31 Aralık 2016 Cumartesi

AHMET ŞIK’I NEDEN TUTUKLADILAR?

Pembe gözlükler lazım 
simsiyah gerçekleri gizlemek  için…

·      Gazeteci’ dediğin, Başkanın uçağında poz verip sırıtacak. Gazetesi pek satmasa da cebini dolduracak. Milli ve yerli olup dünyaya savaş açan adamın sözcüsü olacak. Beyaza siyah diyecek ki, iktidar seni övsün. Bunları yapmayınca...

Meslekdaşımız Ahmet Şık’ın yazdığı haberler ve attığı tvitler nedeniyle gözaltına alınıp tutuklanması, sadece gazeteciler dünyasında değil, kamuoyunun önemli bir kesiminde, ki buna bazı AKP milletvekilleri de değil, infiale yol açtı. Sosyal ya da geleneksel medyada, Şık’ın tutuklanmasına tepki gösterenler, tutuklama kararı veren hakimin gerekçesine özel olarak karşı çıktı. Çünkü hakim, Şık’ın, yani bir tek gazetecinin çeşitli haberlerinde, PKK, DHKP-C ve FETÖ propagandası yaptığını iddia etti. Üstelik, hukuki hiçbir niteliği/geçerliği olmayan bir şekilde de, bu üç örgütün aslında farklı hatta çelişkili örgütler gibi görünmesine rağmen, ‘medyada yer alan değerlendirmelere’ de atıfta bulanarak, Türkiye’nin bir kokteyl terör saldırısı altında olduğunu ima etti. Hakim bu söylemiyle, Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın görüşlerini tutuklama gerekçesi olarak karara geçirmiş oldu.

Şık’ın tutuklanmasına itiraz edenler, Ahmet’in bir süre önce F.Gülen hakkında yazıp yayınlayamadığı bir kitap nedeniyle, Gülenci bir komplo ile tutuklanıp hapis yattığını da hatırlıyor, biliyor.

HABER, PROPAGANDANIN TAM TERSİ

Bağımsız, tarafsız ve adil olmadığı artık neredeyse her hükümde kanıtlanan yargı, tıpkı siyasi iktidar gibi, - yürütme ya da Saray da diyebiliriz-, gazetecilikle propagandayı aynı faaliyet olarak algılıyor  ve göstermeye çalışıyor. Ahmet, gündem gereği, PKK, DHKP-C ve FETÖ konusunda haberler yayınlamış, devlet de, siyasi iktidarıyla yargısıyla, yayınlanan bu haberleri propaganda olarak addediyor ve suçluyor.

Oysa ki habercilikle propaganda, birbirine neredeyse zıt iki faaliyet. Habercilik gazetecilerin işi, propaganda esas olarak siyasilerin, devlet yöneticilerinin işi. Bu iki faaliyet arasında iki önemli fark var. 

Birincisi, haber, mümkün olabildiğince gerçeği aktarmaya çalışır, propagandada ise mutlaka bir yalan, yarım ya da çeyrek gerçek vardır. 

İkinci fark: Gazeteci ile yaptığı haber arasında bir çıkar ilişkisi olmaz, olmamalıdır. Yani bir muhabir, kendisi, gazetesi, ailesi, yakınları ya da mensup olduğu milli, etnik, siyasi, dini, ideolojik gruba çıkar sağlamak için haber yapmaz. Muhabirin en önemli ve birincil sorumluluğu, yaptığın haberin doğru olmasıdır. İkinci kriter de haberin kamu çıkarına hizmet etmesidir.

Propagandacı ise bir gerçeği, kendisi, partisi, yakınları, mensup olduğu siyasi, ideolojik, kültürel cemaate yarar sağlamak amacıyla büken, eğen, tahrif eden, abartan ya da küçümseyen ya da gizleyen kişidir. Propagandacı ile yaptığı propagandanın içeriği arasında çoğu zaman doğrudan, her zaman da dolaylı bir çıkar ilişkisi vardır. 

Propaganda deyince akla gelen ilk klasik örnek, Hitler’in Propaganda Bakanı Goebbels… ‘Halkın Eğitimi ve Propaganda Bakanı’ Goebbels, Nazileri, Hitler’i, ırkçılığı, Yahudi ve solcu düşmanlığını över, özgür düşünceyi karalar kötülerken, bu sayede kendisinin bakan olmaya devam edebileceğini, bu sayede Nazilerin iktidarının sürebileceğini düşündüğü için böyle davrandı.

Ahmet’in yargı tarafından suçlanan haberlerine bakalım: PKK, DHKP-C ya da FETÖ konulu haberler, öncelikle doğru ve kamu çıkarı güden haberlerdir. Ahmet bu üç konuda da doğru, tüm tarafların görüşlerine yer veren,  dengeli, güvenilir, inanılır, hızlı haberler yazdı. Bu haberler Ahmet’e herhangi bir kişisel, ailesel, grupsal… menfaat sağlamadı.

Dolayısıyla hakimin propaganda tezi/iddiası çökmüştür. Üstelik, zaten aynı kişinin, birbirleriyle en azından ihtilaflı üç örgütün propagandasını yapması somut olarak mümkün değil.

İKTİDARIN YARGISI FÜTURSUZ

İktidar da, yargı da, aslında hukuku rafa kaldırmış olduğu için, hak, usul, yasa, meşruluk gibi kavramları hatta mantık, izan, akıl gibi temel değerleri ayrıntı olarak addediyor. Ayrıca  birincil dürtüsü siyaset ve muhalefeti ezmek olduğu için de, ‘Bana hukuk mukuk demeyin… Anlamam. Şık muhaliftir, susturulmalıdır. O kadar’ mesajını veriyor. Kendi çapında hukuka, topluma meydan okuyor.

Bir gazeteci, bir haberci ya da bir gazete ya da radyo, televizyon nerede nasıl değerlendirilir? Herhalde Emniyet’te, Savcılık’da ya da Ağır Ceza Mahkemesi'nde değil! Gazetecilik/habercilik esas olarak yurttaş yani okur/izleyici/dinleyici tarafından değerlendirilir. Hemfikir değilse, o gazeteyi almaz, yayınlanan görüşlere karşı ise, okur mektubu yazar. Olumsuz bulduğu görüş ve fikirlere karşı, yine fikirle yani çeşitli demokratik/barışçı yöntemlerle muhalefet eder. Bir haber, gazetecilik meslek örgütleri içinde ya da iletişim akademilerinde değerlendirilir. Ahmet de zaten ifadesinde, mesleğinin yargı tarafından sorgulanamayacağını açık bir dille söylemiş.  

GARİP BİR MEDYA ELEŞTİRİ TÜRÜ

Bizde nerede ve nasıl değerlendiriliyor gazetecilik?
-         * Gazeteci evinin önünde saldırıya uğruyor, dövülüyor
-         * Gazete binası kalabalık bir güruh tarafından basılıyor, cam çerçeve indiriliyor
-         * Eskiden bilhassa Kürt bölgelerinde gazeteciler enselerine sıkılan bir kurşunla öldürülüyordu
-         * Yukarıdan gelen bir telefonla gazeteci işten atılıyor
-         * Gazete ya da radyo-televizyona kayyım atanıyor, herkes topluca işten çıkarılıyor
-         * Sorgusuz sualsiz televizyonunuz yayın platformundan çıkarılıyor
-         * Bir sabah erkenden polis evinizi basıp sizi alıp götürüyor…
-        *  Bir süre sonra avukatlar kadar Adliyelere gitmek zorunda kalıyorsunuz
-         * Akıllarınca sizi adam etmek için hapisaneye koyuyorlar…

MEDYATİK GERÇEK, HAKİKİ GERÇEĞİ DEĞİŞTİREMEZ!

İktidarın dolayısıyla da yargının yanıldığı bir nokta daha var: Bir olumsuzluğu, sözkonusu olgunun yansımalarını silmeye çalışarak, onu ortadan kaldıramazsınız. Ahmet’i tutuklamakla, PKK, DHKP-C ve FETÖ’ye karşı mücadele edemezsiniz. Tam aksine, mesela FETÖ, büyük bir ihtimalle Şık’ın tutuklanmasından memnun bile olmuştur. Ahmet’in tutuklanması, PKK ve DHKP-C’nin tezlerinin doğrulanması için bir fırsat olarak da okunabilir.

Ahmet Şık’ın tutuklanması ve ardından gelişen tepkiler, bize, gazeteciliğin bir kez daha ne kadar önemli bir siyasi/toplumsal muhalefet aracı olduğunu gösterdi. Zaten, iktidarın bağımsız gazeteciliğe yönelik saldırıları, haberciliğin önem ve gücünü gösteriyor. 17-25 Aralık skandalından, diplomasız Cumhurbaşkanına, yerle bir edilen Kürt il ve ilçelerinden Suriye’deki teröristlere gönderilen silahlara kadar bir dizi hukuksuzluk, gayrı kanuni ve gayri meşru faaliyet gazetecilik sayesinde ortaya çıkarıldı. 

Tüm bu örnekler, gazeteciliğin esas olarak, doğa ve yapı olarak muhalif bir meslek olduğunu da gösterdi. Yine, gazeteciliğin güzel ve doğru tanımlarından birini de bir kez daha teyit etti: ‘Gazetecilik, kimilerinin yayınlanmasını istemediği haberleri yayınlamaktır. Gerisi reklam ve halkla ilişkilerdir’. Buradaki ‘kimileri’, kaçınılmaz olarak güç ve iktidar sahipleri…  Biraz daha açmak gerekirse, foyalarının ortaya çıkmasından, daha da yaygınlaşmasından korkan güç ve iktidar sahipleri…

Türkiye’de ve demokrasisi gelişmemiş diğer ülkelerde, siyasi iktidarlar (ekonomik, askeri ve ideolojik iktidarları da unutmayalım), medyayı olduğu gibi ele geçirip yönetmek ister. Onlar, böylece, topluma, kendi istedikleri dünyanın imajını verdiklerine inanır. İktidar medyası her şeyi toz pembe göstermeye çalışır. Muhalefete olabildiğince yüklenir, muhalifleri karalar, kötüler. Genel olarak eğitim ve kültür düzeyi yüksek olmayan toplumlar, özellikle görsel-işitsel medya organlarının yaydığı bu pembe gerçeklere inanmaya teşnedir. Din gibi kaderci ideolojilerin güçlü olduğu kesimlerde, sorgulama, eleştiri, yüzleşme, karşı çıkma kültür ve pratikleri de zayıf ise, bu egemen medyanın faaliyetleri hiç olmazsa bir süre ve belirli bir kesim üzerinde etkili olabilir. Ama yalan, propaganda, haber gizleme, haber tahrifatı, ilelebet ve tüm toplum üzerinde egemenlik kuramaz.

Dolayısıyla, egemenlerin,  medyayı (‘Muhalif medya’ nitelemesi bana garip geliyor, çünkü medya yapısı, işlevi gereği zaten muhalif olmalı!) susturmaya/bastırmaya çalışması onlara ancak taktik bir başarı sağlayabilir. 

Gerçekle uzun süre kavga edilmez. Gerçeği anlar ve kabul edersiniz, sonra da gereğini yaparsınız. Gerçeği inkâr etmek, farenin dağa küsmesidir.

YANDAŞ MEDYA YANDI MI?

Bu arada, haberlerinde Ahmet’in gazeteci olduğunu gizleyen, gözaltı ve tutuklama bilgisini resmi yargı makamlarından önce yayınlayan, nihayet bir meslekdaşlarının (acaba?) tutuklanması karşısında ya susan ya da sevincini gizlemeye çalışan egemen medya ve mensuplarına ne demeli? Propagandanınn teorik ve pratik neredeyse tüm unsurları/boyutları egemen medya ve mensuplarının günlük rutini haline gelmiş durumda.
Ahmet’in tutuklanması, bizi bir süre, bazı iyi gazetecilik örneklerinden mahrum bırakacak. Bir meslekdaşımızın hürriyeti bir süreliğine engellenmiş olacak. Üstelik ve neyse ki, iyi gazetecilik örneklerini yaratan bir tek Ahmet Şık yok.
Duydum, ‘Onların hepsini içeri alırlar’, dediniz. Alsınlar. Olumsuzluklar, hukuksuzluklar yazılmadığı, fotoğraflanmadığı, görüntülenmediği için ortadan kalkmıyor ki… Aksine artıyor.
Unutmayalım. Bugün yabancı medya ve sosyal medya var. İktidar bu iki mecraya pek diş geçiremiyor. Diyelim onları da bertaraf etti.  Düşünen, konuşan insan var oldukça, muhalefet de var olacak… Yani gazetecilik de…




16 Aralık 2016 Cuma


Aldırma Kadri aldırma...

16 Aralık 2016 Cuma

Gazeteciler bu aralar ya adliyede ya cezaevi kapılarında ya da içerde. Dışarıda kalanlar ise bir avuç hakiki gazeteci. Onlar da yazmaya, çizmeye çalışıyor. Acaba beni de tutuklarlar mı?
Dışarıda derken, başkaları da var. 1453’ten önce bile İstanbul’da yaşayan Yahudiler de yavaş yavaş memleketten ayrılıyor. Bizim çevrelerde de çoluğu çocuğu ve parası olanların büyük bir kısmı bu memleketten umudu kesiyor. Vize, yurtdışında en uygun ülke hangisi muhabbetleri var etrafta. Nefes alamaz olduk.
Buralarda gazeteci diye dolaşanlar ise aslında yatacak yeri olmayanlar. Merak etme. Onlara da sıra gelecek. Bir kısmı, isim vermeyeyim sen tanırsın, şimdiden işten atıldı, bazılarını o meşum uçağa almıyorlar. Kimileri dönmeye çalışıyor. Ama yerleri dar. Almanya’da ev alanlar da varmış onlardan. “Tabula Rasa”dan sonra meslekle ilgili etraflı bir yüzleşme/ hesaplaşma lazım.
Bilirsin, Fransa’da iki dönem hakkında (İkinci Dünya Savaşı ve 68 Mayıs’ı), çocuklar, torunlar babalarına dedelerine iki kritik sorar:
- Baba sen o zaman hangi taraftaydın?
1939-45’te doğru taraf Jean Moulin idi ya da De Gaulle idi, belki de Komünist Parti’ydi. Yani Direnişçilerin safında olmak önemliydi. İlk başlarda çok küçük bir azınlıktılar. Fransızların çoğu uzun süre, Nazi işbirlikçisi Mareşal Pétain’in yanındaydı. Vichy rejimini desteklemişlerdi.
68 Mayısı’nda önemli olan barikatın hangi tarafında yer aldığımızdı. Cohn- Bendit ile birlikte polislere kaldırım taşı atan saflarda mı, yoksa André Malraux ile ihtiyar-gerici rejimi destekleyenlerin yanında mı?
Kadri, yarın öbür gün oğlun, seninle gurur duyacak.
- Babam, o dönemde gazetecilik yaptığı için hapse atılmıştı. Mesleği ve görevi gereği hiçbir iktidara yanaşmadığı için cezalandırılmıştı… diyecek.
Bugün yanlış safta olanlar yarın ya susacak ya da yalan söyleyecek.
Bizim bir arkadaş, geçenlerde sanık olarak yargılandığı bir davada, hâkim “Sabıkanız var mı” diye sorduğunda bıyık altından sırıtmış.
- Ne oldu, neden gülümsediniz?
- Hâkim bey, Türkiye’de gazetecilik yapıp sabıkası olmamak yani gerçekten çok zor bir iştir…
Amerikan maden grevcilerinin 1930’lardaki mücadelesinde doğup bugün hâlâ söylenen bir mücadele şarkısı vardır, “Which side are you on boys” (Çocuklar siz hangi taraftasınız). Sen ve hapisteki tüm gazeteciler taraflarını zaten çoktan belli etmişlerdi. “Bağımsız gazetecilik tarafındayız” demişlerdi.
Silivri, bizim çocukluğumuzda yengeç ve pavuryası ile ünlü bir sahil kasabasıydı. Çok eskiden de bir Rum yerleşim merkezi imiş. Şimdi sizler oradasınız. Ama kimse kalıcı değil demir parmaklıkların ardında. Hem sen Mekteb-i Sultani’de yatılı okumuş adamsın. Cezaevinin ne olduğunu da bilirsin. Bir arkadaş senin için “Onda bir İngiliz asilinin olgunluğu var” demişti geçen gün. Oh yes indeed!
Tüm olumsuz koşullara rağmen, Murat’la, Hakan’la, Güray’la, Turhan’la, Akın’la, Musa ile kendinizi dışarıdaki hapishaneye iyi bir şekilde hazırlıyorsunuzdur, eminim. Diğer Cumhuriyetçilere, öteki meslektaşlara da, görüşebiliyorsan, bin selam…
Takım bu aralar pek parlak değil. Çıkınca sen de göreceksin. Olsun. Biz takımımızı yalnız Avrupa’da kupa aldığı zaman sevip desteklemedik. Yeni stadımız, bizim eski Ali Sami Yen gibi değil tabii ki… Avrupa maçlarından önce (seneye) ya da lig maçlarından sonra, iki duble atıp, bir şeyler yiyebilecek doğru dürüst bir mekân yok yakınlarda. Bizim o eski grubun çoğu üyesi de sağa sola dağıldı zaten. Olsun, sen hele bir çıkıver, ilk maçta bir organizasyon yaparız.
Leonard Cohen göçtü gitti bu arada. Duymuşsundur.
Bu şarkıyı (Every body knows) kimin için yazmış acaba? En çok da kaptanı merak ettim. Arda’dan bahsetmiyor değil mi?:
Herkes biliyor, zarların hileli olduğunu
herkes yuvarlanırken talihe umut bağlamış
herkes biliyor, savaşın bittiğini
herkes biliyor, iyi adamların kaybettiğini
herkes biliyor, dövüşte şike olduğunu
fakirler fakir kalır, zenginler zenginleşir
hep böyle gider
herkes biliyor
herkes biliyor, geminin su aldığını
herkes biliyor, kaptanın yalan
söylediğini (…)

Cumhuriyet gazetesi, 16 Aralık 2016

10 Kasım 2016 Perşembe

MUHTEŞEM KAYBETTİ

So Long Leonard

Donald Trump ABD’ye Başkan seçildikten birkaç gün, Bob Dylan’a Nobel Edebiyat Ödülü verildikten bir ay, Cizre-Şırnak-Sur yerle bir edildikten bir mevsim ve Galatasaray’ın Avrupa’ya çıkamadığı  sezondan  sonra,  Leonard Cohen, Marianne’ın yanına gitti. Bizim kuşaktan da bir heybeyi  yanında götürdü.

Tam da bu aralar son CD’si ‘You Want İt Darker’ ı dinliyor, Brierre-Vassal’ın yazdığı ‘Leonard Cohen Kendi Ağzından’ kitabını okuyordum. CD  otantik, patetik ve trajik bir vasiyetname. Sesinin her tınısında,  dizelerin her sözcüğünde ‘masadan ayrılmanın’ hüznü var. Kitap ise Cohen hakkındaki en zengin çalışma.

Son 30 yıl içinde bir kez Paris’te bir kez de Londra’da Cohen konseri izlemiştim. İki şarkı arasında çok konuşuyordu. Dylan, Istanbul Açık Hava konserinde hiç konuşmamıştı mesela… Cohen aslında konser şarkıcısı değil. Cohen, tek başına, odada, kulaklıkla dinlenen şarkıcılardan. Ya da en fazla bir sevdiğinle  sakin, uzanırken…

Fransa ile, Yunanistan ile, Norveç ile ve tabi ABD ile özel ilişkileri vardı.  Sevimli üniversite kentimiz Aix-en-Provence’da konsere beyaz atlı prens olarak çıkmışlığı vardır.  Paris’te Olympia’da yuhalanmışlığı da… Montreal’in eksi 30’larından kaçıp Hydra adasında dört mevsim yaz  yaşamıştır. Marianne sayesinde Norveç’e de dayı gitmiştir. Oysa ki çok fazla Kanadalı ve hakiki bir Musevi olmasına rağmen. Zen kimliği sonradan…  Küreselleşme öncesinde global bir şarkıcı idi. Çünkü aslında o bir şairdi. Yazardı. En Sevdiği Oyunu Muhteşem Bir Şekilde Kaybetti. Başarılı bir ‘looser’dı. Bir de yayınlanmayan, editörün  ‘çok aykırı, çok müstehcen’ bulduğu bir romanı  var. Yakında onu da okuruz belki.

‘ABD’ye demokrasi gelecek’ dedi Trump geldi. O da Nazım gibi, Küba’ya gitmişti. Farklı şiirlerle döndüler. ‘İkimizden biri gerçekti. O da bendim’.  Siyasi değildi, solcu hiç değildi. Ama sempatikti, sıcaktı, kendi içine kapanıktı ve kendi içi çok genişti.

Kimi çok sever, kimi hiç dinlemez. Müziğini sıradan, sesini tabutî bulanlar vardır. Ama adına her yıl dünyanın bir köşesinde uluslararası sempozyum gibi toplantılar düzenlenen kaç şair, kaç şarkıcı vardır?

İlk LP’si 1968’de çıkmıştı: Songs of Leonard Cohen…Sonuncusu 2016’da.

Suzanne da, Marianne da, Jane de, Meşhur Mavi  Yağmurluk da, 50-60 yaşlarındaki  kadın ve erkeklerin hatıra defterinde kayıtlıdır. Kızına Lorca adını verecek kadar Federico Garcia hayranı ve uzmanı idi. Ve o ‘Vals’i Aldı’.


Daha çok şey yazılıp, çizilecek Leonard hakkında. Şimdilik kısa bir saygı duruşu . Güle güle… Gitmesen daha iyi olurdu. 

16 Ekim 2016 Pazar

MEDYASIZ TOPLUM MUHALEFETSİZ İKTİDAR

Ah şu gazeteciler olmasa… Ne güzel idare ederdim medyayı ve memleketi!

·       Kısa dönemde gözaltılar, tutuklamalar, kapatma ve yasaklarla medyaya yönelik operasyon büyük bir sorun yaratsa da, iktidar açısından, gizleme telaşının, çaresizliğin ve paniklemenin somut ifadesi olan bu tasfiyeler ve şiddet, orta ve uzun vadede Saraylılara geri döner!

Önce matbuat sonra basın, bugün de medya dediğimiz alan/mekanizma/yapı, aslında çok eski değil. Batı’da Ortaçağ’ın sona ermesinden sonra, bizde ise ancak 19. yüzyılda gazetecilik/habercilik gündeme geldi.  Daha öncesinde Batı’da Krallık, bizde de Padişahlık, sadece siyaset ve ekonomi değil, ideoloji ve iletim/iletişim iktidarını da elinde bulunduruyordu. Saray, emir ya da fermanlarını bütün ülkeye sözlü ya da yazılı olarak iletebilecek/dağıtabilecek altyapıya ve kadroya sahipti. O zamanlar iktidar, hem bilgi tekeline sahipti, yani tüm bilgiler sarayda toplanıyordu, hem de istediği bilgi ve fikirleri yayma tekelini elinde tutuyordu.
Burjuva devrimi, yurttaşların demokratik mücadelesi ve teknoloji alanındaki gelişmeler, bir süre sonra, Saray’ın bu imtiyazını elinden aldı ve iletim/iletişim daha geniş bir alanda ve daha çok sayıda aktörün katılımı ile devam etti. Saray’ın hem bilgi tekeli kırıldı hem de söz konusu bilgileri dağıtma üstünlüğü sona erdi.

NAFİLE NOSTALJİ
Bugün Türkiye’de iktidar, Yeni Osmanlı iddiasıyla,  o eski Saray günlerine dönmek için bir dizi girişim gerçekleştiriyor: Kendisiyle hemfikir olmayan radyo-televizyon ve gazeteler, KHK marifetiyle yasaklanıyor, gazeteciler hapse atılıyor. Böylece ideolojik açıdan dikensiz gül bahçesi ya da moda deyimle süt liman bir ortam yaratılmaya çalışılıyor.
Oysa ki bu hedef, gerçekleşemeyecek bir hedef. Çünkü, muhalefetsiz bir iktidar olmaz. Her şey zıddı ile birlikte var olur. Beyaz olmasaydı siyah olur muydu?
Muhalefetsiz bir iktidar, kendi varlığını ispat etmek ve sürdürebilmek için önünde sonunda bir muhalefete ihtiyaç duyar. Bu ihtiyacı da, hakiki bir muhalefet yoksa, doğal ya da yapay olarak bizatihi söz konusu iktidarın kendisi yaratır. Mustafa Kemal’in sahte Komünist Partisi kurması gibi…
Muhalefetsiz bir iktidar, sorunlu olduğu için, o iktidar, her şey ikiye bölünür ilkesi gereği, kendi içinden bir muhalefet çıkarır. Demokrat Parti’nin Halk Partisi’nin içinden çıkması gibi…

BİR KÜNYE VE BİR İNCELEME GEZİSİ
Medya konusuna gelelim: Asya’da Afrika’da demokrasisi gelişmemiş bazı ülkelerde, halen sayıca az da olsa, radyo ve televizyon yayıncılığı tekeli devletin/hükümetin münhasır yetki alanında. Bu tür ülkelerde günlük gazete de çıkıyor. Ama bu tür gazetelerin künyesine baktığınızda, mesela şöyle bir ibare görmek mümkün:
Sahibi: Devlet Başkanı, Genel Yayın Yönetmeni: Başbakan, Haber Müdürü: Enformasyon Bakanı!  
Bütün devletler, bütün hükümetler,  aslında bütün güç sahipleri, yani muktedirler, baskı ile, para ile, hile ve desise ile, hatta bazen yasa ya da yargı kararı ile,  kabaca ya da daha ince yöntemlerle, medyayı ele geçirmek isterler, hiç olmazsa denetlemek ya da yönlendirmek ister. Çünkü medya onlar açısından önemli bir meşruiyet kaynağı/belgesi/dayanağı. Ne var ki, yazılan-çizilen, gösterilen ve duyurulan gerçekler (Medyatik ya da sanal gerçek), günlük somut yaşamda her seferinden tekzip ediliyorsa, o tür medyadan meşruiyet çıkmaz, tam aksine yalancılık, sahtekarlık belgelenir.
 Geçmiş dönemden iki anekdot:
Sovyetler Birliği döneminde iki büyük günlük gazete vardı: Pravda (Gerçek)  ve İzvestia (Haber).  Rejim muhalifleri ise bu durum karşısında. ‘Pravda’da İzvestia yok, Izvestia’da da Pravda yok’ derlerdi.
Bir kıyaslama açısından ikinci örnek de ilginç:
Yine aynı dönemde, bir Sovyet basın heyeti davetli olarak ABD’ye gitmiş. Amerikalı yetkililer, Sovyet heyeti için New York’dan Los Angeles’e kadar süren uzun bir mesleki ziyaret programı hazırlamış. Memleketteki önemli ve büyük televizyon kanalı, radyo istasyonu ve gazeteleri uzun uzun ziyaret etmişler. Ziyaret bitmiş,  Sovyet heyeti New York’dan Moskova’ya dönecek. Amerikalı rehber Sovyet heyet başkanına sormuş:
-         Geneli nasıldı ziyaretinizin? Nedir ilk izlenimleriniz?
-         Çok iyi idi, teşekkür ederiz, çok şey gördük, çok şey öğrendik. Aslında biraz da şaşırdık.
-         Neye şaşırdınız?
-         Biz Sovyetlerde, Parti çizgisinden sapma olmasın diye, en küçük gazetenin bile başına bir komiser koyuyoruz. Yine de kaçak olabiliyor. Halbuki sizin ülkenizde komiser filan görmedik ama sizin bütün basın aynı temel fikri savunuyor, sapma yok yani…
Pravda ve İzvestia çöktü, ABD basını ise, öyle rol model olarak kabul edilebilecek bir yapıya sahip olmasa da halen ayakta, yayınına devam edebiliyor. Çünkü  ABD’de iyi kötü düşünce, ifade ve basın özgürlüğü var. Üstelik bu özgürlük, Anayasa’nın değiştirilmiş 1. Maddesi ile (First Amendment) güvence altına alınmış.

KÖR SAĞIR DİLSİZ VE BİLİNÇSİZ
Medyasız toplumun iki büyük sakıncası var: Birincisi yurttaş memlekette ve dünyada ne olup bittiğini öğrenemiyor. İkincisi, güvenilir/inanılır/profesyonel gazete ve gazeteciler olmadığı için, fısıltı gazetesi devreye giriyor. Böyle bir ortam da, yani kendisini, edim ve politikalarını izleyip aktaracak, eleştirebilecek bir medyanın olmadığı ortamda, o iktidar, her türlü anti-demokratik, yasadışı ve gayrımeşru uygulama ve politikaları hayata geçirebilir.
Bugün artık Türkiye’de medyasız bir toplum, yani sadece yandaş medyanın faaliyet gösterdiği bir toplum inşa etmek imkansız. Çünkü gerek global medyanın varlığı, gerekse İnternet’in sağladığı olanaklar sayesinde,  ülkenin en ücra yörelerinde meydana gelen olaylar neredeyse eş zamanlı olarak sosyal medya üzerinden haber olarak dolaşıma giriyor.

YENİ OSMANLI DEĞİL ÇAKMA OSMANLI
2016’da hala 1071’e ya da 1453’e özlem duyanlar tabi ki o dönemin iletim/iletişim modellerine sadık kalmak isterlerdi. Ne var ki zamanın geri vitesi namevcut!
Tıpkı siyasette olduğu gibi medyada da, tekçi anlayışı devam ettirmek isteyen iktidar, kendi safında bölünmelere gidiyor. Yandaş kalemler arasında son zamanlarda ihtilafın arttığına dair çok sayıda emare var. Az Reisçiler, çok Reisçiler, öz AKPliler, Fetöcü AKPliler diye sınıflandırmalar bile var.
İktidarın muhalefette ve medyada gerçekleştirmeye çalıştığı bu topyekun silme süpürme operasyonu, bir önemli gerçeği daha ortaya çıkardı: Medya, ancak iktidar(lar)a muhalif olduğu zaman ve kamu çıkarını savunduğu zaman gerçek anlamda medya olabiliyor.
Sonuç olarak, tüm hakiki ve sahte muhalefeti etkisiz hale getirmeye çalışsa da, tüm medyayı yandaşlaştırma çabaları sürse de, Tek Adam iktidarı önünde sonunda Yalnız Adam iktidarı olmaya mahkum…

https://www.evrensel.net/haber/293006/medyasiz-toplum-muhalefetsiz-iktidar

25 Eylül 2016 Pazar

Duran: İyi habercilik, 'spin doctor'luğun panzehri olur

İSTANBUL (DİHA) - Abdulkadir Selvi'nin yazdığı yazılarda savaş çığırtkanlığı yapmasını ve HDP'lileri hedef göstermesini değerlendiren gazeteci Ragıp Duran, Selvi'yi spin doctor'a (gündemin değişmesini organize eden danışmanlar) benzeterek, "İyi habercilik, 'spin doctor'luğun panzehri olur" dedi. 

Siyasi iktidarın basını en fazla hedef aldığı dönemlerden geçildiği bugünlerde medyanın içinde bulunduğu durumu ve Hürriyet yazarı Abdulkadir Selvi'nin yazdığı yazılarda savaş çığırtkanlığı ile HDP'lileri hedef göstermesini gazeteci-medya eleştirmeni Ragıp Duran, DİHA'ya değerlendirdi. 

Gazetecilerin olup biteni topluma anlatma amacını yerine getirmesi için toplumu yönetenlerin, yurttaşların ve gazetecilerin özgür ve bağımsız olması gerektiğini belirten Duran, gazetecinin iktidarın, devletin, muktedirlerin istediği bilgi ve fikirleri değil, iktidarın gizlemeye çalıştığı, çarpıttığı bilgiler ile halkın talep ettiği bilgi ve fikirleri haberleştirmekle yükümlü olduğunu söyledi. "Türkiye'de uzun zamandır, özgür ve bağımsız bir devlet, toplum ve medya mekanizması zaten yoktu" diyen Duran, AKP'nin iktidara gelmesiyle, adım adım medya mülkiyetini neredeyse tamamen ele geçirdiğini ve muhalif tüm sesleri baskı, şiddet bazen de polis ya da mahkeme marifetiyle kesmek için elinden geleni yaptığını ifade etti.

'Kendine muhalif olan herkesi biat etmeye zorluyor'

AKP'nin başta Kürtler olmak üzere, kendisiyle hemfikir olmayan bütün muhalif kesimleri biat etmeye zorladığını dile getiren Duran, "Bugün biat etmeye zorlanmaya AKP'liler de dahildir. Çünkü onlar da her an FETÖ'cülükle suçlanıp kodese atılabilir. Hiç kimsenin yaşamı, vücut bütünlüğü ve özgürlüğü güvence altında değil. Siyasi iktidar, muhalif olan her kesimi ve hatta bazı MHPlileri bile biat etmeye zorluyor" dedi. Türkiye'de 100'ü aşkın gazetecinin cezaevinde olduğunu hatırlatan Duran, böyle bir ülkede gazetecilik yapmanın çok zor oluğunu ve gazetecilik yapılmadığını söyledi. 

'İktidarı rahatsız ettiğine göre iyi gazetecidir'

Türk medyasının, bugün tamamen siyasi iktidarın bir ajitasyon-propaganda aracı haline geldiğinin altını çizen Duran, "Devlet ve hükümet yanlısı bu gerici medya organları da bu işi çok çapsız bir şekilde yapıyor. Bu nedenle etki ve prestiji, kendi taraftarları nezdinde bile pek yüksek değil" şeklinde konuştu. İktidarın gazetecilik faaliyetini kriminalize etmeye çalıştığını söyleyen Duran, "Bize dayatılan, 'Ya Reis'i öveceksin ya da sana medyada hayat yok!' ibaresi ile özetlenebilir. Bu slogan gazeteciliğe de, gerçeklere de, vicdanlara da, mesleğe de aykırıdır. Bunun için mahkemelere, hapislere, sansürlere, radyo-tv-gazete kapatmalarına rağmen, bir avuç insan, hala gazetecilik yapmaya çalışıyor. Bütün engellere rağmen habere ulaşıyor ve okura yine de ulaştırıyor. Ve belli ki, iktidarı bu kadar rahatsız ettiğine göre, bu insanlar iyi gazetecilik yapabiliyor" dedi.

'Savaş yanlısı olduğunu görüyoruz'

Türk egemen medyası, "Her Türk asker doğar" sloganının da destek ve teşvikiyle, aslında eskiden beri hep savaş yanlılığı yaptığını vurgulayan Duran, şunları söyledi: "Türkiye ve Türk toplumu militarist bir toplumdur. Yakın geçmişte, Kore Savaşı'ndan, Kıbrıs işgaline son olarak da Irak'taki Amerikan saldırısından Cerablus taaruzuna kadar, Türk medyasına baktığımızda, çok açık bir şekilde, hatta bağıra çağıra, savaş yanlısı olduğunu görüyoruz. 1925'den bu yana Kürdistan konusunda da Türk egemen medyası, Türk ordusunun sözcüsü gibi yayın yaptı, yapıyor." 

'Hakiki gazeteci gerçeğe yaslanır'

Gazeteci, muhabir, editör ya da köşe yazarı, özgür ve bağımsız olmayınca, varlığını kanıtlamak ve sürdürmek için bir güce yaslanmak durumunda olduğunu söyleyen Duran, şunları kaydetti: "Hakiki gazeteci sadece olgulara ve gerçeğe yaslanır. Ötekilerse kendilerine bir ağa, patron, hami, abi arar ve bulur. Bugün yandaş kalemler dediğimiz bir tür ulak oğlanları/kızları, gazetecilik kisvesi altında, iktidarın kısa ve orta vadeli planlarının halkla ilişkiler uzmanı ve propagandacısı gibi işlev görüyor. Somut bir haber ya da gelişme değil, iktidar sahiplerinin kulaklarına fısıldadıkları, sızdırdığı bazen de dosya olarak servis ettiği bilgileri, doğruluğunu denetlemeden, söz konusu bilgide kamu çıkarı olup olmadığına bakmadan haber ya da köşe yazısı olarak yayınlıyorlar. Bu alış-verişte aslında, gazeteci kılığındaki kişinin hiçbir inisiyatifi/dahli yok. Bir büyüğü ona bilgiyi veriyor, ya da söylüyor o da bunu yazıyor. Bu nedenle ulaklık yapıyorlar diyorum." Duran, havuz medyasının yaptığı işin, psikolojik savaş yöntemlerinden bir parça olduğunu da sözlerine ekledi. 

'İyi habercilik, spin doctorluğun panzehiri olur'

Selvi ve benzerlerinin, bu tür haber ve yazılarla, "Bakın benim ne kadar sağlam kaynaklarım var. Ben bugünkü gelişmeyi 5 gün önce yazmıştım" mesajını da verip iyi gazeteci olduklarını kanıtladıklarını sandıklarını söyleyen Duran, "Oysa ki, iyi gazetecilik, iktidardan üflenen bilgilerle, kamu çıkarına aykırı haber yapmak değildir. Bizim yapmamız gereken, bu 'spin doctor'larla (gündemin değişmesini organize eden danışmanlar) gazetecilerin çok farklı hatta zıt karakterler olduğunu göstermek olmalı. Bunların yalanlarını, haber kaynaklarının anti-demokratik ve yasadışı ve gayrı meşru yöntemlerini teşhir etmek gerekir. İyi bir fikri takip bunları teşhir etmek için ilk olumlu adım olur. İyi habercilik, 'spin doctor'luğun panzehri olur" dedi. 

'Selvi medyanın utanç müzesinde layık olduğu mekana ulaşacak'


Tüm iktidar mekanizmasının sanal gerçek aracılığıyla, hakiki gerçeğin değiştirileceğine inandıklarını dile getiren Duran, "Bu nedenle de medyaya özel bir ağırlık ve önem verir. Çünkü insanları belki de ilk başta, iktidarın ne kadar kuvvetli hatta yenilmez olduğu yolunda inandırabilirseniz, muhalefeti daha kolay susturabilirsiniz. Medya ve medya hakimiyeti, ancak bir süre ve ancak belli bir kitle üzerinde etkili olabiliyor ve sanal gerçeği hakiki gerçekmiş gibi yutturabiliyor. Önünde sonunda hakiki gerçek, medyatik/sanal gerçeği berhava edip siyasi/toplumsal/ekonomik gerçeği gözler önüne seriyor. Selvi ve saz arkadaşları, bir süre sonra medyanın utanç müzesinde layık oldukları makam ve mekana ulaşacaklar" diye belirtti. 

'Gerçeklerden fena halde korkuyorlar'

Muhalif basına yönelik baskılara da dikkat çeken Duran, "Bütün devletler, iktidarlar, basını, medyayı susturmaya, kendi saflarına çekmeye çalışır. Batıda, hukukun üstünlüğünün az çok var olduğu ülkelerde, bu işlem bizdekine oranla daha nazik, daha ince yöntemlerle yapılıyor. Öyle 'Subliminal mesaj verdi' filan diye yazarı içeri atmaz Batılı. Aleyhinde haber yazan gazeteciyi kurşunlatmaz. Ya da polis zoruyla, mahkeme dayatmasıyla gazeteciyi hapse tıkmaz. Gazeteyi, yetkisi olmadığı halde kapatıp yasaklamaz. Bizimkilerin gözü dönmüş ve galiba bir takım gerçeklerin ortaya çıkmasından fena halde korkuyorlar" dedi. (sde/za/ag)

Dicle Haber Ajansı'nın 25 Eylül tarihli bülteninden bkz. http://www.diclehaber.com/tr/news/content/view/537033?from=1815887918


18 Eylül 2016 Pazar

Akit ve benzerlerine yaptırım şart!

Akit ve benzerlerine 

yaptırım şart


‘Gazetecilik Suç Değildir’, diyoruz biz. 

Onlarsa bizi tekzip etmek için, 

ihbarcılık yapıp, hedef gösteriyor.

 Nefret suçu kıdemlisi Akit, suç işliyor.

Ragıp DURAN
Sadece medya dünyasında değil, siyasal, ekonomik, kültürel alanlarda da cezasızlık/yaptırımsızlık, kuralsızlığı cesaretlendirip neredeyse meşru hale getirdiği için hukuk sürekli olarak askıya alınabiliyor.
‘Biz çoğunluğu temsil ediyoruz, istediğimizi yaparız’ anlayışı, kural tanımazlık yani hukuka muhalefet anlamına geliyor.
Somut olarak Akit gazetesinin konumuna bakalım: Bu yayın organı uzun bir süreden beri nefret söylemini standart söylem olarak zaten benimsemişti. nefretsoylemi.org sitesinde Akit’in bu konudaki sabıkasını kanıtlayan onlarca somut örnek var. 

BİZ GAZETECİYİZ ONLAR DEĞİL 

İktidar yanlısı, özgürlük ve demokrasi karşıtı, Kürt ve solcu düşmanı bu gazete, şeriat yanlısı yayınlarıyla da tepki çekiyor. Burada, liberal bir demokrasi çerçevesinde, siyasi-ideolojik olarak muhafazakâr tercihler değil söz konusu olan. Akit, bilerek, isteyerek yani kasıtlı olarak, sadece temel ve evrensel gazetecilik ilkelerini çiğnemiyor, Ceza Kanununda da yer alan çeşitli maddeleri ihlal ederek, halkı kışkırtıyor, bölücülük, hedef gösterme ve şiddet övgüsü yapıyor. Demokratik bir ülkede Akit türü bir gazetenin her gün özgürce yayınlanması savcılar ve yargıçlar tarafından engellenir. Çünkü Akit, evrensel hukuka karşı çıkıyor, yasaları çiğniyor, gazetecilik ilkelerini hiçe sayıyor.
Akit’le ilişki, mesleki bir ilişki değil bizim açımızdan. Biz gazeteciyiz, onlar değil. Akit hadisesini düşünce, ifade, basın özgürlüğü çerçevesinde de ele almak mümkün değil. Çünkü ilk başta kendileri bu temel hakka karşı çıkıyor.
Türk matbuatı/basını/medyası doğumundan (1831) bu yana iktidar yanlısı, devlet yanlısı, özgürlük ve demokrasi karşıtı olmasına rağmen, 185 yıldan bu yana galiba ilk kez, bu düzeyde meslektaş/refik kırımına başladı. AKP döneminin son yıllarında iktidar yanlısı gazeteciler ve gazeteler, isim vererek meslektaşlarının gözaltına alınmasını talep etti, refiklerinin kapatılması/yasaklanması gerektiğini yazdı. Bu olumsuzluklar gerçekleşince de alkış tutup, bayram yaptılar.
Akit’in beceriksiz bir şekilde haber kılığına sokmaya çalıştığı Evrensel gazetesinin kapatılacağı yolundaki duyurusu, somut dayanaktan, kaynaktan yoksun. İçinden geçeni yazmış, inandırıcı olsun diye haber şekline sokmuş.
Burada bir zaafın dışavurumu da gündeme gelmiş.  Evrensel’in yayın politikasına karşı iseniz, bunu siz kendi yayın politikanızla, haber ve yorumlarınızla gösterebilirsiniz. Fikire karşı fikir, habere karşı haber değil mi?
Akit, Evrensel’in yasaklanmasını talep edeceğine, somut bilgi ve fotoğraflarla mesela Cizre, Şırnak, Gever ve Sur’un olağanüstü demokratik yöreler olduğunu, buralarda devletin, ordu, polis ve özel harekâtçılarla yurttaşlara şahane bir şefkatle yaklaştığını filan haber ve dizilerle okurlara aktarsa ne güzel olurdu değil mi?
Başa çıkamadığını yasakla! Kes, biç, yarala, öldür! Ya da Kanun Hükmünde Kararname çıkart!

İKTİDARA GÜVENEREK NEREYE KADAR?

AKP bugün iktidarda diye, Akit ve benzerleri siyasi, mesleki ve ahlaki herhangi bir sorumluluk duymadan, nefret söylemi içeren, özgürlük ve demokrasi karşıtı, somut olarak da düşünce, ifade ve basın özgürlüğüne karşı yazılar yazabilir. Onlar, iktidarın görüşlerini bu şekilde yansıttıkları için, herhangi bir yasal soruşturmaya uğramayacaklarını bilmenin rahatlığı içindeler. Hatta Akit, iktidarın hukuksuz edimlerine rehberlik yaptığı için de kendisini güçlü ve haklı sanabilir. ‘Devlet Aklı’nın yanı sıra bizim pek bilmediğimiz (açıkçası bilmek de istemediğimiz) ‘İktidar Akılsızlığı’ diye bir mefhum vardır ki, bir uygulamasını son olarak Akit sergiledi.
Gazetelerin, radyo ve televizyonların, suç işleyenler açısından kötü bir yanı var: Arşiv. Medyada hiçbir şey havaya, suya yazılmıyor. Her cümlenin, her kelimenin kaydı var. Suç içeren kimi cümle ya da kelimeler, bugün iktidar açısından masum hatta gerekli olarak kabul edilse de, bu kalıcı cümle ve kelimeler, iktidar değiştiğinde, gerçek niteliklerini bas bas bağıracak ve suçlu muamelesi görecek.
İntikam almak değildir amaç. Cezasızlığı önlemek, olumsuzlukların tekrarına mani olmaktır hedef.
Yaptırım, tabii ki, belirli bir soruşturma, yani araştırma sonucunda ortaya çıkacak. İşin esas olarak iki yanı var: Adli ve mesleki. Hukuk yeniden tesis edildiğinde, geçmişte suç işlemiş olanlar, kendilerini savunacak, yargı da, gerçekten suç işlenmişse, denk düşen yaptırımı uygulayacak. Bu zaten işin doğasında var.

ÜÇ ÖRNEK VE YENİ MODEL

Mesleki açıdan iş biraz daha karışık. Çünkü benim bakabildiğim yabancı örneklerde rol model alınabilecek evrensel bir mekanizmaya rastlamadım. Rwanda Soykırımında, Uluslararası Özel Ceza Mahkemesi ‘Radio Mille Collines’ yöneticilerini, nefret suçu ve toplu cinayete teşvik suçlarından mahkum etmişti. Bu mahkumiyet işin adli boyutunda gerçekleşti...
Geçmişten üç ilginç örnek var: Almanya’da faşizmden sonra gazeteciliğin yeniden tesisi, Fransa’da Nazi işgalinin ardından yeni gazetelerin doğması ve nihayet son örnek İspanya’da Franco faşizminden sonra medyanın yeniden düzenlenmesi.
Mesleki boyutu ilgilendiren bu örneklerde, aslında siyasi boyut mesleki boyutu öncelemiş. Her üç örnekte de,  kadim faşist rejimi destekleyen gazete ve gazeteciler, faşizm yenildiğinde ve iktidara antifaşist güçler geçtiğinde, adeta buhar gibi, ortadan kayboluyor. Yeniler de kendi yeni mekanizmalarını  (gazetelerini, basın kuruluşlarını) yaratıp mesleklerini düzgün bir şekilde icra etmeye başlıyorlar. Faşist rejimlerin kanlı bir şekilde devrildiği örneklerde, sadece üst düzey yöneticiler değil, o rejime destek vermiş siyasiler de, işbirlikçiler de acı sona boyun eğmek zorunda kalmışlar. İntihar edenler var, ayağından asılan var, sokak ortasında linç edilen var, isim ve kimlik değiştirip ABD’ye ya da Latin Amerika’ya kaçan da var.
Mesleki boyut, gazeteciler, onların mesleki kuruluşları yani sendika ve dernek temsilcileri, iletişim akademisyenleri ve belki de en önemli boyut olarak doğrudan ya da dolaylı olarak mağdur olmuş yurttaşların bir araya gelerek, nefret suçu, kışkırtma, ihbarcılık, kasıtlı yalan haber yapanları ciddi bir şekilde değerlendirmesi.
Neden böyle bir haber yaptınız? Kim istedi? Nasıl yaptınız? Neden karşı çıkmadınız? Neden tüm tarafların görüşüne başvurmadınız? Elinizdeki bilgiler yayınlanan haberin doğruluğunu kanıtlayacak kadar güçlü olmadığı halde neden başka kanıt, bilgi, belge aramadınız? Gelen itirazları neden değerlendirmediniz? türünden sorularla haberi yapan ve düzenleyen kişileri sorgulamak gerekir. Onların da bu sorulara özgürce yanıt verebilmesini sağlayacak ortam yaratılmalı. Bu çaba, resmi bir yargılamadan çok, bir tür yüzleşme, bir tür hesap sorma/hesap verme olarak kabul edilmeli. Sonuç olarak da, bu yüzleşmeden çıkacak sonuca göre, sadece ve sadece mesleki yaptırımlar uygulamak söz konusu olabilir. Gerçekleşen olumsuzluğun ve etkilerinin derecesine göre, mağdurlardan ve tabii ki kamudan özür dileyip tekzip yayınlamaktan, meslekten kesin ihraca kadar uzanan bir dizi yaptırım gündeme gelmeli. Bu iki yaptırım arasında, teşhir, meslekten geçici men, üyeliği varsa sendika ya da meslek örgütünden geçici ya da nihai uzaklaştırma…vs…gibi  önlemler düşünülebilir.
Yaptırım ya da yaptırım önerisi, bugün kimseyi tehdit etmeyi amaçlamaz. Ne var ki, mesleki sorumluluğu es geçme, yasa ve kurallara uymamanın bir karşılığı olduğunu ve mutlaka olacağını şimdiden bildirmek de gereklidir.
Akit’i ve benzerlerini, yaşımız henüz genç, bir gün, mesela Medya Meclisi sanık sandalyesinde göreceğiz.
* Bkz. 18 Eylül 2016 tarihli Evrensel Pazar 
https://www.evrensel.net/haber/290509/akit-ve-benzerlerine-yaptirim-sart

15 Ağustos 2016 Pazartesi

Medyanın işlemediği bazı konular, mesela: Peki biz neden aldatılmadık?

Büyük Türk medyası aradan bir ay geçmesine rağmen 15 Temmuz Darbe Girişimi’nin özüne ilişkin bir dizi temel bilgiyi hâlâ araştırıp bul(a)madı. Demokrasi şölenlerinin heyecanından olsa gerek, ortada hâlâ çok sayıda yanıtlanmamış soru var. Bir de, aldatıldık/kandırıldık meselesinde ters açı: Peki biz neden aldatılmadık biliyor musunuz?
Başarısız darbe girişiminden bu yana neredeyse bir ay geçti. Mümtaz medyamız ve kuyumcu terazili adliyemiz, bu girişim konusunda temel ve esaslı birçok noktayı hâlâ aydınlat(a)madı. Egemen medya, tekbirli ve idam cezası talepli, dönerli ayranlı, bedava taşımalı, yoklamalı, dolayısıyla organize kitlesel etkinlikleri demokrasi şöleni diye sunarken, haksız ve temelsiz gözaltı, tutuklama ve işten el çektirmeleri görmezden geliyor, hatta bu hukuksuzluğu meşru göstermeye çalışıyor. Bir de itirafçılar geçidi başladı ki, hem hukukî olarak hem de vicdanî olarak sorunlu. Darbe başarısız oldu diyorlar, ama başarılı olsaydı acaba bugün yapılanlardan farklı olarak ne yapılırdı?
Egemen medya iktidar tarafından övgülere boğulduktan sonra, yetmedi, Saray’da ağırlanıp bir kez daha takdir edildi, fotoğraflar çekildi ve o an ölümsüzleştirildi. O kareye giren gazeteciler,  çocuklarına, torunlarına uzun uzun anlatır artık…
Oysa ki “büyük” medya yanıtlarını araması gereken soruların yanından bile geçmedi:
§  Darbe girişiminin askerî ve siyasî lideri kimdi?
§  TRT’de okunan Yurtta Sulh Konseyi’nin bildirisini kim(ler) kaleme aldı? Darbeciler hakkındaki tek resmî belge olan bu metnin içeriği üzerinde neden herhangi bir araştırma ya da tartışma yapılmıyor?
§  Son tasfiyeler göz önünde bulundurulduğunda, Cemaat ordu ve bürokrasi içinde gerçekten bu kadar iyi örgütlenmişse, darbe yapmaya ihtiyacı var mıydı?
§  Gözaltına alınan, tutuklanan, işinden atılan binlerce insanın hepsi gerçekten Gülenci mi?
§  Roboski’den Soma’ya, KCK’den Ergenekon’a, Fenerbahçe’nin şikesinden Rus uçağının düşürülmesine kadar birçok siyasî, toplumsal skandalın gerçek siyasî sorumlusu kimdir?

Soruları çoğaltmak mümkün.
Gazeteci, esas olarak, kamuoyunda yanıtsız kalmış sorulara yanıtlar arayan bir profesyonel olmalı. Yeni soruları ortaya çıkarmak da gazetecinin işi. Gazeteci, keza, kamuoyunda yaygınlaşmış, ama doğruluğu şüpheli bilgi ve görüşleri de inceleyip, araştırıp açıklığa kavuşturan kişi olmalı.
Gazeteci, üç gün önce hakaret ettiği yabancı bir lidere bugün gülücükler atmaz. Gazeteci, geçmişte öve öve bitiremediği bir cemaat liderini iki dakikada harcayamaz. Ama oluyor işte. Neden mi? Çünkü manevra yapan gazeteci değil ki… Patron dönünce o da dönmek zorunda. Gazeteci, bağımsız ve özgür olmayınca, gazeteci olamaz. Olsa olsa sözcü olur, temsilci olur, propagandacı olur, reklamcı olur…
Araya sıkıştırayım: Egemen medya bu soruların yanıtını arayamaz, arasa da bulamaz. Çünkü 15 Temmuz konusundaki birçok gerçek, mevcut iktidara dokunuyor.
Benim takıldığım bir başka nokta var:
Salt siyasî tartışmaların konusu değil. Medya, bir konuyu özel olarak ele alıp işliyorsa o konunun tersini, yani zıddını, farklı bakış açılarını da incelemeli.
Çok sayıda devlet adamı, siyasetçi ve bazı meslektaşlar, 15 Temmuz’dan sonra, özel olarak da cadı avının başlamasıyla birlikte, Gülen cemaati konusunda yanıldıklarını, aldatıldıklarını itiraf etti, yazdı, söyledi.
Aldatılanlar ve itirafçılar ekranlarda bu kadar boy gösteriyorsa, aldatılmayanları ve Gülen’e baştan beri karşı çıkanları da yurttaşın tanıması, bilmesi gerekir, değil mi?  Belki böylelikle aldatılanların neden aldatılmış olduğu, itirafçıların da neden itirafçı oldukları daha iyi anlaşılabilir. Hiçbir şey, zıddı teşhir edilmeden/deşilmeden doğru dürüst anlaşılamaz.
Aldatılanlar listesine baktığımda, örnek olsun diye bile, bir tane hakiki laik, hakiki cumhuriyetçi, hakiki solcu yok! Üç sıfata da hakiki vurgusunu yapmak zorunda hissettim, çünkü memlekette aslında resmî bir dinin mensubu gibi davranıp kendini laik sanan, 29 Ekim, 10 Kasım ya da 30  Ağustos’larda heyecanlandığı için kendisini cumhuriyetçi sanan ve en nihayet sağcılardan hoşlanmadığı için, ama sağcı devlet gibi düşünmesine rağmen kendini solcu sanan yüz binlerce yurttaş var.
Laikliğin, cumhuriyetçiliğin ve solculuğun “yenilenmiş 1789  versiyonunu” benimsemiş olanlar Gülen cemaatine hiçbir zaman yüz vermedi, onlara inanmadı, onlar tarafından da aldatılmadı. Çünkü azınlık da olsa bu kesim, ideolojik olarak Gülen ile AKP arasında büyük, önemli, tayin edici bir fark olmadığını biliyordu. Hele laiklik, cumhuriyet ve solculuk konularında Gülen ve Erdoğan dün de, bugün de aynı saftalar. Kürt meselesi, Ermeni sorunu, Kemalizm gibi tayin edici siyasî konularda da Gülen ve AKP hep hemfikir.
Laik, cumhuriyetçi ve solcu muhalefetin bir başka avantajı daha var: AKP de, Gülen de esas olarak iktidar ideolojileri ve yapılanmaları. Erdoğan başbakan iken, bir oylama öncesinde, seçimleri kaybederse siyasetten çekileceğini açıklamıştı. Çünkü onun için siyaset sadece iktidar anlamına geliyordu. Ve Erdoğan gibi büyük bir devlet adamı, genel müdürlerin uğraşı olan muhalefet liderliğine tenezzül etmezdi. Gülen cemaati de kendisini geçmişte ve bugün hep iktidara göre konumlandırıyor. Eskiden Ecevit’le flört, Mesut Yılmaz ve Tansu Çiller ile iyi geçinme, son dönemde de CHP’ye sızma bunu kanıtlıyor.
Laiklik, cumhuriyetçilik ve solculuk, insanı Gülen ya da AKP gibi mecralardan koruyan sağlam zırhlardır. Muhalefet de,  insanı her daim canlı ve mücadeleci tuttuğu için vazgeçilmez bir yaklaşım…
Şimdi, üç temel kimliği/niteliği/siyasî-ideolojik tutumu biraz somutlaştıralım:
§  Özü din ile devlet/kamu/toplum işlerini birbirinden ayırmak olan laiklik, dinî temaları kullanarak siyaset ya da hizmet yapan kesimlerden uzak durur. Laiklik, devlet yönetiminde dini değil, bilimi temel alır. Laiklik, tüm dinlere, inanç ve mezheplere eşit uzaklıkta durur ve hepsine kördür. Gülen’in ve AKP’nin devlet ve toplum konusundaki söylemleri ve eylemleri din temelli olduğu için, laiklik, bu iki kesime de uzak durur. Daha çok Gülen cemaatinin söylem ve eylemlerinde varolan, hep din temelli  hurafe ve itikatlar, laikliği kavramış olanları uyarır. En basitinden Darwinciliğe karşı tutum önemli.
AKP okullarda din derslerini zorunlu yapmaya çalışırken Erdoğan’ın ‘’Matematik nasıl zorunlu ders ise, din dersi de zorunlu olacak’’ mealindeki açıklaması bu kesimin bilim konusundaki tutumunu yansıtıyor. Pozitif bilimlere önem vermesine rağmen —o da bilim aşkından değil, iktidarı ele geçirmek için— Gülen cemaati de son tahlilde kendi oluşturmaya çalıştığı din temelinde faaliyet gösteriyor.
§  Şimdi burada uzun uzun cumhuriyetçilik tarihine ve tasvirine girecek değilim. Ancak cumhuriyet, tekke, tarikat, cemaat, şeyh, ağa tanımaz. Kısacası, tüm yurttaşlar her alanda eşittir. Cumhuriyette hiç kimse ya da hiçbir kesim, özel olarak dinî kimliği nedeniyle veya başka bir nedenle imtiyaz sahibi olamaz. Cumhuriyet, feodallerin, yani toprak sahipleri ve ruhban sınıfının iktidarını yıkarak, Kral’ın ya da Padişah’ın keyfî düzeni yerine hukukun üstünlüğünü esas alarak kurulmuş bir düzendir. AKP de, Gülen cemaati de teorik ve pratik olarak cumhuriyetçi değil. Her iki kesimin Osmanlı hayranlığı cumhuriyet karşıtlığının sadece bir örneği. Esas olarak kendi örgütlerinin iç işleyişinde demokrasiden değil, tek adam egemenliğinden kaynaklanan uygulamalar da cumhuriyetçi olmadıklarını gösterir. Gülen ve AKP’nin ideologları bağıra çağıra 1789’a, Batı değerlerine karşı çıkar. Onların karşı çıktıkları aslında cumhuriyet, laiklik ve hukukun üstünlüğü. Sabah gazetesinin zavallı bir yazarı, Yeni Şafak’tan bir köşe yazarıyla girdiği polemikte, mealen “Türk milletinin vicdanı evrensel hukukun üstündedir” diye yazmıştı. AKP de, Gülen de, cumhuriyet deyince hem cehaletten hem de kasıtlı olarak sadece Kemalist cumhuriyeti anlıyor. Kemalist cumhuriyetin (ki cumhursuz bir cumhuriyettir ve “çivit badanalıdır”) benim savunduğum cumhuriyete teğet bile geçemediğini belirteyim.
§  Solculuk da, kaçınılmaz olarak tartışmalı bir kavram olsa da, özü, esası, genel tanımı belli. Solculuğun olmazsa olmaz üç temel niteliği, sermayeye karşı emekten yana olmak, milliyetçiliğe karşı enternasyonalist olması ve özel çıkara karşı hep kamu çıkarını savunması.AKP ve Gülen’in vazettiği ve uyguladığı neoliberal politikalar, solculuk açısından, bu iki kesimle mücadele etmek için yeterli bir neden.Türkiye’de kendini solcu sanıp devlete karşı Kürt haklarını savunan ne kadar insan ya da grup var? Ulusalcılık (bizim Celal’in deyimiyle ulusolculuk), milliyetçiliğin sol jargonla savunulması. Emin Çölaşan, Yılmaz Özdil ya da Doğu Perinçek solcu olarak kabul ediliyorsa, bu solculuk majestelerinin solculuğudur, resmî solculuktur, devlet solculuğudur, yani devletçi ve milliyetçidir… Almayalım, kalsın! Erdoğan’ın formüle ettiği “millî ve yerli” kavramı da, milliyetçiliğin, içe kapanmanın ifadesi, enternasyonalizme set çekmenin tezahürü.

Dünyada galiba Karl Popper ile başlayan, bizde de ‘80 sonrası sivil toplumculuk olarak tezahür eden sol görünümlü bir akım da var. 1980 sonrasında, İslâmcıların da mağdur olması bahanesiyle, Medine Vesikası gerekçesiyle, bazı solcu aydınların, Ecevit’in de… Dilipak’larla, Bulaç’larla işbirliğine başlamaları da pek hayırlı sonuçlar vermedi. Şerif  Mardin hoca da Said-i Nursi’nin sivilliğinden filan dem vurmuştu sosyolojik tahlillerinde, değil mi?
Bir televizyon programı, bir gazete köşesi, okul gösterme bahanesiyle bir yurtdışı gezisi, her yıl Abant’ta kürsüye çıkma karşılığında ya da tamamen gafletten, ideolojik zaaftan aldatılmış kişiler olabilir. Bazıları da arkadaşlarımız.
İktidar sahiplerinin aldatılmışlığı ise pek inandırıcı görünmüyor. Onların o zaman Gülen’e ihtiyacı vardı. O kadroları kullandılar, koalisyon kurmuşlardı. Kasıtlı olarak, bile bile tonla yasadışı ve gayrımeşru işi birlikte yaptılar. O zamanlar iki taraf da samimi idi, gayet iyi anlaşıyorlardı. Kimse kimseyi aldatmadı.
Foucaultgiller yanılmadı. Laikliği, cumhuriyetçiliği, solculuğu ilke edinenler, muhalefetten vazgeçmedi. Hiçbir özel çıkarı savunmadı, hep kamu çıkarını ön planda tuttu. Dini kişisel alanda tuttu, dinin kamuya, devlete, kolektife, topluma sıçramasına rıza göstermedi, bu girişime alet olmadı, karşı çıktı.
Biz aldatılmadık. Siz de gerçekten laik ve cumhuriyetçi olsaydınız, aldatılmazdınız. Ya da aldatıldık demezdiniz. Solcu olmanız şart değildi. Zaten sizin solcu olmanız mümkün değil ki…
(*) http://birdirbir.org/medyanin-islemedigi-bazi-konular-mesela-peki-biz-neden-aldatilmadik/

22 Temmuz 2016 Cuma

Darbe girişiminde medya





* Gazetecilik / habercilik savaş ya da darbe girişimi ortamlarında normal zamanlara kıyasla daha da büyük önem ve değer kazanıyor. Ama gazeteciliğin / haberciliğin olmazsa olmaz birinci koşulu bağımsız ve özgür olmak! 15 Temmuz medyasını değerlendirme girişimi / denemesi…
Egemen medyanın 15 Temmuz darbe girişimi konusunda başarılı bir sınav verdiği söyleniyor. Cumhurbaşkanı, başbakan, bilumum resmî zevat, konuşmalarında “darbeye karşı çıkan kahraman milletimize ve görevini yapan medyaya” onlarca kez teşekkür etti.
Oysa ki, medyanın aslî görevi, iktidarın (üç gücün) olumsuzluklarını, açıklarını kamuoyu adına izleyip teşhir etmek. İktidarın söylemini yaygınlaştırıp meşrulaştırmaya çalışmak değil. Gazetecilik doğa olarak, yapı olarak, tanım olarak eleştirel bir meslek. Halkla ilişkiler, reklam ve ajitasyon-propagandadan en önemli farklarından biri de bu…
Bir kere siyasî iktidarın medyayı övmesi, medya açısından pek hayırlı bir girişim değil. Medyayı övecekse, kendisine hizmet eden yurttaş, okur, radyo dinleyicisi, televizyon izleyicisinin övmesi beklenir. İktidar övdüğüne göre, medya bu örnekte iktidara hizmet eden bir yayın çizgisi izlemiş demektir.
Egemen medyanın darbeye karşı çıkması, kuşkusuz olumlu, gerekli ve doğru bir tutum. Ne var ki bizim örneğimizde, egemen medya, darbe konusunda, bizzat kendisi çok demokrat, çok özgürlükçü olduğu için değil, mevcut yasal ve meşru iktidar karşı çıktığı için tutum aldı. Sahibinin sesi…
15 Temmuz gecesi, meslektaşlarımızın, stüdyolarını basan ve şiddet kullanan darbeci askerlere karşı mesleklerini ve işyerlerini korumaya çalışması da kuşkusuz olumlu ve doğru bir yaklaşımdı.
Ne var ki 15 Temmuz’dan bu yana devam eden darbe yayınlarına baktığımızda, egemen medyada eskiye nazaran değişen bir yayın politikası yok. Yine tek yanlı olarak siyasî iktidarın görüşlerini yaygınlaştırıyor.
15 Temmuz gecesi ve sonraki 48 saat içinde egemen medya iki konuda hatalı idi. (Sadece iki konu mu? Zaten ne zaman hatasızdı ki?)
  • Darbeye karşı olmakla birlikte medyanın esas görevi halkı, toplumu, yurttaşı bağımsız ve doğru bir şekilde bilgilendirmektir. Sadece iktidarın görüş ve bilgilerini yaygınlaştırınca gazetecilik / habercilik yapılmış olunmuyor. Egemen medya, 15 Temmuz akşamüstünden itibaren, geleneksel işvereni olan iktidara bağlandı ve onun yayınlarını sürdürdü. İktidar, ortada henüz hiçbir emare, işaret, bilgi, belge ve isim yokken, darbenin FETÖ tarafından yapıldığını ilan etti. Bu bilginin haber değeri vardır ve tabii ki yayınlanır. Ama iktidarın her söylediğinin doğru olmadığı bilinen bir ülkede, egemen medya, konuyu araştırıp darbecilerin kimliği, niyeti, yapılanması konusunda bilgi toplamalı ve yayın yapmalıydı. Bu yapılmadı. Aradan neredeyse bir hafta geçmesine rağmen darbenin lideri, amaçları konusunda hâlâ doğru dürüst, açık, net, ayrıntılı bir bilgi, bir haber yok egemen medyada. Darbeciler konusunda herkesin elinde bir tek metin / belge var. O da, TRT sunucusuna zorla okutturulan bildiri. Darbeye karşı olan egemen medyanın önemli bir kısmı garip bir şekilde bu bildiriyi yayınladı. Bu metnin de haber değeri var mutlaka. Ama “bu bildirinin yayınlanması TSK’nın emridir” ibaresi ile TRT dışındaki televizyon kanallarına da ulaşınca, darbe karşıtı medya organlarımız bu bildiriyi yayınlamakta beis görmedi. Oysa ki, bildiriyi olduğu gibi yayınlamadan, bildirinin içeriği konusunda yurttaşı haberdar etmek mümkündü. Egemen medya, 15 Temmuz sınavında bir kez daha bağımsız olmadığını kanıtladı ve iktidarın sözcülüğü işlevini sürdürdü.
  • İkinci konu, uzman konuklar ve mikrofon uzatılanlar. Darbe, resmî söyleme göre, bütün millete karşı yapılmışsa, tepki olarak milletin farklı kesimlerinin temsilcilerinin görüşlerini aktarmak gerekmez miydi? Üstelik CHP’den HDP’ye, MHP’den yarı-resmî STK’lara kadar neredeyse herkes darbe girişimine karşıydı. Ama egemen medya (burada hem Akmedya’yı hem de kadim yaygın medyayı kastediyorum) sadece ve sadece iktidar ve AKP yanlılarının görüşlerine yer verdi.
Belki küçük bir ayrıntı, ama meslekî açıdan can sıkıcı. Egemen medya kanallarından birinin Ankara temsilcisi, galiba Skype ile  Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’a bağlanırken, temsilcinin cep telefonu ekranında nahoş bir manzaraya takıldım. Beş-on saniye… Ekranda bir MİT yetkilisinin adı vardı. Gazeteci cumhurbaşkanına MİT üzerinden / aracılığıyla ulaşıyorsa, bu durum çok iyi bir referans değil. Evet, gazeteci MİT dahil herkesle görüşür, herkesten bilgi alır. Ama cumhurbaşkanına, onun özel kaleminden ya da basın danışmanından ulaşılır.
Gazetecilik / habercilik doğru soruları sorup doğru yanıtlar arama mesleği. Gazetecilik / habercilik çelişkileri saptayıp bunların nedenlerini anlama ve anlatma mesleği. Bizim egemen medyamız bu konularda hâlâ ketum:
  • FETÖ’nün askeriye, adliye, maarif, maliye ve diğer resmî kurumlarda hakikaten bu kadar çok taraftarı / militanı / adamı var mı? Çanakkale’de Çarşı’nın bekçisi bile acaba neden gözaltına alındı?
  • Bu kadar kapsamlı bir darbe girişimi konusunda, cumhurbaşkanının açıklaması hesaba katıldığında, MİT neden eniştenin gerisinde kaldı?
  • Kitlesel tasfiyelere, gözaltı, tutuklama, işten el çektirmelere baktığımızda, bu kadar insanı ne zaman, kim, hangi iktidar göreve getirmişti? Bu listeler 24 saatte mi hazırlandı?
  • Bir bakan “Türkiye bölgede huzur adası” dedikten bir hafta sonra kanlı bir darbe girişimi oluyor. “OHAL demokrasiye zarar vermeyecektir” dedikten üç saat sonra da “Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi’nin uygulamasını askıya alıyoruz” demek nasıl açıklanır?
  • Ekranlara yansıtılan, darbeci askerî yetkililere ve erlere yapılan muamele açıkça işkence olarak ortaya çıkarken, egemen medya bu konuda neden suskun?
  • Yüzlerce insanın öldüğü, galiba onbinlerce insanın işinden olduğu, gözaltına alındığı bir ortamda, her gece meydanları doldurup “Demokrasi Bayramı” kutlamaları örgütlemek olağan ve doğal bir gelişme mi?
Soruları çoğaltmak mümkün. Şimdilik mümkün olmayan  şey, bizim egemen medyanın bir türlü ve hâlâ medya olamaması. Kendileri sadece egemen!