24 Aralık 2015 Perşembe

Sıfır Sayı: Eco’da roman, bizde belgesel



877b8ea9-6177-4b53-8718-8ca8d3c3e11f
Umberto Eco, İtalyan yakın siyasi tarihini anlatırken, gazetecilik manevralarını, komplo teorilerini, medya-iktidar ilişkilerini polisiye roman gibi anlatıyor. İşin içinde Türkiye, Gladio (Kontrgerilla) ve  ülkücüler de var...
Umberto Eco, çağımızın çok-boyutlu aydınlarının belki de en önemlisi. Tarihten estetiğe, görsel iletişimden semiyolojiye, anlatıdan yoruma kadar çok çeşitli alanlarda akademik çalışmalarının yanısıra çok satan romanlarıyla (Gülün AdıFoucault Sarkacı) da haklı bir ün kazanmış.
Eco’nun Türkçede yeni yayınlanan kitabı Sıfır Sayı, arka kapak yazısında “Kötü gazetecilik konusunda bir rehber” cümlesiyle tanıtılıyor. İtalya’daki önemli günlük gazete ve haftalık dergilerde köşe yazmış bir aydın/akademisyen Eco. Gazetecilik dünyasını belli ki iyi biliyor.
Kitap olumsuz gazetecilik pratiklerini arka planda tutarken, aslında İtalyan yakın tarihinin önemli olaylarını polisiye üslûbuyla anlatıyor.
Bir gazetecinin on altı gün boyunca tuttuğu notlar şeklinde kaleme alınmış kitap, İtalya yakın siyasi tarihini, komplo teorilerini, yazıişleri mekanizmasını, medya mülkiyeti-siyasi iktidar ilişkilerini sergiliyor.
Bir işadamının siyasi iktidar ve egemenler karşısında güç kazanmak amacıyla Yarın adında bir gazete değil de, aslında hiç çıkmayacak bir gazetenin Sıfır Sayı’larını, yani deneme sayılarını çıkarmasının öyküsü.
Bu gazete belki çıkmayacak, ama gazetenin çıkmama öyküsünü kitap olarak yayınlamayı düşünen bir genel yayın yönetmeni ve bu kitabı yazacak olan orta çaplı, “doğuştan loser” bir gazeteci ile yine bu gazetede görev alan komplo teorisi uzmanı bir başka gazeteci, kitabın üç kahramanı. Orta çaplı gazetecinin Yarın’da çalışan sevgilisi de romanın aşk/cinsellik mecrasındaki konu mankeni.
Eco gazetelerde konu seçimi, haberin tasarlanması, sunumu konusunda profesyonellerin günlük pratikte çok sık rastladığı uygulamaları anlatıyor. Gazeteler, daha çok da popüler gazeteler ile okur arasında hiç de sağlıklı olmayan ilişkilere değiniyor. Okur ne ister? Gazeteci neyi nasıl verir? Ya da veriyor? Vermeli? Yazar, komplo teorisyeni uzmanı muhabir aracılığı ile “Investigative Reporting” (araştırmacı-soruşturmacı gazetecilik) tekniklerinin sakatlıklarını anlatıyor.
Eco’nun çok boyutlu/zengin bilgi/kültür/gözlem dünyası sayesinde siyaset, gazetecilik, patron, genel yayın yönetmeni, yazar, muhabir, ayrıca Mussolini, iki Papa, Milano, Gladio ve İtalya’nın son yetmiş yıllık siyasi tarihi hakkında bir sürü şey öğreniyoruz.
Nisan 2013’te İstanbul’a gelmiş olan yazar kitapta iki kez Türkiye’den söz ediyor:
“Türkiye’de stay-behind, Papa II Ioannes Paulus’a suikasttan da sorumlu olan Bozkurtlardır.” (s. 140)
“(…) bize kapılarını açsalar bile Türkiye’ye kaçıp Bozkurtların arasında oturmak mı istiyorsun…” (s. 175)
Bir açıdan bakıldığında, esaslı bir gazetecilik eleştirisi de yapıyor Eco. Metin kurgu da olsa, aslında birçok gerçekliğe değiniyor. Tabii bizim medya açısından bu roman pek bir yenilik/ilginçlik arz etmiyor. Çünkü Eco’nun deneme sayısında yaptığı her türlü haber tahrifatı, haber gizleme, çarpıtma, ajitasyon-propaganda, manipülasyon bizde her gün piyasaya sürülen nüshalarda manşetlerde, birinci sayfalarda yapılıyor.
Doğan Kitap gibi bir yayınevi, Umberto Eco gibi bir yazarı bu kadar özensiz, bu kadar hatalı bir çeviriyle okura sunuyorsa yazık… Çevirmen ve editör normalde yayıncılık gezegeninden istifa etmeli, bir daha da bu işlere bulaşmamalı. Üstelik çevirmen sabıkalı. (bkz. https://eksisozluk.com/eren-yucesan-cendey–3122626)
Anlatıda Eco zaman zaman Latince, İngilizce ya da Fransızca deyişler kullanmış. Mesela, “Round up the usual suspects…”[1] (s. 167). Çevirmen bu dilleri bilmek zorunda değil, ama editör de bu deyişlerin Türkçesini bulma zahmetine katlanmamış. ( Ya da Türkçede çok yaygın olarak kullanılan ve ilkokul çocuklarının bile ezbere bildiği“Chrono-synclastic infundibulum”![2] (s. 168). Son örnek: “la réalité dépasse la fiction”[3] (s. 173).
Çeviride bilgi kadar önemli bir unsur da mantık. Mesela, çevirmen “ilk sıfır sayı”ya “bazı tekzip mektupları” koymuş. “Eksi birinci sıfır” sayıda yayınlanan haberlerin “bazı tekzip mektupları” mı acaba? Üstelik “tekzip mektubu” denmez, kısaca “tekzip” ya da “tekzip metni” denir.
“Eski klasik vinil plaklar” ne demek? (s. 155) Üstelik de “dededen kalma”. Üstelik de Beethoven’in Yedinci Senfonisi… Vinil plaklar 1960’lardan sonra piyasaya çıktığına göre, klasik olan vinil değil, müzik parçası… “Yarın bu ofis sökülecek” (s. 159) yerine “kapanacak” denmez mi?
Fuhuş dünyasında “sömürücüler” (s. 167) kim? Üstelik başka bir yerde “pezevenk” sözcüğü geçmişken…
“(…) Öte yandan, Amerikan gizli servislerinin Klaus Barbie gibi bir cellada bile nasıl cezadan muafiyet sağladıkları gösteriliyordu” (s. 171) cümlesinde bir sorun var. Çünkü Eco’nun 1992 yılından söz ederken Klaus Barbie’nin 4 Temmuz 1987 günü Lyon mahkemesi tarafından müebbet hapis cezasına çarptırıldığını bilmemesi olanaksız.
Gazetecilik jargonunda “muhabbet haberleri” (s. 172) diye bir kategori yok. Bir ihtimal “magazin haberleri” olabilir. Türkçede gazete patronuna “yayıncı” (mesela s. 27) denmez, “patron” denir.
sifir_sayi_kİlginçtir, benim saptayabildiğim çeviri ve mantık hatalarının tümü kitabın son 23 sayfasında yer alıyor. Çevirmen ve/veya editör, 176. sayfadan sonra ya çok yorulmuş ya da yazılanları bir daha ciddi bir gözle okumamış.
Doğan Kitap editörü, sanırım ancak İtalyan ve Katolik kültürü ve Çizme siyaset dünyasıyla yakından ilgilenen okurların bildiği onlarca isim ve olaya göndermede bulunan Eco’nun bu satırları hakkında bir tek dipnot bile düşmemiş. “Nasıl olsa Eco bu… Peynir ekmek gibi satar” diye düşünmüş olsa gerek.
Eco’ya Mesaj: Türkiye’de sadece Bozkurtlar ve “stay behind”[4] yok. “Stay away”[5] yayınevleri ve çevirmenler de var.
Sıfır Sayı, Umberto Eco, Doğan Kitap, Ekim 2015, 176 sayfa.
[1] Olağan şüphelileri toplayın.
[2] Chrono-synclastic infundibulum: Bir kişinin farklı zamanlarda farklı yerlerde, aynı zamanda farklı yerlerde ya da aynı yerde farklı zamanlarda bulunabildiği  ortam.
[3] Gerçeklik kurguyu aşar.
[4] Stay behind: Bir devletin kendi toprakları üzerinde, olası bir saldırı ya da işgale karşı aldığı gizli askeri önlemlerin tümü, bir başka deyişle kontrgerilla.
[5] Stay away: Uzak durun, uzak durulması gereken.

22 Aralık 2015 Salı

Gizli Belgeyle Gerçeği Değiştiremezsiniz!

Psikolojik Propagandanın Zaafları

·       İçişleri Bakanlığının Eylül 2015 tarihli gizli belgesi Kürt bölgelerinde halen sürmekte olan kırım harekatının medyaya nasıl yansıtılması gerektiği konusunda önemli ipuçları hatta bilgiler veriyor. İktidar-Gerçek-Medya ilişkilerinde onlarca kez denenip başarısızlığa uğramış olan bu psikolojik harekata hala ihtiyaç duymaları manidar...


İçişleri Bakanlığı İller İdaresi Genel Müdürlüğünün 2015 Eylül tarihli ‘Gizli’ damgalı belgesi,
siyasi iktidarın Kürt bölgelerinde halen sürmekte olan kırım harekatının medyada nasıl temsil edilmesi gerektiği konusunda önemli bir belge.

Haber, biliyorsunuz, özellikle iktidarların yayınlanmasını isemedikleri bilgiler olduğuna göre, bu haber nedeniyle DİHA’yı ve Amed muhabiri  Çağdaş Kaplan’ı kutlamak gerekir.

Sözkonusu belgenin, yayınlandıktan yaklaşık 48 saat sonra bile, resmi makamlarca tekzip edilmediğine göre, hakiki olduğunu kabul ediyoruz.

Belgenin içeriği, aslında bugün halen sürmekte olan harekatın planlaması,  uygulanması ve beklenen sonuçları hakkında bir çok ipucu hatta bilgi veriyor.

Öncelikle, böyle bir belgenin ‘Gizli’ damgası taşıması, gerek harekatın gerekse harekatın medyaya yansıtılması sürecinde, yasal ve/veya meşru olmayan bazı boyutlar olduğunun göstergesi. Büyük Türk devleti, ‘Gizli’ ibaresi taşıyan bir belgenin, sadece, en fazla iki buçuk ay içinde, en radikal muhalifi olan bir haber ajansı ve gazetede  yayınlanmasını engelleyememişse, büyüklüğünün bir kanıtını sunmuş olmuyor mu? Günümüz iletişim teknolojisi aslında şeffaflık ve katılımcılık sayesinde,  yerli Snowden’ların da yardımıyla, bu tür gizli belgeleri, her türden ‘Devlet Sır’larını nispeten kısa süreler içinde  kamunun bilgisine sunuyor. Kendi toprakları içinde gizli bir silah nakliyatını beceremeyen istihbarat teşkilatının devleti, İller İdaresi Genel Müdürlüğünü de pek iyi idare edemiyor anlaşılan!

Bugün su yüzüne çıkan belge, aslında yeni bir zihniyetin ürünü değil. Haberde de (Bkz. http://ozgur-gundem.com/haber/152693/iste-psikolojik-savasin-belgesi) zaten, 10 maddelik bu güncel belge ile  Dersim kırımı sırasında, 1937’de dönemin İçişleri Bakanı Şükrü Saraçoğlu’nun gazetelere gönderdiği 5 maddelik talimatın büyük benzerlikler arzettiği belirtilmiş. Keza 90’lı yıllarda da  devlet, medyaya yönelik olarak, 1937’dekine ya da bugünküne benzer gizli/açık emir ve talimatlar yayınlamıştı.

İletişim profesörü ünvanlı kimi şahsiyetler, vakti zamanında hükümet ya da Genel Kurmay’ın siparişi üzerine, ‘Medyayı Kullanma’ konusunda tavsiye raporları hatta kitaplar da yazmıştı. Tüm bu girişimlerin kaynağı ve ilham kökeni, ABD kontr-terör edebiyatıdır,  unutmayalım. ABD, bilhassa Vietnam yenilgisinden sonra bu konuya ağırlık vermiş, kiralık sosyolog, psikolog, siyasal bilimci ve iletişimcileri bir araya getirip savaş-medya konusunda önlemler almaya çalıştı. Ne var ki tüm bu tedbirler, ABD’nin bilahare Irak’ta yenilgisini  önleyemedi.   

Belgede, yapılacak düzenlemelerin amacı olarak ‘Provokasyonları ve dezenformasyonu engellemek, kamuoyunu bilgilendirmek’ deniyor. Ne ulvi bir amaç değil mi? İyi de bunu neden gizli belgeyle yapıyorsunuz? Bilgilendirmenin en temel ilkesi şeffalık değil mi?

Belgede ayrıntısı açıklanmayan bir ‘Bilgi dağıtım ağı’ndan sözediliyor. Belgede ayrıntı yok ama egemen medyaya baktığımızda bu ağın kaynağını ve kullanıcılarını görmek mümkün.

‘Öncelikle AA muhabirleri’ ne demek? Sözkonusu belge neden sadece AA ve TRT’ye gönderiliyor? Siz kamuoyunu  bilgilendirmek istemiyor muydunuz?  Hürriyet’e, Sabah’a neden göndermediniz bu belgeyi? Anlaşılan belgeyi göndermemişsiniz ama belgenin talep ettiği haber ve bilgiler sözkonusu medya organlarına gidiyor, onlar da gayet güzel kullanıyor.

Yabancı muhabirleri de akreditasyonla  gözetim  ve denetim altına almaya kalkışmışsınız ama yabancı medyaya baktığımızda bu önlem pek geçerli olmamışa benzer. Keza sizin kurduğunuz bilgi dağıtım ağı da galiba iyi çalışmıyor. Çünkü mesela bugün yandaş medyanın çeşitli organlarında ‘öldürülen terörist sayısı 77 ile 123’ arasında değişiyor. Merkez iyi çalışmıyor. Okur bu farklı rakkamlar nedeniyle yandaş medyaya da inanmaz, güvenmez.

Bu belgeyi hazırlayan İller İdaresi Genel Müdürlüğü uzmanlarına bir kaç soru:
-         
      Öncelikle siz neden uzmanı olduğunu sandığınız konularla ilgilenmiyorsunuz da, kalkıp bu ajitasyon-propaganda işlerine bulaştınız?
-         
      Onlarca ‘PKKlı teröristi’ haberlerinizde öldürüyorsunuz da neden bunlardan birinin bile adı-sanı, cenazesi hakkında en küçük bilgi, flu da olsa bir fotograf yayınlayamıyorsunuz?
-        
          İHD ya da TTB gibi  kurumların dökümlerinde belirtilen ölülerin, kime ait, ne tür kurşun, bomba, roketlerle öldürüldüğü konusunda sizde herhalde ayrıntılı bilgiler vardır. Bunları neden ‘bilgi dağıtım ağı’ yoluyla kamuoyuna iletemiyorsunuz?
-        
          Keza, inandırıcı olmak için, evleri, camileri yıkıp yakan silahların, mermilerin, topların kime ait olduğu konusunda sizde mutlaka bilgi vardır. Neden bu bilgileri dağıtmıyorsunuz?

-          Belli ki, harekata ‘temizlik’, ‘süpürme’ gibi aşağılayıcı sıfatlar önermişsiniz, iktidar sözcüleri ve egemen medya da bu sıfatları benimsemiş ve kullanıyor. Kendi vatandaşlarınıza, eğer yasaları çiğnemişlerse bile, sadece ‘şüpheli’ demeniz gerekmez miydi?
-         
      Harekat sırasında yaşamını kurşun, roket ya da bomba ile kaybeden, yedi yaşındaki çocuktan yetmiş yaşındaki kadına kadar tüm bu insanların medyaya nasıl yansıtılması gerektiği konusunda bir yönlendirme yapmayı unutmuşsunuz galiba...
-          
      Keza, yine harekat sırasında öldürülenlerin cenaze törenlerine katılan binlerce yurttaşla ilgili haber ve fotograflar için de bir önlem öngörmemişsiniz anlaşılan...


Sonuç olarak, İçişleri Bakanlığının bu gizli belgesi bir acz ifadesi, bir beceriksizlik-yeteneksizlik itirafı ayrıca da  kötü bir dezenformasyon tezahürü.

1937-38’de Dersim’de aynı tedbirleriniz aldınız. Keza 90’larda bugünkü gizli belgeye benzer onlarca talimat yayınladınız. Ama bugün özellikle Kürt halkı sizin bu yaklaşımlarınızın hiç birine zerre kadar inanmıyor. Aklı başında hiç bir yurttaş da bu talimatlarla düşünmez. Cizre’de, Silopi’de, Sur’da, Gever’de, Kerboran’da, Nusaybin’de yaşayan binlerce yurttaş, oğullarını, kızları, analarını, babalarını, yakınlarını kaybeden yüzlerce insan,  bizzat yaşadığına, kendi gözüyle gördüğüne mi inanacak yoksa sizin bu şatafatlı talimatlarınıza mı?

Sansür, ki yaptığınız sansürün dik alasıdır, ancak belirli bir süre ve ancak belirli bir kesim üzerinde etkili olabilir. Baskıyla, manüpilasyonla, ajitasyonla, propaganda ile, geleneksel ya da sosyal medya üzerinden kalıcı, uzun vadeli ve tüm kamuoyunu kapsayan  bir algı operasyonu, tarihin hiç bir döneminde, hiç bir ülkede başarıya ulaşmamıştır.


Gerçek, o kadar güçlü ve uzun solukludur ki, bir gün bu belge mahkemede suç delili olarak karşınıza çıkar.