Öncelikle, Cumhuriyet Gazetesi Genel Yayın Yönetmeni Can Dündar ve Ankara Temsilcisi Erdem Gül’ün serbest bırakılmalarıyla başlayalım. 3 ayı aşan bir tutukluluk süresi… Davanın yarattığı tartışma ortamı ve sonrasında gelen Anayasa Mahkemesi’nin “kişi hürriyeti ve güvenliği haklarının ihlal edildiğine” ilişkin kararı. Tüm bu yaşananlara ilişkin neler söyleyeceksiniz?
Gerek gözaltına alınmaları gerekse tutuklanmaları hukuki kriterlere göre bakıldığında bir skandal. Özellikle iddianame yayınlandıktan sonra bu tutuklamanın ne kadar vahim bir olay olduğu ortaya çıktı. Çünkü Can ve Erdem’in yaptıkları sadece başarılı bir gazetecilik örneği… Çünkü gazeteciliğin en kestirme tanımı, ’’Egemenlerin yayınlanmasını istemedikleri haberleri bulup yayınlamaktır’’. Can’lar da bunu yaptı.
İddianame zaten sakat… Türkiye’de bir süreden beri yargının bağımsızlığından söz etmek zor, hatta imkansız. Koskoca bir Cumhurbaşkanı, “Ben senin peşini bırakmayacağım, bedelini ödeyeceksin” demişti. Yani şimdi, yürütmenin başı bile olmayan bir yetkili böyle söylediği zaman, savcılar da “copy paste” yöntemiyle bir iddianame hazırladılar. Hukuki açıdan çok ilginç… İddianamede suç delili olarak kabul edilebilecek hiç bir şey yok. 500-600 küsur sayfa. Sadece Can’la Erdem’in yazıları var. Gazetecilik suç değildir, siyasi tahlil içeren yazılar da suç kabul edilemez.
Burada önemli bir kaç nokta var: Birincisi, ağırlaştırılmış müebbet hapis istemişler. Yani hakikaten haddini aşmış o savcı. Çünkü hukukta son derece önemli bir ilke var. Orantı. Suçla ceza arasında orantı olması lazım. Burada zaten suç yok. Ama talep edilen ceza olağanüstü orantısız…
Suçlamalara gelince: ‘Terör örgütü üyesi olmadan terör örgütüne yardımcı olmak’, ki o da kuşkulu. Terör örgütü dedikleri de Fethullah Gülen Terör Örgütü adı verilen FETÖ. Bu cemaat, görüşlerini benimsersiniz benimsemezsiniz ama eline silah alıp kimseye kurşun sıkmamış insanlardan oluşuyor. Dolayısıyla bir terör örgütü olarak adlandırmak doğru değil onları.
İkinci suçlama: Casusluk… Casusluk gizli bir iştir. Casus elde ettiği bilgileri gazetede yayınlamaz. Ve kendi çıkarına ki, Can’ın ya da Erdem’in bu konuda kişisel bir çıkarı yahut gazetenin her hangi bir çıkarı yok. Tamamen kamu yararı için yapılmış bir haber söz konusu. Devletin gizli olarak yaptığı yasadışı ve gayrı meşru olayları ortaya çıkarmak için yayınlanmış bir haber. Üstelik de doğru. İktidar zaten haberi yalanlayamıyor.
“İktidarın ağır suçlamalardan kurtulmak için büyük bir medyaya ihtiyacı var”
Ama tabi ben, gerek Cumhurbaşkanı’nın gerekse savcının tutumunu, kabul etmiyorum ama anlamıyor da değilim. Ortaya belgeleri ve fotoğraflarıyla çıkarılan bu suç, aslında uluslararası ceza mahkemesinde çok ağır bir suç… Başka bir ülkenin iç işlerine karışmak, terör örgütlerine silah temin etmek. Bu suçlar, yaşımız müsait önümüzdeki dönemde göreceğiz, yerel ya da uluslararası bir mahkemede yargılandığında, öyle çok kolay kurtulabilinecek suçlar değil.
AKP devleti medyanın yaklaşık yüzde 80’ini dolaylı veya doğrudan denetliyor. Çünkü iktidar çok büyük ithamlar, çok büyük suçlamalar altında. En önemlisi Suriye’deki teröristlere silah göndermek… Türkiye içinde, gerek Kürtlere gerekse solculara, muhaliflere yönelik ağır insan hakları ihlalleri var. 17-25 Aralık skandalına bakarsanız en az yirmi kanun maddesi ihlal edilmiş. Yolsuzluk, rüşvet, çıkar amaçlı çete kurmak, devletin olanaklarını suistimal… vs … Dolayısıyla bütün bu ağır, kapsamlı suçlamalardan kurtulmak için en az bu suçlamalar kadar büyük bir medyaya ihtiyacı var iktidarın.
Anayasa Mahkemesinin Can ve Erdem kararının etkilerine baktığımızda ilginç bir durum var: Bugün yandaş medya, “Aa, demek ki Türkiye’de casusluk serbestmiş” diyor. Aslında ben onu şöyle tercüme ettim, “Dangalaklık serbest”. Yani mahkeme bunun casusluk değil gazetecilik olduğuna karar veriyor. Onlar hâlâ “casusluk serbestmiş” diyor. Yani onu bile anlamamışlar. Cumhurbaşkanının ‘Tanımıyorum, saygı duymuyorum, uygulamıyorum’ şeklindeki açıklaması da, Türkiye’de hukukun olmadığının kanıtı. Anayasayı, kanunları, mahkeme kararlarını savunmakla görevli, yetkili bir üst düzey sorumlu böyle konuşursa ve bu meydan okumanın bir karşılığı olmaz ise, hukuk bitmiş demektir.
Anayasa Mahkemesinin kararı aslında olumlu ama eskiden beri süren bir yaklaşımın sonucu değil. Aynı Mahkeme daha önce düşünce, ifade, basın özgürlüğü hatta Cizre konularında olumsuz kararlar vermişti.  Burada tabi önemli olan şu: Can’la Erdem’in bireysel başvurusu sonucunda, mahkemenin verdiği karara baktığımız zaman “Kişisel güvenliği ve hürriyeti ihlal edilmiştir” diyor. Belki daha da önemlisi, “Basın, düşünce ve ifade özgürlüğü ihlal edilmiştir” diyor. Dolayısıyla birinci derecedeki mahkemeye sunulan iddianamenin bütün dayanağı böylelikle çökmüş oluyor. ‘Peşini bırakmam’ diyen zata da bir tekzip gelmiş oluyor. Yargılama sürüyor. İlk mahkeme, diyelim ki, tutumunda ısrar edip, Can’la Erdem’i eski suçlamalarla yargılasın, hatta mahkum etsin. O yargı kararı büyük bir ihtimalle önce Yargıtay’dan olmazsa Anayasa Mahkemesinden döner. O da olmadı Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi böyle bir mahkumiyet kararını Sözleşmeye aykırı bulur.
Gazetecilik yaptıkları için meslektaşlarımız tutuklanıyor, serbest bırakılınca seviniyoruz.
Anayasa Mahkemesi’nin kararı basın düşünce ve ifade özgürlüğü açısından geleceğe baktığımızda umut verici bir gelişme midir, yoksa konjonktürel olarak mı değerlendirmek lazım?
Bunu zaman içersinde anlayacağız. Bütün mahkemeler, Anayasa Mahkemesi dahil, her olgunun ayrıntısını inceleyerek bir karara varır. Benzer vakalar da var. 32’ye düştü galiba şu anda hapisteki meslektaşlarımızın sayısı. Biz bu meslektaşlarımızın gerçekten sadece gazetecilikten gözaltına alınıp tutuklandıklarını biliyoruz. Önümüzdeki dönemde Anayasa Mahkemesi’nin vereceği kararlara göre bu sorunuza cevap verebileceğiz. Dündar-Gül kararı gerçekten bir içtihat kararı olacak mı? Hiçbir gazetecinin kişisel temel hak ve güvenliği böyle gelişi güzel ihlal edilmeyecek mi? Basın, düşünce ve ifade özgürlüğü böyle genel bir kural olarak her seferinde uygulanacak mı uygulanmayacak mı? Bu soruların yanıtı Anayasa Mahkemesi’nin bundan sonraki kararlarında ortaya çıkacak.
Yargıçlar bundan böyle, gerçekten adalete, kamu vicdanına, hukuka, yasalara uygun kararlar verebilmek için bağımsız ve özgür olabilecekler mi? Yoksa siyasi iktidarın baskısı altında mı kalacaklar? Göreceğiz…
Geçtiğimiz günlerde bir köşe yazarı, “Anayasa Mahkemesi Can’la Erdem’in serbest bırakılması yönünde karar alırsa, bundan sonra hiçbir savcı veya yargıç Fethullah Terör Örgütü FETÖ ile ilgili bir karar almaya cesaret edemez” diye yazmıştı. Dolayısıyla Anayasa Mahkemesi’nin Can Dündar ve Erdem Gül’le ilgili aldığı kararın bundan sonra mahkemelerin vereceği kararları etkilemesi söz konusu olabilir mi?
Bir ihtimal olması lazım… Hukukun birliği diye temel bir ilke var. Yani Türkiye bunu teknik olarak, uygulamada çok ileri düzeyde yapıyor. Türkiye’de birçok gelişmiş ülkelerde bile bulunmayan UYAP (Ulusal Yargı Ağı Projesi) bilgisayar sistemi var. Hakkari’deki hakimin verdiği kararı Edirne’deki hakim de görebiliyor. Dolayısıyla hukukun birliği, dosyalar/olaylar birbirine benzerse, benzer hükümler kurulmasını gerektiriyor. Böylece bundan sonra, savcı ve yargıçların Anayasa Mahkemesi’nin son kararı doğrultusunda karar vermesi beklenir. Ama ne yazık ki, yapısal olarak HSYK’yı hesaba katarsak, yandaş medyanın baskılarını hesaba katarsak, bu beklentinin bir güvencesi yok. Yani, bugün “Bir kararla Türk yargısı bağımsız oldu” diyemeyiz. O bakımdan mesleğini düzgün yapan, esas olarak siyasi iradeye ve yasalara değil, hukuka bağlı olan -çünkü hukukla yasa farklı şeyler- savcılar ve yargıçlar görevlerini hakkıyla yapabildikleri sürece olumlu sonuçlar elde edilebilir.
AYM’nin oylama sonuçları da ilginç. Kararda siyasi tercihler etkili olmuşa benzer. Ayrıntılarda görmüşsünüzdür, 3 ret oyu var. Üçü de Erdoğan’ın atadığı isimler. Tesadüf olmasa gerek. Hukukun bu kadar siyasileşmemesi gerekir. Hatta hiç siyasileşmemesi gerekir. Bazı yargıçlar kendi ikballeri nedeniyle davaya ya da dosyaya bir hukukçu gözüyle değil, bir siyasetçi gözüyle bakmışlar anlaşılan. Çünkü büyük çoğunluk, oniki yargıç tahliyeye karar veriyor.
Yandaş medya, sözünü ettiğiniz yazıda, telaşlanmış, ayrıca da Mahkemeyi etkilemek için ön almaya çalışmış. O yazıyı ben de okudum. Ya önceden istihbarat almış olabilir ki, zayıf bir ihtimal. Yahut da, mesele o kadar açık ki, Anayasa Mahkemesi’nin yapısını, çalışma yöntemini bilen her hangi bir kişi, gazeteci olmasına gerek yok, buradan Can ve Erdem için olumlu bir karar çıkabileceğini zaten öngörüyordu. Hatta yazıda “Hakim bulamaz” diyordu hatırladığım kadarıyla. Oysa ki, mesele hakim değil, mesele hukuk. Çünkü yandaş medya, hakimleri ‘’bizden yana olanlar’’ ve ‘’bizden olmayanlar’’ diye ikiye ayırıyor. Hakim, sadece mevcut hukuk anlayışını uygulayan kişi. Mevcut hukuk anlayışı, gazeteciyi terörist, cemaatçiyi terörist, muhalif gençleri Gezici, sonuç olarak kendinden olmayan herkesi düşman olarak görüyor. Bazı yargıç ve savcıların bu siyasi eğilime boyun eğmesi de, olumsuz bir şey, zaten bu yüzden bağımsız değiller.
“1071’den beri geçiş dönemini yaşıyoruz. Bu devlet, bu ulus, zaten kendi toprağı olmayan bu Anadolu’ya bir türlü yerleşemedi”
Uzun yıllardır medyanın içindesiniz. Yazılarınızla, çevirilerinizle, yabancı gazete ve haber ajanslarına geçtiğiniz haberlerle… Şöyle bir baktığımızda Türk medyası açısından 20-30 yıl öncesiyle bugünün arasındaki fark nedir? Ya da Türk medyası açısından geleceğe nasıl bakıyorsunuz? Medya olarak nereye gidiyoruz?
Bunu az çok sizin de hatırlamanız lazım. Son 20-30 yılda, medya açısından son derece olumsuz bir ortama doğru dörtnala gidiyoruz her geçen gün. Medya tek başına ele alınabilecek bir olgu, bir mekanizma, bir sistem değil. Medya çok siyasi, çok toplumsal, çok ideolojik aynı zamanda çok ekonomik bir araç… Ben, toplum bilimci, siyasal bilimci değilim ama 60 yaşımı aştım, şimdiye kadar okuduklarım, gördüklerim, duyduklarım ve esas olarak yaşadıklarım itibariyle, yaşadığım yabancı ülkelerle de kıyaslamalar yaptığımda, Türkiye, -ağır olacak biraz ama öyle görüyorum- “ham, çiğ ve kof bir toplum’’! Biz şimdi günlük pratikte, sohbetlerde yöneticilere kızıyoruz, yöneticileri olumsuz buluyoruz doğru, yanlış değil. Ama yüzde 50 oy alan bir iktidar partisini düşündüğümüz zaman, sadece iktidarın kusurlu ya da suçlu olduğunu düşünmek hata olur. Yani yapısal bir mesele var. O kesimi iktidara getiren bir kitle var. Bir toplumsal altyapı var. Derin bir mesele ama üç-beş cümlede söylemek gerekirse, bence “1071’den beri geçiş dönemini yaşıyoruz”. Bu cemaat, bu toplum, bu devlet, bu ulus, ne dersek diyelim zaten kendi toprağı olmayan bu Anadolu’ya bir türlü yerleşemedi. Bir oturmamışlık var. Benim en çok sevdiğim şair Çanakkaleli Ece Ayhan, “kötülük toplumu” der burası için. Ham, çiğ ve kof olunca kaçınılmaz olarak oradan kötülük çıkar. 100 yıldır Ermeni Meselesi ile yüzleşememiş bir toplum. 1925’den beri Kürt Meselesini çözememiş bir toplum. Trafik kazalarında dünya birincisiyiz. Her 10 yurttaştan 7’sinin birbiriyle mahkemelik olduğu bir toplum burası. İnsani Kalkınma endeksinde çok gerilerdeyiz. Başka ülkelerle kıyasladığın zaman hala gerçek anlamda bir yurttaş tanımı ve uygulaması yok. Bizim 1789’umuz yok. Bizim 1968’imiz yok. Böyle bir hercümerç içersindeyiz.
Bizim bir sürü darbemiz var ama…
Haaaa haaa … Devrim yok, darbe var. Doğru. Bakın bir fark da şu: Bizim 1071’imiz ve 1453’ümüz var. Ve hâlâ kutluyoruz bu iki önemli hadiseyi. Oysaki mesela Fransızların 1071’i ya da 1453’ü yoktur.
Geçenlerde bir şey okudum, çok ilgimi çekti. Bir anket yapılmış gençler arasında “ideal iş adamı” olarak Acun Ilıcalı ile Sedat Peker çıkmış. Böyle bir ham toplum ancak onları ideal işadamı olarak görebilir. Yani ben çok şaşırmadım aslında ama… Acun Ilıcalı ile Sedat Peker’i yani bir televizyon illüzyoncusu ile mafya liderini ideal iş adamı olarak gören çoğunluğun yaşadığı bir toplumdayız. Şimdi böyle bir toplumun, medyası da, siyaseti de, eğitimi de, sağlığı da her şeyi kaçınılmaz olarak oturmamış. Günübirlik çıkarlara göre ve esas olarak da daha çok iktidarın çıkarlarına göre işliyor.
Sorunuza gelince, hatırlarsın o dönemde mesleği, işi sadece gazetecilik olan, Cağaloğlu’ndaydık… Karacanların ya da Abdi İpekçi’nin Milliyet’i, Erol Simavi’nin ya da Nezih Demirkent’in Hürriyet’i, Haldun Simavi’nin Günaydın’ı… Bizim gazete, Nadir Nadi’nin Cumhuriyet’i. Bu insanların bir tek işleri vardı-patronlardan bahsediyorum- gazetecilikti dertleri. Bizim de muhabir olarak, editör olarak, yazar olarak derdimiz, esas olarak iyi haber yapmaktı. İyi gazetecilik yapmaktı. O zamandan bu yana çok şey değişti, değişen en önemli şey bence medya mülkiyeti… Bilgi Üniversitesi’nden Esra Arsan, Galatasaray Üniversitesi’nden Ceren Sözeri, medya mülkiyeti ile ilgili önemli akademik çalışmalar yaptılar. Orada bu açıkça görülüyor.selfie ragıp duran esat palaMedya mülkiyeti son 15-20 yılda özellikle 2000’lerden sonra nitelik değiştirdi. Adını sanını bilmediğimiz bir takım insanlar gazete sahibi, radyo sahibi, televizyon sahibi oldu. Bizim adını, sanını bilmemiz önemli değil. Gazeteci olarak bilmemiz önemli. Bunlar medyadan gelen insanlar değil. Bunlar genellikle mali sermaye yahut sanayi, ticaret dünyasından gelen insanlar. Dolayısıyla gazetecilik eski, klasik işlevini kaybetti. Medya mülkiyetinin yapısı, doğası, kimliği değişince, haliyle gazetecilik, habercilik, muhabir, yazar, yayın politikası gibi kilit kavramların anlam ve işlevi de değişiyor. Olumsuz bir şekilde…
“Okur- sadakat ilişkisi büyük ölçüde bitti. Resmi tiraj rakamları üç-dört misli şişiriliyor”
Bizim eskiden derdimiz, kamu çıkarına hizmet eden doğru düzgün haber yapmaktı. Siyasi ya da iktisadi iktidar odakları dahil, kimseden çok fazla çekincemiz yoktu. Şimdiki duruma bakıldığında medya mülkiyetinde iktidar yanlısı holdinglerin büyük ölçüde ağırlığı var. Artık medya, büyük ölçekli, genel medya dediğimiz kesim, habercilik yapmıyor, propaganda, ajitasyon, reklam, halkla ilişkiler yapıyor. Bu da tabi klasik gazeteciliğe/haberciliğe belirli ölçüde alışmış, bir gazeteden beklentileri olan insanları üzüyor, o okur kesimi bu yeni gazetelere itibar etmiyor. Okur-gazete sadakat ilişkisi büyük ölçüde bitti. Yandaş medyanın tirajlarının, yayınlanan resmi tiraj rakamlarının en az üç-dört misli şişirildiğini görüyoruz. Bir yandaş kalem geçenlerde itiraf etti: ‘’Milliyet, 110 bin gösteriyor halbuki 30 bin satıyor” dedi.
İkincisi, biz eskiden işimiz bittiği zaman Gazeteciler Cemiyetinin üst katındaki lokale giderdik. Tercüman’dan ya da sağcı gazetelerden de bir sürü meslektaşımız vardı ve biz onlarla mesleki temelde bugünkü kutuplaşma olmadığı için iyi anlaşırdık. Belki onların görüşü farklıydı ama bir gazetecilik mesleği temelinde, güçlü bir sendikamız vardı, Cemiyetimiz vardı, şimdi onlar artık maalesef zayıfladı. Çünkü gazetecilik artık Türkiye’de iyi haber, doğru haber, kamu çıkarını destekleyen haber yapmak anlamıyla değil, iktidarın görüşlerini yansıtmak, yaymak anlamında gerçekleştiriliyor. Bu yüzden medya içinde de korkunç bir kutuplaşma oldu.
Toplum medyadan doğru haber alamazsa, doğru şekilde bilgilenemezse Türkiye’nin geleceği açısından etkisi ne olur?
Meselenin iki boyutu var bence: Birincisi doğru bilgiyi alan toplum, geniş yurttaş kesimi siyasi tercihlerinde daha farklı davranabilir. Gerek sandık başında, gerekse günlük yaşamında, baskıcı, sansürcü, rüşvet, yolsuzluk gibi ağır suçlamalar altında olan kesimlere karşı çıkar, prim vermez. Demokratik ve özgürlükçü bir anlayışı destekler. Bu işin bir yanı… Şimdi işin bir başka yanı da var: Ben, bugün Türkiye’de yandaş medyayı da izleyen kesimin özellikle İnternetin varlığını da düşünerek doğru bilgi almadığı konusunda çok emin değilim. Aslında artık herkes her şeyi biliyor. Başta söylediğim ham, çiğ ve kof toplum bile bile, bütün bu rüşvet skandalını, yolsuzlukları, Kürtlere yapılan baskıları bal gibi görüyor ve biliyor. Bunlara kendi çıkarı, dar çıkarı, ideolojisi, din-Allah, vatan-millet gibi çeşitli temalar yüzünden göz yumuyor hatta destek veriyor. O yüzden, doğru bilginin gerçek anlamda egemen hale geldiği, yaygınlaştığı bir ortamda bile böyle bir engel var.
“Medya aritmetik olarak söylersek eksi 30’larda. 30 adım atmamız lazım ki ancak, sıfıra gelebileceğiz o zaman”
Ama soruya doğrudan cevap vermek gerekirse, benim yıllar önce oluşturduğum bir hamam böceği teorim vardır. O da şu: Hamam böceği dediğim egemen medya. Hamam böceği bir odada bir duvara tırmanıyor. Ve onun her tırmanışı çürümenin yozlaşmanın bir aşaması. 10 santim çıkıyor, 20 santim çıkıyor, bir yere kadar çıkıyor, en sonunda da tavana gelecek bu. Tavan normalde en üst aşama, ondan sonra iki seçenek var. En üst nokta, son nokta olduğu için, tavandan daha fazla yozlaşamayacak, tavan engelliyor çünkü onu. Yerçekimi kanunlarına aykırı olarak tavanda yatay bir şekilde yürümeye başlayacak ki, bu pek mümkün değil. Hamam böceği dediğim öyle küçük bir yaratık değil. Diğer seçenek de, tavana vardığı zaman hamam böceği kaçınılmaz olarak yere düşecek, çakılacak. Bütün toplumsal olaylarda bir istiap haddi var. Bir yere kadar yozlaşma, çürüme olur ondan sonra çok köklü, büyük, kitlesel, toplumsal bir alabora olur. Bu bir savaş olabilir. İç savaş olabilir, dış saldırı olabilir. Doğal felaket olabilir, her şey olabilir. Medya şimdi aritmetik olarak söylersek eksi 30’larda… Düzgün hale gelebilmemiz için 30 adım atmamız lazım ki ancak, sıfıra gelebileceğiz o zaman. Halbuki biz istiyoruz ki, artı 20’lerde, artı 30’larda olsun medya. Öngörmek zor bir şey ama özellikle Türkiye’nin yakın tarihine bakıldığında bu kadar olumsuzluğun bu kadar farklı sektörlerde yoğun olumsuzluğun, bu kadar yoğun kutuplaşmanın, ihtilafın, gerginliğin olduğu başka dönem her halde yok. Demokrat Parti’lilerle Halk Parti’liler arasındaki çelişkileri filan hatırlıyorum da, ayrı ayrı kahvehanelere gitmeler, birbirlerine kız vermemeler filan. Bugün Türkiye toplumu, “dindar-laik”, “Türk-Kürt”, “Alevi-Sünni”, “solcu-sağcı”, “iktidar yanlısı-muhalif” gibi çok keskin bir şekilde ayrışmış durumda. Bu ayrışma, bu kutuplaşma, bu gerginlik ve bu ihtilaf ilelebet süremez. Yani birisinden birisi diğerini bir şekilde alt etmek durumunda ya da barışacaklar, uzlaşacaklar. Gezi sırasında Galatasaraylıların Fenerlilerle kol kola yürümesi gibi…
Uluslararası koşullar, daha çok demokrasi ve özgürlük güçlerinden yana. Türkiye’de Edirne’den Hakkari’ye Saray’ın borusu ötebilir, ama sınırı bir santim aştığın zaman kimse seni iplemez, iplemiyor da. Mesleğim gereği yabancı basını da izliyorum. Yabancı basında hiç bir dönem Menderes dönemi dahil, Ankara aleyhinde bu kadar fazla sayıda yazı çıkmadı. New York Times, Washington Post, Guardian, Le Monde, Liberation, Frankfurter Allgemeine Zeitung, 2000’li yılların başında Erdoğan’ı “Boğaz’ın sessiz devrimcisi”, “Büyük liberal” diye öven gazeteler bunlar. O gazetelerin hiç birinde Türkiye yönetimini öven bir yazı yok artık. En son dün iki üç gün önce galiba sadece iki başlık hatırlatayım, “Erdoğan’ın Türkiye’sini Nato’dan şutlamanın zamanı geldi”, diğeri de “Ankara kendi Kürtlerini neden yanlış okuyor’’. Türkiye’de üç-beş muhalifin söylediğini yurt dışında çok daha fazla sayıda büyük gazeteler yazıyor. New York Times gibi bir gazeteye “Ey, New York Times” gibi kabadayı bir tavırla seslenmek garip değil mi? Herkese çatan bir adam, tek adam olmak isteyen bir adam, sonunda yalnız adam haline geliyor. Şu anda Saray’da bile alçak sesle konuşuyormuş, fısıltı halinde konuşuyormuş… Yine de dinleyen dinliyordur her halde O’nu…
Silivri’deki dubleksin kapısı kilitlendi mi sizce yoksa yeni sahiplerini mi bekliyor?
Ben Çanakkale’de yaşadığım için otobüsle gelip giderken hep cezaevinin önünden geçiyorum. Son bir, bir buçuk yılda otoyolla cezaevi arasında bayağı geniş bir alan vardı, en son gittiğimde gördüm ki oraya da yeni bölümler yapmışlar. Sürekli olarak cezaevi inşaatı yapıyorlar. Geçen hafta Brüksel’de Selahattin Demirtaş’la bir TV söyleşisi sırasında konuşuyorduk bu meseleyi. Hiç bir suçun yargılanmadan unutulmaması gerekir. Yani bütün suçlar yargılanmalı. Demirtaş daha hafif söyledi: ‘’Yargılama şart değil ama yüzleşme şart”. Olabilir, tabi O’nun görüşü. Ben yargılanmaları gerektiğini düşünüyorum, tekrar etmemesi için. Ve, bu yargılamalar bugünkü gibi hukuksuz bir şekilde değil, gerçek anlamda ve sadece hukukçuları, avukatları, hakimleri, savcıları ilgilendiren bir şekilde değil, çok daha geniş bir şekilde ki, bunun özellikle çok başarılı örnekleri var Güney Afrika’da, “Adalet ve Gerçek Komisyonu” tabir edilen yöntemlerle yapmak lazım. Biz dünü, bugünü doğru dürüst bir şekilde yargılamadan anlayamazsak, bu olumsuzluklar devam eder. Tehlike her zaman için var. Dolayısıyla bilmiyorum, illa da cezaevlerini doldurarak mı yapılır bu ki, ben karşıyım bu tür yaptırımlara. Ama suç işlemiş olan bütün insanların, evet belki de tutuksuz bir şekilde, Gezi’de onlarca gencin ölümüne sebep olmuş insanların, Kürt ilçelerini yıkıp yakanların, Türkiye’yi bütün dünyada çok kötü duruma düşürmüş olanların mutlaka hesap vermesi gerekir. Dünyada Türkiye gibi başka bir ülke yok. Hem Amerika’ya hem Rusya’ya meydan okuyor, herkese birden karşı çıkıyor. Ama tek başına… Bir karikatür var, onu hatırlıyorum. Kocaman bir transatlantik geliyor, 200 metre ötesinde salda bir adam var “Çekil çekil” yapıyor transatlantiğe… Biraz o duruma düştük.
Ragıp Duran, Galatasaray Lisesi’nden mezun olduktan sonra Fransa’da hukuk eğitimi aldı. 1978 senesinden itibaren İstanbul, Ankara, Londra Amsterdam, Paris ve Boston’da, Hürriyet, Cumhuriyet ve Gündem gazetelerinde, AFP’de ve BBC’de çalıştı. Halen Fransa’da yayımlanmakta olan Libération gazetesinin Türkiye muhabiri. Galatasaray Üniversitesi İletişim Fakültesi’nde, Marmara İletişim’de ve Bilkent Mütercim Tercümanlık Yüksek Lisans bölümlerinde dersler verdi. Ragıp Duran gazeteciliğinin yanı sıra, medyaya yönelik değerlendirme ve eleştirileriyle de tanınıyor.  Ragıp Duran’ın ikisi çeviri olmak üzere, 6 kitabı ve aldığı çok sayıda ödülü bulunuyor.