14 Haziran 2016 Salı

ÜÇ SOYKIRIM

1937-38 Dersim Hadisesini
Dönemin Türk Gazeteleri Nasıl Aktardı? (*)

·      1915, 1937-38 ve bugün yaşadığımız Cizre, Silopi, Gever, Sur katliamları aynı devlet zincirinin halkaları. Türkiye’de bu dönemlerin matbuatı, basını ve medyası, bu üç felaketi de aynı resmi bakış açısıyla izledi ve aktardı. 

Merhaba,

Bizden önce burada konuşan Cizreli kadınlar aslında her şeyi çok açık bir şekilde anlattılar. Söylenmesi gereken her şeyi söylediler. Neyse ki oturum başkanı bir ara verdi de, biraz olsun kendimize geldik. Çünkü bu trajik konuşmalardan sonra bizim, hepimizin nutku tutuldu. Çoğumuz öfkeden gözyaşlarımızı tutamadık.

Cizreli kadınlara da helal olsun! Oğulları eşleri katledilmiş, ama onlar dimdik ayakta ve Barış talebi konusunda ısrarcılar.

Benim, medya eleştirmeni olarak, Cizreli kadınlardan öğrendiğim iki şey var:
-        Bodrumdaki gençleri, sokaktaki çocukları, kundaktaki  bebekleri, yaşlı kadınları, dedeleri vurup öldürenler ve onlara talimat veren siyasi yetkililer, bugün burada olsalardı, yaptıkları katliamın hedefine ulaşmadığını görselerdi, anlasalardı, iyi olurdu. 1925’den beri vurup kırıyorlar, yakıp yıkıyorlar ama Kürt meselesi hala çözülemedi…
-        
     İkincisi, iktidar yanlısı medyayı, meslek gereği mecburen takip ediyoruz. Onların Cizre hakkında yazıp çizdikleri ortada. Arşivlerde duruyor kupürler, video CD’leri de. ‘Teröre Karşı Mücadele’ adı altında yürütülen bu saldırının ne olduğunu Cizreli kadınlar ayrıntılı bir şekilde, zaman, mekan, isim vererek anlattı. Onlar kendi yaşadıklarını, gördüklerini, duyduklarını aktardı. Şimdi Cizreli kadınlar ya da Cizre sakinleri, iktidar yanlısı medyanın yazdıklarına mı inanacak yoksa kendi yaşayıp görüp bildiklerine mi? Sanal gerçek/medyatik gerçek, hakiki gerçeği değiştiremez, bozamaz!

Bugünkü toplantıda benden, ‘’1937-38 Dersim Hadisesini Dönemin Türk Gazeteleri Nasıl Aktardı?’’ meselesini incelemem talep edilmişti. Kusura bakmayın, biraz ‘Tereciye Tere Satmak’ gibi olacak, çünkü dün burada 1937-38 Soykırımının birkaç tanığını zaten dinledik. Onlar, tıpkı Cizreli kadınlar gibi, yaşadıklarını, gördüklerini, duyduklarını anlattılar. Ve onların aktardıkları, o dönemde Istanbul gazetelerinde yazılanların tam tersiydi.

Sunumu hazırlamak için en çok üç kaynaktan yararlandım:
-        
     İsmail Beşikçi’nin, Hocam hürmetler, ‘‘TUNCELİ KANUNU(1935)VE DERSİM JENOSİDİ’’ (IBV Yayınları)
-         Taha Baran’ın ‘’BASINDA DERSİM’’, (İletişim Yayınları)
-         Faik Bulut’un ‘’TÜRK BASININDA KÜRTLER’’ (Evrensel Basım Yayın)

Aslında son yıllarda Dersim konusunda tarih, siyaset bilimi, medya merkezli roman, deneme, makale ve akademik yayın sayısı arttı.
Tarih incelemelerinde, yani geçmişimizi araştırırken, başvurduğumuz farklı kaynaklar mevcut:

* Resmi tarih bilgi ve belgeleri önemli, çünkü bu tür belgelerde neyin nasıl sunulduğu önemli, ama esas olarak başka kaynaklarla kıyaslandığında ortaya çıkarılan bir husus var ki çok önemli: O da, resmi tarihin neyi gizlediği, neyi tahrif ettiği ve bunları neden yaptığı. Resmi kaynak derken sadece TC kaynaklarını kastetmiyorum, yabancı diplomatların raporları, bölgedeki Hristiyan misyonerlerin rapor ve gözlemleri de önemli ve ilginç bilgiler içeriyor.
Resmi kaynakların, belgelerin bir başka özelliği de şu: Kendini güçlü ve muzaffer göstermeye çalışırken, bazı resmi belgelerde suç itirafları var. Mesela zehirli gaz kullanıldığı kayıt altına alınmış. Örneğini birazdan göstereceğim. Ya da yine aynı hevesle, yani ne kadar güçlü olduğunu kanıtlamaya/sergilemeye çalışırken, anlamsız sözcükler, kötü itiraflar sıkışıvermiş araya. Mesela Dersim haberlerinin birinde ‘Kıtalarımız Kutudere mevkiini işgal etti’’ diyor. Bir ordu kendi topraklarında, kendi yurttaşlarının yaşadığı bir bölgeyi işgal eder mi? Dersim düşman toprağı mı?  

* Türkiye’de ve yurtdışında siyaset bilimi, kültürel çalışmalar, sosyoloji, psikoloji, demografi gibi farklı alanlarda yapılan akademik çalışmalar. Lisansüstü ya da doktora tezleri, akademisyenlerin makaleleri

* Sözlü Tarih yöntemi, son dönemde oldukça önem kazanıyor. Çünkü teorik çalışmaların yer veremediği bazı bilgiler hatta duygular, ancak olayın tanıklarının anlatımları sayesinde ortaya çıkıyor.

* Birazdan birkaç örneği slaytlarla ekrana yansıtacağım, orada daha iyi göreceğiz. Dönemin gazeteleri de bizim tarih bilgilerimiz, tarih anlayışımız açısından önemli bir kaynak.

Gerçeğe yaklaşabilmek için bu saydığım bütün kaynakların eleştirel bir şekilde ele alınması gerekiyor. Bizi gerçeğe yaklaştıracak önemli bir yöntem de kıyaslama. Yani söz konusu dört kaynaktaki bilgileri kıyaslamamız, çapraz denetlemeye tabi tutmamız gerekiyor.

Ben bugün burada sadece 1937-38 döneminde yayınlanan Türk gazeteleri üzerinde duracağım.

Somut örneklere geçmeden önce birkaç noktayı hatırlatmak isterim:
-         Türk matbuatı, basını, medyası 1831’deki doğumundan itibaren devlet/iktidar yanlısı bir mekanizma olarak işlev gördü. Zaten Osmanlı döneminde ilk gazeteyi 2. Mahmut’un Saray’ı çıkardı, ilk gazeteciler de Saray’ın maaşlı memurlarıydı. 185 yıldan bu yana değişen pek bir şey yok. Yine Saray var, yine maaşlı memur gibi haber ve makale yazan ‘gazeteciler/yazarlar’ var.
-        
    Matbuatın iktidara bağımlılığı sadece siyasi ve ideolojik boyutla sınırlı değil. O dönem gerçek anlamda profesyonel gazetecilik de olmadığı için, Cumhuriyet döneminde, başta Anadolu Ajansı olmak üzere, haber üreten kişilerin çoğu zaten devlet memuru. Özellikle taşrada, Vali’nin özel kaleminde çalışıyor mesela… Dolayısıyla, bu memur-gazeteciler, gerçeği değil devletin istediği, devletin çıkarı olan bilgi ve fikirleri haber ya da dizi olarak yazıp yayınlıyor.
-       
          1937-38 Dersim Soykırımı, Cumhuriyet döneminde 1925 Şeyh Said Hadisesiyle başlayan Kürt ayaklanmaları diyebileceğimiz dizinin, kronolojik olarak bir halkası. Biliyorsunuz, 38’den sonra 1984’deki PKK’nin silahlı eylemlere başlamasına kadar, bölgede önemli ve kitlesel bir siyasi-toplumsal karşı çıkış yok. Türk basınında 1925 ile 1937-38’in izlenip aktarılmasını (Coverage) kıyasladığımızda, devletin ve dolayısıyla kendisini devletin ideolojisini yaygınlaştırmak ve meşrulaştırmakla görevli hisseden ve bunu aslında gönüllü bir şekilde ifa eden gazeteler,  gazeteciler ve haberler arasında bazı farklılıklar saptanır. Kemalist devlet ve onun yayın organları, 1925’de Kürt meselesi ile ilk defa karşılaşıyordu, dolayısıyla hem cahil hem de tecrübesiz idi. Şeyh Said Hadisesi konusunda Istanbul matbuatındaki ilk haber, olaylar başladıktan neredeyse 3 ay sonra yayınlanmıştı. 1925’le ilgili haberlerde, özellikle ilk başlarda, az da olsa, Kürd sözcüğü geçiyordu. Tabi olumsuz çağrışımlarla yüklü olarak. Dersim haber ve yazılarında, sanki özel olarak talimat verilmiş gibi, Kürd ya da Kürdlüğe ilişkin sözcükler neredeyse hiç yok!
-         
     İlginçtir. Dönemin 1937-38 Soykırımı konusundaki haber ve yazılarda, bugün hala kullanılan ibareler geçiyor. Birazdan somut örneklerini göreceğiz. 
     İzin verirseniz şimdi ekrana dönemin gazetelerinden birkaç kupür yansıtalım ve üzerinde konuşalım:


Dersim’in İçyüzü üstbaşlıklı bu yazı dizisinin birinci bölümünün başlığı ‘’Vahşi ve en kurnaz insanlar arasında’’.


 İkinci kupür: ‘’Dersim Meselesi Nedir?’’ üstbaşlıklı bir yazı dizisi. Ana başlık da ‘’Taş kovuklarla mağaralar içinde yaşayan insanlar’’.

Sadece bu iki kupürdeki nitelemelerden yola çıkarak, Türk egemenlerinin Dersimlileri nasıl betimlediğini, nasıl gördüğünü ve esas olarak da nasıl göstermek istediklerini anlayabiliriz. Yazı ve haberlerin içinde de zaten sık sık, ‘ilkel’, ‘vahşi’, ‘geri kalmış’, ‘hayvani’ gibi sözcükler geçiyor. Bu söylem, sömürgeci söylemdir. Fransız egemenleri, 19. yüzyılda ve 20. yüzyılın başlarında Afrika’daki kabileler için de aynen bu sıfatları kullanıyordu. Edward Said, ‘Orientalisme’ kitabında ayrıntılı bir şekilde anlatır. Türk egemenleri, bu sıfatları kullanıp, Dersimlileri aşağılamaya çalışırken, ‘Bakın siz medeniyet görmemiş, insanlarsınız; biz ise gelişmiş, medeni Türkleriz. Size yol, köprü, okul yaparak sizi medenileştireceğiz’’ mesajı veriliyor. Bu modernleştirici söylem aslında katliamı gizlemek ya da katliama sözümona meşru bir kılıf uydurmak için üretiliyor. Bir devlet, kendi vatandaşına ilkel, geri, vahşi der mi? İlkel, vahşi ve geri olan kimdir?


 Bakın zaten burada da Soykırım sonrası planlananlar başlık ve alt başlıkta aktarılıyor: ‘’Yeni ruh, medeniyet ve terakki ruhu’’! Bu başlıkta sorunlu başka noktalar da var: Dersim, gerçekten ‘Türk camiasının bir bucağı’ mı? Askerin, yasadışı olduğuna kanaat getirdiği kişi ve grupları ‘imha etmesi’ normal midir? Yoksa yakalayıp adalete teslim etmesi gerekmez mi?
Nihayet bugüne de bir gönderme yapalım. Türk matbuatı, basını ve medyası 1925’den bu yana Kürtleri öldüre öldüre, imha ede ede bitiremedi gitti. Bugünlerde de Türk medyasında yer alıyor, ‘PKK bitti’ haberleri…

‘Asi reislerin Ecnebi tahrik ile hareket ettikleri tahakkuk etti’ diyor bu başlık. Benzeri birkaç başlık daha var:


Evet bu iki başlıkta da Dersim hadisesinin dış kökenli olduğu iddia ediliyor ki… Bu çok eski bir gerekçedir. Şeyh Said’in de İngiliz ajanlarınca yönetildiği öne sürülmüştü. Bugün de mesela PKK’nin Ermeni, Siyonist ve Batılı emperyalistlerin maşası olduğunu yazar egemen medya. Rakibini başka milliyetten göstererek, milliyetçilik temelinde rakibine karşı kendi cephesini genişletme, güçlendirme siyasetidir ki, ajitasyon ve propaganda sayesinde icra edilebilir. 



Bu başlıkta da Seyid Rıza'nın '’ıstavrozlarından'  söz ediliyor ki, burada da ‘Gavurlara karşı Müslüman ittifakı’ kurulmaya çalışılıyor. Gerçi Seyid Rıza Hristiyan olsa ne olur ki? Üstelik de değil… Bugün de PKKlilere ‘Ermeni Dölü’ diyor devletin sözcüleri!

Mesaj şu: ''Dersimliler, Kürtler, Aleviler kendi başlarına bir şey yapamaz, onlar ancak yabancı güçlerin, karanlık odakların piyonu olabilirler!''. Bu propaganda, gerçeği inkar etmek için kullanılır. Dersimlilerin, Kürtlerin, Alevilerin uğradığı baskı ve zulümü gizlemek için, onların haklarını görmezden gelmek, mücadelelerini karalamak için geliştirilir.

Mahkeme safahatına ilişkin de çok sayıda haber yayınlanmış o dönemin gazetelerinde. Çoğu yalan. Mahkeme tutanakları ile bu gazete kupürlerini kıyasladığınızda, haberlerde duruşmada olmayan eylemler, söylenmemiş açıklamalar okuyorsunuz. Üstelik tüm bu haberlerin hiç birinde, mahkemede sanıkların avukat tutamadığı, temyizin olmadığı yazılmamış.
Bakın mesela şu resim altında bile, henüz hüküm kurulmamışken, sanıklara ‘suçlu’  diye hitap ediyor. Seyid Rıza ve arkadaşları, yakalandıkları andan itibaren hep ‘suçlu’ olarak anılıyor. Mahkeme, duruşmalar sadece gösteri olarak düzenlenmiş. Karar baştan belli, bu nedenle sanıklar ilk günden itibaren ‘suçlu’. Suçlu ise neden yargılıyorsun ki?


Bu da tamamen yalan bir haber. Seyid Rıza’yı aşağılamak için ‘İtirafçı’ göstermeye kalkışmış Türk gazetesi. Oysa ki mahkeme kayıtlarında Seyid Rıza’nın böyle bir ifadesi yok. Ayrıca resmi matbuatın şöyle iyi bir yanı da var: Gerek aynı gazetenin farklı tarihlerdeki nüshalarına baktığımızda, gerekse farklı gazetelerin Dersim haberlerine baktığımızda çelişkileri ortaya çıkarmak kolay. Çünkü hiç biri, gerçeği yazmıyor. Hepsi devletin resmi tezlerini savunuyor. Dolayısıyla bakanlar, valiler, kaymakamlar, emniyet müdürleri, savcılar ya da hakimler muhabirlere farklı zamanlarda farklı bilgiler verebiliyor.


 Bir yalan haber daha… Aslında bu yalan zaten sadece başlıkta yer alıyor. Haberin içinde Seyid Rıza’nın herhangi bir şeyi itiraf ettiği filan yok. Istanbul’daki editör, kafasına esmiş, ya da işine öyle geldiği için Seyid Rıza’yı itiraf ettirmiş.  Dikkat edin, mahkeme daha bitmemiş, ama sanıklar hala ‘suçlu’…

 Bakın işte burada başka bir gazetede Dersimli liderlerin itiraf değil inkar ettiklerini yazıyor.


Bu haberde iki nokta var. Birincisi sanık hala ‘suçlu’. İkincisi propagandanın Türkçe’yi de nasıl bozduğunu gösteren bir örnek. Türkçede ‘BuhranLAR’ geçiriyor denmez, ‘Buhran geçiriyor’ denir. Ama propagandacı, durumun ne kadar vahim olduğunu belirtmek için, abartmak için buhran’ı da çoğul yazmış ki, daha inandırıcı olsun. Kayıtlarda ise, gözaltı süresince ve mahkeme safahatı boyunca Seyid Rıza’nın bunalım geçirdiğine dair en küçük bir bilgi yok.




Bu da ilginç. Mahkeme bitmiş, hüküm kurulmuş ama beraat eden sanıklar hala ‘suçlu’! Bu haberde ilginç bir başka nokta ise, yine güç gösterisi, korkutma/yıldırma amacıyla Dersim’in adı, ‘Tunç Eli’ (Vururum ha! Parçalarım seni!) olarak değiştirilirken, yine propaganda bu sefer Türkçe’deki ses uyumu kuralını ihlal etmiş. Başta U harfi olursa öteki hecede E değil A gelir. Halk dilinde de zaten Tunçeli denmiyor, inceltilerek Tunceli deniyor.

Şimdi iki tane de karikatür göstereceğim:



Burada üç nokta: Karikatürde çizilen Dersimli, Nazi Almanya’sında çizilen Yahudi’ye benzemiyor mu? Eli kanlı bıçaklı, şişman ve çirkin bir adam! İkincisi, resim altında, ‘Cumhuriyet böyle vatandaş tanımıyor!’ demişler. Yıllar sonra Genelkurmay Başkanlığının yayınladığı bir bildiride, İlker Başbuğ döneminde, Kürtlerden ‘Sözde Vatandaş’ diye bahsedilmişti. Son nokta da şu: Resim altındaki ibarenin Celal Bayar’ın bir nutkundan alındığı belirtilmiş. Egemen matbuat, egemenlerin sözünü tekrar ediyor, yaygınlaştırıyor, meşrulaştırmaya çalışıyor.



Bu karikatürde de yine bir devlet büyüğünün sözü resmedilmiş. Matbuatın kendi bağımsız görüşü yok, bu nedenle o sadece egemenlerin görüşlerini yansıtıyor. İnönü büyük konuşmuş. ’Bu son demiş’. Halbuki, 1938’den 46 yıl sonra PKK’nin direnişi başladı. Demek ki Dersim son değilmiş! Öğretmenin ya da sadist babanın küçük çocuğu kulağından çekip terbiye etmesine atfen çizilen bu karikatür geçersiz. O yöntemle Dersimliler, çocuklar bile islah edilemiyor.


 Kemalizmi yaygınlaştırmak amacıyla kurulmuş olan Cumhuriyet gazetesi, o dönemin Devlet gazetesi idi. Sol üst köşede Türk bayrağı reklamı yapılmış. Olabilir. Ama başlıkta iki olumsuzluk var: ‘Temizlemek’ fiili kirli şeyler için kullanılır. İnsanlar için değil. Dersim dağlarında ‘temizlendiği’ iddia edilen ‘son çapulcu grupları’na 2013 yazında Taksim’de Gezi Parkı civarında rastlanmıştır.

Şimdi yine çok sonra arşivlerden çıkarılıp yayınlanmış iki belge:



Oya Baydar demin anlatmıştı. Beşikçi’nin kitabında da ayrıntılar var. Mustafa Kemal’in bizzat kendisinin,  Dersim hadisesiyle ilişkisi, 1935’de Trabzon’da yapılan toplantıyla başlıyor. Bu belgede de K.Atatürk, isim vererek ‘Kalan aşireti ve diğer aşiretlerden bunun bedelini çok ağır bir şekilde ödetileceğinden hiç kuşku duymadığımı belirtmek isterim’ diyor. Bir Cumhurbaşkanının bu ifadeleri herhangi bir mahkemede ‘Kırım talimatı’ olarak kabul edilir.


Bu ikinci belge de Başbakan Refik Saydam’ın 1942 tarihli bir dilekçesi. Kendisi tıp doktoru olan Saydam, ‘Tunceli Harekatında’ zehirli gazların kullanılmış olduğunu itiraf ederken, sivillerin ölümüne yol açan bu tür silahların düşmana karşı bile kullanılmaması gerektiğini hatırlatıyor.
Dolayısıyla hiçbir suç ilelebet gizli saklı kalmıyor.

Daha onlarca yüzlerce kupür ve belge var. Ben bunların bir kısmını referans olarak belirttiğim 3 kitaptan, bir kısmını da İnternet’ten aldım. Bu belgelerin sahte olduğunu iddia edenler çıkabilir. Ne var ki şimdiye kadar resmi makamlar bu belgeleri yayınlayanlar hakkında ya da bu belgeler hakkında herhangi bir idari ya da cezai soruşturma açmamış. Ayrıca belgelerin gerçek olması kadar  önemli bir başka nokta var ki, bu gazete kupürlerinde ya da belgelerde belirtilen olayları, zulmü, kırımı yaşamış olan insanlar var. Halen hayattalar. Dün gelip burada anlattılar. O insanlar sahte değil, yalan da söylemiyorlar…

Son slayt:


Dönemin Türk matbuatı Dersim jenosidi konusunda bin bir yalan üretmiş, ajitasyon propaganda yapmıştır da, Seyid Rıza’nın şu ünlü cümlesini hep görmezden gelmiştir. Önemli değil, bu cümle geçerliliğini bugün hala koruyor ve on binlerce Dersimlinin hafızasında, yüreğinde yaşıyor.

Tüm bu aktardıklarımı özetlemem gerekirse şunları söyleyeceğim:

+ Türk matbuatı, Dersim hadisesinde Dersimlileri aşağılayan bir yaklaşım benimsedi. (İlkel, Vahşi). Olayı tek yanlı bir şekilde, sadece devletin gözüyle yansıttı. Dersimlilerin gerçeklerini, taleplerini, haklarını ya tamamen görmezden geldi ya da tahrif etti.

+ Türk matbuatı, Dersim’de yerel halk gerçeğini görmezken, meseleyi Ermenilere, yabancılara bağladı.

+ Türk matbuatı, Dersimlilerin Kürt kimliğini inkar etti.

+ Türk matbuatı, resmi rakamlara göre 10 binden fazla insanın öldürüldüğü harekat konusunda, Dersimlileri saldırgan, Türk ordusunu savunma halinde gösterdi. Ordu masumdu, Dersimliler saldırgandı.

+ Türk matbuatı, tüm haberlerinde, savunma hakkı ve temyizi olmayan mahkeme safahatını yasal, meşru, haklı bir yargılama gibi gösterdi. Sanıkları baştan ‘Suçlu’ ilan etti.

+ Türk matbuatı, Dersim soykırımını kendisi açısından büyük bir medeniyet zaferi gibi gösterdi.

+ 1937-38 gazetelerinde Dersim hadisesi konusunda kısacası ve bir tek cümleyle söylemek gerekirse, haber-bilgi yok, resmi ajitasyon ve propaganda var.

İki gündür Dersim’deyim. 1937-38 Soykırımından söz edilirken hep 1915 Ermeni Soykırımı ile bugünlerde Cizre-Silopi-Gever ve Sur’da olup bitenler birlikte anılıyor. 
Dün temsili cenaze töreninde bir arkadaş, Kurmanci  konuştuğu halde ben anladım. Bir gerçeği çok basit bir şekilde ifade ediyordu: 

‘Kemalizm, Erdoğanizm/Katliam berdevam’.

Gerçekten de, biliyorsunuz, ‘Devlette süreklilik esastır’  diye bir kural vardır. 1925’den bu güne matbuat, basın ve medyayı incelediğimizde, özellikle Kürt, Ermeni ya da Alevi meselesinde, devletin bu sürekliliğini haber, köşe yazısı, karikatür ve fotoğraflarda zaten okuyoruz, görüyoruz.

Bu süreklilik iyi bir şey değil.

Teşekkür ederim.

(*) Bu metin, Dersim’de 5 Mayıs 2016 günü yapılan, ‘’Unutturmak Değil Yüzleşmek/Soykırım Tanınsın, Dersim’i Yeniden İnşa Edelim’’ konulu  ‘’7. Dersim 1937-38 Konferansı’’nda  yapılan sunumun bilahare düzenlenerek yazıya dökülmüş halidir.