20 Mayıs 2016 Cuma

Şarkın Garp Istırapları

İki Dünya Arasında 
·       Edirne-Hakkari hattında iktidar bir çok şeyi istediği gibi tasarlayıp yaratmış gibi yapıyor ama milli ve yerli sınırları bir santim geçince bambaşka bir manzara çıkıveriyor karşımıza. Kaktüse kızmayın, çölde başka ne yetişir ki?
Paris – Beş kişiler. Kırk yıldır birbirlerini tanıyorlar. Mektepten, mahalleden, işyerinden. Halen diplomat (D), gazeteci (G), akademisyen (A), çevirmen(Ç) ve tüccar(T) kimliğine sahipler. Meslekleri gereği yurtdışıyla yoğun ilişkileri var. Akademisyenle diplomat üniversite eğitimini zaten yurtdışında yapmışlar. Gazetecinin eşi Fransız.
Bir tesadüf eseri geçenlerde Boulevard Saint-Michel’de bir kahvede bir araya geldiler.  
T- Sen şarap söyledin ama keşke rakı içebilseydik, şööle Boğaz kıyısında…
G- Oğlum bir hafta oldu buraya geleli, senin de hemen Türklüğün azdı
Ç- Ben ne zaman Paris’e gelsem bizim çocuklar beni hep kebabçıya götürür
D- Ankara’dan resmi heyetler geldiğinde onlar da hemen Türk lokantası sorar ya da kebabçı… Beyaz peyniri ve zeytiniyle gelen de oldu. Bizimkiler dünya mutfağına biraz kapalı…
A-   E biz çok uzun süre kendi içimize kapalı yaşadık. İthal ikamesi, döviz kısıtlaması. Dil bilen de azdır. Bi de bizimkilerde merak eksikliği var. Yabancı bildiği şeylerden uzak durur. Bi keresinde ‘Peynirde domuz var mı?’ diye sordu bir bakan bana.
D- Osman Necmi Gürmen, burada yaşar. Romanlarını da Fransızca yazar. Çok ilginç bir adamdır. Siverekli… O meşhur Bucak aşiretindendir.
A-   Eeee?
D- 1950’lerde galiba, Fransız bir hanımla evlenmiş burada. Sonra eşini memlekete götürmek istemiş. Ankara’ya kadar gelmişler. Ama Urfa’ya gidememişler. O zamanlar yabancıların bölgeye girmesi yasaktı.
G- Benim amcam hukuk profesörü idi. Turan Güneş, Dışişleri Bakanı iken ona Avrupa Konseyinde bir uzmanlık işi ayarlamıştı. İki ayda bir Strasbourg’a gelir toplantılara katılırdı.  ‘Amca ne iş yapıyorsunuz?’ diye sordum. Daha o zamanlardan Avrupa’da kanunların uyumlaştırılmasını hazırlıyorlarmış. Bana demişti ki, ‘Bizim Avrupa düzeyine gelebilmemiz için daha kırk fırın ekmek yememiz gerekir. Ama ondan önce de ekmeğin ne olduğunu öğrenmemiz lazım’.
D- Hatırlar mısınız, 12 Mart’tan sonra kurulan hükümette Atila Karaosmanoğlu vardı. Dünya Bankasından getirdiler adamı. O da, ‘1990 yılında İtalya’nın bugünkü durumuna geleceğiz’ demişti. Tabi 1990’da İtalya’nın ne duruma geleceğini açıklamamıştı!
T- Siz çok karamsarsınız yahu… Yakın zamana kadar aslında Avrupa konusunda çok sorun yoktu. Ama bu IŞİD’di PKK’ydı, Istanbul’da Ankara’da da bombalar patlamaya başlayınca, vallahi bizim işler de kötüleşmeye başladı. Eskiden beri peşin parayla yaptığım siparişler artık red ediliyor. Avans gönderdim onu da iade etti gavur ortağım.
A-   Takip ediyorsunuz herhalde bu aralar buralarda ırkçılık hortluyor. Esmersen,  Arap ya da Türksen, Müslümansan çok fazla şansın yok… Dışlıyorlar.
T-  Yoo o dışladıkları bizim Anadolu’dan gelen cahil köylü takımı.
G- ‘Dörtnala gelip Uzak Asya’dan Akdeniz’e bir kısrak başı gibi uzanan…’ dizesindeki ‘Dörtnala’ ne demek?
T- Nereden çıktı şimdi bu kısraklar?
A-   Biz, yani o zamanki Türk boyları, Orta Asya’dan neden göç etmiş biliyor muyuz?   Okuldaki tarih kitaplarında kuraklık oldu filan diye yazar.
G- Yok canım elektrikler kesilmiş. Belki de Hunların Özel Harekat timleri Türkleri temizlemiş süpürmüştür.
T- Bak ben ortaokulda iken hiç anlamazdım. Atilla Türk,  Timur da Türk. E bunlar neden bizim Selçuklulara ya da Osmanlılara saldırmış diye… Meğerse, sonradan öğrendim, Atilla ile Timur Türk değilmiş!
Ç- O ‘Dörtnala’ ibaresinin tercümesi ‘talan ve yağma ile’dir. Viyana kapılarına kadar dayanmışlar ya…
D- Bak buradaki ırkçılar, ‘Türkler geldikleri yere dönsün’ derler. Yani bizi Orta Asya’ya göndermek niyetindeler.
T- Neden?
D- E çünkü Avrupalılara göre Anadolu esas olarak Yunan medeniyetinin toprağı, biraz sıkıştırırsan ‘Orası aslında Ermenilerle Kürtlerin ana vatanı’ derler.
A-   Halbuki Turgut Özal imzalı bir kitap vardır: ’La Turquie en Europe’ ( Türkiye Avrupa’da). Rahmetli Gündüz Aktan ile Yalım Eralp yazmış derler, Tanşuğ Bleda’nın da katkıları olduğu söylenir. Özal o kitapta neredeyse Sabahattin Eyüboğlu ile Azra Erhat’ın tezlerini savunur. Yani bizim, Türklerin aslında Ege’deki Yunan medeniyetinin devamı olduğunu ima eder.
T- Ben onu bunu bilmem iş dünyasında özellikle de ihracaatda her gün yaşıyorum ben. Globalleşme filan hikaye. Herkes, her devlet, her millet, her tüccar çaktırmadan ya da bas bas bağırarak sadece ve sadece kendi çıkarlarını kolluyor.  
G- Sen iyice Erdoğancı olmuşsun be… Milli ve yerli tüccar kardeşim benim
T- Yok be, Erdoğan’dan bana ne? Ben işime, kazancıma bakarım.
Ç- Şu parktaki çadırlar ne?
D- Fransa’da bu aralar yeni bir iş kanunu çıkıyor. Gençlerin iş bulmasını çok zorlaştırıyor. Gençler de şimdi buna karşı ‘Gece Ayakta’ eylemi başlattılar. Sabaha kadar meydanlarda toplanıp protesto eylemleri yapıyorlar. Bir tür bizim Gezi’nin gece versiyonu…
A-   Ankara ile AB arasında, göçmen krizini çözmek için yapılan anlaşma ne durumda? Meslek sırrı ise söyleme, ama zaten biz iki gün sonra İnternet’te okuruz…
D- Vallahi burada ilk başta pek kimse karşı çıkmamıştı ama son iki haftadır acaip bir muhalefet var. Hem, bu anlaşma göçmen akınını durduramaz diye düşünüyorlar hem de, Erdoğan’a çok yüz verdiniz diyorlar.
G- Avrupa kendi değerlerine ihanet etti, diyenler de var. Le Monde’da okudum.
A-   Ben de Libération’da bir başyazı okudum. Başlığı ‘Dura Lex, Sed Lex’ idi. Ne demek?
Ç- ‘Kanun serttir, ama kanun kanundur’ diye çevirebiliriz.
D- İşte bizi Avrupa’dan temel olarak ayıran Latince bir deyiş. Bizimki ne dedi geçen gün? ‘Suçluysa tutuklu yargılanacak tabi ki’,
A-   Hukuk birinci sınıf öğrencisi dese bunu, çaktırırım o çocuğu
G- Aziz Nesin demişti vakti zamanında. Bu halkın yüzde 60’ı diye…
T- Yüzde 60’ı ne imiş?
G- Bilmiyor musun sen?
T- Yoo bilmiyorum. Aziz Nesin okumam ben!
G- O zaman boşver, bilme daha iyi…
D- Vallahi bizim Hariciye’de, içeride her şeyi çok net görmek mümkün. ‘Türkiye, aslında Batı’ya doğru seyreden bir gemidir ama   mürettebat dahil geminin içindekiler doğu’ya doğru koşar’ deyişi artık gerçek oldu.
A-   Bence bir farkla…
D- Neymiş o fark?
A-   Fark şu ki, artık gemi de yolcular da, besmele çeke çeke doğuya doğru koşuyor. Hem de dörtnala!
   (*) Express/Enternasyonal Şalala/ Mavi Daktilo - Sayı 143, Mayıs 2016



16 Mayıs 2016 Pazartesi

ANKA KUŞU


·     10 yıl sonra Renaud stüdyoya girdi: Bunalımlarını, düş kırıklıklarını, terörist saldırıları, yaş günlerini,  oğlunu, torununu anlattı. Bir de Kelimeleri…

Fransız anarşist chanson geleneğinin yaşayan en önemli şarkıcısı Renaud’nun, belki de 10 yılı aşkın bir süredir beklenen yeni CD’si, galiba dört aylık gecikme ile, 8 Nisan günü piyasaya çıktı.
Bunalımlardan yalnızlıklara, içe kapanmalardan kaybolmalara uzanan bu son on yıl içinde, meslekdaşları ve hayranları aslında Renaud’yu hiç yalnız bırakmadı. Yirmiden fazla şarkıcı, stüdyoya girdi, ‘La Bande à Renaud’ (Renaud’nun Çetesi) başlığı altında 2 CD’de Renaud şarkılarını söyledi. Hayranları ise RRS (Reviens Renaud Séchan- Renaud Sechan Geri Gel) başlığı altında bir kampanya yürüttü.
Renaud, çalkantılı özel hayatında (Ki neredeyse her aşaması bir albümüne tekabül eder), ‘Fransa’nın En Sevilen Şahsiyeti’ de seçildi, ‘Tütün ve pastis (Fransız rakısı) müptelası’ da oldu. 
İlk eşi Dominique’den (Ma Gonzesse) boşandıktan sonra, ikinci eşi Romane Serda’dan  da (Üç şarkı: RS&RS, Ma Blonde, Danser à Rome)
ayrılınca, kızı Lolita (En cloque, Mistral Gagnant, Elle a vu le loup,…vs…), damadı Renan Luce, ağabeyi, ablaları ve şarkıcı dostları Renaud’yu kurtarmaya çalıştı. Grand Corps Malade, 2015’de ilk kez kırık Renaud’yu stüdyoya soktu ve oğlu Malone için bestelediği ‘Ta Batterie’ (Trampetin) şarkısını söyledi.
Renaudloglar (Renaud uzmanları) şarkıcının kendini alkol ve sigaraya verip  chanson dünyasından uzaklaşmasını çeşitli nedenlere bağladı. ’60  yaş krizi’ diyen çıktı.(Renaud 1952 doğumlu). ‘Özel hayatındaki fırtınalar mesleki hayatını söndürdü’ görüşünü savunanlar oldu. ‘Anarşizmin çıkmazı’ tahlili yapanlar var.  ‘Sağcı iktidarlar bütün Fransa’yı sağcılaştırdı’ tespitini yazan bile oldu. Her birinde bir parça gerçek olsa da, Renaud’yu hayata ve chanson’a küstüren en önemli olgu, kendi özgün kimliği, yaşı ve dünyanın bugünkü genel olumsuz durumu olsa gerek…
Renaud, 70’lerde piyasaya ilk çıktığında ‘loubard’ (Kenar mahalle bıçkın delikanlısı) olarak ün yaptı. Banliyölerde yaşayan delikanlı ve kızların ruhunu anlattı, çete savaşlarını betimledi, işsizlik, eğitimsizlik, göçmenlerin çaresizliğini, isyan gibi konuları işledi. Onların şivesi ve argosuyla şarkılar yazdı, okudu.  Doğuştan anarşist olduğu için her seferinde kendinden, yakın çevresinden öyküler anlattı. Bazen keskin bir devrimci bazen de olağanüstü uysal bir romantikti.  
Renaud solcuydu, hep solcu kaldı ama hiçbir partiye, siyasi akıma katılmadı. Bir şarkısında kendini ‘Anarko-Mitterrandiste’ (Mitterrandcı anarşist) olarak tanıttı. ‘Bunun ne olduğunu ben de bilmiyorum ama’ diye de ekliyordu. Bir başka şarkısında (HLM) ise ‘Apartmanda herkes ona komünist diyor/O ise hayır ben Troçkist’im diyor/ Bense hiç anlamadım ne farkı var bu ikisinin’ der.
Fransa, özellikle Sarkozy döneminde, 1789’un, 1871’in ve tabi ki  1968’in Fransa’sından çok uzaklaştı. Bu üç tarih Renaud’nun bir çok şarkısında Milat olarak geçer.
Bir de tabi bugün 64 yaşına gelmiş bir şarkıcının hala kenar mahalle bıçkın delikanlısı gibi davranması (maalesef) pek mümkün değil. Zaten son CD’de ‘La Vie est moche et c’est trop court’ (Hayat pistir ve çok kısa sürer) da itiraf ediyor: Artık ihtiyarladım!
Zaten dede oldu.
Keskin devrimcilikle uysal romantiklik de pek moda değil yaşadığımız çağda.
Renaud’nun bütün albümlerinde önemli bir yer tutan ironi bu son CD’de kendine pek yer bulamamış. Kızgınlıktan, öfkeden de ses seda kesilmiş.  Eskilere oranla biraz ‘yumoş’ bir albüm.
Renaud, 1 Ekim 2016- 10 mart 2017 tarihleri arasında uzun bir turneye çıkacak. Sevdikleriyle ve onu sevenlerle buluşmak için… 10 konser Paris’te, iki konser Brüksel’de, bir İsviçre’de, geri kalan 43 konser Fransa’nın dört bir yanında.
İçki ve galiba da esas olarak günde 2.5 paket sigara Renaud’nun sesini neredeyse tanınmaz hale getirmiş. Gerçi eskiden de öyle Konservatuarda örnek gösterilecek bir sesi yoktu ve çoğu zaman da detone olurdu ama bu sefer sesi pek ağızdan çıkıyormuş gibi değil.
Durumun farkında olan Renaud, son CD’nin kitapçığına bir alıntı koymuş: Bir gün bir hayranım bana dedi ki, ‘Sen şarkıları doğru okumuyorsun, yanlış da okumuyorsun, sen hakiki okuyorsun!’
Gelelim, önce 2015 Aralık ayında, Noel’de çıkması beklenen elimizdeki rötarlı CD’ye.
Yazmıyor ama albümün adı aslında Anka Kuşu (Phoenix). Küllerinden yeniden doğan, ölümsüz yaratık. Kartal gibi güçlü, bazen insan kafalı, yılan (Kötülük) düşmanı.
Kapakta Renaud’nun reklam panosuna dönmüş vücudundan dövmeler var. Küçük Prens ayakta duruyor, bir çiçek resminin altında ‘Romane’ yazıyor, ileride bir yerde de ‘Malone’… John Lennon’un ‘İmagine’ şarkısının başlığı da bir dövme, kayak kayan bir melek, bir minyatürden çıkıp gelmiş sarıklı sakallı bir amca(?) ile Japonca/Çince yazılar da. Anka Kuşu arada bir sahneye çıkıyor…
CD’de ikisini daha önce dinlediğimiz ‘Toujours Debout’ (Her zaman Ayakta) ve ‘Ta Batterie’ (Trampetin) dahil, toplam 13 şarkı var.
Toujours Debout’da Renaud kendinden bahsediyor, bir tür ‘Yıkılmadım ayaktayım’, ‘Gidişim kötü oldu ama dönüşüm muhteşem’ şarkısına benziyor.  Ama bence, şarkıların yazılış tarihine baktığımızda, Renaud biraz da Charlie Hebdo (Uzun süre mali destek sunduğu bu haftalık dergide şimdilerde 15 günde bir köşe yazıyor) ve Bataclan katliamlarından sonra Fransa’nın ruh halini betimler gibi. Benzeri bir şarkıyı, ABD’de, Renaud’nun da çok sevdiği rock ustası Bruce Springsteen, İkiz Kulelerin yıkılmasından sonra yazmış ve okumuştu: Rising.
Fransa’daki iki radikal İslamcı terör saldırısı, ‘J’ai embrassé un flic’ (Bir polisi öptüm) ile ‘Hyper Cacher’ (Musevi gıda ürünleri satan market) şarkılarında gündeme geliyor.
Renaud, torunu için ‘Heloise’, oğlu için de ‘Petit Bonhomme’ (Küçük Adam) şarkılarını yazmış.
Bob Dylan’a  saygı şarkısının adı zaten ‘Dylan’.
‘La nuit en taule’ (Kodeste bir gece), yabancı bir ülkedeki cezaevi dramını anlatırken,  bir dizede ‘Midnight Express’i yaşadım’ diyor. Türkiye’ye bir gönderme değil mi?
‘Mulholland Drive’ (Mulholland Caddesi), David Lynch’in 2001 tarihli ünlü filminden esinlenmiş.
‘Petite fille slave’ (Küçük Slav Kız), sosyalizmin çökmesinden sonra Doğu Blokundan Batı’ya göçüp fuhuş yapan kızların trajedisini anlatıyor. 
‘La vie est moche et c’est trop court’ (Hayat pistir ve çok kısa sürer), Renaud’nun 657. (Kırkpınar’dan mülhem) bunalımının manifestosu niteliğinde.
‘Mon Anniversaire’de (Yaş Günüm), Renaud, her yıl kutlanması gelenek gereği mecburmuş gibi olan doğum günlerinin sıkıntısını  anlatıyor.
Son CD, kızı Lolita, oğlu Malone, torunu Heloise ve 2006 yılında 95 yaşında vefat eden yazar babası Olivier Séchan’a ithaf edilmiş.
Bu CD’de benim en beğendiğim şarkı, Les Mots (Kelimeler). Sözlerini Renaud yazmış, damadı Renan Luce bestelemiş, ben de hızlıca ve serbestçe Türkçe’ye çevirdim:


KELİMELER

Hayvanlara bahşedilmemiştir
Ne de önde gelen sersemlere
Ama yakanıza bir yapıştı mı
Acaip ısıtır içinizi dışınızı
Yazmak ve yaşatmak kelimeleri
Kağıdın üstüne ve beyaz paltosuna 
Özgür kılar sizi kuşlar gibi
Bütün kötülüklerden arındırır bizi
Bütün kötülüklerden arındırır bizi

Gökten düşer bu yetenek, bir lütuf
Hayatı daha az iğrenç yapar
Ve öyle bir yer sunar ki size
Sıkıntılardan uzak,  yakınsınız meleklere

Şiir, şarkı sözü ya da bildiri
Çok güzel dünyalar açar size
Hep yepyeni ufuklar önünüzde
Uzaklaşırsınız sürüden
Ve bir kaç kelime yeter
Çocukların yüreğine değmeye
Uzun uzun ağlayanları teskin etmeye
Hele ki hayatınız kaymaya başladığında
Hele ki hayatınız kaymaya başladığında

Gökten düşer bu yetenek, bir lütuf
Hayatı daha az iğrenç yapar
Ve öyle bir yer sunar ki size
Sıkıntılardan uzak, yakınsınız meleklere

Bir Léautaud’nun şiirleri
Brassens’inkiler ya da Nougaro’nun dizeleri
Bir Victor Hugo’nun yazdıkları
Aydınlatır hayatımı meşale gibi
O zaman şan olsun bu kahramanlara
Bir kalemin sihiriyle
Hayat verdiler kelimelere  
Çıkardılar ruhumu tepelere
Çıkardılar ruhumu tepelere

Gökten düşer bu yetenek, bir lütuf
Hayatı daha az iğrenç yapar
Ve size öyle bir yer sunar ki
Sıkıntılardan uzak, yakınsınız meleklere


Express dergisinin Mayıs 2016 tarihli 143. sayısından 

  


   

ANKA KUŞU GİBİ…

Ben bu gazetenin ilk Genel Yayın Yönetmeni olduğumda doğan çocuklar bugün 24 yaşında. Neredeyse bir kuşak geçmiş.
Bu gazete Tansu Çiller döneminde bombalandı. Bu gazetenin muhabirleri, yazarları, dağıtıcıları sokak ortasında kurşunlandı.
Bu gazete yasaklandı, toplatıldı, kapatıldı.
Bu gazete kimi zaman isim değiştirmek zorunda kaldı.
Ama aynı zaman dilimi içinde, bu gazete mesela Beyoğlu’nda Türkiyeli aydınların elinde sokakta dağıtıldı.
Bu gazetede Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’nde Türk devletini bir çok kez mahkûm ettirdi.
Bu gazete dünyanın önemli medya organlarında övüldü, uluslararası medya kuruluşları ve gazetecilik meslek örgütlerinde desteklendi.
Bu gazete, Kürdistan’ın kent, kasaba ve köylerinde oğullarını kızlarını merak eden analar babalar tarafından heyecanla, sevinçle kimi zaman da hüzünle okundu. Kupürler kesildi, çerçevelendi, duvara asıldı.
Bu gazete, sadece Kürtlerin değil, mülksüzlerin, solcuların, garibanların, LGBTİ bireylerin, Alevilerin, kadınların, çocukların, madencilerin kısacası bütün muhalif yurttaşların, Ece Ayhan’ın deyimiyle ‘karaşınların’ sesi olmaya çalıştı. Orta İki’den ayrılan bıçkın delikanlı da üniversite profesörü de bu gazetede kendisinden bir şeyler bulabildi.
Devletin tüm bu yasadışı ve gayrimeşru saldırılarına rağmen, Özgür Gündem’in bugün hâlâ ayakta kalabilmesi, süregelen binbir belaya rağmen yayına devam etmesi başlı başına bir başarıdır aslında. Özgür Gündem’in başına gelenler egemen medyadaki herhangi bir gazetenin başına gelseydi -ki istemeyiz böyle bir şey olmasını- o gazete çoktan basın mezarlığında yerini almış olurdu ve kimse adını bile hatırlamazdı.



Önceki gün Hafıza Merkezi’nin düzenlediği ‘90’lı yıllar ve İnsan Hakları İhlalleri’ konulu panelde bir doktora öğrencisi bu döneme ilişkin çalışmasını sundu. Salonda 90’lı yıllarda Kürdistan’da gazetecilik/muhabirlik yapmış meslektaşlar vardı. Bu araştırma açık bir şekilde Özgür Gündem’in İnsan Hakları konusunda en duyarlı gazete olduğunu kanıtladı. İstatistikler, sayım ve dökümler Özgür Gündem’in egemen Türk medyasına oranla, İnsan Hakları ihlalleri konusunda son derece olumlu bir yayıncılık yaptığını gösteriyordu. Üstelik haber kaynağı olarak mağdurları esas alan bir habercilik yapmıştı Özgür Gündem. Üstelik kadınlara en çok yer veren gazete idi Özgür Gündem.
Sonunda Tuğrul Eryılmaz dayanamadı ve doktora çalışması için bir öneri getirdi:
- Özgür Gündem’i bu diğer gazetelerle kıyaslamak, Özgür Gündem’i istatistiklerde, tablolarda diğer gazetelerle aynı kareye/tabloya koymak sırıtıyor. Bu nedenle bence siz bu istatistikleri ve tabloları verin ama Özgür Gündem’i de olumlu bir şekilde ayrı bir altbaşlıkta ele alın.
Ben Özgür Gündem’in basın ve halkla ilişkiler sorumlusu değilim. Türkiye’de hiçbir medya kuruluşu ile ilişkisi olmayan bir medya eleştirmeniyim.
Bu nedenle bu gazetenin eksik, olumsuz, hataları yanlarına da kısaca değineceğim:
Bu gazetenin Genel Yayın Politikası, Kürt meselesine ağırlık vermenin yanısıra, Türkiye’de özgürlük, demokrasi ve çoğulculuktan yana olması nedeniyle doğrudur. Ne var ki bu politikanın uygulanmasında, yani yayın siyaseti ve ideolojisinin gazeteciliğe/haberciliğe tercüme edilmesinde çeşitli sorunlar var:
Özgür Gündem, zaman zaman genel bir haber gazetesi olmakla aktivist bir gazete olmak arasında gitti geldi. Türkiyelileşme konusunda habercilik alanında her zaman çok başarılı olamadı. Gazete yönetimi, kimi zaman siyasetçilikle gazeteciliği çok iyi ayırdedemedi.
Saydığım bu eksiklik ve olumsuzluklar tabi ki son 24 yılda içinde belirli ölçüde düzeldi. Ama yine de profesyonel açıdan Özgür Gündem henüz olgunlaşmış bir gazete olamadı. Kuşkusuz devletin saldırıları, mahalle baskısı, çalışanların genç olması, meslek dünyasının böyle bir gazeteyi dışlaması/tecrit etmeye çalışması da Özgür Gündem’in gelişmesini engelledi.
Son bir ay, benim aslında askeri çağrışımı olduğu için pek de sevmediğim nöbetlerde geçti. Önce Amed’e gidip Haber Nöbeti’nde Kürt meslekdaşlarımızla dayanışma gösterdik. Arada bir Dersim Jenosidi nöbetim oldu. Şimdi de Özgür Gündem’de dayanışma amaçlı Genel Yayın Yönetmenliği nöbeti. Yazı işlerinde iki toplantı, çalışanlarla mesleki konularda muhabbet ve akşamüstü gelen ‘copy proof’lar üzerinde son değerlendirmeler.
Bugünün Türk medyasında Özgür Gündem’de bir günlük nöbet, mesleki ve sembolik bir görev.
Ama hem mesleki hem siyasi anlamı çok önemli!
(*)15 Mayıs 2016 tarihli Özgür Gündem gazetesinden