27 Mayıs 2015 Çarşamba

BASIN ÖZGÜRLÜĞÜ MÜ DEDİNİZ?


George Orwell          Noam Chomsky              Aldous Huxley
'Bir yanım çılgın nar ağacı
Bir yanım buz sarayı' (*)

·      Fikir, düşünce, medya aleminde bu aralar öyle şeyler oluyor ki, kanımız donuyor. Egemenler neden bu kadar çok baskıya, tehdide ihtiyaç duyuyor acaba? Hukuksuzluğun sonu nereye varır birader, hiç düşündün mü? ‘Ama ben onu demek istememiştim Sayın Yüce Divan azaları!

Bu aralar memlekette düşünce, ifade ve basın özgürlüğünün durumu pek vahim. Yerli ve yabancı uzmanlar bu felaket ortamını rakamlar, istatistikler  ve raporlarla saptıyor. Yurttaşlar, okurlar, aydınlar ve iktidar dışındaki siyasetçiler de, her gün başlarına gelen sıkıntı ve sınırlamalar yüzünden asabi oldular,  ancak küfür ederek rahatlayabiliyorlar.
Hele biri var ki, hepimizin sinirlerini altüst ediyor. Çünkü belli ki çok sıkışmış, çünkü galiba artık kendisi ve yakınları da anladı ve kabul etti ki, Başkanlık rejimi filan olmayacak. Hatta birisi çıktı ‘Gerekirse azınlık hükümeti kurarız’ dedi. Anlaşılan tek başına iktidar olma ihtimali de, referanduma gitme olasılığı da suya düşmüşe benzer.
Olup bitenleri gazetelerden, televizyonlardan bir de ‘Çağımızın başbelası’  Twitter’dan izlemeye çalışıyoruz.  Bu son mecrada düşünce, ifade ve basın özgürlüğü biraz daha geniş.
DOĞU AVRUPALI AYDINLAR GİBİ SERT VE SOĞUK
90’lı yıllardı. Sağolsun Şanar Yurdatapan  sivil itaatsizlik eylemleri organize ediyordu. Bir seferinde galiba Yaşar Kemal’in hakkında soruşturma açılan ‘Yalanlar Seferi (Ocak 1995, Der Spiegel) yazısı suç ise biz de bu suçu işledik’  demek için gidip kendimizi Beşiktaş’daki DGM Savcılığına ihbar edeceğiz. Kış günü. Ünlü aydınlar, ünsüz devrimciler, kadınlar, erkekler, gençler upuzun bir kuyruk oluşturmuş. Bir yandan da sosyal bir faaliyet. Eş-dostla muhabbet fırsatı. Hava gri ile siyah arasında. Şimdi HDP Antalya milletvekili adayı Saruhan Oluç, hiç unutmuyorum, atmosferden esinlenmiş olsa gerek ‘Doğu Avrupa aydınlarına döndük’ demişti. Doğu Avrupalı aydınlar o zamanlar çok güç koşullar altında muhalefet yapıyordu. Havel mücadele etti, sonra Cumhurbaşkanı oldu. Valessa da aynen…
ASLINDA ÖNCE HUXLEY YAZDI SONRA ORWELL
Meşhur bir Orwell-Huxley ikilemi vardır. Kısacası şu: Orwell, egemenlerin baskı, tehdit, şantaj ve terörle korkuttuğu bir toplumdan sözeder. Bkz. 1984. Huxley ise, Cesur Dünya’da, halkın, yurttaşların gönüllü olarak boyun eğdiği, köleleştiği bir toplumu betimler. Huxley’de toplum egemenlerle tamamen hemfikirdir. Bu nedenle de iktidar, herhangi bir baskıya gerek kalmadan toplumu rahat rahat yönetir, yönlendirir, biçimlendirir.
CHOMSKY’NİN KİBRİT KUTUSU
Noam Chomsky ile 2000 yılında MIT’deki odasındaki bir sohbette Türkiye ile ABD’de muhalif olmanın farklılıklarını konuşuyorduk. Daha doğrusu Hoca anlatıyor, ben dinliyordum, arada sırada da sorularla hocayı daha iyi anlamaya çalışıyordum. Chomsky, eline bir kibrit kutusu aldı ve üst kısmını göstererek ‘Amerika’da muhalifler işte bu kadar  dar bir alanda mücadele ediyor, daha doğrusu ayakta kalmaya çalışıyor. Siz ise Türkiye’de (Hoca, memleketi 98 kaynaktan en az bizim kadar yakından izliyordu ve uçan kuştan haberi vardı)  işçi mücadelesinden öğrenci eylemlerine, Kürt savaşından aydınların girişimlerine kadar çok daha geniş bir alanda muhalefet yapabiliyorsunuz’ demişti. Doğru ama bu durum Türkiye’de muhalefet alanının genişliğinden çok ABD’deki alanın darlığından kaynaklansa gerek…
ABD’NİN STALİNCİLİĞİ
Meşhur öyküdür. Brejnev döneminde bir Sovyet basın heyeti ABD’de uzun ve geniş kapsamlı bir inceleme gezisine davet edilmiş. New York’tan Los Angeles’e kadar bütün büyük gazeteler, televizyon kanalları ve radyo istasyonlarında uzun uzun araştırmalar yapmışlar. Sürekli not almışlar. Her seferinde Sovyet heyeti mensuplarının ağızları bir karış açık, gözleri fal taşı gibi, kendi aralarında Rusça istifham ve soru işaretleri patlatmışlar. Neyse gezi bitmiş. Amerikalı yetkili Sovyet heyetini havaalanında Moskova’ya uğurlamadan önce izlenimlerini sormuş. Sovyet heyet başkanı: ‘Çok ilginç… Çok başarılı bulduk sizin basın dünyanızı… Nasıl bu hale geldiniz pek iyi anlayamadık ama biz mesela Sovyetler Birliği’nde en küçük derginin başına bile bir komiser dikeriz, buna rağmen bizde kaçak, sızıntı filan olur yine de. Oysa ki sizde komisersiz, sansürsüz bir şekilde koskoca ABD’de tekdüze, monoblok, aynı resmi çizgiyi en küçük dergiden en büyük televizyona kadar tüm basında başarılı bir şekilde hayata geçirebiliyorsunuz. Doğrusu bravo… Memlekete gidince bu konuyu daha ayrıntılı bir şekilde inceleyeceğiz!’ demiş.
SSCB o zaman Orwell toplumu idi, ABD ise o zaman ve bugün Huxley toplumu.
Bugün ya da son 30-40 yıldır ABD’de mesela Chomsky’ye deli gözüyle bakar bir sürü insan. Bunu da yazarlar açıkça: ‘Nasıl olur da Chomsky gibi son derece önemli bir akademisyen bunca özgürlük varken kalkıp Amerikan dış politikasını böylesine sert bir şekilde eleştirir. Akıl almaz yani…’ .
Stalin döneminde ve daha sonra da, SSCB’de de şu veya bu şekilde muhalefet yapan insanları akıl hastanesine kapatırlardı. Öyle ya, memlekette sosyalizm kurulmuş, ya da kuruluyor, herkesin işi, aşı, evi var, bu da kalkmış rejimi eleştiriyor. Akıllı bir insan bunu yapmaz. Yaptığına göre bu adam hasta. O zaman tedavi etmek üzere akıl hastanesine gönderelim.
SELOCAN DELİ Mİ? SANCAK MI AKILLI?
Hep düşünmüşümdür, burası Orwell toplumu mu yoksa artık ileri demokrasi sayesinde Huxleyvâri bir toplum mu oluyoruz? Yalaka medyayı eleştirel bir gözle okuyanlar Türkiye’yi pekala Huxley toplumu olarak niteleyebilir. Ethem Sancak, anasını babasını çocuklarını feda ediyor lidere baksanıza… Sancak kadar zengin olamayan kadın ise, O’nun mabadının kılı olmaya teşne! Son olarak çift tabancalı jöleli bir kovboy peydah oluverdi. Huxley’in alaturka sirkinden yaratıklar!  
Kara gözlükleri sevmeyiz değil mi? Görüntüyü de içimizi de karartmanın alemi yok. Keza pembe gözlük de bizi bozar. Yine de mesela bugünlerde Selocan’ın konuşmaları, Bursa’daki metal işçilerinin şahlanışı serin sular serpiyor yüreklerimize. Aslında egemenler Huxley toplumu yaratmanın derdinde. İşin ilginci biz Orwell toplumuna da karşıyız. Kısacası anlaşamayacağız.
Türkiye Gazeteciler Sendikası Genel Sekreteri Mustafa Kuleli, o meşum belgesel ‘Persona Non Grata’nın son kısmında (Mustafa’yı da sanki son anda mecburen koymuşlar o belgesele) gazeteciliğin geleceği konusunda ümitvar olduğunu söylüyor. Ümit varsa gelecek de var. Çünkü zaten iktidar olan her yerde ister istemez muhalefet de doğup büyüyor ve gelişiyor.
Buralara gelene kadar onlarca meslekdaşımızı öldürdüler, gazeteleri bombalayıp haberlerimizi sansürlediler. Bugün baskı fevkalade garip bir düzeyde ve biçimde. Avukatları, polisleri, savcıları, hakimleri içeri atıyorlar. Sadece bu durum bile egemenlerin aslında ne kadar güç durumda olduklarını gösteriyor.
(*) Murathan Mungan
 (**) Yüzdeon.org'un 3. sayısından (http://yuzdeon.org/_php/index_sayfa.php?SayiX=3&KX=76)

25 Mayıs 2015 Pazartesi

İSTENMEYEN KİŞİ GAZETECİ Mİ?

Tayin edici olan perspektiftir!

·     Türkiye’de medya, sefillerin şahikasına tırmanmışken bir gazetecilik STK’sının belgeselinde, medya patronlarını öven köşe yazarlarını, medya holding sahiplerini, meslekdaşlarını kapıya koyan Genel Yayın Yönetmenlerini izledik. Basın özgürlüğü mücadelesini Doğan, Altaylı ve benzerleriyle mi yürüteceğiz?


Gazetecilik aslında çok ideolojik ve çok siyasi bir meslek. Keza film, hele belgesel film yönetmenliği de… Haber, yorum ya da röportaj yazacaksınız, birisiyle mülakat/söyleşi yapacaksınız ya da somut örnekte görüldüğü üzere bir belgesel çekeceksiniz. Eğer temeli sağlam bir bakış açınız, bir perspektifiniz yok ise ne haber yazabilirsiniz ne de belgesel çekebilirsiniz. Ya da şöyle diyelim: Kalemi ya da kamerayı elinde tutanın sağlam bir perspektifi yoksa, ortaya çıkan ürün başkasının ya da başkalarının bakış açısının ürünü olur.
Bu işlerde tayin edici olan mesele, konuya nereden nasıl baktığınızdır. Yani haberci ya da belgeselci ile konu arasındaki ilişki. Gazeteci olarak, haberci olarak, belgeselci olarak, ortaya bir eser koymak istiyorsanız, konu hakkında hem ayrıntılı bilgi sahibi olacaksınız hem de, işin püf noktası burada,  doğru bakış açısını bulacaksınız.
Gazeteci tarafsızlığı, belgeselci tarafsızlığı safsatadır, çünkü elinize kalemi ya da kamerayı aldığınız ve işe koyulduğunuz andan itibaren tarafsınız. Bütün mesele neden yana taraf olduğunuzdur. Çok seçenek var: Haklıdan yana, haksızdan yana, iktidardan yana, iktidara karşı, doğrudan yana yanlıştan yana…
Gazeteciyi de, belgeselciyi de ve esas olarak tüm sanatçıları da refiklerinden ve refikalarından ayırdebilecek en önemli kıstas işte bu perspektiftir. Yoksa herkes AKP haberi yazar, her sinemacı medya belgeseli çekebilir, her yontucu  heykel yapabilir. Perspektif, bakış açısı, durduğun yer, konuya nasıl baktığın aslında senin uslubunu oluşturur. Karakterini ortaya çıkarır.
Bu uzun girizgah ‘Persona Non Grata’ belgeselini eleştirmek için yazıldı. Bkz. http://t24.com.tr/video/bagimsiz-gazetecilik-platformu-p24ten-issiz-birakilan-gazeteciler-belgeseli-persona-non-grata,854
KİM GAZETECİYİ ‘İSTENMEYEN KİŞİ’ İLAN EDİYOR?
Daha başlıkta sorun var:  Kim  bu ‘İstenmeyen Kişi’? Gazeteci değil mi? İstenmediği için işten atılan gazeteci değil mi? Oysa ki belgeseli yapan da bir meslekdaşımız. Ama gazeteciyi ‘İstenmeyen Kişi’ diye damgalamak/tanıtmak/başlıklandırmak bir gazetecinin işi/bakış açısı olamaz. Gazeteci ancak iktidar açısından ‘İstenmeyen Kişi’ olarak nitelenebilir. Yani şimdi mesela Tayyip Erdoğan ya da Aydın Doğan bir medya belgeseli çekse, onun başlığını da ‘İstenmeyen  Kişi’ koysa, bu başlık tutarlı olur.     
Künyede/jenerikte belgeselin prodüktörü olarak P24 görünüyor. P24’de gazetecilik perspektifi sağlam ve doğru meslekdaşlarımızın var olduğu kanısındayım. Böylesine önemli bir proje, hele örgütünüzün imzasını da taşıyan bir belgesel yapımı için, hem hazırlık aşamasında hem çekimler sırasında hem de montaj yapılırken meslekdaşların tartışarak kolektif bir çaba içine girmesi beklenirdi.
Belgeselde bence iki büyük sorun var: Bu konuya müdahil olması gereken bir çok kişi ve kurum yok. Bu konuya müdahil olmaması gereken insanlar var!

YUMURTASIZ OMLET? TATSIZ!
Hamza Aktan’ın belirttiği üzere, Türkiye’de medyaya yönelik iktidar baskısından en fazla payını alan Kürt gazetecilere yer verilmemiş olması kasıtlı değilse bile, tayin edici bir eksiklik ve hata. Keza bir başka büyük mağdur da, egemenlerin de belgesel yapımcılarının da gazeteciden saymadığı sosyalist basın mağdurları. Onlardan da doğru dürüst sözedilmiyor yaklaşık bir saatlik çalışmada. Eksikler bu iki kesimle sınırlı değil. İslami medyadan da iki grup meslekdaşa söz verilmeliydi. Murat Aksoy tamam ama Akel ya da Bumin gibi hükümet yanlısı medya organlarında işlerinden atılanlar. Bir de,  meslekdaşlarımızın hükümet baskısıyla değil patron baskısıyla işten atıldıklarını savunan yandaş gazeteciler.
Bekir Çoşkun gibi kıdemli bir gazetecinin belgeselde Aydın Doğan’ı övmesi onun kişisel görüşü olabilir. Katılmayız, saygı da duymayız böyle bir tutuma. Ama belgesel yönetmeni, muhataplarının her söylediğini yayınlamak zorunda mı? Editing ne işe yarar?
BİRİ FAZLA İSE BİR BAŞKASI EKSİK DEMEKTİR
Bu önemli eksiklikler belki de hatalı ve gereksiz fazlalıklar nedeniyle gündeme geldi. Siz basın özgürlüğünden sözederken en büyük medya patronu ile ‘Bizden yandaş gazete mi var?’ diyen eski bir Genel Yayın Yönetmeni ile en yakın arkadaşlarını gazeteden çıkaran bir başka eski Genel Yayın Yönetmenine mikrofon uzatırsanız, belgesel, sizin (Yönetmen ve prodüktörün) değil o fazlalık kahramanların perspektifi ile çatılmış olur.
Belgesel yönetmeni, şimdiye kadar hepsi ciddi, ağır, siyasi konu ve kişilerle olmasa da, çok sayıda söyleşi yapmış bir meslekdaşımız. Ama özellikle Aydın Doğan ya da eski Genel Yayın Yönetmenleri ile söyleşiler sırasında, yönetmen sıradan bir mikrofon tutucu kimliğine bürünmüş. Doğru soruları soramıyor. Muhatabının çelişkili ya da hiç olmazsa kapalı açıklamalarını deşmek için araya girmiyor.
Mesela… CNN Turk  Penguen belgeselini Aydın Doğan’ın açıklamasına göre gece otomatiğe bağladığı için yayınlamış. Şapşallıkmış… Peki…Ama burada temel soru CNN Turk’un Gezi sırasında neyi nasıl yayınladığı değil ki! Gezi’yi neden izleyip aktarmadığı? 
Keza, Fatih Altaylı ile söyleşi yapan herhangi bir  gazeteci, ‘Alo Fatih’ dönemini sormaz mı? Ya da Derya Sazak’a, Can Dündar, Hasan Cemal gönderilirken siz ne yaptınız? demez mi? 
Dünya Basın Özgürlüğü günü için özel olarak hazırlanan bu belgesel, en başta yanlış, amorf bir perspektiften olaya bakıyor.
Bir haberi ya da burada sözkonusu olan bir belgeseli değerlendirmenin önemli kriterlerinden biri de, haber/belgesel yayınlandıktan sonraki tepki ve değerlendirmeler olsa gerek. Bir muhabir, mesela, haberini yaptığı bir ortama, kesime, alana ikinci sefere başı dik bir şekilde gidiyorsa, habere konu olan kişi ve kurumlarca yaptığı haber doğru olarak addediliyorsa, muhabir bir açıdan başarılı sayılır. Belgesele gelen tepkilerden sadece biri bile (Şık ve Tatari’nin itirazı) belgeselcinin başarılı olamadığını gösteriyor.
Yazık!
Belgeselin tek yararı, olumsuz öğretmenliği sayesinde bir tartışma açmış olması.


* Bu yazının tarafımdan kısaltılmış bir versiyonu 24 Mayıs 2015 tarihli Birgün gazetesinin Pazar ekinde yayınlandı.