31 Temmuz 2015 Cuma

DOKSANLARA DÖNMEYİZ, DÖNEMEYİZ

Kimi gözlemciler, siyasi analistler Kürt meselesi konusunda bugünkü ortamı 90lı yıllara benzeterek bir geri dönüşten sözediyor. 25 yılda neler değişti? Neler değişmedi? İç ve dış koşullar, siyaset, ideoloji, bölgenin ve dünyanın konumu 90lara dönmeye müsait mi?

7 Haziran seçimlerinde 10 puan gerileyip tek başına hükümet kuramayan ayrıca Başkanlık düşleri de suya düşen Erdoğan'ın AKP'si, bu yenilginin sorumlusu olarak HDP'yi görüp iki yılı aşkın süredir kör topal ilerlemeye çalışan Çözüm Sürecini bitirdi, PKK'ye yönelik olarak hem ülke içinde hem de ülke dışında olağanüstü geniş kapsamlı bir saldırı başlattı.
Yüzlerce HDPlinin tutuklanması, HDP eşbaşkanlarına soruşturmalar açılması, HDPnin kapatılması için bazı adımlar gerçekleşirken, TSK havadan Irak Kürdistan Özerk Yönetimi sınırları içindeki PKK mevzilerini yoğun bombardımana tuttu.

Bu ortamı okumaya çalışan bazı gözlemciler, siyasi analiz yaparken '90'lara geri mi dönüyoruz' temasını hatta leitmotifini işliyor. Gerçekten de 90'lardaki durum ile bugünkü durumu kıyasladığımızda bir çok ortak nokta kendini gösteriyor. Yani 25 yıl önce de bugün de, siyasi iktidar Kürtlere karşı ülke içinde ve dışında askeri şiddete başvuruyor. Şiddetin türü ve dozajı da evet benziyor.

Ne var ki bu tür kıyaslamalar çoğu zaman hem doğru değil hem de herhangi yeni bir anlam, işlev ya da misyon yaratmıyor. Her dönemin kendine has koşulları, yaklaşımları, uygulamaları var. Yoksa TC aslında Kürt meselesi konusunda 1925'den bu yana hep aynı temel siyaseti, stratejiyi uyguluyor. Kuşkusuz bu siyaset/bu strateji dönemin özelliklerine göre bazı farklılıklar gösteriyor.

1990'lar ile bugünkü genel siyasi durumu (İç ve dış konjonktür, hükümet ve ordu ile PKK, halk ve HDP ile ekonomik, ideolojik konumlar...vs...) karşılaştırdığımızda son derece önemli farklılıklar ortaya çıkıyor.

Önem sırası gözetmeden bu farklılıklara bakalım:

  • Kürtler, bugün 90'lara oranla çok daha güçlü. Siyasi açıdan daha tecrübeli ve daha olgun. Kürtler 90'larda neredeyse yapayalnızdı, bugünse çok farklı kesimlerden dostları var. 90'larda Kürt haklarını savunan yasal bir partinin 80 milletvekili yoktu.
  • Siyasi iktidar 90'lara oranla bugün daha zayıf ve bölünmüş durumda. 90larda siyasi-ideolojik çizgi farklarına rağmen egemen güçlerin neredeyse tümü, sağcısı 'solcusu', liberali, sosyal demokratı, sivili, askeri genel olarak Kürt karşıtı idi. 90larda siyasi iktidarı, Başbakanı, Cumhurbaşkanını makamından edecek bir Kürt muhalefeti yoktu. Bugünkü siyasi iktidar ise, gerileyen bir güç. Önce koalisyon ortağı Gülen Cemaatini kaybetti. Ardından AKP, Erdoğanperverler, 3yıllıkçı eskiler ve yeni milletvekilleri olarak en az 3 parçaya bölündü. 90larda hükümet ile TSK arasında Kürt sorunu hakkında herhangi bir sorun/pürüz yoktu. Doğan Güreş ile Tansu Çiller'in ne kadar iyi anlaştıklarını amiyane tabirlerle övünerek anlatırlardı. Bugünse TSK mesela Suriye'ye yönelik bir saldırı gerçekleştirme konusunda fevkalade temkinli davranıyor.
  • 90larda iktidarı kaybederse Yüce Divan'a ya da Uluslararası Ceza Mahkemesine gitmesi sözkonusu olan bir lider yoktu.Bugünkü iktidarın saldırganlığının önemli nedenlerinden biri de bu.
  • 90larda, yani Gezi öncesinde, Kürt meselesi de medya meselesi de siyaset de oldukça geri daha çok da resmi bir dille anlatılıyor ve anlaşılıyordu.
  • 90ların medyası ile bugünkü medyayı kıyasladığımızda da önemli farklılıklar ortaya çıkıyor. 25 yıl önce Türk egemen medyası, esas olarak Genel Kurmay Başkanlığının mülkiyetindeymişcesine yayın yapardı. Tamamen apoletli idi. Bugün de aslında hala büyük ölçüde apoletli. Yani Kürt meselesi konusunda milliyetçi, zaman zaman ırkçı ve genelde militarist bir dil benimsemiş durumda. Ne var ki, yine medyadan öğreniyoruz ki, AKP sözcüleri, mesela Çözüm Süreci'nin sona ermesi, Suruç ya da IŞİD gibi konularda pek anlamsız, çelişki dolu, gerçeği yansıtmadığı aşikar açıklamalar yapmak zorunda kalıyorlar. Savunmada mantık hataları yapıyorlar. Bir bakan kalkıp da 'HDP barajı aştığı için Çözüm Sürecini bitirdi' derse kimse bunu ciddiye almaz. Keza 'Seni Başkan Yaptırmayacağız' sloganının beyefendiyi provoke ettiği açıklanırsa da, mevcut iktidarın paranoid ruh hali deşifre edilmiş olur. 90lardaki iktidarların, hükümetlerin böyle bir sorunu yoktu. Bir küçük not: 90larda bir Başbakan yardımcısı çıkıp 'Öcalan bunları sopayla kovalar' diye bir cümle sarfedemezdi.
  • 90larda Rojava yoktu, Irak Kürdistanı Özerk Yönetimi de bugünkü kadar güçlü, oturmuş ve yerleşik değildi. Rojava, bütün Kürtler açısından son derece önemli bir rol model olurken, İran, Irak ve tabiki Türkiye Kürtleri açısından bir moral ve umut kaynağı haline geldi.
  • 90larda IŞİD ve benzeri örgütler yoktu. Dolayısıyla bugün hem bölge hem de bütün uluslararası camia açısından laikliğin koruyucusu konumuna gelen PKK/PYD'nin önem ve konumu yeni yeni ortaya çıkıyor.
  • 90larda Saddam'ın Irak'ı ve Esad'ın Suriye'si toprak bütünlüğünü henüz muhafaza edebilen iki devlet olarak Türkiye'nin güney komşuları idi.Bugün bu iki devletin yerine sınır bölgelerinde güçlü Kürt entiteleri ve IŞİD bulunuyor.
  • Batı dünyası da 90ların Batı dünyasından farklı. Özellikle ABD bugün PYD'ye doğrudan askeri yardım gönderiyor, Fransa'da PYD'nin askeri sorumlularını Elysee Sarayında ağırlıyor. 90larda Ankara, ABD ve Alman silahları ve siyasi desteği ile PKK'ye karşı savaş açmıştı. Yakın geçmişte ise ABD'de ve AB'de PKK'nin terörist örgütler listesinden çıkarılması gündeme geldi.
    Sonuç olarak evet Ankara belki 90ların Türkiyesine dönmek için elinden geleni yapıyor. Ne var ki bu kadar çok parametrenin değişmiş olduğunu hesaba katmadan salt ideolojik ve sübjektif motivasyonlarla, tutuklama ve bombardımanlarla 90lara dönülemez.Hem üstelik mevcut siyasi iktidarın bir parça aklı ve belleği varsa, 90lara dönmenin kendisi için herhangi bir yarar ya da hayır sağlayamayacağını anlaması gerekir. Değil mi?


29 Temmuz 2015 Çarşamba

Ragıp Duran: Erdoğan IŞİD’ten vazgeçmez

 Özgür Gündem'de yayınlanan söyleşi 26 Temmuz 2015 

    Suruç’ta yaşanan katliam, ardından asker ve polislerin öldürülmesi onlarca yıldır korkulanın eşiğine geldiğimizi gösteriyor; Suriye, Irak ya da Mısır’a benzemek, etnik ya da dini kökenli bir iç savaş artık Türkiye’ye de o kadar uzak değil. İktidarın savaş yanlısı tutumu bize barışı değil, ölümü ve kanı yakınlaştırıyor. Savaşın ve düşmanlığın yatağını hazırlayansa iktidarı hiç koşulsuz destekleyen medya. Durmaksızın HDP’ye ve yöneticilerine küfreden, hedef gösteren yayınlarla bombaların pimini çekiyor. İktidar yanlısı medyanın bu tutumunu teşhir etmek ve eleştirmek de herkesten çok bir gazetecinin yükümlülüğü. Hem Türk, hem de dünya medyasını, kodlarını ve izledikleri rotayı iyi bilen, dahası Kürtlerin hak ve özgürlük mücadelesini de yakından izleyen Ragıp Duran da işte bu yükümlülüğü yerine getiriyor. Duran’la son gelişmeleri ve medyayı konuştuk:

    Sence Suruç’ta 32 genç insanın ölümüyle sonuçlanan katliamın amacı ne, dünyanın neresinde olursa olsun, bu tür eylemlerin iktidardan bağımsız gerçekleşmeyeceğini göz önünde tutarsak, bu katliam neyi hedefliyor?

    Bu saldırının birden fazla hedefi olsa gerek. Genel kanı saldırının IŞİD tarafından gerçekleştirildiği. Ne var ki, saldırının gerçekleştiği alan, hedef alınan kitle ve saldırının faili göz önünde bulundurulduğunda, ayrıca saldırı öncesinde konvoyun olağanüstü güvenlik/denetim altında tutulup, saldırı sırasında çevrede neredeyse hiçbir resmi güvenlik gücünün bulunmaması saldırının tek sorumlusunun IŞİD olmadığını düşündürüyor.
    Son seçimlerde HDP’nin, AKP’nin tek başına hükümet kurmasını engellemesi, daha da önemlisi Erdoğan’ı "başkan" yaptırmaması, iktidarın seçim kampanyası sırasında başlattığı genel olarak Kürt, özel olarak HDP karşıtlığını artan bir dozda sürdürmesine neden oldu. Keza Rojava’da PYD’nin IŞİD’e karşı önemli askeri ve siyasi başarılar kazanması da siyasi iktidarın hesaplarını altüst etti. Suruç saldırısı, iç politikada seçim mağlubu iktidarın, dış politikada da dünyada prestij kazanan PYD’ye karşı bir intikam operasyonu, hiç olmazsa kanlı bir debriyaj darbesi. 

    İntikam arzusu IŞİD’e yönelik askeri saldırının hemen ertesinde PKK mevzilerinin de bombalanmasıyla pekiştirildi.

    Suruç bombacısı, bir yandan da, AKP devleti ile IŞİD arasındaki ilişkiler hakkındaki kara kuşkuları artırmıştı. F16’larla orayı burayı bombalamak hem IŞİD’e hem de PKK’ye vurmak stratejik sığlığın yeni hamlesi olsa gerek. İşin meşruiyet ve hukuki yanı bir yana, bu zihniyetle IŞİD’e de zarar veremezsin, koridor filan da açamazsın, Esad’ı da zora sokamazsın. ABD ile ilişkilerini düzelten İran’la Ortadoğu’da rekabet filan da edemezsin. Erdoğan bu aralar tam ‘Cafer bez getir’ konumunda...
    Sıkışan bütün iktidarlar milliyetçiliğe sarılır, milliyetçiliğin birleştiren çimentosu da dış saldırıdır. Bu durum, ülke içinde milliyetçi temelde bir süre için birliği sağlayabilir. Ne var ki Türkiye, sadece milliyetçi Türklerden oluşmadığı için, milliyetçilik bir süre sonra iflas eder. Üstelik savaş, hele Ortadoğu’da savaş ters teper. Milliyetçilik temelinde memleketi birleştireyim derken bakarsın ülke paramparça olmuş. Savaş olan her yerde kaçınılmaz olarak barış talebi de gündeme gelir.

    Erdoğan’ın korkusu bizi tam da barışa yakınlaştığımızı düşünürken geçmişte hep kıyısından geçtiğimiz iç savaş tehlikesine yakınlaştırmıyor mu?

    Elbette, bu durumda çözüm süreci de barış ihtimali de büyük ölçüde tehlike altına girdi. İç savaş tehlikesi evet, hem Türkiye içindeki güçler açısından, hem de bölgedeki durum açısından aslında mevcut. Siyasi iktidar da, "Kaos benim işimi kolaylaştırır, iktidarımı sağlamlaştırır." zihniyetine sahip olduğu için tehlike daha da büyük.
    Erdoğan ile AKP arasındaki ilişkilerde önemli ve olumlu bir değişim yaşanmaz ise, Kürt Özgürlük Hareketi’nin askeri hamleleri, özellikle HDP ve CHP cenahlarında meşru savunma kategorisinde değerlendirilemez ise kutuplaşmanın, siyasi zıtlaşmanın ötesine geçip, 1980 öncesi manzaraları hatırlatan ortamlara geri dönme riski malesef var.

    Türkiye şimdilik operasyon adı verilen saldırılarını artırır da savaşa çevirirse neler yaşanır?

    Bırakın Türkiye’yi, Amerika bile Irak’a girdi ve oradan çıkamadı. Türkiye operasyonu büyütürse, iktidar, asker tabutları gelmeye başladığında, kurmayı tasarladıkları milliyetçi birliği sağlasa da, kendi mezarını kazmış olur. Askerdeki gençlerin anlamsız, yurt savunmasıyla alakası olmayan, aksine saldırgan bir amaçla ölüme gönderilmesi hem iç hem dış politika açısından son derece olumsuz bir duruma yol açar.

    Katliamdan sonra iktidarın yanı sıra MHP’nin söylemi de şiddeti daha da besleyeceklerini gösteriyor. CHP bu ittifak karşısında ne kadar istikrar gösterebilir, toplumun desteğini alabilir?

    AKP ve MHP’nin tepkileri IŞİD’in söyleminin diplomatik kılığa sokulmuş haline benziyor. İki sağcı parti, insanlık duygu ve kimliğinden azad olmuş bir şekilde katledilen gençler aleyhine açıklamalar yaptılar. CHP’nin ulusal yas ilan talebi, olay yerine heyet göndermesi yeterli tepki olarak kabul görmemişe benzer.

    AKP’ye destek veren medyanın dili özellikle de HDP’ye karşı giderek daha da saldırganlaşıyor. Suruç katliamının ardından bile IŞİD bir yana bırakılıp HDP topa tutuldu, neden?

    Radyo, televizyon, internet, yani topluca medyaya bakıldığında en az yüzde 70-80’i AKP’nin doğrudan ya da dolaylı kontrolünde. 7 Haziran öncesinde CHP ile HDP’yi karalayan yayınlar yapmalarına rağmen sonuçlar hiç de istedikleri gibi olmadı. Anlaşılan yurttaş AKP yanlısı medyaya değil, 17-25 Aralık yolsuzluklarına, kaçak saraya, Erdoğan’ın cumhurbaşkanı olarak anayasanın tarafsızlığını ihlal eden tutumlarına bakıp bir tercih yaptı. Bu da medyatik gerçekle, sanal gerçekle istediğiniz kadar oynasanız da önünde sonunda sokağın, beş duyunun egemen olduğu hakiki gerçeğin onu boşa çıkaracağını gösterdi.
    AKP yanlısı küfürlerin, hakaretlerin arkasında da bu yatıyor. Küfür, çaresizlerin sarıldığı bir silahtır. Herkesin, HDP’nin de, hem sağdan hem de soldan siyasi eleştiriye ihtiyacı vardır. Siyasi eleştiri yapabilmek için rakibin olumsuzluklarını/açıklarını gerekçeli bir şekilde saptamak lazım, bunlardan yoksun olunca maço saldırı biçimleri bulmak zorunda kalırsınız. Bunlar eskiden beri terbiyesizdi ve iktidarı kaybedince daha tehlikeli oldular. Kalkıp HDP’li yöneticileri hedef göstermeye başladılar.

    Türkiye’nin daha düne kadar IŞİD’i desteklemesinin ardında dini benzerlikler yanında petrol sevdası da olabilir mi?

    Ben de bunu Fransız basınından öğrendim. Kobanê’ye baktığınızda dümdüz bir alan; jeostratejik anlamda bir önemi yok gibi, petrol metrol de yok, ama IŞİD’in gelir sağlayabilmesi için çıkardığı Musul’daki petrolü neredeyse dünya fiyatlarının üçte birine satması gerekiyor. Bu nedenle de ona Türkiye’de dışa açılan kapı lazım. Detayını bilmiyorum, ama AKP elitlerinin de bu petrolden pay aldığı ya da alma arzusunda olduğu söyleniyor. Bu da IŞİD’le kurulan ilişkinin nedenine ve sonuçlarına bir ışık tutuyor. IŞİD ayrıca Türkiye ile komşuluğu sayesinde, yani ortak sınır kapısı olması sayesinde, yurtdışından gelen militanlarını oralardan rahatça geçirebiliyor ve kendisi için de dışa açılan rahat bir kapı sağlamış oluyor. Suriye Kürtleri yani PYD ise IŞİD’in tüm bu kötü hayallerini suya düşürdü.
    Türkiye bugüne kadar Suriye sınırında Kürtleri değil de IŞİD’i komşu olarak görmeyi yeğledi. Halbuki hiçbir devletin komşusunu seçme ya onu ehlileştirme hakkı, imtiyazı yok. Komşun kimse onunla iyi geçinmeye çalışacaksın. O kadar!

    AKP, IŞİD’e desteğini çekmiş görünüyor, bu da kapının kapanması anlamına geliyor. Örgütün bundan sonra nasıl bir tutum izleyeceğini öngörüyorsun?

    AKP-IŞİD ilişkileri konusunda iki formüle rastladım. Biri gazeteci Murat Aksoy’un diğeri PKK yöneticisi Duran Kalkan’ın. Aksoy, AKP’ye ‘Soft IŞİD’ diyor, Kalkan da Suruç katliamı için ‘DAEŞ maskeli AKP katliamı’ deyimini kullanmış. Biliyorum Nuray Mert de, AKP-IŞİD benzetmesinden yana değil. Tabii ki Erdoğan Bağdadi değil, ama bu iki siyasi formasyon arasında, dini, ideolojik ve siyasi bir sürü ortak nokta var. Zihniyet olarak birbirlerinden pek uzak değil. Yani bir IŞİD’li ile bir AKP’li, kahvede karşılaşsalar, öyle kavga mavga etmeden oturup uzun süre birlikte muhabbet ederler. Sonra kalkıp birlikte camiye namaza giderler, herhalde... AKP’nin, bir yandan bu yakınlıklar/ortaklıklar nedeniyle bir yandan da PYD’ye karşı güçlü bir müttefik olması nedeniyle, IŞİD’den tamamen vazgeçebileceğini düşünmüyorum. Herhalükarda Erdoğan vazgeçmez... IŞİD ayrıca iktidardaki bazı mahfiller için önemli bir gelir kapısı, silah ticareti, komisyonlar falan...

    Erken seçim HDP’nin oylarını 7 Haziran’daki oranda tutar mı ya da arttırır mı?

    HDP’nin çok heterojen bir seçmen kitlesi var. HDP-PKK ilişkileri bu kitlenin konsolide olmasını ya da zayıflamasını etkiler. AKP’yi hükümetten tamamen uzaklaştıracak bir formül bana çözüm gibi gözüküyor. Çünkü bunlar son 13 yılda çok katliam yaptılar. Çok insan öldürdüler, hukuku, doğayı katlettilerÖ †Yakıp yıktılar her şeyi. Rahmetli Musa Amca’nın deyişiyle bunlar her şeyi -20’lere getirdi. Tüm bu yıkımın onarılması çok zor, çok zaman alacak, sorunlu geçecek. Yani†-20’lerden 0’a gelebilmemiz gerekecek.

    CHP-AKP koalisyonu beklentisi de sonuçsuz kaldı görünüyor, bu kaos ortamında bir erken seçim dengeleri nasıl değiştirir, AKP’nin yol açtığı yıkımı onaracak bir çözüm çıkabilir mi?

    Olası bir koalisyon, Erdoğan tarafından kasıtlı bir şekilde engelleniyor. Her şey ağırdan alınıyor, zaman geçiriyorlar. Çünkü iktidarın yüzde 50’sinin bile kaybedilmesi Erdoğan ve AKP için çok vahim sonuçlara yol açabilir. 17-25 Aralık’tan Yüce Divan’a kadar onların önünde kocaman sıradağlar var. Erdoğan, tekrar seçim diye bir şey uydurdu, son seçimler istediği sonucu vermeyince, ‘Olmadı tekrar edelim’ diyor. Siyasal bilgiler literatüründe böyle bir deyim yok.
    Erdoğan, erken seçime, iktidar partisi olarak girmek istiyor, amacı bir yandan kaybettiği Kürt oylarını yeniden kazanmak, bir yandan da MHP’ye giden milliyetçi oyları geri almak. Seçimlerden bu yana uyguladığı politikalar ve yaptığı açıklamalara bakacak olursak, kalan az miktarda Kürt oyundan vazgeçmiş görünüyor. Bahçeli’nin politikaları AKP’ye güç kattı, bu nedenle MHP’ye giden oyların hiç olmazsa bir kısmı AKP’ye geri dönebilir. Erken seçime kadar her partinin tutumu, erken seçimin sonuçları üzerinde etkili olacak. AKP bence beyhude uğraşıyor. 10 puan gerileyen hiçbir parti son 50-60 yılda Türkiye’de hiç geri gelemedi. 

28 Temmuz 2015 Salı

Bol bol tahrifat ve yine gaz…

YANDAŞ MEDYA SAVAŞ ÇIĞIRTKANI 


İktidar yanlısı medya, Suriye batağına saplanmakta olan AKP’yi savunmak adına, kılıç kuşanırken, 
abuk sabuk tespitler yapıp hem haber tahrifatı yapıyor hem de haber gizliyor. Sıkışan her iktidar gibi AKP’nin de en değerli iki aracı milliyetçilik  ve savaş borusu…

 Gazeteciliğin/medyanın çatışma alanlarında ve savaş dönemlerinde özel bir önemi/konumu var. Her zaman geçerli olan kural ve ilkelerin yanı sıra, bu olağanüstü zamanda, hem daha çok sayıda yurttaş medyaya rağbet ettiği için hem de kullanılacak bir sözcüğün bile şiddeti tırmandırma riski olduğu için,  gazetecilerin böyle durumlarda yazdıklarına, söylediklerine, gösterdiklerine özel bir ihtimam ile yaklaşmaları gerekir.
Önce genel ilkeyi hatırlatalım:
‘’Gazeteci; başta barış, demokrasi ve insan hakları olmak üzere, insanlığın evrensel değerlerini, çok sesliliği, farklılıklara saygıyı savunur. Milliyet, ırk, etnisite, cinsiyet, dil, din, sınıf ve felsefi inanç ayrımcılığı yapmadan, tüm ulusların, tüm halkların ve tüm bireylerin haklarını ve saygınlığını tanır. İnsanlar, topluluklar ve uluslar arasında nefreti, düşmanlığı körükleyici yayından kaçınır. Bir ulusun, bir topluluğun ve bireylerin kültürel değerlerini ve inançlarını (veya inançsızlığını) doğrudan saldırı konusu yapamaz. Gazeteci, her türden şiddeti haklı gösterici, özendirici ve kışkırtan yayın yapamaz’’
Türkiye Gazetecileri Hak ve Sorumluluk Bildirgesi’nin  E  bölümündeki ‘Gazetecilerin temel görevleri ve ilkeleri’ altbaşlığının bu  3. maddesini, örneğin 24 Temmuz 2015 Cuma günü yayınlanan Türk gazetelerinin büyük bir çoğunluğunun 1. sayfalarına  uygulayacak olursak, egemen medyanın bu kural ve ilkeleri tamamen ihlal ettiğini görüyoruz.
Kilis’te IŞİD ile TSK arasında meydana gelen çatışmanın ertesi günü, hükümet yanlısı gazetelerin manşet, yan manşet ve birinci sayfa haberlerini taradığımızda, ortak tavır olarak şu dört eğilimi saptıyoruz:
+ Silah ve savaş resimleriyle donatılmış 1. sayfalarda militarist bir dil, şiddet ve nefret söylemi ile savaş taraftarlığı dikkat çekiyor. Manşetlerde ve başlıklarda, olgulardan objektiviteden uzak bir şekilde, bol bol sıfat kullanılıyor. Dolayısıyla gazete haber vermekten çok (İnformer), bir kanaati empoze etmeye, rıza üretmeye,  ‘endoctrinement’ yapmaya çalışırken, okurunun zihnini biçimlendirmeye (Former) çalışıyor.
+ Gerçekte birbirlerine karşı savaşan ve her bakımdan tamamen zıt konumlarda ve niteliklerde olan IŞİD ve PKK, garip bir zorlama ile , ‘Türkiye’nin ortak düşmanları’ olarak gösteriliyor. Hatta bazı gazeteler, bu ikiliye ‘Paralelleri’ katarak, Etyen Mahçupyan’ın deyimiyle ’abuk sabuk’ bir söylem tutturuyor.
+ Hükümet yanlısı gazetelerin manşet ya da birinci sayfa haberlerinde önemli bir hedef de HDP. Cumhurbaşkanının Başkan olmasını engelleyen HDP,  neredeyse tüm olumsuzlukların müsebbibi olarak teşhir ediliyor.
+Gazetelerin yayınladıkları haber ve yazıların yanı sıra yayınlamadıklarını da gözden geçirmekte yarar var: Örneğin iktidar yanlısı basın, Suruç katliamından ve sonrasından neredeyse hiç sözetmiyor. IŞİD operasyonu sanki Suruç katliamını perdelemek için kullanılıyor. Daha da vahimi IŞİD konusunda yoğun yayın yapan egemen medya, bugüne nasıl gelindiği konusunda hiçbir bilgi vermiyor. İyi iken DAEŞ olarak adlandırdıkları örgüt, TSK’ya saldırdıktan sonra yeniden eski adı olan IŞİD’le anılmaya başlandı. Esat’la Eset gibi…
Militarist söylemin Türk egemen medyasında oldukça köklü bir geçmişi/geleneği var. 1925’den bu yana Kürt Meselesi hep askeri açıdan ele alınmış ve bu şekilde yayın yapılmıştı. Daha gerilere gidersek ve bugünkü lise Tarih kitaplarına bakacak olursak da, uygun bir dille, Orta Asya’dan Viyana kapılarına kadar akın, cihat, yağma ve talanla yol almış bir kavmin efradı olduğumuz göze batar.
Sorunu, siyasetle, diplomasi ile diyalog ile çözemeyenler, şiddeti, askeri yöntemi benimsemek durumunda kalıyor. Üstelik vakti zamanında üç kıtada kılıç sallayanlar, bugün Anadolu yarımadasına sıkışıp kalmışlarsa, milliyetçilik egemenlerin en değerli silahı haline gelir. Milliyetçiliğin, en kestirme tanımı ile, savaş olduğunu (François Mitterrand) bile bile… 
Şimdi, yukarıda sentezini sunduğum dört eğilimin manşet ve başlıklara nasıl yansıdığına bakalım:
+ Türkiye gazetesi ile Güneş aynı başlığı kullanmış: ‘Kudurdular’. Sabah, Erdoğan’ın ağzından tırnaksız bir şekilde PKK’ye sesleniyor ve tehdit ediyor: Ya silahları bırak, ya sonuca katlan. Takvim en ateşlisi: Girdik, vurduk. Gazeteci, birinci çoğul şahsı sadece kendisi, mesleği için kullanır. Bildiğimiz kadarıyla Takvimcilerden Suriye’ye girip IŞİD’i vuran olmadığına göre, bu ‘Biz’, okuru savaş suçuna ortak etmek amacıyla kullanılmış. Vahdet gazetesi de kendinden geçmiş, kahvede pişpirik oynayan emeklinin hıncını manşet yapmış: Kahpeler! Göbbels’in yerli öğrencileri, sıfat kullanma konusunda aşırı cömert: Sözcü mesela, ‘Hainler bir polisimizi daha kalleşçe şehit etti’ demiş.  Kalleşçe davranmayan hain varmış gibi. ZamanPolise hain pusu’  başlığını kullanmış. Okur anlamaz çünkü bazı pusular hain değildir! Yeni Çağ, ‘Caniler 2 polisi evinde şehit etti’ demiş. Yok insan öldüren melekler de var çünkü değil mi? ‘2 polis öldürüldü’ de, haberin içinde varsa üstlenen onu da ekle, yorum yapma.
+ IŞİD ile PKK’yi aynı sepete koymak pek moda. Star mesela ‘İçeriden PKK, Dışarıdan Daeş’ demiş. Habertürk, 11 Eylül imasıyla birlikte ‘İkiz Saldırı’ başlığını kullanmış. Posta da ‘IŞİD  belası, PKK terörü’ manşetini benimsemiş. Aydınlık, ‘Askere saldırı, Polise  pusu’ başlığı ile kervana katılmış. HaberTürk de 25 Temmuz sabahı İnternet sitesinde AA’nın haberiyle cepheyi iyice genişletti: ‘IŞİD, PKK, DHKP-C/Istanbul’da 5 bin polisle dev operasyon’. Sormazlar mı 5 bin polis Suruç’ta 32 genci koruyamadı mı? Millet gazetesi, IŞİD’le PKK’yi birleştiren AKP medyasının bu ikiliye bonus olarak Paralelcileri de katmasına çok kızmış ve ‘PKK’nin üstlendiği polis cinayetlerinin Gülen cemaatine bağlanmasına’ infial götermiş. Başlık: Yuh artık! Hakikaten öyle…Laubalilik diz boyu…

+ Star, HDP’ye vurmak için ‘Bombacının kimliği HDP’den çıktı’ diyor. Akit,Demokratik ülkelerde HDP kapatılır’ öngörüsünde bulunmuş. Aydınlık da ‘Vurdular kantona kaçtılar’ diyerek, egemenlerin Rojava korkusuna tercüman olmuş. Yeni Çağ, ‘PKK ilk kantonu kuruyor’ ve ‘Yürüyüş çağrısı hiç masum değil’ iddiasında bulunmuş.   
+ İlginç bir şekilde bir tek Şems medyasından Güneş gazetesi birinci sayfadan Suruç ve IŞİD haberlerinin hemen yanında ‘Emanet oylar geri dönüyor’ müjdesini vermiş. AKP medyasında olup bitenlerin ‘Stratejik Derinlik’le ilgisini kuran yok. MİT TIR’larından söz eden de yok. Susunca, yazmayınca bu olgular sahneden iniyor mu?
Nihayet 4 kategoriye girmeyen birkaç kural ihlali daha:
Şehit ve Mehmetçik sözcüklerinin kullanımı sorunlu. Çünkü birincisi esas olarak askeri ve dini çağrışımlı ve görevi başında ölen kişiler için kullanılıyor. Üstelik de sadece bir tek tarafın mensupları için geçerli. Yani IŞİDli ya da PKKli vurulup ölünce egemen medyada şehit olamıyor. Mehmetçik de resmi bir sözcük değil. Asker, TSK mensubu, Jandarma, Özel Tim…görevi, rütbesi ne ise, onu kullanmak doğru. Mehmetçik, askeri önyargılı olarak olumlu ve kahraman gösteren bir sözcük.
İktidar yanlısı bazı gazeteler, TSK tarafından vurulan IŞİD mensubunun cesedinin fotoğrafını yayınladı. Mozaiklense de ceset resmi yayınlanmaz. Hele devletin resmi ajansı bunu hiç yapmamalı. IŞİD’in ajansı Türk asker cesedi yayınlasa hoşunuza gider mi?
Bir de haber çarpıtma ve haber gizlemenin yanı sıra oltaya takılan birkaç gerçek dışı haber:  Bazı gazeteler, 23 Temmuz tarihli  IŞİD’e operasyon başlığı altında Kilis civarından patlama/ateş fotoğrafları yayınladı. Oysa ki sözkonusu fotoğraf 7 Temmuz’da Youtube’da yayınlanmış ve Irak’taki bir çatışmayı görüntülüyor. Akşam gazetesi ‘TSK, DAEŞ’i yine vurdu’ diye başlık atmış. Yine mi? Akit, diyor ki ‘Esat, katilleri DAEŞ’e gönderdi’. Vurmuşken bir de, arada Esad’a da vuralım, demişler anlaşılan…
Tüm bu olumsuzlukların yanısıra, kural ve ilkelere bağlı kalarak, soğukkanlılığını muhafaza ederek düzgün gazetecilik yapmaya çalışanlar da, neyse ki, yok değil. Örneğin Birgün ‘‘4 adam yollayıp 8 füze attırırım’ siyaseti…’ manşeti ile değerlendiriyor olayı. Cumhuriyet, ki bir gün önce onlar da heyecanlanıp IŞİD’e ‘Cani’ demişlerdi, lüzum yok, 24 Temmuz günü ‘Ülke kan gölüne döndü’, ‘AKP’nin seçim planı’, ‘Havuz medyasında savaş çığlıkları’  başlıklarıyla olumlu örnekler sergiledi. Özgür Gündem de ‘Kaosun ayak sesleri’ başlığını kullanmış ayrıca Yeni Çağ’ın itiraz ettiği Yürüyüş için ‘Barbarlığa karşı Barış yürüyüşü’ başlığını kullanmış. Evrensel’in başlığı anlamlı: ’Stratejik Felaket’. Yurt gazetesi de ‘AKP, Türkiye’yi ateşe atıyor’ demiş.
Önce Murat Aksoy yazdı, AKP’ye ‘Soft IŞİD’ dedi. Sonra PKK’den Duran Kalkan, farklı bir formül kullandı: ‘DAEŞ maskeli AKP katliamı’

Sonuç olarak, iktidar yanlısı iseniz gazetecilik yapamazsınız, yaptığınıza ancak reklam, propaganda, ajitasyon denir. Gazetecilik, gerçeğe yaklaşma ve onu aktarma mesleği. İktidar yanlılığı ise gerçekleri tahrif edip siyasi, cemaatî ya da şahsi çıkar peşinde koşmaktır. Bkz. mesela  Cemil Barlas!