazarlar
arasında, muhafazakar/ilerici kalemler arasında, izlemesi/okuması zevkli, üst düzey polemik sayılabilecek atışmalar olmuştu. Ama o zamanlar, bir gazetecinin, hemfikir olmadığı refikini savcıya, polise ihbar ettiği görülmemişti. Keza, eski dönemlerde de gazetecilerin mesleki nedenlerle hapse atıldığı, gazetecilerin işten atıldığı, gazetelerin kapatıldığı günler yaşanmıştı. Bu olumsuzlukları alenen, yazıyla-çiziyle destekleyen hatta teşvik eden gazeteci olmamıştı o zamanlar.
Dolayısıyla Reis yüzünden mesleki dayanışmayı da kaybettik büyük ölçüde.

Bunu tekzip etmek için haber nöbetleri tuttuk. Cumhuriyet ile dayanışmaya girdik. Aynı yoğunluğu IMC kapatıldığında gösteremesek bile… Yine geçmişle bugün kıyaslandığında, Adliye binaları ile cezaevlerinin önü ve içi yeteri kadar bilgi veriyor bize. Türkiye basın tarihinin hiçbir döneminde bu kadar çok sayıda gazeteci soruşturma ve koğuşturmaya uğramadı. Keza hiçbir dönemde bu kadar çok sayıda gazeteci tutuklu ya da hükümlü olarak cezaevlerini doldurmadı.

Hukuk yerini siyasete, yani hak yerini güce bırakınca, adaleti de kaybettik demektir.

Baskı çapsızlığı teşvik ediyor

Kaybettiğimiz önemli özelliklerden biri de bence, kültürel düzeyle birlikte ahlaki ve vicdani parametrelerin erimesiyle ortaya çıkan kalitesizlik/düzeysizlik. Bu bağlamda, bugün siyasi iktidarın söylemlerine giderek egemen olan kabadayı ağzı, kaçınılmaz olarak medyadaki destekçileri tarafından da anında benimseniyor. İşimiz isimlerle değil, tutumlarla, karakterlerle ve yazılarla ama… 1950’lerin 60’ların iyi eğitim görmüş, kültürlü, şık, beyefendi/hanımefendi gazeteci ve yazarları bugün sadece arşivlerde. Bugünkü egemen medyanın kadim ya da yeni kalemlerinin neredeyse hiçbirinde, bu kültür/bilgi, bu incelik, bu nezaket, bu olgunluk, bu kalite yok. Çünkü onlar zaten meşum parti iktidarda olduğu için gazetecilik gibi bir şey yapabiliyor. Eskiden piyasada yoktular. İktidar değişince de, yazacakları bir şey kalmayacağı için, sahneden yuhalanarak ayrılacaklar. Yolsuzluk, usulsüzlük yapmamışlarsa…

Kaybettiklerimiz arasında okuru, yani yurttaşı da anmamız gerekir. Yaşı müsait olanlar hatırlar: Galiba 70’li yılların sonlarına kadar, belki de eskiden kalma Halk Partisi/ Demokrat Parti kutuplaşmasının basına yansıması olabilir, gazetelerin sadık okurları vardı. Cumhuriyet mesela dededen toruna geçen gazeteydi. Bir dönem Tercüman da sağ kitlenin vazgeçilmez gazetesi idi. Milliyet, Abdi İpekçi döneminde, ciddi haberciliğin timsali idi. Medyadaki kalite erozyonu, popüler/ciddi gazete ayrımının muğlaklaşması, kupon ve hediyeye dayalı rekabet, okurun gazeteyle olan ilişkilerini bozdu. Artık kimsenin gazetesi yok. Çünkü aslında ortada doğru dürüst gazete kalmadı.

Gazetecileri, muhabir ve editörleri kaybettik. Cağaloğlu’ndaki, kent merkezindeki işyerlerimizi kaybettik. Ayıptır söylemesi, eli yüzü düzgün, aynı zamanda meslek büyüklerimiz olan patronlarımızı da kaybettik. Tarihe baktığımızda gazete patronu olarak adı geçenler Yunus Nadi, Ahmet Emin Yalman, Zekeriya-
Sabiha Sertel, Sedat Simavi’ydi… Hepsi gazeteciydi, Türkiye kriterlerine göre aydın sayılırlardı. Bugünkü medya sahiplerine baktığımızda, inşaatçıları, ithalat ve ihracatçıları, eskinin yedek parçacısı bugünün holding sahibini görüyoruz. Neo-liberal dalga, bizim gazeteci patronlarımızı da aldı götürdü.
Vakti zamanında mesela Hürriyet’te Erol Simavi’nin patronluğundan yakınanlar, bugün Simavi’yi minnetle anıyor. Çünkü bugünkü patronu hiçbir şekilde Erol Simavi’ye benzemiyor.

Çeşitliliği de kaybettik. Bugün Yeni Şafak’tan Yeni
Akit’e, Hürriyet’ten Aydınlık’a yandaş medyanın tümü Saray medyası niteliğine kavuşurken, tek gazetenin farklı versiyonları haline geldi. AKP yanlısı yurttaş, söz konusu gazetelerden herhangi birini okursa, bir diğerini okuma ihtiyacı hissetmez. Bir koşulla: Bir kere okuduğunu anlıyorsa!

Cumhuriyet, Evrensel, Birgün ve Özgürlükçü Demokrasi gibi gazetelerin neyse ki hala sadık okurları var. Ama bu sadakat eski sadakata benzemiyor. Söz konusu gazeteler daha çok ihtiyaçtan kaynaklanan bir nedenle okurla buluşabiliyor.

Kendiliğinden mi oldu?

Mekanla ilgili anlatıya geçmeden, arada, “Neden, nasıl ve kim?” sorularına yanıt arayalım. Toprak yani Bourdieu’nün deyimiyle “Alan” daha da genel bir saptama ile ülke, toplum bağımsızlığa, özgürlüğe, özerkliğe ve muhalefete pek teşne değil. Bu konuda hem gelenek hem de pratik eksikliği var. Matbuat, basın ya da medyanın göreceli bağımsızlığı, zaten gazetecilerin, okurların ve hatta patronların da katılım ve katkısıyla, uzun süreli mücadeleler sonucunda elde edilmiş bir başarı değil. 1831’de olsun çok sonraları 27 Mayıs’ın ardından çıkarılan ferman, yasa ve tüzüklerle elde edilmiş nispi bir bağımsızlık ve özgürlük söz konusu. Yeni bir iktidar işbaşına gelince bunları kısıtladığında ya da ortadan kaldırdığında öyle çok esaslı, kitlesel, mesleki bir tepki, bir karşı koyma olmuyor. Son siyasi iktidar, medya mülkiyetinin neredeyse DNA’sını değiştirerek, medyaya önce mali-maddi-ekonomik olarak el koydu, bilahare kendisine uygun yayın politikalarını da hayata geçirdi. Bu arada muhalif medyayı hatta ortada durmaya çabalayan kadim egemen medyayı da, patronların medya dışındaki iş alanlarını tehdit ederek, vergi cezası ya da yazı işleri yönetimine kendi adamlarını atama yoluyla yerleştirerek bilahare kayyım gibi araçlarla susturdu.

Burada bizim, yani gazetecilerin, direnebilmesi için gerekli olan örgütlülüğümüz de yani sendikamız da, devlet-Aydın Doğan el ele yöntemiyle devre dışı bırakıldı. İşten atma tehdidi karşısında önemli bir kozumuzu kaybettik. Bu vahim bir kayıptı. Çünkü kaybettiğimiz sadece somut olarak bir örgüt değildi. Dayanışmayı sağlayan, yardımlaşmayı gerçekleştiren, mesleğimizi koruyan ve güçlendiren bir araçtan yoksun kaldık. Koyun değildik ama her birimizi kendi bacağımızdan, tek tek asmak onların daha çok işine geliyordu. “Neden” sorusunun yanıtı biraz tartışmalı. İktidar, bir sanal güç alanı olan medyayı ele geçirerek, hakiki alanda da güçlü olmayı öngörüyordu. Ayrıca bu gücü sayesinde kendi olumsuzluklarının, hukuk dışı, gayri kanuni ve gayrı meşru edimlerinin kamuoyunca bilinmesini, yaygınlaşmasını önlemeyi amaçlıyordu.

Bu amacına belirli ölçüde ulaşmış olsa bile medya, sosyolojide ve gerçek hayatta hiçbir zaman lokomotif olamamış ve doğası/yapısı gereği olamayacak bir mekanizma.
Hitler de, Stalin de kendi ülkelerinde kendi basınlarını yüzde yüz denetliyorlardı. Ama bu onların sonunu engelleyemedi. Yine de küçümsemeyelim, hem dini hem de milliyetçi propagandanın katkısı ve iktidar olmanın verdiği avantajlarla, medyayı elinde tutmak, hiç olmazsa belirli bir süre için ve ancak belirli bir kitle üzerinde zihin tahakkümü kurulmasına el veriyor. “Kim?” sorusunun en başat yanıtı, Saray. Ama tek yanıtı değil. Bu toplumun medya okur-yazarlık düzeyi, bağımsız fertlerden oluşup oluşmadığı, tarihi gibi bir dizi unsur da sorumluları gösteriyor. Toplumun yapısı da, ki karmaşık ve uzun bir sorun, medyanın bu hale gelmesinin önemli aktörlerinden biri.

Fransa’da da Cumhurbaşkanlığı köşkünün adı Elysée Sarayı’dır. Ama Fransa’da yarı-başkanlık rejimine rağmen, bir Cumhurbaşkanı, Türkiye’de Saray’ın medyaya yaptıklarının onda birini yapsa, önce toplum sonra da o sistemdeki denetim-denge mekanizmaları hemen devreye girer ve olumsuzlukları önler.

Mersin’e ya da tersine…

Fransa’ya değinmişken mekana ilişkin kıyaslama sürecine girebiliriz.

Gazetecilik/habercilik aslında 80’lerden bu yana bütün dünyada krizde. Neo-liberal politikaların küresel ölçekte egemen olmaya başlamasıyla, medya da, hem Batı dünyasında hem de Doğu’da, o eski kamu çıkarını kollayan, yurttaş yanlısı, bilgilendirici, iktidarların olumsuzluklarını sergileyen niteliklerini/özelliklerini büyük ölçüde kaybetti. SSCB’nin yıkılmasının, dolayısıyla kapitalizmin hiç olmazsa teorik olarak alteregosu olan sosyalizmin, daha doğru bir deyişle “reel sosyalizm”in yenilgisiyle, “Tek Düşünce”nin egemenliği gündeme geldi.
Dünyada da medya mülkiyeti son 35-40 yıl içinde tekelleşmeye doğru hızla yol aldı. (Bkz. The New Media Monopoly, Ben H. Bagdikian, 2000, 7.baskı, Beacon Press, Boston). O eski filmlerde gördüğümüz, siyah kolluklu, matbaa makinesinin başında yazıları dizen, sayfaları yapan, haber peşinde koşan en az 2-3 kuşaktır gazetecilik yapan insanlar gitti. ABD’de 60 yaş ve üstü gazetecilerin mottosu “Back to the old values”dür. (Eski Değerlere Dönelim). Artık takım elbiseli, “yuppie” tabir edilen genç, kentli, meslek sahibi insanlar gazeteleri yönetmeye başladı. Bunlar genellikle işletme/pazarlama gibi eğitim almışlardı.

Gazeteler ve diğer medya organları, artık sıradan ve sadece birer ticari kuruluş olarak çalışıyordu. Tek amaç da kârdı. İçerik tayin edici değildi. Gazetecilik zanaat dönemini geride bırakmış, artık kapitalist sanayiinin temel ilkesi olan arz/talebe göre hareket ediyordu. Gazetecilik, sanayi haline gelmişti. Ekonomi sayfası adı altında borsa bültenleri ve büyük holdinglerin, mali ve ticari şirketlerin halkla ilişkiler bültenleri, içeriğin esasını oluşturuyordu. Magazin/People denilen ıvır zıvır da kocaman bir sektör haline geldi. Gazete artık okurun değil, ülkesine göre, ekonomik, siyasi ya da askeri iktidarlarındı. Dolayısıyla, orijinal, otantik gazetecilik ruhunu, olumlu anlamda amatör şevki kaybetmiştik.

Eskiden dünyada ve bizde de, tıpkı üniversiteler gibi kent merkezlerinde bulunan medya idarehaneleri çeşitli gerekçeler uydurularak kent merkezinden şehir dışına taşındı. Böylece gazetenin ve gazetecinin polisle (kent ile) somut/canlı ilişkisi kesilmiş oldu. Bizde, öteki anlamıyla polisle (kolluk kuvvetiyle) ilişkileri yoğunlaştı. Kuşkusuz bu dönüşümde teknolojik gelişmelerin de payı var. Ya da teknolojiyi olumsuz bir şekilde kullanmanın sorumluluğu da var. Gazeteci artık bizzat olayla, olay kahramanlarıyla az temas ediyordu.

Bilgisayar, cep telefonu iletişimde esas hale geldi. İşte zaten bu nedenle de bizde de Batı’da önce “İnvestigative Reporting” adı verilen “araştırmacı-soruşturmacı gazetecilik” (Bu İngilizce deyime karşılık olarak kullanmaya alıştığımız “araştırmacı-soruşturmacı” terimi sorunlu. Çünkü her haber mecburen araştırma gerektirir, “soruşturma” sözcüğü de gazeteciden çok savcının kullandığı bir deyim) zayıfladı ve neredeyse bitti. Bilahare, muhabirlik de eski değerini kaybetti.

Fransız sosyolog Patrick Champagne son kitabında, Fransa ve ABD’den örnekler vererek, gazetecilerin “Çifte Bağımlılığından” söz ediyor. Mesleki ortamın koşul ve dayatmaları ile iktidarın baskıları arasında kalan batılı gazeteciyi tahlil ediyor. (Bkz. La Double Dépendance, Patrick Champagne, Raisons d’Agir, Paris,2016, 192 s.)
Bugün medya kuruluşlarında muhabirden çok, köşe yazarları ya da satış-pazarlama müdürleri daha önemli konumdalar.
Batı, gazeteciliğin/haberciliğin bu olumsuz gidişatına karşı, mesela bir “Slow Journalism” (Yavaş Gazetecilik) akımı ile karşı çıkmaya çalışırken, doğru ile yanlışın çok kolay bir şekilde birbirine karışacağı haber-bilgi ortamında, uzman gazeteciliğe önemli bir dönüş yapmaya çalışıyor.

Neredeyse 20-25 yıldır başta ABD olmak üzere Batı’da “Civic Journalism” (Yurttaş Gazeteciliği) olsun, “Peace Journalism” (Barış Gazeteciliği) önemli aşamalar kaydetti. Ne var ki global çaptaki bu olumlu gelişmelerin Türkiye’de izdüşümüne ya hiç rastlayamıyoruz ya da çok sönük gölgelerini görebiliyoruz.

1972 yılında ilk kez Pentagone tarafından devreye sokulan internet, yani askeri iletişim için icat edilip geliştirilen bu teknolojik mekanizma, bilahare esas olarak ticaret ve maliye için kullanılır olsa da, gazeteciler de, blog olsun, sosyal medya olsun, kimliğini yitiren klasik/geleneksel gazeteciliğin yapamadıklarını İnternet üzerinden nispeten başarılı bir şekilde yapabildi. Türkiye, tüm kısıtlamalara ve güçlüklere rağmen, bu alanda belki yaratıcılık açısından Batı’dan daha ileri değil ama kullanıcı açısından olsun, içerik açısından olsun önemli sayılabilecek bir konumda. Son yıllarda Türkiye’de iktidar açısından olumsuz birçok haber ve bilgiyi, yasak getirilmiş, sansürlenmiş birçok gerçeği insanlar sosyal medya sayesinde öğrendi.

Hukuk ve etik

Batı ile kıyaslamada, gazeteciliğin siyasal, ideolojik, kültürel, toplumsal boyutlarını göz önünde tuttuğumuzda iki önemli alan su yüzüne çıkıyor: Etik ve Hukuk. Dar mesleki alanda, Batı’da sendika ve meslek örgütlerinin varlığı, iktidarların bizdekine oranla daha demokratik tutumları ve belki de en önemlisi toplumun/yurttaşların demokrasi kültürü sayesinde gazetecilik deontoloji kuralları halen belirli ölçüde geçerli.
Daha da önemlisi, tüm eksiklik ve sorunlarına rağmen ve yine hep bizdekine oranla, Batı toplumlarının Hukuk Devleti olması, gazetecilerin siyasal ve toplumsal rollerini hem yasal olarak hem de pratikte halen nispeten iyi bir şekilde koruyabiliyor. Batı’da yazdıkları, söyledikleri, düşündükleri nedeniyle, ya da siyasi, etnik kimliği dolayısıyla herhangi bir gazetecinin gözaltına alınması, tutuklanması ve yargılanması artık pek mümkün değil.

Mezar taşı yoktur

Sonuç olarak, Türkiye’de bir yandan global eğilime paralel olarak ama bir yandan da önce siyasi iktidarın sonra da toplumsal muhafazakarlığın, çeşitlilik karşıtı ve özgürlük nefreti nedeniyle, gazetecilik çok şey kaybetti hatta tanım, nitelik ve işlevleri olumsuz bir dönüşüme uğradı. Nostaljinin yeri ve zamanı değil… O eski güzel günlere dönmek imkansız.

Kaybettiklerimizi neden ve nasıl kaybettiğimizi ayrıntılı ve derin bir şekilde inceleyip araştırırsak, önümüzdeki dönemde, çağın gereklerine uygun ve esas amacı/aksı yitirmeden gazeteciliğe/ haberciliğe nasıl devam edebileceğimizin yollarını arayarak ilerleyeceğiz herhalde. Gerçeğin peşinde koşma mesleği olan gazetecilik, kamu çıkarını kollama, bütün iktidarlara ve güçlere eşit uzaklıkta durma ve her şart altında bağımsız ve özgür olma koşullarını yerine getirerek, insan var oldukça icra edilecek bir meslek…

(*) Bu makale, Kasım 2016’da kaleme alındı. Rabia Deniz’in derlediği, Çağdaş Gazeteciler Derneği Bursa Şubesinin yayınladığı YÜZLEŞME başlıklı kitapta yayınlandı.



21 Nisan 2017 Cuma

‘’Aslında istediğimiz hayat bu mu?’’

ROGER WATERS’IN YENİ ALBÜMÜ


Pink Floyd’un kurucusu Roger Waters, 1992’de yayınladığı ‘Amused to Death’den (Ölesiye Eğlence)  25 yıl sonra ilk stüdyo albümü ‘’İs this the life we really want’’ı (Aslında istediğimiz hayat bu mu?) 2 Haziran 2017 tarihinde çıkaracağını duyurdu.
Yeni albümde yer alan şarkılardan ikisi, ‘’Crystal Clean Brooks’’(Cam Gibi Parlak Dereler) ve ‘’Smell The Roses’’ (Gülleri Kokla) şimdiden youtube’da yayınlanıyor. Albümde yer alan diğer parçalar şöyle:
"When We Were Young" (Biz gençken)
"Déjà Vu" (Daha önce görülmüştü)
"The Last Refugee" (Son Mülteci)
"Picture That" (Tasvir Et Şunu)
"Broken Bones" (Kırılmış Kemikler)
"Is This The Life We Really Want?" (Aslında istediğimiz hayat bu mu?)
"Bird In A Gale" (Fırtınada Bir Kuş)
"The Most Beautiful Girl" (En Güzel Kız)
"Wait For Her" (Bekle O Kadını)
"Oceans Apart"  (Okyanus Bir Yana)
"Part Of Me Died" (Bir Yanım Öldü)

Albümde yer alan ‘‘Crystal Clean Brooks’’ parçasının sözlerinin hızlı ve serbest çevirisi aşağıda:

Cam gibi parlak  derelerde
(Crystal Clear Brooks- Roger Waters)
Dinlemek için: https://www.youtube.com/watch?v=Rl_f_zNh4GU

Zamanı geldiğinde
Son günün şafağında
Sıcacık flüt ezgileriyle
Memleketin sarp kayalıklarında
Uçuşan yanık kağıt parçaları gibi
Kutsal fermanlar berhava olduğunda
Ve akil insanlar kabul eder
Aslında birden fazla amaç olduğunu

Birden fazla yol olduğunu
Birden fazla kitap olduğunu
Birden fazla balıkçı olduğunu
Birden fazla çengel olduğunu

Kediler yitirince hepten derilerini
Ve balık takılınca oltaya
Savaş ağaları
Artık bizim ağamız olmayınca  

Eski dostlar içerken viskilerini
Verandanın orada
Yoldaşlarımızın şerefine kaldırdılar kadehlerini
Onlar ki düşürmemişlerdi meşaleleri
İyi bir şey yapmış olacağız
Güneş batarken 
Şunu söyleyebilirsek eğer:

Bu son günde
Hiç teslim olmadık
Elimizden geleni yaptık
Bu sayede çocuklar gidip balık tutabilecek
Cam gibi parlak derelerde

Bu son günde
Hiç teslim olmadık
Elimizden geleni yaptık
Bu sayede çocuklar gidip balık tutabilecek
Cam gibi parlak derelerde
(SON/RD)





11 Nisan 2017 Salı


Arti Gerçek

Merhaba,
Aşağıdaki yazılardan da anlayacağınız üzere
7 Şubat 2017 tarihinden bu yana haftada iki gün (Pazartesi ve Perşembe) Artı Gerçek (www.artigercek.com) sitesinde yazıyorum.
Şimdiye kadar yayınlanan tüm yazıları bir seferde Apoletli Medya sayfalarına koyuyorum.
Bundan sonra da Artı Gerçek yazılarını burada iktibas edeceğim. Böylelikle tüm yazıları bu blogda bir araya getirmiş oluyorum.
Bilginize, selamlar

Global sağın ikinci büyük medya saldırısı
07 şubat 2017 - 23:01
  • Trump’un ABD’de iktidara gelmesi, Avrupa’da zaten bir süredir yükselen ırkçı, milliyetçi, yabancı, kadın ve mülteci düşmanı, popülist, korumacı akımların güçlenmesini sağladı. Siyasetteki sağcılık kaçınılmaz olarak medyaya da yansıyor. Egemenler artık doğrudan doğruya GERÇEK’i hedef almaya başladı.
Donald Trump’un ABD’de seçimle işbaşına gelmesi aşırı-sağın, yabancı  düşmanlığının, popülizmin, kadın karşıtlığının, içe kapanmanın, milliyetçiliğin, korumacılığın önemli bir başarısı olarak kayıtlara geçti. Zaten bir süredir  Avrupa’da da ırkçı akımların yükselişine tanık oluyorduk. Fransa’da Le Pen ana muhalefet konumuna geçerken, Almanya’da mülteci ve yabancı düşmanları manşete çıkıyor, Macaristan ve Polonya’da zaten iktidarda olan yönetimler aşırı-sağcı, dinci ve milliyetçi motiflerle dikkat çekiyordu.
Duymuşsunuzdur, Amerikan Başkanının siyasetlerinden son derece rahatsız olan Donald Duck (Vak Vak Amca), Nüfus İdaresine başvurup ismini değiştirmek için girişimlere başlamış.
Siyaset ile medya arasındaki ilişki diyalektik bir yöntem içeriyor. Bu nedenle, bilim insanları ve gözlemciler için, siyasal ortamı medyadan, medyayı da siyasal ortamdan anlamak/yorumlamak mümkün. Medya, yayın yaptığı ortamı, kenti, bölgeyi, memleketi yansıtmaya çalışırken, söz konusu ortam, kent, bölge ya da memleket de, biraz da olsa, bu medyadan etkileniyor. Medya açık açık, kendi çevresini etkilemeye hatta yönlendirmeye çalışırken, belki farkında değil ya da çaktırmamaya çalışıyor ama bu çevreden de kaçınılmaz olarak etkileniyor. Hangisi tayin edici? Tabi ki toplum ya da siyaset burada lokomotif konumunda. Medya, hiçbir zaman hiçbir mekanda lokomotif olup siyasetin, toplumun, memleketin önüne geçmemiştir, geçememişti, yapısı/doğası itibarıyla da zaten geçemez.
Siyasi arenadaki değişimler/gelişmeler, bazen önceden bazen bir süre sonra, kaçınılmaz olarak medyaya yansıyor.  Mesela 1975-80 döneminin (Anarşi Yılları) Türk basını ile bugünkü (2002-2017) medya ortamı çok farklı. Demokrasisi gelişmiş bir Batı ülkesinin gazetesi ile diktatörlükle yönetilen demokrasisi gelişmemiş bir ülkenin gazetesi de hem içerik hem de biçim açısından birbirinden çok farklı.
Medyaya kılık-kıyafetini giydiren ayrıca içeriğini de saptayan esas aktör siyasettir diyebiliriz. Bu aktörün, zaman ve mekana göre değişen iki adı daha var: İktidar ve toplum.
Dünyada yaklaşık olarak dört asırdır gazetecilik yapılıyor. Her dönemin siyasal, ekonomik, ideolojik, teknolojik özelliklerine göre gazetecilik gelişti, değişti. Çok eskileri şimdilik bir kenara bırakalım. 80’lere kadar büyük ölçüde bir zenaat olarak var olan gazetecilik, neo-liberalizmin yükselişi ile bir sanayi haline gelmeye başladı. Bu değişim kendisini önce medya mülkiyetinde gösterdi. Ortam da isim değiştirmişti. Basın, medya olmuştu.  Medya ortamında,  gazeteciliğin yapılış şekli, habercilik, içerik, habere yaklaşım hatta genel olarak mesleğin amacı, işlevi ve tanımları  da erozyona ve enflasyona uğrayıp bozuldu, çürüdü.
Mesleğe yönelik bu İlk saldırı Reagan-Thatcher-Özal dönemindeki Yeni Dünya Düzeni adı altında neo-con/neo-lib ideoloji ile başlamıştı. 80’ler… Medya mülkiyeti adım adım finans-kapitalin eline geçerken, ‘Tek Düşünce’nin hegemonyasında bilahare  ‘Tarih Bitti’, ‘Medeniyetler Çatışması’ tezleri piyasaya sürüldü. Gazeteler de artık kamu çıkarı arka sayfalara, tek sütunlara düştü. Özel çıkarlar ön plana çıkıyordu. Toplum haberi değil ‘People’ (Magazin) değer kazanıyordu. Siyasi haber değil ekonomi haberi adı altında finans-kapital haberleri sayfaları doldurmaya başladı. Yazı İşleri ya da Haber Müdürlerinin önem ve değeri azaldı, reklam, promosyon, satış müdürleri kral tahtına oturdu basın kuruluşlarında. Artık haber değil tiraj tayin edici idi. Kaliteden vazgeçildi, kantite tayin edici unsurdu.
80’lerden itibaren çift kutuplu dünya gitmiş yerine, başını ABD’nin çektiği neo-liberal evren hem ekonomik hem de siyasi-ideolojik olarak bütün yerküreye egemen olmaya başlamıştı. Medyadaki değişikliklerin temeli, nedeni, gerekçesi işte bu neo-lib zihniyetler ve ortam idi.
Bu uzun hatırlatmadan sonra bugüne, 2000’lere gelelim hemen. Medya dünyasının hem mesleki hem de akademik önemli yayın organları olan ABD’de CJR (Columbia Journalism Review)  olsun Nieman  Report (Harvard’daki Nieman Fellowship’in yayın organı) olsun ya da Batı’da Acrimed (Action-Critique-Medias) olsun bir süredir 3 temel yeni kavram üzerinde tartışıyor:
  • Post-truth (Gerçek ötesi)
  • Alternative-truth (Alternatif gerçek)
  • Post-fact (Olgu ötesi)
Twitter ya da Whatsapp’da da meslekdaşların paylaşımlarında bu üç kavramın sık geçtiğini görüyoruz. Konuya ilişkin tahliller de sosyal medyada dolaşıyor. Ben elimden geldiğince okuduklarımı Twetter’da yaymaya çalışıyorum.  Bu konularda Türkçe’de de 1-2 iyi derlenmiş makaleye rastgeldim.
Neo-liberalizmin medyaya yönelik birinci saldırısı, yani kamu çıkarı yerine özel çıkar, siyaset yerine ekonomi, toplum haberi yerine magazin/eğlence yaklaşımı anlaşılan yeteri kadar başarılı olmadı ki, şimdilerde yaşadığımız 2. Dalga saldırıyı başlattılar. Çünkü, ne olursa olsun, hele İnternet’in sağladığı teknolojik olanaklar sayesinde, sayıları gittikçe azalsa da, gazeteciler, mesleğin esası olan gerçeğin peşinde koşmaktan vazgeçmediler. Ve aslında iktidarların/egemenlerin engellemelerine rağmen, bu gerçekleri bir şekilde haberleştirip kamuoyuna ilettiler. Neo/con+neo/lib’lerin birinci saldırısına rağmen iktidar karşıtı gerçekler, kapitalizm muhalifi hakikatler hala ortalıkta dolaşıyordu. Gerçeği gizlemek, onu tahrif etmek, bozmak, yok saymak demek ki o kadar da kolay değildi. Lenin, Pravda gazetesinin yayın hazırlıkları sırasında sarfettiği ‘Gerçek devrimcidir’  düsturu bir kez daha doğrulanmış oldu.
Bugünkü saldırının 3 ayağına/3 teorik silahına baktığımızda son derece açık bir şekilde gerçeğe karşı yeni tahkimat mevzileri kurulduğunu görüyoruz.
  • Gerçekle başa çıkamayanlar, gerçek ötesi kavramıyla, zamanda ve mekanda boyut atlatarak, gerçeğin olmadığı bir evrende at koşturmak istiyor. Mümkün mü?
  • Alternative truth dedikleri de aslında gerçeğin inkarı: ‘’Bak şimdi sen buna şişe diyorsun. Ama bu senin gerçeğin. Ben buna masa diyorum. Bu da benim gerçeğim. Yani senin gerçeğine karşı bir alternatifim var!’’.
  • Post-fact dedikleri de yine, iktidarın mevcut olumsuz gerçeklerini inkâr eden yaklaşıma akıllarınca köklü bir çözüm bulmuşlar. Olgu dediğin nedir ki? Biz olgu ötesindeyiz, ve senin gerçek olgu dediğin şeyi görmüyoruz, duymuyoruz, senin olguna değmiyoruz bile, dolayısıyla senin olgun yok ki…Benim dediğime gel sen iyisi mi!
Bu yaklaşımların gazeteciliğe/haberciliğe uygulandığını tahayyül edin… Aslında biz bu uygulamaları Türk matbuat-basın ve medyasında eskiden gördük, hâlâ da görüyoruz. Yabancımız değil. Tıpkı Donald Trump’un yerli versiyonunu, Trump Beyaz Saray’a girmeden önce Türkiye’de gördüğümüz  gibi…
Övünmek gibi olmasın ama ben galiba en az 20 senedir, üniversitede derslerde, yazıp çizdiklerimde, konferans ve toplantılarda medyaya ilişkin gözlem ve tahlilleri hep bir ana yaklaşım üzerinden kurdum: Medyatik ya da Sanal Gerçek/ Hakiki Gerçek. Bugün, ‘Gerçek ötesi’, ‘Olgu ötesi’, ‘Alternatif gerçek’ olarak adlandırılan kavramlar Medyatik Gerçeğin farklı isimleri.
Bu yeni ortamda gazeteci olarak biz ne yapacağız? Rakiplerimizin tüm hile, desise, oyun ve tuzaklarını hesaba katarak, klasik/geleneksel meslek ilke ve kurallarında ısrar ederek, okur yurttaşların maruz kaldığı medyatik ortamı düşünerek, mevcut teknolojik olanakları en iyi şekilde değerlendirerek, gazetecilik ve habercilik yapmaya devam edeceğiz. Yani, gerçeğin peşinden koşmayı sürdüreceğiz. Gerçeğin tüm boyutlarını anlayarak, kavrayarak,  doğruluğunu kanıtlayarak, denetleyerek, taraftar ve karşıtların görüş ve düşüncelerini de alarak, gerçeği/gerçekleri sayfalarımıza, ekranlarımıza, mikrofon ve kameralarımıza yansıtacağız.

Zordur Türkiye'de akademisyen olmak
08 şubat 2017 - 23:01
Son KHK  ile yine onlarca akademisyen görevinden alındı. Bu bilim insanlarının ne ‘FETÖ’ ne de PKK ile ilişkisi var. Ama benim tanıdıklarımın hepsi de konularının gerçek uzmanı ayrıca sağlam demokrat, özgürlükçü bilim insanları. Egemenlerin bu tasfiyesi, bilim karşıtlığı ile korkunun sentezi…
Her sabah kötü haberlerle uyanıyoruz: Ya bir milletvekili, bir gazeteci gözaltına alınıyor ya da bir grup  akademisyeni, kamu görevlisini  görevinden uzaklaştırıyorlar. Sorgusuz sualsiz, somut suçlama olmadan, mağdurların savunması alınmadan… ‘FETÖ’cü ya da PKKli oldukları zannıyla.
Savcı, ifade vermek için çağırsa, gidip hukuk’un gereğini yerine getirecek insanlar, sabahın köründe, eşlerinin çocuklarının gözleri önünde evlerinden alınıp karakollara, emniyet müdürlüklerine götürülüyor. Hukuk… Pardon!
Söz konusu akademisyenler, yıllardır çalıştılar, öğrenci yetiştirdiler,  bilimsel faaliyet yürüttüler,  kitaplar, makaleler yazıp, konferanslara katıldılar… İşte bu hocalar, ya bir dost telefonundan ya da bir meslekdaş mailinden öğreniyor fakülteyle ilişkisinin kesildiğini. Resmi Gazete’nin mükerrer nüshasında yayınlanan listede kendi adını kuşkuyla ve sinirli bir halet-i ruhiye içinde arayan insanlar…
Son KHK’da yine onlarca üniversite mensubu görevinden alındı. Aralarında tanıdıklarım var. İbrahim Hoca,  Ankara’dan Murat Hoca, Marmara İletişim’den Uraz…  Terörizmle en küçük ilişkileri olmayan parlak akademisyenler. Yalnız kabul edelim, birkaç defoları var:
  • Çoğu Barış Akademisyenleri. Devletin Kürtlere reva gördüğü baskı, zulüm ve katliam suçlarına ortak olmayacaklarını haykırmışlardı.
  • Bir de bu arkadaşlar, pek öyle fırıldak familyasından değil. Özü sözü bir, boyun eğmeyen, dik duran, inandığını savunan, savunduğuna inanan ciddi bilim insanları.
  • Şan şöhret, para pul, iktidar ya da mevki makam peşinde koşan insanlar değil. Öyle olsalardı zaten görevden alınmaz tam aksine dekan, rektör filan olurlardı.
Halen yaşadığımız dönem, etliye sütlüye karışmayan, iktidarı tartışmasız onaylayıp destekleyen, cübbesinde ilik olmasa bile egemenler karşısında ceket ilikleyenlerin dönemi. Eskiden Gülen Cemaati üyesi ya da taraftarı olsa bile, hemen dönüp yeni Hoca efendiye biat edenlerin resmi geçit yaptığı günleri yaşıyoruz.
İşten el çektirilenlerin bir başka özelliği de şu: Hiçbiri imzasını geri çekmedi, pişman olmadı, nedamet getirmedi, yanlış bir şey yapmamış olduğu için özür filan dilemedi. Heykel gibi dimdik durdular ayakta. Öğrencileri onları zaten omuzlarında yolcu etti. Kocaeli’ndekiler mesela hemen alternatif akademilerini kurup eğitime, yazmaya devam ettiler. ‘Kovulma kararını onur madalyası gibi göğsümde taşırım’ dediler. İşsiz güçsüz belki de parasız pulsuz kaldılar ama onur ve vicdanlarından milim taviz vermediler. Aydın olmak kolay değil bu memlekette.
Beni rahatsız eden bir nokta, – Prof. Mine Gencel Bek, istifa gerekçesinde belirtti- geride kalanlar, yani atılmayanlar, eski meslekdaşları nasıl oluyor da susup, atılan arkadaşlarının yerine onların derslerine girip hiçbir şey olmamış gibi eğitime devam edebiliyor. Çünkü Doç. Dr. Esra Arsan’ın istifa gerekçesinde belirttiği üzere, mevcut ortamda, akademide artık bilim üretmek olanaksız.
Türkiye’de üniversite tarihi, aslında büyük ölçüde tasfiyeler tarihidir. Kürt mücadele tarihinin de ihanet tarihine çok benzemesi gibi…
Darülfunun’da 1933 ‘Reformu’, 1947-48 Tasfiyesi, 27 Mayıs’tan sonra 147’ler, 1980’den sonra 1402’likler… Ne zengin bir bilim insanı kaynağıymış ki, neredeyse 85 yıldır profesörleri, doçentleri, asistanları kes biç at yolla yine de bitmiyor. Bilimin, gerçeğin kökü sağlam demek ki. Bir şekilde yeniden filizleniyor. 48’de tasfiye edilenlerden Boratav,  Boran, Berkes ve Şerif gibi dünyaca ünlü isimler çıktı. 147’lerin arasında da Tunaya, Abadan,  Mengüşoğlu, Çambel, Giritli, Benk, Duru, Taner, Ozankaya gibi konusunun uzmanı değerli akademisyenler vardı.
48 mağdurları haklarını mahkemelerde arayabildi. 147 meslekdaşlarının ihracı karşısında dört büyük üniversitenin (Istanbul, Ankara, İTÜ ve ODTÜ)  rektörleri ve  bazı fakültelerin dekanları istifa etmişlerdi. O dönem dayanışma bugünkünden daha güçlüymüş demek ki… 147lerin önemli bir kesimi bir süre sonra görevlerine geri döndü. 1402likler de sıkı mücadele ettiler. Tarih, tasfiye edenleri değil, haksızlığa uğrayıp boyun eğmeyenleri kaale alır.
Üniversitenin her bakımdan özerk olması lüks bir talep değil. Bilimin bağımsızlığı, yapısı ve doğası gereği bir zorunluluk. Üniversite yönetimlerinin dışarıdan herhangi siyasi bir makam tarafından değil, bizatihi akademisyenler ve çalışanlar tarafından seçilmesi söz konusu olsaydı,  öyle gelişigüzel, hukuk ve akıl dışı bir şekilde, isteyen istediğini üniversiteden atamayacaktı. Üniversitelerde bilimin nasıl yapılacağına da, Latin Amerika’nın faşist dönemlerinin ürünü YÖK benzeri kurumlar değil, bizzat akademisyenler karar verseydi, bu aralar medyada rastladığımız garip ilahiyat,  sosyoloji ya da siyasal bilgiler profesörlerini tanımayacaktık.
İktidar, referandum kampanyasında evet’i savunamayacak durumda olduğu için, sadece hayır’a karşı çıkmaya çalışırken, aslında inisyatifi muhaliflerine kaptırdığını itiraf etmiş oluyor. Bu akademisyen kıyımı konusunda da, öyle bir duruma düştü ki iktidar, gazeteci kılıklı yandaş tetikçi bir kalem bile ‘Bu işte bir provokasyon var’  diye yazdı.  Birkaç AKPli yazar da kıyıma karşı çıktı.
İhraç edilen akademisyenler arasında özel olarak hukukçuların ve iletişim bilimcilerinin yer alması da manidar. İktidar, meydanın sadece Kuzu’ya kalmasını istediği için İbrahim Hoca ve Murat Hocayı uzaklaştırıyor. Tek Adam, Tek Hukukçu istiyor. Yalnız burada bir sorun var:  İkisi de Tek olmasına Tek de…
Son dönemde istifa eden ya da KHK ile görevlerine son verilen İletişim hocalarını ya şahsen tanıyorum ya da yazdıklarını okudum. Hiç biri yandaş medyayı savunmaz, hepsi de bağımsız, özgür gazetecilikten yana öğrenci yetiştirmiş, kitap, makale yazmış insanlardır. Bu durum da, iktidar için bir engel. Egemenlere, Kaplan, Küçük, Selvi gibi ‘gazeteci’ yetiştirecek hoca lazım. Bu iş, iletişim akademilerinde olmuyor zaten…
Olağanüstü Hal, resmi gerekçe olarak ‘FETÖcü darbe girişimine’ karşı ilan edilmişti değil mi? Bu hocaları akademiden ihraç ederek ‘FETÖ’ye karşı nasıl mücadele edilebilir ki? ‘Darbe başarılı olsaydı bunlar olurdu’ diyoruz hep… aslında darbe başarılı oldu da resmi olarak hala açıklamadılar galiba…



The Turkish Trump
12 şubat 2017 - 23:38

Amerikalılar Trump’la, biz de burada onun milli ve yerli versiyonuyla uğraşıyoruz. Büyük bir ihtimalle kendi aralarında anlaşamayacaklar ama yine de ruh ikizi gibiler.
Ragıp Duran
Tanzimat’tan bu yana Batı dünyası ile bir aşk-nefret ilişkisi içinde Türkler ve Türkiye. Bir yandan Batı’ya özenilir, bir yandan da, komplo teorileri ve aşağılık kompleksleri nedeniyle, Batı’dan nefret edilir bu memlekette.
Akademik çalışmalarda ya da kahve sohbetlerinde, Batı ile sürekli olarak kıyaslarız kendimizi: Batı’dan neden geriyiz? Batı bizi sevmiyor mu? Ancak kabul edelim, neredeyse bütün alanlarda Batı’dan geride olsak da, iki konuda Batı’dan ileriyiz. Birincisi saat! Hele son kış saati düzenlemesiyle Türkiye, mesela İngiltere’den (GMT) tam tamına 3 (Yazıyla üç!) saat ileride… İkincisi de siyasi baskılar, sansür konusunda.
İngilizlerin liberal-sol, bağımsız ve ciddi gazetesi ‘The Guardian’da, 30 Ocak tarihli nüshasında, ‘ABD’nin geleceğini görmek istiyorsanız, (bugünkü) Türkiye’ye bakın’ başlıklı bir haber-yorum yayınlandı.
Liz Cookman imzalı yazıda, İngiltere’nin iki müttefiki ABD ve Türkiye, daha doğrusu Donald Trump ve R.Tayyip Erdoğan karşılaştırılıyor.
Bu yazının tam metin Türkçe çevirisine bir yerde rastlayamadım, özetler ve alıntılar çıktı bazı internet sitelerinde. Türkiye’de çalışan ‘free lance’ gazeteci Cookman, Trump’ın bugünlerde yaptıklarını ve yapacaklarını, Erdoğan’ın zaten önce Türkiye’de yapmış olduğunu hatırlatıyor ve Brexit sonrası İngiltere’nin ‘Trump ya da Erdoğan gibi dostlara ihtiyacı olup olmadığını’ sorguluyor. Yazara göre, Trump ve Erdoğan, ‘ülkelerinin çıkarlarını ön planda tutmayan iki egomanyak’(!).
Gerçekten de bu iki lideri kıyasladığımızda, Cookman’ın yazdığı ayrıca benim eklediğim olağanüstü benzer hatta ortak özellikler sahneye çıkıyor.
  • İkisi de muhalefette iken, yerleşik düzene, elitlere karşı kampanya yürütüp iktidara geldiler
  • İkisi de sağcı, dindar görünümlü ve çok zengin insanlar
  • İkisi de milliyetçi
  • İkisi de toplumun eğitim ve kültür olarak en az gelişmiş kesimlerinden oy ve destek alıyor
  • İkisi de kadın haklarına, kürtaja ve LGBTİ bireylere karşı
  • İkisi de damatlarını devlette önemli mevkilere getirdi.
  • İkisi de kendisine yönelik eleştirileri, ‘vatan hainliği’ ya da ‘teröristlikle’ suçlayıp, muhaliflere saldırıyor.
  • İkisi de komedyenlerin, karikatüristlerin mizahi oklarına karşı insafsızca davranıyor.
  • İkisi de yargı denetime karşı. Trump, ABD Anayasa’sını ihlal eden kararını iptal eden yargıçlara ‘sözümona hakim’ diyor, Erdoğan aleyhinde karar veren hakim ve savcıları tutukluyor, meslekten ihraç ediyor.
  • Trump, CİA’nın işkence yöntemlerini açıkça desteklerken, Erdoğan özellikle 15 Temmuz sonrası medyaya yansıyan işkence vakaları konusunda susarak destek verdi.
Beni en çok ilgilendiren alan medya.
Trump da Erdoğan da, aslında yapısı/doğası itibarıyla zaten muhalif/eleştirel olması gereken medyaya karşı çıkıyor. Dolayısıyla, medya, iki lider için de tehlikeli, tehdit içeren, yani kendi iktidarını sorgulayan bir mecra.
Trump, açık açık mesela CNN İnternational’i, somut kanıt olmadan,‘Yalan Haber’ yapmakla suçluyor. Kendi düzenlediği basın toplantılarında soru sormak isteyen muhabirleri şiddet kullanarak salondan attırıyor. Erdoğan da, kendisini övmeyen, BBC’den Reuters’a, New York Yimes’dan Der Spiegel’e, Cumhuriyet’ten Özgür Gündem’e kadar çok sayıda medya organını alenen kınadı. Kendisi sadece yandaş medya mensupları ile görüşüyor. Çünkü zaten egemen medyanın belki de yüzde 90’ını ele geçirmiş durumda. Hakiki gazetecileri hapse attırıyor. Bağımsız habercilik yapmak isteyen medya kuruluşlarını da kapatıyor, yasaklıyor, el koyuyor.
Erdoğan, 2002’den bu yana adım adım, yandaş iş adamları ve pek yasal ve meşru olmayan yöntemlerle, medya mülkiyeti haritasını çok büyük ölçüde değiştirdi ve kendisine bağımlı büyük bir medya ordusu yarattı.
Trump, bu konuda Erdoğan’dan geri. Çünkü, mevcut Amerikan medyasından son derece rahatsız olan Trump, ancak Başkanlık seçimlerini kaybetseydi, damadı aracılığı ile Trump TV’yi kurma planı yapmıştı. Kuşkusuz, Başkan da olsanız, ABD’de, Türkiye’de olduğu kadar kolay bir şekilde, New York Times, Washington Post ya da CBS, ABC, CNN gibi egemen medya organlarını satın da alamazsınız, susturamazsınız da. Trump henüz, muhalif medya şirketlerine kayyım atanabileceğini de bilmiyor.
Araya sıkıştıralım: Liderlerin bu kadar çok birbirine benzemesine rağmen, ABD’de Trump’un Beyaz Saray’a (Neden Saray ki? White House, Beyaz Konut demek sadece. Yoksa Akkonut mu?) yerleşmesinin hemen ardından yarım milyon kadın sokaklara dökülüp Trump’a güzel bir mesaj verdi. Hele, bilahare, bir yargıcın kalkıp da ‘Başkan dahi olsa, kimse Anayasa’nın üstünde değildir’ açıklaması Erdoğan’ı çok kızdırmıştır herhalde: ‘Yahu Mustafa bunlarda HSYK yok mu? Ne biçim ülke böyle, Başkan’a laf ediyorlar…’
Trump ile Erdoğan’ın farklı düşünüp, farklı uygulama yürüttüğü bir başka medyatik alan Twitter, daha genel deyişle sosyal medya. Erdoğan, Kaplan/Selvi/Küçük üçlüsü kadar kendisine sadık olmayan Twitter’i, yanılmıyorsam ‘Çağımızın belası’ olarak nitelemişti. Trump ise kelimenin gerçek anlamıyla bir ‘Twitter Manyağı’. Başkan olmadan önce de bugün de, Trump, uzmanlara göre, Twitter’i son derece etkili ve yoğun bir şekilde kullanıyor. Kendi kişisel hesabından, Washington saatiyle sabahın 3’ünde öyle bir mesaj atıyor ki, o andan itibaren, bütün sosyal medya, üstelik egemen medya da (Radyo, TV ve ertesi günkü gazeteler) bu twiti paylaşıyor, çoğaltıyor, eleştirel bir şekilde yaklaşsa bile, bir yerde meşrulaştırıyor. Trump, Başkan olarak, normal devlet işleyişinde, danışmanlarını, bakanlarını, Ulusal Güvenlik Konseyini hatta bazen Temsilciler Meclisi ve Senato’yu bilgilendirip ikna etmesi gereken konularda, pat diye atıveriyor twitini, bir delinin kuyuya taş atması gibi, sonra uğraş bunun yankılarıyla, etkileriyle, sonuçlarıyla… Danışmanları, ‘Yapmayın etmeyin’ demiş ama tıpkı Erdoğan gibi o da sadece kendi sesini duyan/dinleyen bir lider olduğu için twitlere devam.
Erdoğan, hem muhafazakar olduğu hem de bilim ve teknoloji dostu olmadığı için, ayrıca Türkiye’de, ABD’deki kadar sosyal medya kullanıcısı olmadığı için, sosyal medyaya bizzat kendisi kara çalsa da, yurttaşların vergisi ile oluşturulan Aktroll havuzundan sosyal medyaya iktidar propagandası şırıngalanıyor. Bu cenah, bu aralar referandumda Evet’i pek savunamadığı için olsa gerek, susmuşsa benziyor. ‘Efendim talimat gelmedi, ne yazacağımızı pek bilemiyoruz. Şimdilik Hayırcılara saldırıyoruz sadece’. N’est-ce pas?
Başta ABD’de olmak üzere bu aralar iletişim akademileri, meslek örgütleri ve medya uzmanları, Trump twitleri bağlamında, önemli bir konuyu tartışıyor. Çünkü ABD’de ve galiba bütün dünyada, artık yurttaşların çok büyük bir bölümü HABER ihtiyaçlarını, Facebook, Twitter, Whatsapp, İnstagram…gibi sosyal medya mecralarından alıyor. Aslında ilk başta esas olarak insanların kendi aralarındaki iletişimi hızlandırmak ve belki biraz da toplumsallaştırılmak (ya da galiba bu iletişimi ticarileştirmek) üzere tasarlanmış olan bu sosyal medya mecraları, şimdilerde eskinin geleneksel/klasik gazete-radyo-televizyonlarının yerini almış gibi görünüyor. Sosyal medyada isteyen istediğini, haber ya da yorum kılığında sunma imkanına sahip iken, dolaşan bu bilgiler, klasik gazetecilikte çok önemli olan tarayıp seçmeden, editoryal denetimden, double check’den (her haberi en az farklı 2 kaynaktan doğrulamak) , şimdilerde moda olan fact checking’den (olgunun doğruluğunun denetimi) geçmeden anında binlerce, milyonlarca insana ulaşabiliyor. Gazeteciliğin/haberciliğin ölümüne olmasa da bayılmasına yol açabilecek bir gelişme bu… Bilgi daha demokratikleşirken, bilgi ve haber daha kolay, daha hızlı ve daha çok insana ulaşırken, bilginin özellikle haberin içeriği ve kalitesi de büyük erozyona uğruyor sosyal medyada.
Bitirirken, nereden aklıma geldiyse… Pink Floyd’un ikinci lideri Roger Waters’ın şahane bir şarkısı vardır: Fletcher Memorial Home.
Mütekait kralların, tiranların, diktatörlerin yaşlılık dönemini geçirdikleri bir evi anlatır. Evin sakinleri arasında, şarkının yazıldığı dönem itibarıyla, (Bu şarkı, Waters, Pink Floyd’dan ayrılmadan önce kaydettikleri son albüm olan Final Cut’da yer alır.1983) Reagan, Haig, Begin, Thatcher, Paisley, Brejnev, McCarthy, Nixon, Latin Amerika’dan ünlü ve zengin mezbaha sorumluları vardır. Sadece birkaç dize:
(…)
Her gün kapalı devre tv ekranlarında
Seyrederler kendilerini
Böylelikle hala gerçek olduklarından
Emin olabilirler
Hayatla hissedebildikleri tek bağlantıdır bu
(…)
Bizim onlara saygı göstermemizi mi bekliyorlar?
Parlatsınlar madalyalarını, sırıtsınlar haşin haşin
Bir süre daha oyun oynayıp eğlendirsinler kendilerini
Bum bum bang bang, öldün olm sen uzan yere
(…)
Herkes burada mı?
Nasılsınız? Eğleniyor musunuz?
Şimdi artık işin sonuna geldiniz!






Medyatik istilaya cevap: Yavaş gazetecilik
15 şubat 2017 - 23:01

Haber adı altında çok yoğun ve hızlı bir bilgi bombardımanına tabi tutuluyoruz. Ne doğru ne yanlış, ayırdedebilmek zorlaşıyor. Egemen medyanın saptadığı gündemi izlemek şart mı? Gazeteci olarak, okur olarak bu kadar hızlı ve yüzeysel olmak zorunda mıyız? Bugün hangi muhabir/editör bir habere en az 2 ayını verebiliyor?
Ragıp DURAN
İnternet’in hayatımıza ve dolayısıyla gazetecilik/habercilik dünyasına girmesiyle çok şey değişti, çok şey bozuldu.
Gazetecilikte yapılan hataları zaten eskiden beri zamansızlıkla ya da zamana karşı yarış bahanesiyle aklamaya çalışırdık. Zamansızlık aynı zamanda yüzeyselliğin de mazareti olarak ön plana çıkardı.
Sürat ve yüzeysellik, sadece gazeteciliğin değil, 80’lerden sonra bütün dünyada hem ekonomik  bir rejim hem de ideolojik bir  engel olan  neo-liberalizmin de önemli iki boyutu.
Sürat ve yüzeysellik yüzünden haber üretimi de, nicelik olarak,  olağanüstü bir şekilde arttı. Bir Fransız uzman, ‘Son 30 yılda üretilen haber miktarı, 5 bin yılda üretilmiş haber miktarını aştı’ diyor. Gerçekten de eskiden, 24 saat boyunca bir tek gazete okuyup, radyo ve televizyonlarda,  günde bilemediniz üç rekat haber bülteni izlerken, şimdi bilgisayar özellikle de akıllı cep telefonları marifetiyle, 24 saat ‘non stop’  habere maruz kalıyoruz. Miktar arttıkça kalite düşüyor, haliyle…
Nispeten yeni iki kavram dolaşıyor Fransa’da iletişim konusundaki akademik ve mesleki literatürde: İnfobesité ve İnfaux.
İnfobesité, ‘information’ ve ‘obesité’ sözcüklerinden oluşan bileşik isim.  Yani ‘AşırıHaber’ diye çevirebiliriz. ‘Çokfazlahaber’ de diyebiliriz. Gereğinden fazla her halükarda.
İnfaux, Fransızca yazılımı, ‘Fake News’ün yani yalan haberin Fransızca kelime oyunuyla doğmuş versiyonu. Fransızcada haberin kısaltılmış şekli ‘ İnfo’ diye yazılır,‘Enfo’ diye okunur. ‘Faux’ da sahte, yalan, yanlış demek. Dolayısıyla ‘İnfo’ sözcüğünü ‘İnfaux’ şeklinde yazınca, ki o da ‘Enfo’ diye okunur, ‘Yalan Haber’ demiş oluyoruz.
Yurttaş olarak, okur olarak gün boyunca çok fazla sayıda, üstelik çoğu gereksiz haber iletiliyor bize. Gereksiz olduğu yetmiyormuş gibi bu haberlerin önemli bir kısmı da, klasik anlamda haber değil. Yani toplumu, kamu çıkarını ilgilendiren, doğru, çokboyutlu, dengeli, inandırıcı, güven verici, hızlı bilgi değil. Bize ulaşan/ulaştırılan bilgilerin önemli bir kısmı propaganda, ajitasyon, manipülatif haber, désinformation (Çarpıtılmış haber) ya da misinformation/mésinformation (Haber gizleme). Yani kısacası yalan ya da yarım gerçekler…
Bu durumda, gazeteciliğin/haberciliğin esas işlevi olan, yurttaşı, içinde yaşadığı toplumun aktif/katılımcı bireyi olabilmesi için, söz konusu toplum hakkında doğru, bilgili ve bilinçli tercihleri yapabilmesi, kararları verebilmesi için, kendisine gerekli olan bilgi ve fikirleri,  olup biteni ayrıntılı olarak aktarmak ya çok zor hale geliyor ya da imkansız.
Çünkü gazetecilik sadece olup biteni aktarmak değil. Onu ulak oğlanları/kızları ya da bugün robotlar da yapabiliyor. Gazetecilik/habercilik akıl, fikir, bilgi, deşme, tahlil yani analiz ve sentez yapma yeteneği isteyen bir meslek. Hatta artık salt bir meslek olarak da tanımlanması yetersiz kalıyor. Çünkü gazetecilik, tıpkı avukatlık ya da doktorluk gibi, icra mekanı ve zamanı ile koşulları sınırlandırılamayan bir uğraş, hatta bir yaşam tarzı haline geliyor/gelmeli.
Gazetecilik artık görünen arkasında gizleneni göstermek, olguyu/ olayı tüm boyutlarıyla açığa çıkarmak, gelişmenin nedenlerini, diğer olgularla ilişkilerini faş etmek, yurttaşın düşünce ufkunu genişletmek, okuru aktif yurttaş haline getirmek için dürtmek gibi işlevlere de sahip.
Bugün, okumuş yazmış, toplumsal bilinci ortalamanın üzerinde, aktüaliteyi izlemek isteyen bir yurttaş, radyo, gazete, TV ve İnternet’ten gelen, üstelik çok hızlı ve çok yüzeysel bir şekilde gelen binbir haber ve bilgiyi nasıl eleyecek, seçecek, işine yarayabilecek (News to use)  olanlar ile safraları nasıl ayıredebilecek?
Şimdilik bulunan çözüm, Yavaş Gazetecilik (Slow Journalism).
  1. yüzyılın sonlarına doğru, ‘Fast Food’un (Ayaküstü ve sağlıksız besinlerin atıştırılması)  yaygınlaşmasına tepki olarak, önce mide zevkine önem veren İtalyanlar tarafından icad edilip, Avrupa’ya sonra da bütün dünyaya yayılan yavaş ve sağlıklı beslenme yöntemi, bilahare ‘Yavaş Kentler’ ibaresiyle, günlük yaşam modeli haline de getirildi. Çevreyi kirletmeyen taşıt araçları, çevre dostu enerji üretim ve tüketim yöntemleri, dayanışmacı komşuluk, katılımcı yönetim… Belediyelerin bazı önemli ilkeleri haline geldi. Milan Kundera’nın ‘Yavaşlığa Övgü’ başlıklı romanında/denemesinde belirttiği üzere yavaşlık haz almak ya da alınan hazzı uzatmakla da ilgili bir kavram.
Yavaş gazetecilik nasıl oluyor?
Adı üzerinde, hali hazırda piyasada, neredeyse yıldırım hızıyla ve 24 saat boyunca, aralıksız haber üretimi derinlikten yoksun olduğu için red ediliyor. Zaman önemli ve değerli olduğu için, haber haline getirilecek olan olayların seçimi, incelenmesi, irdelenmesi, yazımı, sunumu hep yavaş yapılıyor. Aktüalite eski önemini yitiriyor çünkü maksat esas olarak hızlı olmak değil, doğru olmak. İlle de şu bültene şu haberi yetiştireceğim diye bir derdi olmayan muhabir ve editör, haberi derinlemesine, gerekirse uzun uzun verebiliyor. Üstelik haber seçiminde de, egemenlerin, egemen medyanın saptadığı gündeme (Agenda setting) uymak zorunda da değil Yavaş Gazeteci. Egemen medyanın çoğu zaman kasıtlı olarak ilgilenmediği, dışlanmışlar, kenarda kalmışlar, aykırılar, dikbaşlılar, garipler (Galiba 2. Yeniciler!) Yavaş Gazetecinin değerli konu hazinesi.
Yazım da farklı. Yaşar Kemal’in röportajlarına bakın, Hemingway’in ya da Marquez’in yazdığı ‘feature’ları gözden geçirin, oralarda okura bilgi vermenin, bir şey anlatma ve aktarmanın ötesinde, renkli, canlı, huzurlu, yumuşak, haz veren bir edebi uslup görürsünüz. Bu yöntem sıradan bir biçem pazarlaması değil.
Yavaş Gazetecilik sanıldığı kadar yeni bir yöntem değil. Batı’da mesela aylık ‘National Geographic’ dergisinin her bir sayısının hazırlanması en az 3 yıl, evet yazıyla üç yıl, alıyor. Keza yine Batı’da önemli gazetelerin özel haber araştırma birimleri de, bir habere kimi zaman 2 yıl zaman harcayabiliyor. Bakınız Boston Globe’un Spotlight ekibinin  kilisedeki pedofili skandalı haberi…
Yavaş Gazetecilik, genel olarak ‘Généraliste’ tabir edilen, konu ve uzmanlık ayrımı yapmadan bir seferde her haberi vermeye teşne değil.  Çünkü kadrolar ve zaman sınırlı,  sınırlı olmasa bile derinlik sağlamak için, belirli alanlara yoğunlaşmak gerekiyor. Mesela Yavaş Gazeteciliğin Fransa’daki kalelerinden biri olan haftalık 1 dergisi. Le Monde’un eski yöneticileri ile bilgisayar ‘freak’ gençlerin bir araya gelip oluşturduğu bu dergi, her hafta sadece bir tek konuyu işliyor. Muhabiri, editörü, uzmanı, akademisyeni, sanatçısı bir tek konunun farklı yönlerine eğiliyor.
Yavaş Gazeteciliği önümüzdeki yazılarda yavaş yavaş anlatmaya devam edeceğim.
(1)     Caroline Sauvajol-Rialland, ‘İnfobesité’nin yazarı, Le Monde des Médias, Octobre-Novembre 2016, p5.


TSK, Hande Fırat, siyasi iktidar ve tetikçiler: Hürriyet Sıkıntılı
27 şubat 2017 - 06:00

Hürriyet’in ‘Karargâh Sıkıntılı’ haberi sorunlu. Bir Yakup Cemil zaten hemen kendi cephesinden sert bir tepki gösterdi. Komplo teorisyenleri çeşitli senaryolar üretti. Hürriyet de başka işi gücü yokmuş gibi cevap vermek zorunda. Hürriyet hakikaten gazetecilik yapıyor mu?
Ragıp DURAN
Elimizde, irdelenmesi/tartışılması gereken üç metin var: Hürriyet Ankara temsilcisi Hande Fırat’ın imzasıyla yayınlanan ‘Karargâh Sıkıntılı’ başlıklı haber; iktidarın medyadaki Yakup Cemillerinin bu habere tepkileri ve nihayet Hürriyet gazetesi yönetiminin bu tepkilere verdiği yanıt. Söz konusu üç metni, mevcut siyasi durum yani TSK-AKP ilişkileri ve Hürriyet-AKP ilişkileri bağlamında tahlil etmek mümkün.
Önce Fırat imzalı haber. Bu haberin yazım tarzı, içeriği, birinci sayfadan ‘Karargâh Rahatsız’ başlığı ile verilmesi, sıradan bir gazetecilik/habercilik faaliyetinin ürünü olmadığını gösteriyor. Haberde, yedi konu hakkında, ‘Karargâh’ın kimi yerde ‘askeri kaynakların’ yanıtları yer alıyor. İlginçtir, eleştirilerden nispeten ayrıntılı bir şekilde söz edilmesine rağmen, bu eleştirilerin kim ya da kimler tarafından yapıldığına dair bir bilgi ya da ima bile yok. Böylesine önemli konularda bir açıklamayı ancak Genel Kurmay Başkanının yapabileceğini herhalde herkes bilir, kabul eder. Ne var ki Hulusi Akar, bu kez doğrudan ve açık bir şekilde demeç vermek ya da söyleşi yapmak yerine, ‘Karargâh’ ya da ‘Askeri kaynaklar’ gibi kod isimleri kullanmayı tercih etmiş. Çünkü Türkiye’de siyaset genel olarak doğrudan siyasi, ideolojik, fikri temelde yapılamıyor. Bu aralar da kimse, Genel Kurmay Başkanı dahil, iktidarı rahatsız edecek bir şey söyleyemiyor, söylese bile sorumluluğunu üstlenmek için kendi adıyla söylemiyor. Ya da belki, bu yöntem, TSK’nın bu konularda tam bir birlik ve beraberlik içinde olduğunu göstermek için tercih edilmiş olabilir.
Haberde sadece yedi konu var. Ama kamuoyunun gündeminde, egemen medyaya da yansıdığı üzere eleştiri konusu olan başka meseleler de var. Mesela Akar’ın 15 Temmuz darbe girişimindeki konumu hala net bir şekilde ortaya çıkarıl(a)madı. Mesela, Akar’ın ve Genel Kurmay’ın, Cizre, Şırnak, Nusaybin, Silopi, Gever’de gerçekleştirilmiş olan operasyon adı verilen kıyım ve yıkımlardaki hukuki sorumluluğu gündeme getirilmiyor. Keza, kısaca ‘TSK’nın Suriye’de ne işi ne var?’ cümlesiyle ifade edilen eleştiri de, yedi konunun dışında tutulmuş. Gazeteci iseniz, bu konuları da gündeme getirip muhatabınızdan cevap almak durumunuzdasınız. Gazetecilik, haber kaynağının hazırlayıp size sunduğu metni, haber şekline sokup yayınlamak değildir. Aynı şekilde gazetecilik, sadece bilgi/görüş aldığınız kişinin saptadığı ve istediği konuları kamuoyuna aktarmak değildir. Siz gazeteci olarak bu soruları sormak zorundasınız. Muhatabınız arzu etmez ise yanıtlamayabilir. O zaman da bu durumu okura bildirmekle görevlisiniz.
Konunun önemi itibarıyla, bu haberin yazı işlerinde uzun uzun tartışıldığını, patronun onayının alınarak yayınlandığını kestirmek de güç olmasa gerek. Hürriyet, 1 Kasım seçimlerinden bu yana, iktidar yanlısı editoryal çizgisini derinleştirdi. Belki henüz tam olarak Saray’ın ya da AKP’nin yarı-resmi yayın organı haline gelmedi ama şimdilik gazete sayfalarını magazin haberleriyle doldurarak inkitaları oynuyormuş izlenimi veriyor. Tayin edici konularda ise susmayı tercih ediyor. Yazılı basında belki çok açık seçik bir şekilde belli olmayabilir ama bir haber radyosu düşünün, 21 dakikalık bir haber bülten, sunuyor, 7 dakikası sessizlik!
Hürriyet bu haberin yankı tepki yaratacağını mutlaka biliyordu. Farklı şekillerde algılanacağını da kestirmiştir mutlaka.
Yakup Cemilgillerin salvoları. Adı, Hürriyet’in bordrosunda yer almamasına rağmen, yazılarında ve TV programlarında kendisini Hürriyet’in patronundan da güçlü göstermeye çalışan bir zat var. Yenimahalle nüfusuna kayıtlı olduğu söyleniyor. Nereli olduğu pek mühim değil ama özgüven patlaması yaşayan bir şahsiyet, önüne geleni Hürriyet’ten atabileceğine hatta cezaevine tıkabileceğine inanıyor. Fırat imzalı haber karşısında kızgınlıktan kudurmuş durumda kendisi. Aydın Doğan darbeci, Hürriyet darbe üssü, Fırat’ın haberi suç, ve bu iki kişi tutuklanacak…gibi şeyler yazmış. Benzer birkaç tepki daha okudum Twitter’da ama en güçlüsü yukarıda verdiğim örnek. Şimdi bu yaklaşımın yanı sıra, Türk milletinin en sevdiği spor olan komplo teorileri üretme alanında zengin malzeme var. Efendim, bu haber, Evet’lerin gerilediği bir dönemde, darbe ihtimalini yeniden canlandırmak ve dolayısıyla Evet’i güçlendirmek için yayınlanmış. Kimisi de diyor ki, ‘Aydın Doğan baktı Hayır güç kazanıyor, o zaman TSK vasıtasıyla Saray’a bir taş da ben atayım’. Rivayet muhtelif…
Burada önemli olan bence yine Hürriyet. Çünkü bir gazetenin bağımsız bir yayın politikası yok ise, iktidar odakları tarafından daha kolay bir şekilde manipüle edilebilir. Bir gün Erdoğan bastırır, senin atman gereken manşeti o atar, ertesi gün Akar bastırır o da kendi manşetini senin gazetene çakar. Yakup Cemilgillere fırsat doğar böylece…
Hürriyet kendi habercilikle savunmaya kalkışınca… Bir gün sonra, belli ki Karargâh’tan sonra onlar da rahatsız olmuşlar, Hürriyet, salvolara karşı kendini savunmaya kalkıştı. Haberin kaynağını ‘Genel Kurmay İletişim Dairesi’ diye açıkladı, ki gereksiz. Üstelik senin sorumluluğunu da azaltmıyor. Yetmiyormuş gibi, kendini iktidar yanlısı göstermek amacıyla, eleştirilerin ‘ hükümete muhalif kesimlerden’ geldiğini ilan etti. İyi de kim bu muhalifler? Biraz mağduriyet (İftira, Linç) biraz reklam, biraz propaganda, demokrasi, özgürlük vs’yi de ihmal etmemiş Hürriyet. Geldik şimdi de anahtar cümleye:’Hürriyet bu haberde yalnızca gazetecilik saikleriyle hareket etmiştir’. Ne kadar inandırıcı değil mi? Hürriyet zaten Cizre, Sur yakılıp yıkılırken de gazetecilik saiklerini harekete geçirmişti değil mi? Hürriyet, Kürtler, HDP, Suriye, IŞİD, bombalı saldırılar, akademisyen ihraçları konularında yayınladığı dört dörtlük haberlerde de hep ‘ sadece gazetecilik saikleriyle hareket etti’ değil mi? Yalan söylüyorsunuz, üstelik de beceriksiz bir şekilde söylüyorsunuz. Gazetecilik, bir süredir Hürriyet’in umurunda bile değil. Gazete yönetimi, aklınca, bir yandan iktidara şirin görünmek derdinde, ama bir yandan da yandaş olmamak derdinde. Çok zor hatta imkansız bir seçenek.
Bunca kutuplaşmış bir ülkede, siz hem sözümona orta yolcu bir yayın siyaseti izleyeceksiniz, hem de medya dışındaki şirket ve yatırımlarınızı koruyacaksınız. O da çok zor.


Saray-Hürriyet-TSK: Kim kazandı? Kim kaybetti?
01 mart 2017 - 23:01

Hürriyet’in haberinin içeriği, yani 7 konunun ayrıntısı/geçmişi/nedenleri tartışma gündemine gelmedi, getirilmedi. Varsa yoksa o ‘meşum’ başlık konuşuluyor. Biri ‘terbiyesizlik’ dedi, öteki ‘editoryal hata’. Olan Hürriyet’e oldu sanki. Hulusi Paşa da galiba hala rahatsız…
Ragıp DURAN
Hürriyet gazetesinde çıkan Hande Fırat imzalı ‘Karargâh Rahatsız’ başlıklı haber nedeniyle bir süredir Saray’dan, Hürriyet’ten ve TSK’dan açıklamalar yapıldı. Mesele şimdilik kapanmış görünüyor ama medya ile iktidar arasındaki çatışma ile siyasi iktidar ile TSK arasındaki çekişme kolay kolay sona ermez. Önümüzdeki dönemde bu iki alanda önemli yeni gelişmeler kaçınılmaz.
Şimdi bugüne kadar meydana gelen gelişmelerde kimin ne kazandığına, kimin ne kaybettiğine bakalım.
SARAY, HEM MEDYAYA HEM DE TSK’YA AYAR VERDİ
Genel olarak iktidara özel olarak da kendisine yönelik en küçük eleştiriden nem kapıp etrafı velveye veren bu siyasi iktidar, haberin hem iç sayfadaki başlığından hem de içeriğinden kaçınılmaz olarak işkillendi. Saray, bu haberi, Aydın Doğan’ın merkezi ya da ikincil bir askeri güçle ittifakının bir hamlesi olarak gördü. Ve Doğan ile Fırat’a alabildiğince yüklendi. Oysa ki, belli ki, bu haberde Hürriyet sadece bir aracı. Haberin içeriğini yazan ya da son onayı veren büyük bir ihtimalle bizzat Genel Kurmay Başkanı. Saray’ı ve medyadaki destekçilerini aslında kızdıran, bu haberin doğruluğu. Sadece karargâh ve askeriyenin büyük bir kısmı değil, kamuoyunda da başörtüsü konusunda bir hassasiyet var. Diğer 6 konu da öyle eften püften konular değil. TSK’da Kemalist geleneğin erozyona uğratılmasına yönelik tepkiler bir şekilde ifade ediliyor. Haberde, yani 7 konu arasında bulunmayan, ama toplumun özellikle Kürt dünyasının vicdanını/gönlünü/aklını yaralayan Çökertme Planı’nın somut olarak uygulanmasında Karargâh’ın rolü ve tutumu meselesi var. Bir de bütün Türkiye’yi yakan, asker cenazelerinde somutlaşan ‘Bizim Suriye’de işimiz ne?’ sorusu ile somutlaşan ihtilaf evde sokakta tartışılıyor. Saray ile TSK arasındaki sorunlar, ki hiçbir taraf bu sorunların varlığını inkar ya da tekzip edemiyor, önümüzdeki dönemde başka fırsatlar vesilesiyle yeniden gündeme gelecek. Çünkü karşılıklı açıklamalarla sorun henüz çözülmüş değil.
Referandum kampanyası sırasında meydana gelen bu hadise sayesinde, Saray-AKP-Kiralık/Satılık Kalemler Ordusu, anlaşmazlığı iyi bir propaganda konusu/aracı haline getirme konusunda, kabul edelim, nispeten başarılı oldu. AKP yine mağdurları oynama şansı elde etti. Ama sanki bu sefer kendi kitlesi dahil kimse bu mağdurla dayanışma göstermiyor…
Yine de bir başlık aracılığıyla, neredeyse aynı zamanda hem Hürriyet’e hem de Karargâh’a ayar vermiş oldu Saray. İkisine de diz çöktürdü. Hürriyet de Karargâh da bundan sonra (Hiç olmazsa 17 Nisan’a kadar) Saray’ın tepkisini çekebilecek herhangi bir eyleme girişmez.
Gerçi Erdoğan, Hulusi Akar’a karşı hala nazik görünüyor ama hıncını da Hürriyet’ten almış oldu. Aslında Saray açısından burada eleştirilecek/kınanacak biri varsa o da Hürriyet değil,  Karargâh olmalıydı. Ama bu aralar o biraz zor görünüyor sanki…
HÜRRİYET,  ESKİDEN DE KAYBEDİYORDU BU SEFER DE KAYBETTİ
Hürriyet, evladım, maalesef şamar oğlanı konumuna düştü. Bir Erdoğan vurdu, bir de Akar… Bu arada Doğan Holding’in hisselerinde yüzde 12’lik düşüş de cabası. 15 Temmuz’un çakma Jeanne d’Arc’ı Hande Fırat, iktidar yanlısı tutumu ile terfi etmişken, patronu ‘Aydın Bey’in başına yeni büyük işler açtı. Kimileri, Fırat’ın bu dümeni Saray’ın plan ve teşvikiyle gerçekleştirdiğini yazdı üstelik hala görevde kalmasını da buna bağladı ama ben bu komplo teorisine pek inanmıyorum. Siyaset güç dengelerinin ayarlanması olarak bilinir. Hürriyet, Karargâh ile Saray arasında kaldı. Önce Karargâh’a açtı sayfalarını, sonra çuvalladığını anladı, binbir özür, hemen Saray’dan yana tavır koymaya başladı ama bu bile Saray’ın kızgınlığını gidermedi. Hürriyet, bağımsız bir yayın çizgisine sahip değil. Yöneticisinin iddia ettiği üzere  ‘sadece gazetecilik saikleriyle’ yayın yapmıyor. Hürriyet, kendi özel çıkarlarını savunmaya çalışıyor. Kadim bir iktidar aparatı olarak, yeni iktidarın gözüne girmeye çalışırken onunla uzlaşıyor. Aslında kendi ayağına kurşun sıkıyor.
Hürriyet, hem iktidarla iyi geçinecek hem de iyi gazetecilik yapacak. Mümkünatı yok. Çünkü iyi gazeteciler Silivri’de ya da yurtdışında.
Vuslat Doğan, Ergin-Bila devir teslim töreninde yaptığı konuşmada, ‘Geçen hafta Columbia Üniversitesinde yaptığım konuşmada söylediğim gibi…’ diye bir ibare geçiyor. Bu söylem aslında görmemişlerin söylemidir, bir. İkincisi, mesele orada burada konuşmak değil, konuştuğunu yapmaktır/yapabilmektir. Çünkü sonra sorarlar size: ’Geçen hafta Columbia Üniversitesinde iken, Amerikan medyasının patronuyla, yöneticisi, yazarı ve muhabiri ile Trump iktidarına nasıl karşı çıktığını gördünüz mü?’
Yeni GYY Bila, bilirmiş anlarmış ve daha da önemlisi uygularmış gibi Le Monde’un kurucusu Hubert Beuve-Méry’nin  ünlü tanımı ‘Gazetecilik temas ve mesafe mesleğidir’ sözünü alıntılamış. Daha üstadın adını doğru dürüst yazamıyorsun (Marry!), hakkında bir şey okumadığın belli, kalkıp bir de temas ve mesafeden söz ediyorsun. İnandırıcılık sıfır!
Hürriyet ayrıca beceriksiz. Çünkü tam bu fırtına koparken Genel Yayın Yönetmenini görevden alır mı akıllı bir yönetim? Yok efendim Şubat ortasında kararlaştırılmış da, Sedat Bey yorulmuş da… Bu kadar beklemişsin 2-3 hafta daha bekler insan. Sedat Ergin gibi ciddi bir gazeteciyi, magazin gazetesinin yarı yandaş gazetenin başında tutmanın anlamı yoktu ama zamanlama manidar… Yerine getirilen şahıs ise Mesut Yılmaz döneminden beri iktidarla iyi geçinme uzmanı olarak tanınıyor. Aydın Doğan, yeni GYY Bila’yı bu görev için biçilmiş kaftan sanabilir. Yanıldığını yakında görecek. Çünkü Saray’ın o koltuğa adayı Cem Küçük profilinde biridir.
Bir değini de Hande Fırat’a: Siz, Cumhurbaşkanından ödülü kabul ettiğiniz anda mesleki olarak öldünüz.  Gazeteci, meslek kuruluşu dışında kimseden, ödül kabul etmez, etmemeli. Çünkü siz o ödülü alırsanız, ödülü veren kuruma karşı mesafenizi koruyamaz, o kuruma karşı nesnel davranamazsınız. Darbe girişimi gecesi, iktidarın bir numarasına cep telefonu tutmanız çok abartıldı. Sizi kahraman ilan ettiler. Oysa ki siz ödülü red etme cesareti gösterseydiniz, o zaman normal bir gazetecilik refleksi göstermiş olurdunuz. Gazetecilik,  Madagaskar’da halef selef sokakta dans etmenin ötesinde bir şeydir… Ki ben bu dans sahnesini sevmiştim.
SİVİL HULUSİ BEY PEK BİR MAHÇUP
Genel Kurmay Başkanı Hulusi Akar,  Hürriyet’de haberin yayınlanmasının ardından önce Başbakan bilahare Cumhurbaşkanı Erdoğan’la görüşmek durumunda kaldı. Her iki siyasi yetkilinin Akar’a ne söylemiş olduğunu kestirmek pek güç değil. Bu iki görüşmeden sonra Akar’ı, Ankara Havaalanında protokol salonunda, Erdoğan’ın sağında sivil kıyafetler içinde gördük. Cemali, yaramazlık yapmış, bilahare babasından papara yemiş 10 yaşındaki çocuk cemali görünümündeydi.  Hele bir de Erdoğan, basın toplantısında, ‘Zaten Genel Kurmay Başkanlığı da bu konuda bir açıklamayı kendi sitesinde yayınlayacak’ deyince, Akar’ın konumu daha da belirgin hale geldi.  Karargâhın rahatsızlığı aslında devam ediyor. Çünkü haberi tekzip edemiyorlar. Bakmayın siz ‘Hükümetle ordu arasında sorun yoktur’ demelerine. Mecburen öyle dediler. İhtilaf konusunda 7 maddenin hiç birinden dönüş yok, tekzip yok. Mesele galiba basit bir tefsir meselesi.  Başlığa takılmış üniformalı arkadaşlar: ‘‘Yahu biz aslında 7 maddede rahatsızlıklarımızı tek tek anlattık, döktük. Ama ‘Rahatsızız’  demedik. Siz o başlığı atınca biz de haliyle rahatsız olduk’’ gibi bir durum var ortada.
Apoletliler artık medya sahibi değil. Biraz da bunun sıkıntısı var Akar’ın cemalinde.


Deniz Yücel’le mutlaka dayanışmak gerek yoksa!..
05 mart 2017 - 23:01

Die Welt Türkiye muhabiri Deniz Yücel’in yazdığı haberler nedeniyle tutuklanması, Ankara-Berlin ilişkilerini gerdi. Ayrıca medya dünyasında önemli bir tartışmaya yol açtı: Türk kökenli Alman yurttaşı bir gazeteci, Alman gazetesi için Türkiye’yi nasıl izleyip aktarmalı? Empati ve dayanışma eksikliği ile ilkesizlik çok tehlikeli!
Ragıp DURAN
Ankara ile Berlin arasındaki ilişkiler gerginleşirken, Die Welt muhabiri Deniz Yücel’in tutuklanması, Almanya’da ve bütün dünyada, Türkiye’de gazetecilik yapmanın ne denli zor olduğunu bir kez daha somut bir örnekle sergiledi. Bu yetmiyormuş gibi, Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın, henüz hakkında iddianame bile hazırlanmamış olan Deniz Yücel’i, ‘Alman ajanı’ ve ‘PKKlı’ olarak itham etmesi de konuyu iyice vahim hale getirdi. Bir Alman yetkili, Erdoğan’a kısaca ‘Saçmalamayın!’ anlamına gelen bir cümle sarfetti. Bir başka Alman yetkili de ‘Türkiye’de yargının bağımsız olduğuna inanmıyoruz’ mealinde bir açıklama yaptı. Erdoğan, Pazar günü yaptığı konuşmada da ‘Nazi’ sözcüğünü kullandı ki, bu durum sadece diplomatik anlamda bir skandal değil, Almanya’nın hassasiyetlerine karşı ciddi bir saldırı.
Adalet kültürü alanında çok donanımlı olmadığını ayrıca çifte standart konusunda uzmanlığını her açıklamasında faş eden Adalet Bakanının,  Türkiye’de rutin olarak gerçekleşen ancak bu sefer Almanya’da cereyan eden bir uygulamayı, ‘faşist’ olarak nitelemesi de bir başka felaket oldu. Almanya’da toplantı salonu talep ederken, Bakan’ın konuşma yapacağını gizleyenler, Tek Adam propaganda toplantısını Özay Gönlüm Anması diye yutturmaya çalışanlar, yalanları ortaya çıkınca sinirlendi.
Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın, Alman devletini terörizme yardım ve yataklıkla suçlayan ve yargılanması gerektiğini iddia eden açıklaması, siyasi bir açıklamadan çok, galiba Freudien bir kayma olarak algılandı.
Türkiye, bu gidişle, uluslararası camiada, bir zamanlar İran, şimdilerde de Kuzey Kore gibi ‘Haydut Devlet’ ithamı ile karşı karşıya kalabilir. Ankara’nın uluslararası arenadaki zaten çok sağlam olmayan prestiji ve ciddiyeti ağır yara almış durumda.
Tüm bunlar, işin diplomatik ve siyasi yanı.
Beni esas ilgilendiren işin medyaya, Deniz Yücel’e ilişkin yanları.
Ayrıntılarını henüz bilmiyoruz ama Yücel, sorguda, gazetesinde yayınlanan haberleri nedeniyle gözaltına alındı, bilahare tutuklandı. Bu haberler arasında Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın damadı Enerji Bakanı’nın, internete erişebilen herkesin ulaşabileceği maillerinden yola çıkılarak yapılmış haberler ile PKK yöneticileri ile yapılmış bir söyleşi var.
Bir gazetecinin yazdıklarıyla hemfikir olmayan bir devlet, o gazeteciyi tutukluyorsa aslında o haberlerin doğruluğunu teyit etmiş oluyor. Üstelik bu haberlerin söz konusu devleti ne kadar güç duruma düşürdüğünün de bir işareti. Çünkü Yücel’in haberleri, diyelim ki, yanlış, uydurma, propaganda, asparagas… Ki Die Welt bunlara kesinlikle zaten izin vermez. Böyle bir durumda bile, gazeteci tutuklanmaz.  Bu aralar çok moda olan ‘Fake News’un (Yalan Haber’in)  panzehiri, polis, mahkeme, cezaevi filan olamaz. Yalana karşı en etkili çare, okurun güvenini, muhabirin inandırıcılığını kaybetmesidir. Yurttaş o gazeteyi almaz, boykot eder. Meslek kuruluşu da, eğer haber kasıtlı olarak yalan ise, muhabire, editöre belki de gazeteye yaptırım uygulayabilir. İletişim akademisyenleri de olayı inceler, deşer, eleştirir, teşhir eder. Kasıtlı olarak yanlış haber yapan gazeteyi, devlet değil, toplum cezalandırır. Ki burada böyle bir durum söz konusu değil.  Araya polis, savcı, yargıç, gardiyan girdiği zaman, bumerang etkisi boy gösterir, hem haber, hem gazeteci daha çok popüler hale gelir. Belki de kimsenin okumayacağı,  ya da şöyle bir okuyup geçeceği haber, binlerce, on binlerce kez okunur. Hakkında saatlerce konuşulur, sayfalarca yazı yazılır. Yani devletin istediğinin tam tersi gerçekleşir. Basın özgürlüğü mücadelesi yaygınlaşır.
Deniz Yücel’in tutuklanması sadece Türkiye ve Almanya’da değil bütün Avrupa’da hatta bütün dünyada büyük tepki doğurdu. Yücel’in tutuklandığı günden bu yana protesto gösterileri ve kınama bildirileri ve dayanışma toplantıları gündemde. Çünkü, Yücel’in sadece gazeteci olduğunu, sadece gazetecilik yaptığını, Alman ajanı ya da PKK militanı olmadığını herkes biliyor.
Herkes dedim ama galiba Türkiye’den bir zat tamamen zıt görüşte, Almanya’dan da iki gazetecinin de kuşkuları var.
ABD’de Boston’daki Harvard Üniversitesinin Gazetecilik Okulu Nieman Fellowship’ın dergisi Nieman Report’da 28 Şubat tarihinde yayınlanan Georg Diez imzalı bir yorumda iki Alman gazetecinin tutumu eleştiriliyor. ‘Şimdi basınla dayanışma zamanıdır, meslekdaşları suçlama değil’ başlıklı yazının spotu da şöyle: ‘Türkiye’de bir gazetecinin tutuklanması konusunda iki Alman gazetesindeki muhabirlerin tutumu, yazı işlerinde çeşitlilik ve dayanışma sorununu gündeme getirdi’.
Diez, 1969 doğumlu gazeteci-yazar, halen Nieman’da. Der Spiegel’de çalışıyor. Tarih ve felsefe diploması var. Daha önce Frankfurter Allgemeine Zeitung (FAZ), Süddeutsche Zeitung(SZ) ve Die Zeit(DZ)’da Kültür Servilerinde muhabirlik, editörlük yapmış. Berlin, Beatles, Rolling Stones hakkında kitapları var. Bu aralar Martin Luther konusunda bir kitap hazırlıyor. Diez, Christopher Roth ile birlikte, 11 ciltlik bir tarih derlemesinin de yazarı: 1980-81’de Global Paradigmanın Değişimleri.
Diez, Yücel’in başına gelenleri aktardıktan sonra, bu konuda gazetelerin, gazetecilerin ve meslek kuruluşlarının gerçekleştirdiği protesto, destek ve dayanışma etkinliklerine değiniyor ve FAZ’dan  Michael Martens ile  SZ’dan Mike Szymanski yazılarını aktarıyor.
FAZ muhabiri Martens, muhafazakar gazetede mülteci karşıtı tutumuyla tanınıyor. Martens, Die Welt’in Türkiye muhabiri Deniz Yücel’in yanısıra DZ’ın zaman zaman Türkiye haberleri yapan muhabiri Özlem Topçu’yu da örnek göstererek, ‘Türk kökenli birisinin Türkiye’ye gönderilmesinin yanlış olduğunu’ savunuyor. Martens’e göre, bu durum hem söz konusu Türk kökenli muhabirleri tehlikeye atıyor hem de ‘sadece Türkler ve Türkiye’ye ilişkin haber yapanların’ bakış açılarının dar olacağı görüşünde. Diez, ise gerek Yücel’in gerekse Topçu’nun sadece Türkler ve Türkiye konusunda haber yapmadığını, şimdiye kadar Alman iç politikasına ilişkin çok sayıda haber yayınladığını hatırlatıyor. Martens’e göre, ‘Türk kökenli olmasaydı bir muhabir, olayları böyle mi izleyip aktarırdı’ diyerek, haberin kalitesi ile muhabirin etnik/milli kökeni arasında garip bir ilişki kuruyor.
SZ’dan Szymanski ise galiba AKPli! Gazetesinin hem Yunanistan hem de Türkiye muhabiri olan Szymanski, herhangi somut bir kanıt göstermeden, Yücel’in gazeteciden çok ‘aktivist’ olduğunu iddia ediyor ve sanki bir suçmuş gibi ‘Türkiye’de tutuklanan onlarca gazetecinin safında yer aldı’  diyor.
Nieman Report’daki yorumunda, Alman basınını ayrıca Türkiye’yi bildiği belli olan gazeteci Georg Diez, Yücel ve Topçu’nun Almanya’da doğup büyüyen 3. ve 4. Kuşak Türk kökenli gazeteciler olduğunu hatırlatıyor. Almanya’da yaklaşık 5 milyon Türkiye kökenli insanın yaşadığını, bu nedenle Türkiye meselelerinin aslında biraz da artık Alman iç politika meseleleri haline geldiğini yazıyor. Diez, Alman basınının etnik köken olarak çok homojen olduğunu, Yücel ya da Topçu gibi Alman vatandaşı da olsa yabancı kökenli gazetecilerin çok az olduğunu hatırlatıyor ve  ‘Bir görüşe göre, Almanya’da doğup büyümüş olmak, Alman vatandaşı olmak kimilerine göre yetersiz, tam Alman olmak gerekir’ diye yazıyor. Oysa ki Diez, haklı olarak, Yücel ve Topçu’nun Alman vatandaşlığını global bir yorumla ele aldığını hatırlatıyor. Diez, Almanya’da Hitler dönemine gönderme de yaparak, Nazilerin iktidar karşıtı basını o zamanlar ‘Lügenpresse’(Yalancı Basın) olarak nitelediğini hatırlatıyor.
ABD’de özellikle yazı işlerinde çeşitliliğin (Farklı etnik, milli ya da dil gruplarından gazetecilerin bir arada çalışması)  Almanya’da pek söz konusu olmadığını yazan Diez,  ayrıca ABD’de son dönemlerde Trump’un gazeteci karşıtı tutum ve politikalarına karşı mesleki dayanışmanın önemine vurgu yapıyor.
Yazının son paragrafı  şöyle:
“Eğer Almanlar, neredeyse suç ortaklığı diyebileceğimiz bu tutuma ve ilkesizliğe yeniden düşerse bu durum tehlike yaratır. Avrupa olsun, ABD olsun keza Türkiye, otoritarizm tehditi ile karşı karşıya. Dolayısıyla mevcut durum, mesleğimizin ahlakı ve mücadele etme iradesi açısından hem bir karakter hem de cesaret sınavı niteliğindedir. İşte bu nedenle Süddeutsche Zeitung ve Frankfurter Allgemeine Zeitung’un göstermekten imtina ettiği empati sadece hayal kırıklığı yaratmıyor ayrıca bir tehlikeye işaret ediyor.”

‘Damarlarındaki asil kan…’
09 mart 2017 - 06:34

Keşke bütün meselemiz sadece Erdoğan olsaydı. Oysa ki sosyal-demokrat, muhalif hatta solcu olduğunu sanan bazı şahsiyetler/kurumlar var ki, devletten de devletçi, milletten de milliyetçi. Hele mesele Kürt konusu olunca…
Ragıp DURAN

Yakın geçmişte meydana gelen üç olay, kendisini solcu sanan Türklerin bile olağanüstü bir şekilde milliyetçi ve devletçi reflekslere sahip olduğunu göstermesi açısından ilginç…
Avrupa Konseyi Parlamenter Asamblesinin (AKPA) son oturumunda, Türkiye’deki gelişmelerden rahatsız olan milletvekillerinin çoğunluğunun isteği üzerine, Türkiye’deki demokrasinin gerilemesi konusunda acil bir tartışma oturumu açılması gündeme gelmişti. Başkanlık Divanı, Ankara’nın baskısı ve mali şantajıyla bu öneriye karşı çıkınca, AKPA Genel Kurulunda önerinin ancak 3/5 çoğunlukla geçmesi mümkündü. Oylamada çoğunluk sağlandı, ancak 3/5’e ulaşılamadı. AKPA’da AKP, CHP ve HDP milletvekilleri var. AKPli milletvekillerinin çoğu, TBMM’deki Anayasa tartışmaları nedeniyle Strasbourg’a gelmemişlerdi. CHPliler ve HDPliler vardı. HDP, tabi ki lehte oy kullandı. CHPliler ise oylamaya katılmadı. Ayaküstü bir görüşmede bir CHP milletvekili sorum üzerine dedi ki: “Bu Avrupalıların çoğu Türkiye düşmanı. Biz bu oyuna gelmemek için oylamaya katılmadık. Ayrıca HDP ile aynı safta oy kullanmayı Türkiye’de tabanımıza anlatamayız”. Oylama konusunun Türkiye olmadığını Erdoğan rejimi olduğunu anlatmaya çalıştım ama nafile. Artı, bir siyasi hareket, kendi başına özgürce siyaset belirleyemeyip, başkasının ya da rakibinin tutumuna göre pozisyon alıyorsa, o siyasi hareket zaten değersiz ve önemsizdir.
Kendisini sosyal-demokrat hatta solcu sanan bir çok insanda, bu ‘Türkiye’ yani aslında devlet ve millet sevgisi var. Kendileri Türkiye’de, zaman zaman da olsa, Erdoğan rejimini bazen sıkı bir şekilde eleştirse de, deplasmanda, Avrupa’da, ‘Türkiye’yi savunuyorum’ adı altında, Erdoğan rejimini destekliyor. Kol kırılır, yen içinde kalır! Biz bize kavga ederiz ama gavurun önünde birbirimize destek olmamız gerekir!
Türkiye hâlâ kapalı bir toplum, hâla 21. yüzyıla geçememiş durumda ve hâlâ birey kavramından çok sürü anlayışına prim veriyor. Çok milli ve çok yerliyiz yani…
Buna rağmen, son yapılan bir araştırmaya göre Türkiye’de her 3 gençten biri Türkiye dışında yaşamak istiyor. Ayrıca 70 milyonu aşkın nüfusa sahip bu memlekette pasaport sahibi yurttaşların sayısı 5 milyonu geçmiyor. Bildiği yabancı dili işinde kullanabilen insan sayısı ise nüfusun sadece yüzde 1’i! Bu istatistikler bile neden bu kadar milliyetçi ve devletçi olduğumuzu göstermiyor mu?
İkinci vaka: Çok şaşırtıcı olmasa da CHP lideri Kılıçdaroğlu’nun Erdoğan-Berlin ihtilafında yine Erdoğan’ın safında yer alması. Kılıçdaroğlu, HDPli eşbaşkanların tutuklanmasına, milletvekilliğinin düşürülmesine, parti yöneticilerinin haksız hukuksuz bir şekilde gözaltına alınmasına sessiz kalır hatta desteklerken,  AKP’li Tek Adam propagandacısı Bakanların  Almanya’daki ifade özgürlüğünü savunuyor. Bravo! Çünkü Erdoğan, Bozdağ ve Zeybekçi Türk ve bu devletin temsilcileri… Karşı taraf ise ya “Allah’ın Alman’ı” ya da “Kürt”. Kılıçdaroğlu’nun Erdoğan-Berlin anlaşmazlığında Berlin’i savunması beklenmez. Ama ‘Eyy Cumhurbaşkanı, siz Türkiye’de o kadar insanın ifade özgürlüğünü kısıtlarsanız, Almanya’da da size aynısını yaparlar!’ diyebilirdi.
Son olay ise sosyalistliği tartışmalı da olsa Sosyalist Enternasyonal’in son toplantısında, Başkan Yardımcısı CHP’li eski milletvekili Umut Oran’ın  PYD’ye karşı kahramanca savaşması. Aslında okumuş-yazmış, efendi bir zat olan Oran, CHP’li kimlik, hele de uluslararası arenada ‘Türk sosyal-demokratı’ kimliği su yüzüne çıkınca, değme Kürt düşmanlarına parmak ısırttırıyor. Oran’dan beklenen, Ertuğrul Kürkçü’nün belirttiği üzere, Türkiye’deki baskıları Sosyalist Enternasyonal’e taşımak, demokratik-özgürlükçü dayanışma ve desteği sağlamak olmalıydı. O ise, kesinleşmemiş gayrı-resmi raporlara dayanarak, PYD’nin İnsanlık Suçu işlediğini öne sürüp, Suriyeli Kürtlerin siyasi temsilcisinin Sosyalist Enternasyonal’e tam üye olmasını engellemiş. IŞİD sözcülüğüne soyunmuş bir açıdan… Aynı karakterdeki Sözcü gazetesi de zevkten dört köşe, ‘AKP’nin yapamadığını CHPli yaptı’ manşetiyle veriyor. Bir sürü somut yanlış var, bu açıklamalarda: Bir kere ‘İnsanlık Suçu’ işlediği öne sürülen örgüt PYD değil YPG. İkincisi, AKP, Sosyalist Enternasyonal üyesi olmadığına göre Oran’ın yaptığını zaten yapamaz. Ayrıca AKP devleti, Suriye’de zaten YPG’yi bombalayarak, Oran ve IŞİD’le birlikte Kürtlere karşı savaşını sürdürüyor.
Ben kendimi bildim bileli, bu ‘Vatan, Millet, Sakarya’ edebiyatından uzak durmaya çalışırım. Çünkü bu söylem, egemenlerin söylemidir. Bu söylem yapay bir birlik oluşturmaya yönelik, milliyetçi bazen ırkçı çoğu zaman da devletçi bir söylem. Üstelik sürü ideolojisinde sık geçer.
Bizim Ulusal Marş ya da Gençliğe Hitabe gibi popüler ve resmi metinlerimizde, ‘damarlarındaki asil’ kan gibi ‘neurovasculaire’ terminolojiden dizelerle, ‘hakkıdır Hakka tapan’ gibi ilahiyat edebiyatından parçalar vardır.
Son yıllarda Ermenilerin, özellikle Hrant Dink’in ve tabi ki Kürtlerin muhalefeti, Türk egemen mentalitesini/devletçi zihniyeti sorgulamak için iyi bir zemin yarattı.
Geçmişle ve bu olumsuzluklarla yüzleşmeden medeni olmak, çağdaş olmak, demokrat olmak çok zor. Hatta imkansız.

Yoktur muktedirin çaresi gülen insana karşı…
11 mart 2017 - 23:01

Umberto Eco, Gülün Adı’nda çok güzel anlatmıştı: İktidarlar,  güleni ve gülmeyi sevmez. Kendi de zaten abuk suratlıdır, gülmez, güldürmez ve eğlenmez, eğlendirmez. Oysa ki bir gülüşle muktediri bağlarsın olduğu yere, hatta yıkar geçersin. Gülmek ve güldürmek siyasi bir araç aslında…
Ragıp DURAN
Cuma akşamüstü, Selanik Belgesel Filmler Festivalinde Stelios Kuloğlu’nun ‘Ölümüne Kahkaha’ (Laughing  to Death) başlıklı 90 dakikalık belgeselini seyrettik.
Stelios, benim 35 yıllık Yunanistanlı gazeteci arkadaşım. Hem yazılı basında köşe yazarlığı yaptı hem de TV’de yıllarca belgeseller yayınladı. Haftalık ‘Sınır Tanımayan Röportajlar’ dizisinde, Yunanistan’ın iç politikası ve uluslararası politika hakkında yüzlerce belgesel ve program yaptı. Stelios, Türkiye’yi de iyi tanır. Her yıl en az bir kere gelir, ya bir röportaj kaleme alır ya da belgeseli için sahneler çeker. Kardak/İmea krizi sırasında ATV’de Siyaset Meydanı programına katılarak iki ülke arasındaki gerginliğin nedenlerini anlatıp, dostluk ve barış mesajları vermişti. 2015 yılından bu yana Syriza listesinden Avrupa Parlamentosu milletvekilliği yapıyor. Avrupa Birleşik Sol grubun üyesi.
‘İfade özgürlüğü, siyasi bir araç olarak mizah ve Charlie Hebdo’ alt başlıklı belgeselde Stelios, Amerikalı ‘Yes Men’ aktivistlerinin etkinliklerini de ekrana taşıyor. Kısaca ‘Aldatarak mesaj vermek’ diyerek aktarabileceğimiz bu teknikle, Yes Men grubu sahte isimler/sahte kurumlar yaratarak Bhopal felaketi, Çevre trajedisi ya da Terörizme Karşı Mücadele gibi konularda mevcut sistemin çıkmazlarını, gülerek, alay ederek teşhir ediyor.
Gazetecileri, gazeteci uyanıklığını gündeme getiren iki sahneden söz etmem gerekiyor: Yes Men’ciler, 1984 Aralık ayında Hindistan’da Bhopal’de böcek ilacı üreten bir fabrikada zehirli gaz sızıntısı nedeniyle 18 bin kişinin ölüp 150 binden fazla insanın yaralanıp sakat kaldığı felaket konusuna eğilmiş. Fabrikanın sahibi Amerikan Union Carbide şirketi, ticari sır adı altında kaçak gazın muhteviyatını bile açıklamamış, bu nedenle de çok sayıda hastanın tedavisini engelleyip onların da ölümüne yol açmıştı. Bhopal halkı ve mağdurlar adına dava açan avukatlar, uzun hukuki mücadeleden sonra Union Carbide’ı sadece 470 milyon dolar tazminat ödemeye mahkum ettirmişti. Ne var ki bu tutar Hindistan hükümetine ödendiği için mağdur ve yaralılar pek yararlanamamıştı, zaten yararlansaydı bile kişi başına ancak 500 dolar gibi cüzi bir miktar düşecekti. Benim favori şarkıcım Renaud, ‘Morts Les Enfants’ (Ölen Çocuklar) şarkısında Bhopal’e bir dörtlük ayırmıştı:
(Morts les enfants de Bhophal
D’industrie occidentale
Partis dans les eaux du Gange
Les avocats s’arrangent)
Bhopal’da ölen çocuklar
Batı sanayiinin kurbanları
Cesetleri Ganj nehrine sürüklenmiş
İki tarafın avukatları anlaşmış
Union Carbide, felaketten sonra Bhopal’daki meşum fabrikayı Dow Chemical Company adındaki bir başka Amerikan şirketine sattı. Dow, sanki hiç olmamış gibi kaza sözcüğünü ağzına bile almadı, tazminat taleplerini de es geçti. Ama Yes Men’ciler, hızlı bir organizasyonla, BBC’nin Paris bürosunu amiyene deyimle keleğe getirip ‘Dow firması bu sabah Yönetim Kurulu toplantısında Bhopal fabrikasından bu yıl elde ettiği X milyar doların Y milyarını mağdurlara bağışlamayı kararlaştırdı’ önermesini kabul ettirdi. Canlı yayına çıkan Dow şirketinin sözcüsü konumundaki Yes Men’ci, olağanüstü trajik bir tonda konuşarak, insancıllık gösterisi yaptı ve ‘O kadar çok kâr ettik ki bunun bir kısmını kazazedelere vermemek olmazdı. İnsanlığımıza vicdanımıza yakışmazdı’ mealinde bir şeyler söyledi. Ve canlı yayınlanan bu açıklama Bhopal’de sevinç, Dow genel merkezinde ise şaşkınlıkla karşılandı. 2 saat içinde tekzip geldi. Sonra BBC, Yes Men’cileri tekrar ekrana çıkarıp, sunucu sert ve ithamkâr bir tonda ‘Bizi neden işlettiniz? Bu yaptığınız ayıp değil mi? Bu bir sahtekarlık!’ dedi. Yes Men’in yanıtları basit idi: ‘18 bin insan ölürken bunu kaza diye sunarak siz kimi işlettiniz? Tazminat ödemeyen Union Carbide’ı savunmak ayıp değil mi? Sahtekarlığı ortaya çıkarmak bizim değil BBC’nin işi değil mi?’ Koca BBC tuzağa düşmüştü. Çünkü haber güzeldi, cazipti, kamu çıkarı bile vardı ama doğru değildi.
Yes Men’cilerin ikinci çıkarması Brüksel’deki Avrupa Parlamentosuna. Global Security Response adında sahte bir danışmanlık firması kurmuşlar. Terörizme karşı, savaşla ya da şiddetle, demokrasiyi kısıtlayarak mücadele edilemeyeceğini açıklıyor Yes Men’ci ve çözüm olarak önerdikleri formülü canlı olarak sunuyor. Kocaman bir şişme pakete konmuş bir adam. Üzerinde bir takım düğmeler, aletler filan var. Avrupa Parlamentosunun Basın Konferansı salonunda düzenlenen bu gösteriye 27 üye ülkenin AB’nin Yasama Organını izleyip aktaran muhabirleri (Radyo, TV, Yazılı basın ve İnternet siteleri) katılıyor. Sunum bittikten sonra sorulan sorulardan bir demet:
  • Kaç para bu koruyucu?
  • Bununla yüzmek mümkün mü?
  • Bununla koşarak kaçmak gerektiğinde ne yapıyorsunuz?
  • Bunu bir drone’a bağlayıp uçmak mümkün mü?
  • Gazetecilere eşantiyon verecek misiniz bunlardan?
Ertesi gün başta Belçika basını olmak üzere Avrupa medyası basın toplantısını ciddi ve doğruymuş gibi yansıttı. Kimse haberin aslını denetlememiş, gazeteciliğin esası olan ‘sunulan bilgiden kuşku duymak, başka kaynaklardan araştırmak, en az iki ayrı kaynaktan doğrulamak’ gibi yapılması zorunlu denetlemeleri hiç yapmamış.
Anlayacağınız, hiçbir gazeteci, show’un bir medyatik(!) gösteri olduğunu, işin esasının terörizme karşı mücadeledeki olumsuzlukları ve çıkmazları sergilemek olduğunu hiç mi hiç anlamamış. Saçma sapan, anlamsız, kıyıdan kenardan sorular soruyorlar. Meraklılar ya…
Belgeselde, öne çıkan aktör aslında Charlie Hebdo dergisi. Stelios, derginin mevcut yöneticileri ile ayrıca katliamdan önceki idarecileriyle yaptığı söyleşileri aralara serpiştirerek, anlamsız polemiklere girmeden, Charlie Hebdo’nun amacını, başına gelenleri anlatıyor. Bir yanda kahkaha, bir yanda kan revan içindeki Charlie Hebdo bürosu… ‘Bu sahnelerde biraz zorlandım. Bilhassa bu sekansları birleştirirken zorlandım. Hem acaip bir gırgır var işin içinde ama aynı zamanda da vahşice katledilmiş ondan fazla dünya çapında karikatürist ve yazar…’ dedi.
Siyaset ve mizah deyince, Erdoğan da kaçınılmaz olarak sahneye çıktı bir ara. Türkiye Cumhurbaşkanının bir Alman mizahçısıyla olan ihtilafına kısaca değindi geçti belgesel.
Yes Men’cilerin yaptığını 80li yıllarda Anglo-sakson dünyada Adbusters gibi gruplar da yapmıştı. Fransa’da da, sahte bir Le Monde gazetesi (Le Monstre-Canavar) yayınlayıp okurları keleğe getirip güldürmüştü.
Kuşkusuz bu da bir mizah türü. Ve Stelios’un dediği gibi, ‘Mizah, siyasette yenilmesi güç bir kozdur bizim elimizde!’.
Türkiye’deki muktedirler Gezi’den neden bu kadar korktu ki?

Cahil, aptal, küstah ve saldırgan
15 mart 2017 - 23:01

Bir cinnet hali yaşadıklarımız. Mesele sadece bir-iki yetkilinin yel değirmenlerine saldırması değil. Kitlesel bir psikozdan geçiyoruz. Gerçek, mizahı çoktan aştı, şimdi kabus kapısındayız. Avrupa sokaklarında yine ağzı bıçaklı, sakallı bıyıklı adamlar dolaşıyor.
Ragıp DURAN
Şu son bir-iki hafta içinde olup bitenleri alt alta koyup üzerinde biraz düşünsek ne kadar vahim bir tablo ile karşı karşıya kaldığımızın resmidir.
Bütün ülkelerde üst düzey eğitim almış, bilgili, kültürlü, nazik, işini iyi yapan, çapı ülke sınırlarını aşan insan sayısı her zaman küçük bir azınlıktır. Elit dediğimiz bu kesim, medeni ülkelerde, halkın geri kalan kısmı ve çoğu zaman devlet tarafından el üstünde tutulur, aileler bu şahsiyetleri çocuklarına rol model olarak tanıtır.
Burada ise özellikle son 10-15 senede bu nadir insanlar, toplumun iktidarperver kesimi ve bizzat devlet yöneticileri tarafından sürekli olarak aşağılanıyor. Diplomatlarla ‘Mon Cher’ diye alay ediliyor. Dünya çapındaki piyaniste ‘Vatan Haini’ deniyor. Kitapları onlarca dile çevrilmiş yaşlı başlı romancılar mahkemelerde süründürülüyor. İdealist devlet adamları ‘Sarhoş’ diye hakarete uğruyor. ‘Okumuş yazmış insanlardan memlekete hayır gelmeyeceğini’ söyleme cüretinde bulunabiliyor bir eğitim yetkilisi. Yüzlerce akademisyen sorgusuz sualsiz üniversitelerden ihraç ediliyor. Televizyonlara uzman diye çıkartılan, ‘Profesör’ ünvanlı bir takım insanlar, ipe sapa gelmez, gayrı ciddi sözler sarfedebiliyor: 3. Köprüyle, 3. Havalimanı yüzünden oluyormuş bunlar! Batı bizi kıskanıyormuş! Oysa ki istatistiklere göre, eğitim ve kültür düzeyinin yükseldiği bölgelerde iktidar partisinin oyları azalıyor. Dolayısıyla cahil kalabalığın daha güçlü olması gerekiyor bu iktidarın iktidarını sürdürebilmesi için.
Hayatında Avrupa’ya gitmemiş, Avrupa Birliği’nin ne olduğu konusunda en küçük bilgisi olmayan, Batı medeniyeti, kültürü ve zihniyetinin yanından geçmemiş kravatlı ve kırmızı plakalı arabalara binen bir zevat, Brüksel ya da Berlin bir de Amsterdam hakkında ahkam kesiyor.
Yukarıdan, medya aracılığı ile gaz verince, aşağıdaki kul sürüsü de, Hollanda’ya karşı eylem yaparken portakal bıçaklıyor. Meyve sadistleri! Ya da ineğini keseceğini açıklıyor. Hayvan katilleri! Bu cenahın sözümona okumuş kısmından bir Profesör de ‘Erasmus Programlarını’ iptal ettiğini açıklıyor kasılarak. Tüm bu akılalmaz yaptırımlar karşısında Hollanda’nın içine düştüğü korkunç durumu tahayyül edebilirsiniz: Portakallar gazi, inek sizlere ömür, Erasmus’tan Türk öğrenci gelmeyecek. Bitti Hollanda!
Bunlar yalancı. ‘Özay Gönlüm’ü Anma Gecesi’ yapacağız deyip salon tutuyorlar, sonra da orada Bakan’ın propaganda konuşmasını organize ediyorlar. Bir başka bakanı konsolosluğun arabası ile gizlice bir başka ülkeden getirip yine propaganda konuşması düzenlemeye kalkıyorlar. Kendileri aptal, tamam. Ama karşısındakini de aptal yerine koyuyor.
Bunlar küstah. Bir bakan Berlin’de uluslararası bir fuarın açılış töreninde ortaokul ingilizcesi ile konuşurken ‘Bullshit’ sözcüğünü telaffuz edebiliyor. Dahası kahve muhabbetinde bile kullanılmaması gereken ‘Nazi’ suçlaması havalarda uçuşuyor en üst düzey yetkililerin açıklamalarında.
Sonra tarih bilgisi ve perspektifi Emin Oktay’ın kitabıyla sınırlı bu yetkililer, ‘Hollanda, Konya kadar bir yer’, ‘Bütün nüfusu bizim bir şehrimiz kadar’ diyerek böbürlenip horoz gibi kabarıyor.
Hollanda’nın ekonomisi, tarım üretim kapasitesi, nüfusunun eğitim ve kültür düzeyini gösteren somut bilançolara bakmak bile istemiyor bunlar.
Üzülüyor insan. Çünkü öyle çok parlak, çok başarılı bir ülke olmasa da burası, bugünkü iktidar sahiplerine layık değil bu memleket. Yakın geçmişte bile bunlardan kat be kat üstün Cumhurbaşkanları, Başbakanlar, Dışişleri Bakanları görev yaptı bu ülkede.
Bilginin yerine inancı, bugünün ve yarının yerine geçmişi, efendiliğin yerine kabadayılığı koyduğunuzda, devlet yönetemezsiniz. Kimse ciddiye almaz sizi. Almıyorlar da nitekim. Dar iktidar çıkarları uğruna kamuyu, devleti feda edemezsiniz. Ederseniz kendi sonunuzu hızlandırırsınız.
Özgüven diyorlar bunlar. Yanlış. Çünkü Türkçe de bilmiyor bunlar. Bu yapılanlar sadece haddini bilmemektir. İktidarı yitirme paniği her türlü çılgınlığı yaptırabiliyor.
Hem sonra illeri ilçeleri yakıp yıkan, yüzlerce insanı katleden, binlerce memuru işinden eden, gazete, radyo ve televizyonları yasaklayıp kapatan, kendisinden başka hiç kimseye hiç bir hak hukuk tanımayan devlet Almanya mı yoksa Hollanda mı?
Yıllar önce söylemişti Mitterrand: Milliyetçilik savaştır!


ARTI TV için…
19 mart 2017 - 23:01

Az buz değil. Yandaş medyanın egemen olduğu ortama önemli ve değerli bir müdahale ARTI TV. Çölde bir vaha. Hayırlı bir doğum. Allah (Ya da kim uğraşıyorsa bu işlerle) analı babalı büyütsün. Milyonlarca kardeşi, akrabası olsun…
Ragıp DURAN
Kapanan, kapatılan, yasaklanan her gazete, dergi, radyo istasyonu, televizyon kanalı ya da İnternet sitesi, gazetecilik evreninde yasa yol açar. Yayına yeni başlayan her gazete, dergi, radyo, televizyon ya da İnternet sitesi de, tıpkı bir bebeğin doğumu gibi, önce annesine babasına yakın çevresine ve sonra aslında herkese büyük bir sevinç, mutluluk ve umut verir. Ağlayan, bağıran, arada sırada sırıtıp, kusan, altını kirleten minicik yaratık bir süre sonra konuşacak, ayaklanacak, toplumun bir bireyi olacak. Eğlenecek, hüzünlenecek, gülecek, ağlayacak, bağıracak çağıracak, okula gidecek, sınıfları geçecek ya da sınıfta kalacak, mitinglere katılacak, gözaltına alınacak, mahkemeye çıkacak, tutuklanacak, hapis yatacak, sonra tahliye olacak, (Türkiye’den söz ediyorum) erkekler askere gidecek, (Gitmek mecburi olmasa aslında çoğu gitmez!) terhis olacak, işe girecek, kızlar mektep okuyacak, kadınlığını savunacak, işten atılacak, sevecek, sevilecek… Daha bir sürü hadise… Hayat işte. Benzeri vakalar medya kuruluşlarının da başına gelir, gelecek.
İletişim biliminin Kanadalı kurucu babası Marshall McLuhan, 60lı yıllarda bilimsel çalışmalardan sonra çıkardığı teorik sonuçlar uyarınca, televizyonu, akla değil duygulara hitap ettiği için ‘Sıcak Medya’ olarak tanımlar. Yazılı basın ise, akla yani beynin sol yarım küresine seslendiği için, ‘Soğuk Medya’dır. TV, görseli ve sesiyle, ama geri kalmış ülkelerde, görüntü ve sesi tekrarlarla bozarak, altyazı bantlarıyla, zoom’larla, fonda heyecan yaratan sonradan eklenmiş ses ya da görüntü efektleriyle filan muhayyileyi zorlar, sınırlar, bozar. TV aslında iyi bir ajit-prop organıdır. Heyecanlandırır, korku ve endişe ya da sevinç ve coşku salabilir. TV üstelik çok hızlıdır, gözümüzün önünden onlarca kare geçer saniyeler içinde. Düşünceye, düşünmeye vakit bırakmaz. Sığdır da. Derine inemez, değer geçer. Ayrıca TV tembelleştirir insanı. Pijama-terlik gömülürsün koltuğa, fındık fıstık eşliğinde zamanın nasıl geçtiğini bilemezsin. Ben biraz da bu nedenlerle pek TVperver değilimdir. Çok önemli bir şey olmadıkça ve maç yoksa, bizim evde TV pek açılmaz.
Ne var ki yukarıda sıraladığım teorik olumsuzluklara rağmen, toplumsal ve siyasi olarak meseleye Türkiye özelinde baktığımızda farklı bir manzara ile karşı karşıyayız: Türkiye’de toplumun önemli bir kesimi bilgi ve haberleri hala esas olarak TV’den alıyor. Türkiye’nin TV manzarasında, medyanın neredeyse yüzde 95’i iktidarın propaganda makinası olarak işlev görüyor. Türkiye genelinde izleyici, akıldan çok yüreklere hitap edilmesini talep ettiği için, TV hala popüler bir medya. Ciddi yazılı basın bile, Evlilik Programları ve Survivor ya da Sabun Köpüğü dizileri gibi, çok ideolojik programlardaki gelişmeleri haber olarak izlemeye devam ediyor.
Böyle bir konumda ARTI TV’nin anlamı, işlevi ayrı bir değer kazanıyor. Hazırlık çalışmalarının çok küçük bir kısmına da bizzat katılmakla kendimi mutlu hissediyorum ama televizyonculuğun, özellikle televizyon haberciliğinin ne kadar zor bir iş olduğunu bildiğim için çok çalışmanın elzem olduğunu anlıyorum.
ARTI TV’nin başında Celal Başlangıç gibi deneyimli bir gazetecinin bulunması büyük bir şans, başarı için büyük bir koz. Açılış günü 17 Mart akşamı, 3-4 saat boyunca ekran başındaydım. Yöneticiler, konuklar o kadar güzel ve doğru şeyler söylediler ki, umutlanmamak mümkün değil.
Bir kere, herkes, böyle bir TV kanalının acil bir ihtiyaç olduğunu belirtti ki, gerçekten de Türkiye’de 2 ya 3 istisna dışında tüm TV kanalları iktidar yanlısı ya da iktidara teşne yayın politikası güdüyor. Oysa ki bu toplumun en az yüzde 50’si mevcut iktidara muhalif. Dolayısıyla onların da medyada temsili gerek, onların da sesini duyurmak, çoğaltmak gerekir.
ARTI TV’nin önemli bazı kozları var: Bu TV kanalı Türkiye’deki hem muhalif hem de düzgün yani bağımsız yayıncılık geleneğinin bugünkü temsilcisi konumunda. Ayrıca kısa bir süre önce yayına başlayan +Gerçek internet sitesindeki habercilik anlayışı ve bence esas olarak güçlü, zengin ve çok renkli yazar/yorumcu kadrosunun desteğine sahip. Yalnız burada önemli bir nokta, bu tür bir TV’nin yayın politikasında haber/yorum dengesi en az yüzde 60/40 oranında olması gerekir. İzleyici, Türk egemen medyasının önemli özelliklerinden biri olan, ‘fast-thinking product’ tabir edilen ‘hazır ve hızlı düşünce ürünleri’, yani neredeyse hepsi iktidar yanlısı kanaatler/yorumlar/fikriyat yerine, olaya, olguya yani kelimenin gerçek anlamıyla habere ağırlık verilmesini talep eder. Bu açıdan bakıldığında ARTI TV sadece kendi kadrosuyla değil, Türkiye’de ve Avrupa’da yaşayan bağımsız, uzman tüm muhabir ve gazetecilerin de katkısını izleyiciye sunabilecek olanaklara sahip. Başlangıç’ın ‘Büyük bir Şemsiye’den kastı, siyasi yelpazenin genişliğinin ve çeşitliliğinin yanısıra mesleki alandaki çokrenkliliği de içeriyor.
ARTI TV bir haber kanalı olarak, demin sözünü ettiğim Evlilik Programları, Sabun Köpüğü diziler ya da Survivor türü programlar, herhalde, yayınlamayacak. Ancak bu çok popüler program türlerini de, hem siyasi, ideolojik ve kültürel olarak hem de medyatik açıdan anatomi masasına, pardon otopsi masasına yatıracak, işin gerçek uzmanlarıyla tartışmalar düzenleyecek. Kültür sanat alanına kitap ya da sergi tanıtım haberlerinin ötesinde ve derininde, muhafazakar kültüre karşı özgürlükçü ve demokratik kültür ürünlerini etraflıca inceleyecek. Spor, özellikle futbol konusuna da aynı şekilde eğilmesi beklenir. Üstelik Türkiye’de adı sanı pek bilinmeyen, belki de henüz sadece Yrd. Doç. düzeyinde akademik çalışmalar yürüten bu konuların uzmanı onlarca parlak genç var.
Habercilik maalesef pahalı bir uğraş. Ne var ki para her şeyi çözmüyor. Çözseydi NTV ya da CNN Türk gibi kanallar çok başarılı olurdu. Habercilikte tayin edici olan, perspektiftir. Yani, olaya nasıl, kimin açısından yaklaştığımız. İktidar güzellemesi mi kamu çıkarı mı? Tayin edici soru bu. ARTI TV bu konuda, mevcut yönetimi ve kadrosu ile daha baştan avantajlı ve olumlu bir konumda. Futbolda Lucescu ekolü tabir edilen, eldeki sınırlı olanaklarla iyi sonuç yaratmaya yönelik metod, ARTI TV için de geçerli.
ARTI TV’nin Türkiye koşulları nedeniyle, merkezini şimdilik yurtdışında oluşturması hem olumsuz hem de olumlu imkanlar yaratıyor. Avrupa’nın gerek demokratik ortamı, gerekse habercilik açısından zengin olanakları iyi bir şekilde değerlendirilebilir. Olaydan, haberden uzakta olmanın getirdiği dezavantajlar, mevcut iletişim teknolojisinin olanaklarıyla biraz olsun bertaraf edilebileceği gibi, Türkiye’deki muhabirlerin akıllı, ‘compact’, doğru perspektifli çalışma yöntemleriyle sorun aşılabilir.
Fransa’da ‘Les Amis du Monde Diplomatique’ (Le Monde Diplomatique’in Dostları) ya da Türkiye’de bir zamanlar başarılı olan ‘CUMOK’ (Cumhuriyet Okur Klubü) örnekleri esas alınarak, ARTI TV’yi, varlığını sadece sanal ortamda gösteren sıradan bir TV kanalı olmaktan çıkarıp, yurttaşla, izleyicisiyle somut olarak toplantılarda buluşturmanın yollarını bulmak gerekir.
Zor ama yepyeni bir girişime başlamıyor ARTI TV. Televizyon haberciliğinin Kab’esi sayılan BBC (Önce Haber), ile Latin Amerika’da TeleSur (Bizim Kutbumuz Güneydir!), Ortadoğu’da El Manar (Sönmeyen Alev), hatta Al Jazeera’nın (Haber Gündemini Belirleyelim!) ilk dönemi, örnek ya da esin kaynağı olarak alınabilir.
Dilekler ve Kapanış: Herkesin dediği gibi, HAYIR’LI OLSUN!

Akıl almaz baskılara ve devasa medyaya rağmen; HAYIR!
20 mart 2017 - 23:01

Eşitsiz koşullarda, polis, adliye, medya baskısına rağmen Hayır yine de önde. Saray güç durumda. İçeride ve dışarıda yeni provokasyonlar olası. Ama sonunda…
Ragıp DURAN 
Erdoğan ve AKP, iktidara geldiği 2002 yılından bu yana, yani 15 yıldan bu yana, ilk kez bir oylama öncesinde, hem kamuoyu yoklamalarında geride, hem de kampanyada inisyatifi rakibine kaptırmış durumda.
Siyasi yelpazenin en sol ucundan en sağ ucuna kadar çok geniş bir cephede,  Kürtlerden Demokrat Müslümanlara, liberallerden MHP tabanına, CHP’den AKP’nin insaflı yönetici ve seçmenlerine kadar büyük bir çoğunluk bir araya geldi. Çok geniş, çok renkli bir Hayır bloğu var. Kampanya, aslında siyasi bir Parti önderliği olmadan kendiliğinden neşeli ve güçlü bir şekilde gelişiyor. Özellikle kadınlar, sonra öğrenci gençlik, mahalle meclisleri yaratıcı ve çoşkulu bir Hayır kampanyası sürdürüyor. Üstelik de Türkiye’nin dört bir köşesinde. İlginçtir, Erdoğan’ın bu cepheyi bölmek, parçalamak için gerçekleştirdiği girişimler de pek etkili olmadı. Kılıçdaroğlu da zaman zaman Erdoğan’ın değirmenine su taşıyan açıklamalar yaptıysa da, etkisi ve inandırıcılığı olmadığı için sonuçsuz kaldı. Erdoğan, Türkiye’de Tek Adam sultasına karşı çıkan çok farklı kesimleri zamkla birleştirdi.
  • Ama siz PKK’lısınız…
  • Değilim, ama olsa ne olur?
  • Siz de aslında aynı AKP gibi dinci şeriatçı değil misiniz?
  • Var belki benzer yanlarımız ama, bu Erdoğan çizmeyi aştı artık!
  • MHP’liyim diyorsun ama Bahçeli’ye karşı Hayır diyorsun?
  • N’olmuş, sen CHPli olarak Kılıçdaroğlu’nun her söylediğini destekliyor musun ki?
  • Ben aslında HDP ile aynı yönde oy kullanmak istemezdim ama Erdoğan’ı da güçlendirecek halim yok yani…
  • Bak Aydınlıkçılar da Hayır diyor, utanmıyor musun?
  • Ben Aydınlık’tan sorumlu yetkili bayi değilim. Beni ilgilendirmez kimin ne oy verdiği. Üstelik ben başkasının tutumuna bakıp kararlaştırmıyorum ne oy vereceğimi.
Hayır cephesi içinde şimdiye kadar ciddi bir anlaşmazlık belirtisi çıkmadı hiç. Aklı başında yurttaşlar, Hayır cephesindeki her kesimle hemfikir olmasa da, bu anlaşmazlıkları şimdilik buzluğa koymaktan yana. Çünkü biliyor ve anlıyor ki, iç çekişme Erdoğan’a hizmet eder.
Erdoğan sandı ki, bu cephe kolay bölünür, birbirlerine düşerler. Gerçekten ilk bakışta, HDP seçmeni ile MHP seçmenini bir arada görmek pek alıştığımız bir manzara değil. Keza, CHP’yi de anti-Kemalist solcularla aynı karede görmüyorduk şimdiye kadar.
Bu açıdan Erdoğan’ın çeşitli kesimlerde yarattığı yüksek nefret dozuna belki de müteşekkir olmamız gerekiyor. Hayır bloğunun farklı kesimleri, Erdoğan’dan o kadar nefret ediyor ki, diğer karşıtlıkları  ikincil sıraya düştü.
Ülke içinde ve Suriye’de Kürtlere askeri operasyon, yurtdışında AB ülkelerine diplomatik kumpaslı provokasyonlarla, Erdoğan, aklınca MHP tabanını Hayır’dan vazgeçirip Evet’e yöneltecekti. Bu da tutmamışa benzer.
Son 15 yılda yapılan tüm oylama öncesi istatistiklere/anketlere bakıldığında kararsız seçmen kitlesinin hiç bu kadar büyük/kalabalık olmadığını gördük. Erdoğan’ın kazanmaya çalıştığı önemli bir kesim de bu kararsızlar. Kararsız oranının bu kadar yüksek olması normal değil. Çünkü Genel Seçim olsa, bir kesim yurttaşın seçime katılan 10-15 Parti arasında kararsız kalması az çok anlaşılır ve kabul edilebilir bir tutum. Ancak bu kez sadece iki seçenek var: Evet ya da Hayır. Bir önceki referandumda olduğu gibi, sesini yükselten bir Boykot eğilimi/cephesi de yok. Üstelik, Evet ile Hayır öyle birbirine yakın tezler önermiyor. Dolayısıyla kararsızlık için pek müsait bir zemin yok.
Ne var ki, Hayır’cılara yönelik baskı, sindirme, terörist ya da FETÖ’cü suçlamaları, özellikle kamu kesiminde çalışan yurttaşları doğal olarak ürkütmüş olsa gerek. Hayırcılık bugün Türkiye’nin belli sektörlerinde/mecralarında tehlikeli bir tercih. İşini kaybedebilirsin, gözaltına alınabilirsin. Bu nedenle anketlerde bu kesim, soruya, ‘Evet diyeceğim’ ya da ‘Kararsızım’ diye yanıt veriyor.
Evet cenahına bakalım: Kampanya pek sönük. Tüm devlet olanaklarına rağmen, özellikle taşrada mesela koca koca bakanların mitinglerine bile 100-200 kişi ancak gidiyor. Onlar da zaten ya katılmak zorunda olan bürokratlar ya da Parti teşkilatının adamları ile yanına çekebildikleri. Valiler üst düzey bürokratlar, çoğu zaman mecburen ayrıca da 16 Nisan sonrasını pek hesaba katmadan devlet yetkilisi gibi değil parti amigosu gibi davranıyor.
Fikir olarak, siyaseten ne Erdoğan ne de AKP, Evet’i inandırıcı bir şekilde savunabiliyor. Zaten bakın Evet kampanyasının içeriğine, açıktan açığa her zaman net bir şekilde Tek Adamlığı savunamadıkları için esas olarak Hayır cephesine saldırıyor: Hayırcılar terörist, ateist, FETÖ’cü, tembel vs… Yok efendim Almanya ile Hollanda da Hayırcıymış! ABD zaten düşmanmış…
Devlet tüm mekanizmasıyla Evet’i savunduğu için, Hayır bildirisi dağıtan gençleri gözaltına alabiliyor polis. Hayır’ın kurucu babası sayılan HDP’nin eş-başkanları, milletvekilleri, ulusal ve yerel yöneticileri hep içeride. Onlar vakti zamanında ‘Seni Başkan Yaptırmayacağız!’ demişlerdi ya, Erdoğan intikam alıyor. Çünkü hakikaten o seçimde Erdoğan’ı Başkan yaptırmamışlardı. Bugün de, üstelik çok daha geniş ve zengin bir cephe ile Erdoğan’a çok açık bir mesaj veriyorlar: Biz sözümüze sadığız… Seni bu sefer de Başkan yaptırmayacağız!
Egemen AKmedya sakin, kapsayıcı, açıklayıcı bir kampanyanın mümkün olmadığını gördüğünde, saldırıya geçti. Hayırcılara her tür çamur atılıyor. Evet’i savunurken yayınladıkları Erdoğan ve AKP’nin argümanları komik bile değil:
  • Havalimanını kıskandılar!
  • Tek Adam Tek Adam deyip durmayın… Kılıçdaroğlu ille de istiyorsa ikinci bir Cumhurbaşkanı da atarız!
  • Bu hayırcılar tembel… Çalışmak istemedikleri için Hayır diyorlar!
  • Müslümanlığın fıtratında Hayır yoktur!
Meşruluğu yasallığı tartışmalı fonlarla oluşturulan havuz medyasına akıtılan milyarlar pek bir işe yaramıyor. Baksanıza anket yaptıramıyorlar, yapılan anketlerin sonuçlarını yayınlayamıyorlar. Kanunları yönetmelikleri alel acele değiştirip, medyanın oylamada tüm taraflara eşit davranma zorunluluğunu ortadan kaldırdılar. Bu da kâr etmedi.
Medyanın gücü de bir kez daha sınanmış oldu. Medya, ancak toplumsal/siyasal gerçeklere uygun yayın yaptığı zaman özgün bir güç olarak bazı değişimlerde sınırlı da olsa pay sahibi olabilir. Toplumun çoğunluğunun iradesine karşı yalan, asparagas, ajitasyon-propaganda ile iktidarı desteklemek mümkün olmuyor. İzvestia ile Pravda önleyebildi mi Moskova’daki iktidarın devrilmesini?
Erdoğan ya da AKP, son 15 yılda Parlamenter rejim nedeniyle hangi icraatının engellendiğini açıklayamıyor. Oysa ki, Başkanlık rejimini övmek ya da bu rejimin gerekli olduğunu anlatmak ve yurttaşları bu yönde ikna etmek için öncelikle mevcut parlamenter rejimin çıkmazlarını, olumsuzluklarını anlatmak/teşhir etmek gerekiyor. Üstelik, dünyadan örnekler, Başkanlık rejiminin olumsuzluğunu yeteri kadar ortaya koymuşken… Başkanlık rejimi ile yönetilen 25 ülkeden sadece 5’inde demokrasi mevcut!
Bu arada Azerbaycan Devlet Başkanı Aliyev ile Kazakistan Devlet Başkanı Nazarbayev’e Hayır’a verdikleri destek için teşekkür etmemiz gerekir.
Hayır’ın önde gitmesi, Hayırcıların özel olarak bir çaba sarf etmemesine rağmen, Evet saflarını biraz dağıttı. Mesela Evet cephesinde ‘Gizli Hayırcılar’  diye bir suçlama var. AKP’nin eski üst düzey yöneticileri, ağızlarını açıp bir kez bile Evet demediler. MHP ve BBP’de Hayırcı yerel teşkilatlar Parti’den ihraç ediliyor.
Evet’le Hayır’ın yarışı dışında AKP zayıfladıkça içeride birbirini yiyenler artıyor. Az Reisçiler Çok Reisçilerin yuvasını dağıtırken, orta karar Reisçiler de tedirgin Reisçilere tuzak kuruyor.
Sonuç olarak, bunca baskıya, yasağa, yıldırmaya ve yandaş medyanın saldırılarına rağmen Hayır cephesi hala güçlü, hala sağlam. Saray bile kamuoyu araştırmalarını yasaklamışken artık Evet’in herhangi bir hükmü kalmamışa benzer.
Her şey bugünkü gibi giderse, ki zaman azaldıkça Saray’ın yeni hamleleri beklenir, 17 Nisan sabahı sandıktan her şeye rağmen Evet çıkarsa, çoğunluk, oylamanın adil, dürüst ve hilesiz yapılmadığına inanacak.





Cami duvarları bu aralar ıslak
26 mart 2017 - 22:14

Bu günlerde yabancı basında Erdoğan aleyhinde onlarca haber, yorum, yazı yayınlanıyor. Batı hakikaten Türkiye düşmanı mı? Yoksa değer ve standart uyuşmazlığı mı var? Belki de bu 3. köprü ile 3. havalimanı Türkiye’yi zora sokuyor. Türk iktidar perspektifi Batı medyasını nasıl okuyor?
Ragıp DURAN
Memlekette doğru dürüst haber, bilgi, yorum, değerlendirme yayınlayabilen iki üç gazete, radyo, TV ve İnternet sitesi kaldığı için, yabancı basının değer ve işlevi arttı. İktidar medyası, kınamak ya da lanetlemek için yabancı medyanın Türkiye hakkındaki yazılarından zaman zaman söz ediyor. Özet olarak, genellikle çarpıtılmış ya da kasıtlı yanlış çevirilerle. Dil bilip bu yayınları izleyenler, meraklılar, tam metni okuyabiliyor da, muhalefet basınında bile bu haber ve yazıların tam metnini okumak her zaman pek mümkün değil. Bild, Blick ve Washington Post’un geçenlerde Türkçe yayın yaptığını da ekleyelim.
Son zamanlarda ABD Kongresi, Alman istihbaratı ve İngiliz yasama organı, 15 Temmuz Darbe Girişimi konusunda önemli açıklamalar yaptı. TBMM’de özel olarak kurulan Komisyon ya da iktidar ile mümtaz Türk matbuatı aradan 8 ay geçmesine rağmen 15 Temmuz’un özü ve karanlık noktaları konusunda sessizliği korurken, yabancı kaynaklar diplomatik bir dille de olsa önemli bilgiler ve üzerinde durulması gereken kaygıları faş etti. 21. yüzyılda artık hiçbir gerçek uzun süre gizli tutulamıyor. Senin devletin gizlemeye çalışsa da, başka devletler bu sırları ifşa ediyor: ‘Kardeşin duymaz, eloğlu duyar!’
Şimdi önce yakın geçmişe bakalım: 2002-2006 dönemini hatırlayalım ya da arşivlere dalalım. O dönemde New York Times’dan Le Monde’a, Frankfurter Allgemeine Zeitung’dan, Reuters’a, Times’dan El Pais’e kadar Batı dünyasının önde gelen yayın organlarında tam sayfa Erdoğan ve Türkiye haberleri, analizleri, söyleşileri çıkardı. ‘Boğaziçi’nde Sessiz Devrim’, ‘Erdoğan dindar ve demokrat’, ‘AB yolunda Türkiye’, ‘İslami Dünyanın yeni rol modeli’  gibi başlıklar atarlardı. Yani o zamanlar ‘Türk düşmanlığı’  yoktu global medyada. Basın-Yayın Enformasyon Genel Müdürlüğünün bültenlerinde sayfa sayfa tam metin çevirileri yayınlanırdı bu övgü dolu yazıların. Şimdilerde ise, aslında başını kaşıyacak vakti olmaması gereken Dışişleri Bakanlığı, Cumhurbaşkanlığı sözcüsü gibi davranıp Batı medyasında çıkan Erdoğan karşıtı yazıları tekzip etmeye çalışıyor. Çok da etkili oluyor hani…
Batı medyasının Ankara’yı övdüğü dönem galiba Gezi’den sonra tamamen kapandı artık. Kapandığı yetmiyormuş gibi Batı medyası artık Türkiye’de muhalefetin önemli esin kaynaklarından biri haline gelmek üzere.
Belki ‘Batı Medyası’ diye bir genelleme her zaman doğru olmayabilir. Çünkü tüm bu medya organları, farklı ülkelerde, farklı siyasi-ideolojik-kültürel atmosferlerde yayın yapıyor ama yine de onları birleştiren temel bir dizi değer ve standart mevcut. Zaten işte tam da bu nedenle son 3-4 yıldır, adı sanı bilinen Batı medya organlarında, Erdoğan lehine hiç bir değerlendirme-yorum yayınlanmadı.
Ben Paris’te, Londra’da, Amsterdam ve Boston’da gazetecilik yaptım. Fransa’da (CFPJ) ve ABD’de (Harvard-Nieman) medya okullarında tahsil gördüm. Uzun yıllar Türkiye’de yabancı basın muhabiri olarak çalıştım. Meraklı olduğum için de global medyayı izlemeye çalışırım. ‘Türk medyası çok kötü/Batı medyası çok iyi’  gibi anlamsız ve kaba bir tespit yapmayacağım açık.  Batı medyası tüm olumlu yanlarına rağmen, kimi zaman oryantalizm hastalığı bazen başka ideolojik ya da teknik nedenler yüzünden Türkiye’yi izleyip aktarırken rahatsız edici yazılara da yer vermişti.
Ne var ki, Batı kültüründen bihaber, yol yordam ve dil bilmez, bilse de okumaz, okusa da anlamaz (çünkü önyargılı), anlasa da kabul etmez (çünkü milli ve yerli) bir kesim var Türkiye’de. İsim vermeyeyim ama anladınız herhalde kimlerden söz ettiğimi. Bunların bir kısmının kartvizitinde  ‘Prof.Dr’ yazar, bazısı ‘Milletvekili’, bir kaçı ‘Bakan’ (Bullshit!), aralarında çok sayıda Başdanışman var, kimisi de Köşe Yazarı hatta Genel Yayın Yönetmeni! Ortak nitelikleri, sonradan görme iktidarperver olmak. Global medyada ne zaman Saray’ı, AKP’yi eleştiren bir yazı çıksa, haberin/yorumun içeriğine bakmaksızın hemen ‘Siyonist’, ‘Sömürgeci’ hatta ‘Emperyalist’ şimdilerde de  ‘Nazi’ damgasını yapıştırıyor. Bu kesime göre, Türkiye acaip gelişen, büyüyen, kalkınan bir ülkedir ve bu durum da Batı’yı rahatsız etmektedir. Dahası, Batı bizi kıskanmaktadır. Çünkü onların ne 3. köprüsü vardır ne de 3. havaalanı. Bu arada dikkat ettiniz mi, bir süredir Türkiye hava limanlarının iç ve dış hat yolcu salonlarında eskiye oranla olağanüstü bir sessizlik hüküm sürüyor. Kuyruklar filan neredeyse kalkmış. Köprüler de tenha.
Türkiye’de iflasa yaklaştıklarını hissettikleri için cinnet geçiren bu iktidar kliği, Batı medyasının Erdoğan rejimine yönelik eleştirilerini, milliyetçi bir perspektifle hemen ‘Türk düşmanlığı’ olarak algılayıp yansıtıyor. Oysa ki, söz konusu eleştirilerin yazarları arasında bile Türkiye’yi iyi bilen ve seven çok sayıda gazeteci-uzman var. İyi gazetecilik yapmak için, ‘Görev yaptığın ülkeyi seveceksin’ diye bir kural da yok ayrıca.
Türkiye’de görev yapmış bilahare izlenim, düşünce ve anılarını yayınlamış iki parlak meslekdaş mesela, bu kategorinin önemli isimleri: Le Monde’un muhabiri Jean-Pierre Thieck (Mesleki kod adı Michel Farrère-Toprağı bol olsun) ve New York Times muhabiri Stephen Kinzer.
Dogmatik bir şekilde Batı karşıtlığı yapan kesim, eskimiş ve ayyuka çıkmış, Batılı ırkçıların teması olan Haçlı/Hilal kapışmasını ön plana çıkararak, bir yandan milliyetçi bir yandan da dinci bir söyleme sığınarak mağdurları da oynamaya çalışıyor. Oysa ki somut duruma baktığımızda, yani mesela ekonomik göstergeler ya da insani kalkınma endeksi incelendiğinde, bu kiralık hatta satılık kalemlerin iddialarının tümünün yalan/yanlış olduğunu görüyoruz. Ne Türkiye kalkınıyor (Quo Vadis Dollar?) ne de Batı, Türkiye’yi kıskanıyor. Batı, Türkiye’nin nesini kıskanacak ki?   Ay sonunu getiremeyen memurunu mu? İnşaatlarda canını yitiren işçilerini mi? Babasından, kocasından, abisinden, başka erkeklerden fiziki ve sembolik şiddet gören kadınlarını mı? Üniversitelerden ihraç edilen akademisyenlerini mi? Yoksa hapisteki gazetecilerini mi? Yerle bir edilen Kürt il ve ilçelerini mi?
Medya ile sınırlı tutayım gözlemlerimi: Bugün Türkiye’de egemen medyada köşe yazarı, Genel Yayın Yönetmeni, gazeteci, yazar ya da uzman filan diye geçinenlerin ezici çoğunluğu, Batı’nın ciddi bir gazetesinde ‘Office Boy’ ya da ‘Copyboy’ (Müstahdem ya da getir-götürcü) olarak bile istihdam edilmez.
Batı’nın önemli gazetelerine (NY Times, Washington Post, Spiegel…vs…) ya da kamu yayıncılığı yapan radyo ve televizyonlarına (BBC, NPR, France-İnter…vs…) baktığımızda bu kurumlar, gazetecilik dışında sinai, mali, ticari başka işlerle uğraşmıyor. Sadece gazetecilik/habercilik yapıyor. Kendi devletleri ya da Türk devleti ile organik bir çıkar ilişkisi içinde değiller. Kamu ihalelerine filan girmiyorlar. İktidar aleyhine haber yaparsam gazetem-televizyonum kapatılır, muhabirim-yazarım hapse atılır gibi kaygıları yok.  Ya da reklamlarım kesilir diye düşünmüyorlar.
Batı’da medyada her şeye rağmen ve özellikle Türkiye ile kıyaslandığında, bugün hala ‘Editorial Independence’ tabir edilen yazı işlerinde yayın politikasının saptanmasında gazete yönetiminin bağımsızlığı/özerkliği mevcut. Yani gazete yönetimi, kendilerine göre haber değeri olan olguları, hükümetin, devletin, gazete dışı tüm odakların hatta gazete sahipliğinin çıkarları ve reklam politikası ile çelişse bile, büyük sorun çıkmadan yayınlayabiliyor. Bir eski, bir de yeni örnek:
Thatcher zamanında BBC, Falkland/Malvinas savaşı (1982) döneminde, İngiliz ordusunun baskılarına rağmen çatışmaları mümkün olduğunca yansız bir şekilde aktarmıştı.
Son günlerde, Fox ile bir kaç küçük medya organı dışında, neredeyse tüm Amerikan medyası, Beyaz Saray’ın yasaklarına rağmen, Trump’ın  mülteci karşıtı ve basın özgürlüğü düşmanı  politikalarına karşı dimdik ayakta durdu.
Bizdeki robot gazeteciler ise, Saray henüz Trump’a yönelik bir tek söz etmemiş olduğu için, soğukkanlı bir şekilde sessizliğini koruyor. ‘Copy-paste’ butonu hizmet dışı.
Batı dünyasında gazetecilik okullarının kalitesi ile sendikanın varlığı da, profesyonel yani bağımsız/özerk ve iyi gazeteciliğin önemli güvenceleri.
‘Bir olay olunca önce resmi makamların görüşünü alacaksınız’, ‘Devletin çıkarları söz konusu olduğunda haberin mutlaka bu çıkarlara uygun olması gerekir’, ‘Atatürk İlke ve İnkılâplarını aklınızdan çıkarmayın’, ‘Yüzde 99’u Müslüman olan memleketimizde dini geleneklere, ahlaki ilkelere riayet esastır’ gibi safsatalar bizim bir çok İletişim Fakültesinde ideolojik formasyonun vazgeçilmez sloganlarıdır. Gazeteci adayları, gerçeği araştırmaya ve yazmaya değil,  resmi ideoloji doğrultusunda yayın yapmaya özendirilir. Batı’daki gazetecilik okullarında bunlar komedi malzemesi.
Bizde yüksek tepelerden gelen bir telefonla, Ahmet ya da Ayşe işten atıldığı hatta kodese gönderildiği gibi, bir başka telefonla Hüseyin’le Fatma da bir anda köşe yazarı olabiliyor. Bizde Saray iktidarı kaybettiğinde, gazetecilik kimliğini anında yitirecek onlarca insan var. Batı’da, sendikanın onayı olmadan bir gazeteciyi işten atmak da, başka bir görev ya da makama atamak da pek mümkün değil. Son yıllarda, ekonomik baskılar nedeniyle, Batı’da da sendikalizmin zayıfladığını üzülerek saptamak gerek.
Türkiye’de bugün gazetecilik, çoğunlukla yerleşik düzeni ve iktidarı savunmak ve desteklemek için icra edilen bir uğraş haline geldi. Batı’da da bazı medya cenahlarında bu eğilim var ama orada gazetecilik, kamuyu, insanları doğru bilgilendirip aktif birer yurttaş haline getirebilmek amacını güdüyor hala.
Batı’da profesyonel gazetecilerin ve bilinçli yurttaşların sayesinde, bu meslek, ciddi gazetelerde, bir dizi ilke yani standartlara uyularak yapılıyor. Bizde ise yurttaş kesiminde medya okur-yazarlığının yeteri kadar güçlü olmayışı, işverenlerin iktidara bağımlı olması, medya çalışanlarının mesleki kalitesinin pek yüksek olmaması ve nihayet sendikal örgütlenmenin güçsüz olması nedeniyle, meslek, ilke ve standartlardan yoksun bir şekilde uygulanıyor.
Kısacası, Türkiye’deki iktidar sahipleri, Batı medyasını bizdeki yandaş medya gibi çalışır sanıyor. Oysa ki, Batı medyası, günlük/kısa vadeli/siyasi ya da ekonomik çıkarlar temelinde değil, değerler ve standartlar temelinde yayıncılık yapıyor. Onların bu değer ve standartları bugünkü Türk yönetiminin değer ve standartlarıyla tamamen tenakuz halinde. Almanya’ya ve Hollanda’ya ‘Nazi’ diyen, gaz odalarından söz eden, ‘Batı’da demokrasi yok’ gibi inciler saçan bir yönetimi kim ciddiye alır ki?  Şark kurnazlığı ile komplo kuran, yetkisi varmış gibi İslamiyet adına konuşup IŞİD’le birlikte İslamophobie’yi besleyip teşvik eden bir yönetimin, Avrupa’yı tehdit eden söylem ve şantajlarının Ankara açısından olumlu karşılık bulması söz konusu değil.
Yandaş basın acaba neden bu aralar yeniden darbe tehlikesinden söz etmeye başladı?  17-25 Aralık da darbe girişimiydi değil mi?



Referandumda Avrupa’daki Türkiyeliler
29 mart 2017 - 22:03

Evet-Hayır kamplaşması Avrupa’da Türkiye’dekinden biraz farklı. Mesele partiler arasında tercih olmadığı için, eski Evetçilerden kararsızlara hatta Hayırcılara kitlesel geçişler sözkonusu. Sonuç ne olursa olsun, şimdiden 16 Nisan sonrası tasarlanıyor.
 Ragıp DURAN

Artı TV’nin  nöbetçi sunucusu kimliğimle 3-4 gündür Köln’deyim. Gerek ekranda ağırladığımız konuklar gerekse yolda lokantada rastgelip muhabbet ettiğimiz Türkiyeliler,  kaçınılmaz olarak varsa yoksa referandumu tartışıyor, konuşuyor.
  • Erdoğan’ın kışkırttığı diplomatik krizler bizi zor durumda bırakıyor…
  • Nasıl?
  • E biz yıllardır burada yaşıyoruz. Büyük bir kısmımız aynı zamanda Alman vatandaşı. Bizim işimiz gücümüz burası. Çocuklarımız burada okullara gidiyor, burada çalışıyor
  • Peki…
  • E şimdi bizim Alman arkadaşlarımız bize garip garip bakmaya başladı. Çifte vatandaşlığın sona erdirilmesini isteyenler artıyor. Bu ‘Nazi’ sözleri burada vahim sonuçlara yol açabilir.
Çifte pasaportlu bir iş adamı dertli:
–     Bu Erdoğan’ın dilini tutması gerek. Almanya bizim en büyük ticari partnerimiz. Türk sanayinin ham maddesi, yedek parçası, lisansı, brövesi neredeyse üretim için gerekli olan malzemenin yüzde 80’i-90’ı buradan, özel olarak Almanya’dan, genel olarak Avrupa’dan  gidiyor. Almanya, Türkiye’yi kaybederse pek etkilenmez de, Türk iş dünyası Almanya’yı kaybederse bizim bütün sanayi çöker. Bence 16 Nisan’dan sonra Erdoğan, tıpkı Putin ve İsrail’e yaptığı gibi, Almanlardan da özür dilemek zorunda kalacak. Yani bir şekilde ilişkileri tamir etmek şart!
Avrupa’da son iki oylamada AKP birinci, HDP ikinci, CHP üçüncü parti çıkmış. MHP de dördüncü.
–     Son gelişmeler sonucu, benim yakın çevremde, iş yerimde, eskiden beri AKP’ye oy veren arkadaşların çoğu açıkçası sıkıntılı. Gözü kapalı Evet demiyorlar. Çoğu, kararsızım diyor, az bir kısmı ise açık açık Hayır diyor. MHP’ye sempati duyanlar, Türkiye’dekilerden farklı
–     Nasıl farklı?
–     Benim tanıdığım MHPlilerin çoğunluğu Evetçi… Üstelik Devlet Bahçeli’den memnun olmadıklarını da söylüyorlar. Artık gizli saklı da olsa Reisçi olmuş durumdalar.
–     Neden acaba?
–     Galiba burada yani Alman ırkçılarının saldırılarından çekiniyorlar. Erdoğan’ın milliyetçi söylemleri bu kesimde etkili olmuşa benziyor. Neyse ki bu kesim öyle çok geniş, büyük bir nufusa sahip değil…
Hayırcılar cephesindeki duruma gelince, Türkiye’den farklı olarak ‘Biz burada Türk ya da Alman makamlarından herhangi bir baskı filan görmüyoruz. Burası demokratik bir ülke. Kimse kimsenin siyasi tercihlerine öyle gözaltıyla, hakaretle, baskıyla karşılık vermiyor.’ Görüşü yaygın.
Hayırcıların bir başka kazancı da şu:
–     Bu kez parti seçimi olmadığı için çok geniş bir cephe kendiliğinden kuruldu. Kürtlerden Alevilere, CHPlilerden demokrat Müslümanlara ve tabi ki solun bütün renkleri Hayır cephesinde. Kendi aramızda gayet iyi anlaşıyoruz. Kimi AKPli ve MHPlilerle bile çok güzel sohbetler, dahası ortak işler yaptık. İlginçtir bu Hayır kampanyası sayesinde, şimdiye kadar Türkiye politikasıyla ilgilenmeyen çok sayıda insan, bilhassa gençler,  bu sefer aktif bir şekilde kampanyaya katılıyor. Politize oldular. Bir nokta daha: Biz şimdiden 16 Nisan sonrası için de siyaset geliştirmeye başladık. Bu Hayır koalisyonunu, herhangi bir partinin resmi önderliği olmadan sürdürmeyi planlıyoruz.
Tahminler, beklentiler…
AKP cenahında, Hayırcıların çoşkusu, heyecanı ve fedakar çalışması yok. Partiler bazında AKP Avrupa’da en çok oy alan Parti ama bu sefer, Parti yok, Evet-Hayır var. E AKP ile MHP’nin oylarını toplasan bile, Avrupa’da ve galiba Türkiye’de de CHP-HDP ile MHP tabanının oylarından az. Dolayısıyla bu sefer Avrupa’dan Hayır’ın önde çıkma ihtimali  yüksek.
Kutuplaşma, konuştuğum neredeyse herkesin en büyük sıkıntısı.
–     Evetçi Hayırcı diye bölünmek hoş değil… Zaten Türk-Kürt diye, dindar-laik diye, yok efendim Sünni-Alevi diye ayrıştırma çabaları var.
–     Evet ama bu işleri Erdoğan körüklüyor…
–     Paris’te amcam var. Bana dün dedi ki: ‘‘Artık yeni tanıdığım bir Fransızla konuşurken, ‘Ben Türküm ama Erdoğancı değilim’ diyorum’’.
Avrupa’da oy verme işlemi, her zaman çok da ‘nötr’ olmayan mekanlarda yapılsa da, Türk resmi makamları bu kez seçmenler için bir dizi kolaylık sağlamış. Mesela oy kullanma süresi 15 gün. Üstelik, yurtdışında yaşayan ve kayıtlı seçmenler, sadece kayıtlı oldukları illerde değil, yurtdışındaki herhangi bir sandıkta oy kullanabiliyorlar. Resmi talimat uyarınca konsolosluklar, Cumartesi Pazar ve hafta içi günlerde gece geç saatlerde açık tutulacak.
Genel siyasi ortam, yerel nedenler ve başka sebeplerle bu kez katılımın yüksek olması öngörülüyor. Sandık güvenliği konusunda ise Avrupa’daki Türkiyeli seçmenlerin hepsinin gönlü pek ferah değil.
–     Biz sabah gidip oyumuzu kullandık. Ama gece o oy sandıkları nerede nasıl korunuyor bilmiyoruz!




Amatör Bir Anchorman’in notları…
03 nisan 2017 - 22:01

Göğsünde mikrofon, kulağında kulaklık, apaydınlık stüdyoda kameraların karşısındasın: ‘Hocam, kamera ikideyiz, şimdi telefon konuğunu alıyoruz…’. 6 günlük haber sunuculuğu macerasından kareler…
Ragıp DURAN
27 Mart- 1 Nisan haftasında, Artı Gerçek internet sitesinin kardeş kuruluşu Artı TV’de, 6 gün boyunca akşam ana haber bülteninde Nöbetçi Sunuculuk yaptım.
Meslek hayatımın çok büyük bir bölümü yazılı basında geçti, yaklaşık dört yıl Londra’da BBC’de radyoculuk yapmıştım. Istanbul’da IMC TV’nin kuruluş çalışmalarına katılmıştım. Televizyon haberciliği konusunda teorik bilgim biraz vardı ama televizyon haber sunuculuğu konusunda hiçbir pratiğim, tecrübem yoktu.
Büyük fedakarlık ve olağanüstü emekle çok kısa süre içinde kurulmuş olan Artı TV ile dayanışma kampanyası çerçevesinde girdim stüdyoya geçtim kameraların karşısına!
Bir kere gördüm ve anladım ki, televizyonculuk, yazılı basın ve radyo haberciliğine kıyasla çok daha zor ve karmaşık bir uğraş. Çünkü çok daha fazla aktör ve boyut işin içine giriyor, teknolojik kısıtlamalar var ve mutlaka çok kolektif çalışmak gerekiyor.
Artı TV’de, çoğu televizyonculuğa yeni başlamış ama parlak, çalışkan genç arkadaşlar var. Birbirlerini bile henüz yeni tanıyorlar. Ama yöneticileri ve tecrübeli birkaç televizyoncu sayesinde, 17 Mart’ta başlayan test yayınlarda pişiyorlar.
Stüdyoda kameraların karşısına geçtiğinizde, göğsünüzde mikrofon, kulağınızda kulaklık olunca, daha önce yaptığınız hazırlıklar da iyi gitmişse, rejiye güveniyorsunuz ve yayın su gibi akıp gidiyor. Telaşa, heyecana, paniğe gerek yok. Telefon bağlantıları ya da stüdyo konukları konusunda, teknik sorun çıkmazsa, muhatabınız da zamanı iyi ayarlayıp, söyleyeceğini iyi bir şekilde söylüyorsa haber bülteni zenginleşiyor.
Geçmişte, haber sunucuları konusunda, ABD’de Walter Cronkite, Fransa’da Joseph Pasteur ve PPDA, İngiltere’de Sir Alastair Burnet ve Türkiye’de Mesut Mercan, Jülide Gülizar, Ali Kırca, Banu Güven gibi rol modelleri hatırlıyorum. Onları çeşitli vesilelerle derslerimde, yazılarımda anmıştım. Bu anchorman ve anchorwoman’ların çalışma koşulları, stilleri, başarıları, özellikleri konusunda bir belleğim vardı. Ama iş teoriyle olmuyor. Geçen hafta en çok, 1983-87 döneminde BBC Türkçe Servisinde kazandığım tecrübe yardımcı oldu. Haber bülteninin hazırlanışı, lead-in ve lead-out’lar (TV’de ‘Kam Spiker’  denen haberin girişi ve çıkışı) dublaj, reji ile birlikte çalışma aşamalarında daha rahat hissettim kendimi.
Artı TV’nin bir ihtimal dışarıdan görünmeyen, bilinmeyen çok önemli bir özelliği var: Bu kanalda çalışan herkes idealist, solcu, nazik, saygılı ve kendisini iyi yetiştirmeye adamış gençler. Hepsi ‘Biz bu televizyonu çok seviyoruz’ diyor. Kendi aralarında çok güzel bir dayanışma, yardımlaşma var. Artı TV’de anlamsız, yıldızlaşma rekabeti yok. Oysa bizim TV kanallarında herkes birbirinin gözünü oymaya, koltuğunu elinden almaya çalışır. Artı TV’de ise koltuk zaten yok, hiyerarşi çok gevşek, herkes neredeyse her işi yapıyor. Mesela bir editör arkadaş, Perşembe günü, ‘Hocam ekranda masadaki bardakların altındaki beyaz peçeteler güzel görünmüyor. Ne yapalım? Ben bardakaltı almayı düşünüyorum ne dersiniz?’ diye sordu. En tecrübeli arkadaşa, dekorla ilgilenen arkadaşa, renk ve estetik konusunda tercihini sorup onun söyledikleri doğrultusunda bardakaltı alınabileceğini söyledim. Baktım Cuma günü, o arkadaş kendi cebinden, gitmiş dükkandan en uygun, en güzel bardakaltını almış. Şimdi Türkiye’de hangi kanalda kim böyle bir şey yapar?
‘En iyi gazeteci, -yazılı basın, radyo, TV ya da İnternet’de-, adres defteri en kalın olan gazetecidir’  derler. Yani gazetecinin çevresi, network’ü geniş olmalı. Artı TV’de başta Celal Başlangıç olmak üzere, 30-40 yıllık güven verici gazeteciliğin meyvesi olan geniş/zengin bir adres listesi var. Herhangi bir konuda o konunun uzmanına hemen ulaşılıyor. Ya da stüdyo konuğu olarak davet ediliyor. Mesela sadece ben, Cuma ve Cumartesi günleri, aralarında bir CHP Genel Başkanı yardımcısı, bir HDP milletvekili, bir Avusturya milletvekili, iki yerel siyasetçi ve en az üç önemli yazar olmak üzere birçok şahsiyeti stüdyo konuğu olarak ağırladım ya da telefonla bağlandım.
Bizim Diyarbakır’dan Bingöl’den Çanakkale’den Kadıköy’den tanıdıklarımız, eşimiz-dostumuz, henüz 1 saniye bile reklam yapmamışken, Artı TV’yi uydudan ya da İnternet’ten izlediklerini söyledi: ‘Türkiye’de izlenecek başka kanal yok ki!’.
Oysa ki Artı TV henüz test yayında. Saymaya kalksam o kadar çok eksiği var ki… Ama 16 Nisan referandumu önce sesi çıkamayanlara mikrofon uzatalım, ekranları açalım demek zorunda kaldığımız için, uzun, ayrıntılı, derin bir hazırlık yapamadan test yayına başlamak mecburiyetinde kaldık.
Artı TV kendisini esas olarak iyi haberciliğe, iyi gazeteciliğe adamış bir kanal. ’Biz herhangi bir siyasi kutbun yayın organı değiliz, sadece Hayır cephesinin sözcüsü de değiliz. 16 Nisan’dan sonra da Doğru Haber/ Zengin Yorum şiarı ile yola devam edeceğiz.’ Önemli bir saptama.
Artı Gerçek sitesi, ‘Büyük bir Şemsiye’ olarak yayına başladı. Demokrat Müslümanlardan Solculara, Liberallerden Sosyal-demokratlara, Kürtlerden Ermenilere… Barış ve demokrasi yanlısı herkesin haber ve yorum sitesi olmaya soyundu. Artı TV de aynı yolda…
Başkası olsa saatlerce reklamını yapardı, Artı TV’deki arkadaşlar ise, anladığım kadarıyla bir taraftan tevazudan bir taraftan da işten başlarını kaşıyacak zamanları olmadığı için pek yansıtmadılar: Kanala her gün en az bir yabancı TV kanalı, radyocu ya da yazılı basın mensubu gelip yöneticilerle, çalışanlarla söyleşiler yapıp sonra da haber yayınlıyorlar. Danimarka devlet kanalı bile gelmiş. Ben bile 6 günde iki televizyon bir radyo istasyonu bir de İnternet sitesi ile görüştüm. Avrupalı meslekdaşlar, Türkiye’deki düşünce, ifade ve basın özgürlüğü ile yakından ilgileniyor. Hepsi de Erdoğan’a hayran!
Artı TV yeni, önemli, değerli bir girişim. Daha çok eksiği var. Önünde uzun bir yol görünüyor. Zaman içinde eksikliklerini giderecek. Türkiye’de yurttaşların haber alma hakkını, bilgi ve zengin yoruma ulaşma hakkını sağlamaya çalışacak. Tüm iktidar odaklarına eşit uzaklıkta duracak. Tüm muhalefet odaklarının görüşlerini yansıtacak. İktidarın, egemenlerin, güçlülerin, zenginlerin değil mülksüzlerin, ezilenlerin, sessizlerin, yoksulların, dışlananların sesi olmaya çalışacak.
Yolu açık olsun…


Birey-Sürü / İsyan-Biat
05 nisan 2017 - 22:01

Muasır medeniyet nedir? Bilen var mı? Kendini çobana benzetip, rakibine ‘İki keçiyi güdemezsin’ diyen bir yönetici var. ‘Yersen’ diye cevap veren Başbakanın,  ‘Bullshit’ diye konuşan Hariciye Bakanın varsa… Daha da vahimi, kefen giyinip havaalanına lider karşılamaya gidenlerle, liderin mabadında kıl olmak isteğini haykıranlar… Heil…! 
Ragıp DURAN
16 Nisan referandumu, her ne kadar Cumhuriyet tarihinin herhalde en önemli dönemeci olarak kayda geçecekse de, Erdoğan, AKP, Kılıçdaroğlu, yandaş medya filan… bunların hepsi fani, yani geçici ve yüzeysel olgular, kavramlar.
Aslında 1071’den bu yana geçiş dönemi yaşıyoruz ya da yaşamaya çalışıyoruz da bir türlü geçemiyoruz. Belki de 1923’de bir basamak atladık ama yine de geçemedik. Nereye geçmek istediğimiz de meçhul. Ya da herkes aynı mekana geçmek niyetinde değil.
Orta Asya’dan Batı’ya doğru, sel felaketi, elektrik kesintisi, emlak fiyatlarının artması gibi nedenlerle göçmek zorunda kalan ecdadımız, at sırtında bir elinde kılıç, dıgıdık dıgıdık buralara hatta Viyana’ya kadar gelmişti. Ne var ki Ece Ayhan’ın dediği gibi bir türlü attan inemediler. (Biri düştü de öyle inmiş oldu). Bir türlü fetih, talan, yağma hastalığından kurtulamadı. ‘Bak indir o bayrağı, yoksa oraya gelirsem fena yaparım haa!’.
Yakın zamana kadar Kayseri Erciyes Üniversitesinde anlı şanlı bir profesör grubu vardı, ‘Kürt Türkleri‘ diye bir alt kavim icad etmişlerdi. Neymiş, Orhun Yazıtlarının birinde ‘Ben Kürt Beyi…‘ yazıyormuş. Bir teori kurup kitaplar bile yayınlamışlardı. Kürtlerin özü Orta Asya Türkleriymiş… O Orhun Yazıtlarındaki ibare doğruysa, 1990’larda bir Kürt turist yazmıştır belki de… Tarihe katkı olsun diye.
Farkında değiller. Siz steplerde at koştururken, yerliler Hewler’de (Erbil) belki de dünya tarihinin ilk kentini kurmuşlardı. Kentsel dönüşüm merakı buna bir tepki olmasın?
Herkesin tarihi kendine… Toplum dediğin bireylerin toplamından oluşmuyor. Egemen her yere damgasını vuruyor. Azınlık-çoğunluk dinlemiyor.
Ben de ilk kez, Mekteb-i Sultani’de  7. ya da 8. sınıfta  André Gide’in bir romanında geçen ünlü ‘Familles je vous hais!‘ (Anneler-Babalar, sizden nefret ediyorum!) cümlesini okuyup anlamaya çalıştığımda biraz affalamıştım. Çünkü temiz aile çocuğu, orta-üst sınıf bürokratın oğlu, annesini babasını amcasını halasını severdi. Ne bu nefret? Neden? Nasıl?
Çok sonraları yine Ece Ayhan bir söyleşide şöyle demişti:  “Öğretmenleri sevmem. Çocukları sınıfta bırakırlar. Düzenle şu ya da bu şekilde uyuşmadır bu” . Gide’in ailesinden ve Ayhan’ın  öğretmenlerinden sonra Ayhan bir de babaları özel olarak çıkarmıştı meşum sahneye:
Gerçeklikte, ‘baba’lar, ‘baba’ kavramı sonunda öldürülmek içindir de… Ben bugün 1985’de kursaydım şöyle kurardım o dizeyi: ‘Babalar babalıktan sessizce çekilmesini bilmelidir abiler”.
Zaman geçtikçe kavramların içi doluyordu belleğimde, zihnimde. Lise son sınıfta (1973), ben maalesef yetişemedim, emekli olmuştu galiba, felsefe hocası Père Dubois idi. Adam Vatikan’ın Türkiye’deki en üst rütbeli yetkilisi. Ayin filan yönetiyor. Papazların papazı konumunda. İlk derse girdiğinde, ilk söylediği ‘Eğer Tanrı varsa…‘ cümlesi olurmuş. Büyüklerimiz anlatırdı. Öğrencilerinden Prof. Niyazi Öktem’in Dubois kitabında da ayrıntısı vardır. Takma adı ‘Allahsız Papaz’ idi.
Aile, baba, Tanrı derken, 1974’den itibaren Fransa’da üniversite öğrencisi olarak Léo Ferré, Georges Brassens, Jacques Brel, Renaud gibi anarşist/anarşizan şarkıcıların chansonlarından çok şey öğrendim. (Ey Göklerdeki Tanrı Baba/Biz burada iyiyiz/Sen de orada kal! François Villon). Bunların üstüne bir de Foucault cilası çekince, bir sürü olgu, kelime ve kavram daha net anlaşılır oldu: İktidar kötüdür!
Evet bizde de Şeyh Bedrettin, Kaygusuz Abdal, Pir Sultan vardır da, Fransa’da 1789, 1791, 1830, 1848, 1871 ve nihayet 1968’de neler olup bittiğini okuyup az çok öğrenince, başka bir sürü şey yaşayıp anlayınca, birey nedir koyun nedir farkını görüyor insan:
Koyun biat eder, birey isyan eder.

Söylemin nezaketine ve tiynetine bakın!
10 nisan 2017 - 00:16

İktidarın Titanic’inden son karelere benziyor manzara. Üstelik orkestra filan da yok…Panik, kızgınlık, hışım, hakaret… Eski dostlar düşman olmuş.
TARİHE UTANÇ DİYE GEÇECEK İKİ ADAM
Başlığının altında
‘Her şey bittiğinde düşmanlarımızın yaptığı değil sizin sessizliğiniz hatırlanacak’
spotu var. Fotografta eski Cumhurbaşkanı Abdullah Gül ve eski Başbakan Ahmet Davutoğlu mevcut.
‘İslamcı eziklerin, AKP’li fırıldakların, Asuman’ların, Siyaset hırsızlarının’
FİKİR KEVAŞELERİNE BENZEME SORUNU
Başlığı altında Karar gazetesinden altı yazarın fotoğrafları var:
Mustafa Karaalioğlu, Mehmet Ocaktan, EtyenMahçupyan, Yusuf Ziya Cömert, Prof. Mensur Akgün ve Hakan Albayrak. Asuman’ı çıkaramadım!
Bir başka manşet:
BU KİBİR SENİ BİTİRDİ ZANGOÇ KILIKLI FİLOZOF!
AltındaYeni Şafak yazarı Yusuf Kaplan’ın bir fotoğrafı var. Yanında da Bakan Çağatay Kılıç.
Anadolu Ajansı eski Genel Müdürü Kemal Öztürk’ün fotoğrafının altbaşlığı şöyle:
KOLTUK YOKSA ‘EVET’İ SİZE HARAM EDERİM
Bir başka üst başlık:
Müstemleke kafalı fırıldaklar
UŞAKLIĞI ABARTTILAR
Başlığı altında Mehmet Ocaktan ile Kabataşlı Elif Çakır’ın fotoğraflarına yer verilmiş.
Bunları bir internet sitesinde gördüm. İlk başta iktidar karşıtı bir site sanıyorsunuz. Sitenin sahibi ve yöneticilerini açıklayan bir künye yok. Biraz ‘Sözcü’, biraz ‘OdaTv’ uslubunda çoğu zaman hakarethamis saldırılar var adı geçen kişilere. Sitede övgü alan yazarlar da var: Haşmet Babaoğlu, Hilal Kaplan, Cem Küçük, Salih Tuna…
Kendi çaplarında mizah da yapmışlar: Mesela Abdullah Gül’e ‘Gülizabeth’ diyorlar. Bülent Arınç ise ‘Manisalı Lawrence’!
Bu sitenin saldırı yelpazesi çok geniş: Gül ve Davutoğlu’nun yanısıra, Karar gazetesi yazarlarından başka, Nevzat Çiçek, Çirkef Taşkoyan kod adlı Ahmet Taşgetiren, Yıldıray Oğur...vs… Bu arada salvolardan Soner Yaçın’la Aslı Aydıntaşbaş da hissesini almış. Onları da iktidara yakın kesimden görüyorlar anlaşılan.
İktidar partisi ve Saray içinde çatlaklar, kırılmalar, iç kapışmalar olduğunu biliyorduk. Beştepe kaynaklı ‘acaip ilişkiler’, ‘Fişi çektim’, ya da ‘Biz AKPli değiliz Reisçiyiz’ şeklinde ibareler dolaşıyordu etrafta. Bu doğal bir gelişme. Hele iktidar zayıfladıkça, pot kırdıkça, sorunları çözemedikçe, çuvalladıkça, yukarıdakiler birbirlerini suçlamaya ağırlık verecek. Sonra gemiyi yavaş yavaş ya da çok hızlı bir şekilde terkedecekler…
Ne var ki, ben Maocu ekolden geldiğim için, bizim eskiden ‘Halk içindeki çelişkiler’ dediğimiz ihtilafların bu denli saldırgan bir uslupla ele alındığını görmemiştim. Bu da doğal. Çünkü söz konusu olan ‘Halk içindeki çelişki’ filan değil, düpedüz iktidar içi çelişkiler, çıkar çatışması. Yani biz uzaktan baktığımızda, kolayca ‘Yiyin birbirinizi’ diyebileceğimiz kıvamda bir ihtilaf dizisi.
Ayrıntılara girince anlıyoruz ki, mesele basit bir Erdoğan-Gül ya da Erdoğan-Davutoğlu anlaşmazlığı değil. Eleştiriye tahammülü olmayan mutlak iktidarperverlerle hafif farklı düşünenlerin bir çatışması sanki.
Çatışmanın şiddeti, benimsenen usluptan anlıyoruz ki, pek yoğun ve derin. Bu durum aslında, o kesimde, sona yaklaşıldığının açık bir işareti. Baksanıza, ‘Her şey bittiğinde…’ gibi bir ibare bile kullanıyorlar.
Saray açısından en tehlikeli resmi düşman FETÖ. Çünkü eski müttefikleri. Ortak geçmişlerinin girdisini-çıktısını biliyorlar. Kirli işlerin bir kısmını 17-25 Aralık’ta ortaya dökmüşlerdi.
Saray’ın en çok çekindiği ikinci bir kesim de, işte bu internet sitesinin mağdurları. Çünkü onlar da daha yakın zamana kadar iktidarın bir parçası idiler. Yani kendi içlerinden çıktılar. Dolayısıyla eski dönemin suç ortakları, bugün ise eski suçları teşhir edebilecek bir grup konumunda.
‘Tek Adamlığın sonu Yalnız Adamlıktır’ ilkesi herhalde bunlar için de geçerli olacak. Çünkü bunlar herkesten yüzde 100 biat istiyor ve en küçük hatta fuzuli bir tafsilatta bile herkesin kendileri gibi düşünmelerini ve tavır takınmalarını talep ediyor. Öyle davranmayanları mitralyöz ateşine tutuyorlar. Böyle giderse, bir gün cenk sahsında tek başına kalacaklar.
Tek Adam uzunca bir zamandır kendi içindetutarlı olmayı terketti. Bir gün söylediğini ertesi gün tekzip ediyor. Bir gün arslan gibi kükrüyor, ertesi gün aynı muhatabı karşısında süt dökmüş kedi…Dolayısıyla yüzde yüz biatçıların işi de zor.
Bir de bunlar terbiyesiz. Bu da doğal. İktidar söylemi, tepeden bakan, küstah bir söylem olur genellikle. Hele bizim buralarda.
Yakın bir zamana kadar aynı gazetede çalışan, aynı iktidara/partiye/ideale hizmet eden insanlar bugün eski arkadaşlarına ‘Kevaşe’, ‘Fırıldak’, ‘Zangoç’, ‘İslamcı Ezik’, ‘Gevşek ağızlı terbiyesiz’, ‘Çirkef’, ‘Uşak’…diye hakaret ediyor. Eski Cumhurbaşkanı,Gülizabeth, ‘Parti’nin ağabeyisi, vicdanı’ Bülent Arınç, ‘Lawrence’oluyor.
Bir-iki küçük çıkış dışında, hakaret ve saldırıyauğrayan kesimin tepkilerine pek rastlayamadım. Onlar şimdilik ya alttan alıyor ya da bu saldırıları kaale almıyor. Doğru tutum… Ayrıca, açıktan kavga, her iki kesimin ortaklaşa savunduğu değerlere/politikalara zarar verir, diye düşünüyorlardır belki de. Ancak, bugün hakarete uğrayanlar yarın iktidara ortak olursa, bu saldırganların burunlarından fitil fitil getireceklerinden eminim. Tabi, dünün saldırganları hala insan içine çıkabilecek durumda iseler… Mesele artık ufak tefek ayrıntılar boyutunu çoktan aşmış durumda.
Baksanıza açık açık ‘düşmanlarımız’ diyorlar.
Geçmişte ve normal koşullarda bir araya gelmesi sözkonusu olmayan HDPlilerle MHP tabanı, anti-Kemalist solcularla CHPliler, liberallerle demokrat Müslümanlar HAYIR cephesinde çok hoş ve uyumlu bir şekilde bir araya gelip, renkli, yaratıcı, eğlendirici bir kampanya yaptı.Thankyou Erdoğan! Saray, ilk başta bu cephenin bu kadar farklı unsurlardan oluşmasını fırsat bilerek, bloğu parçalayabileceğine inanmıştı, HAYIR cephesine fitne sokabileceğini sanıyordu. Denediler, olmadı. Mesela HAYIR cenahında ‘Gizli Evetçiler’ diye bir kavram bile yok. EVETcephesine bakıyoruz, o oooo…’Gizli Hayırcı’lardan geçilmiyor.
HAYIR’ın önemli kozlarından biri de bu!