6 Mayıs 2015 Çarşamba

Ekranın İhaneti mi? (*)

Belçikalı Sürrealist ressam René Magritte'in 1927 tarihli "Bu Bir Pipo Değildir" başlıklı tablosu, ressamın tüm eserlerinde İmgelerin İhaneti üst başlığıyla yer alır. Magritte'in artık klasik olmuş bu tablosu, olağanüstü gerçekçi bir şekilde resmedilmiş bir pipo resminin altına yazılmış "Bu bir pipo değildir" cümlesinden oluşur. Gerçekten de hakiki bir pipoya ne kadar benzese de, sonuç olarak tabloda gördüğümüz bir pipo değildir; çünkü sadece bir pipo resmidir. Dolayısıyla tablodaki pipo ancak iki boyutludur, kokusu yoktur, elle tutulmaz, içine tütün doldurulmaz ve bir pipo için en önemli işlev sayılması gereken, ağza alıp içilemez.
İnternet ve Sokak

Prof. İnceoğlu ile Dr. Çoban'ın derlediği elinizdeki kitabı okurken, aklıma önce Magritte geldi. Çünkü aralarında Galatasaray Üniversitesi İletişim Fakültesi'nden eski öğrencilerimin de bulunduğu akademisyenlerin makalelerinde, neredeyse leitmotif olarak bu "hakiki pipo/pipo resmi" çelişkisi irdeleniyor. Evet, mesele altyapı/üstyapı ya da teori/pratik, belki de somut/soyut ikilemleri kadar çıplak ve basit olmasa da, toplumsal hareketler ile yeni medya arasındaki ilişki ve çelişkiler bende "hakiki gerçek/ sanal gerçek" zıtlaşmasını da çağrıştırdı. Toplam on dört makalenin aynı temel tema üzerinde yoğunlaşmasına rağmen, tekrara düşmeden sorunun farklı ve ince boyutlarına değinmesi, okurun bilgi ve tahayyülünü zenginleştiriyor.

Bugün, sadece iletişim ya da sosyal bilimlerin diğer branşlarındaki akademisyenler, öğrenciler, eski ve yeni medyada çalışan gazeteciler değil, günlük yaşamda kaçınılmaz olarak, bir şekilde internetle haşır neşir olan her yurttaş, Facebook, Twitter, Instagram kullanıcısı, blog yazarı, bu kitap sayesinde, eminim, yeni bilgilerle donatılmış olarak, bilinçli bir kullanıcı olabilecek. Genç akademisyenlerin hiç de karmaşık ya da çetrefil olmayan, sade, kolay anlaşılır yazı tarzları sayesinde, sadece internet/sosyal hareketler ilişkileri konusunda değil, dijital aktivizm, hacktivizm, slactivizm gibi amatörler için nispeten yeni olan teknik deyim ve kavramlar hakkında da bilgileniyoruz.

Bu derlemeye katkıda bulunan akademisyenlerin, özellikle Amerikan academia'sında sıkça karşılaştığımız bir olumsuzluktan muaf olduklarını memnuniyetle saptadım. Kendisini "kurbağanın sağ bacağının sol üst kas" uzmanı olarak yetiştiren bu tür akademisyenler, belki derin ama son derece dar bir uzmanlık güzergâhı izlediklerini sanırken, özellikle sosyal bilimlerde fena halde faş eden bir foyanın bazen farkına bile varamaz. Tamamen teorik belki de teknik düzeyde kalıp, nesnenin, olgunun, olayın, gelişmenin, hangi konuyu araştırıyorsa o meselenin toplumsal, siyasal, ideolojik, ekonomik, psikolojik… vs… dallarını/boyutlarını ıskalayan bir yaklaşım, akademisyeni kaçınılmaz olarak dar bir kavanozun içine hapsediyor.

Kitabın "Gezi direnişinde ölümsüzleşenlere..." ithaf edilmesi de gerçekten çok anlamlı ve çok önemli. Çünkü bırakın Türkiyeli akademisyenleri ve iletişim profesyonellerini, artık dünya literatüründe gerek yeni toplumsal hareketler gerek yeni medya/ sokak üzerine çalışan, okuyan neredeyse herkes, Gezi direnişine bir şekilde atıfta bulunuyor. İyi bir akademisyen olmanın belki de önemli bir kıstası da, işte Gezi gibi somut, canlı, yaşanmış ve yaşayan bir toplumsal hareketle hem teorik hem de pratik ilişki kurmak olsa gerek. Yukarıda sözünü ettiğim olumsuz anlamdaki "Amerikalı akademisyen" olmamak için de bir panzehirdir Gezi.

Bu tür derlemelerde, kaynakçalarda çok sayıda benzer eser ya da makaleye rastlamak son derece doğal. Ama kaynakçalarda sadece Türkçe ve İngilizce eserlerle sınırlı kalınması küçük bir eksiklik sanki… Frankofon iletişimci ve sosyal bilimcilerin, kaçınılmaz olarak çok zengin ve geniş olamayan literatürlerinde, yine de hem teorik hem de pratik düzlemde Anglosakson ekolden farklı yaklaşımları olduğunu biliyoruz.
Kaynakça taramasında son derece öznel bir değini: Hâlâ Karl Marx, Antonio Gramsci ya da Michel Foucault gibi isimlere rastlamak sevindirici. 2014'ün sonunda Türkiye'de neredeyse her şeyin son derece olumsuz mecralara yöneldiği bir ortam ve dönemde, internet/sokak eylemleri gibi tartışmalı bir konu hakkında, sağlam teorik temeller üzerinde, üstelik kamu çıkarı hissiyatını çoğu zaman ince ince satır aralarında gülümseten, dengeli, farklı yaklaşımların olumlu/olumsuz yanlarını olabildiğince nesnel bir şekilde tahlil eden, baskıcı-yasaklayıcı egemen ideoloji ve aygıtlara doğal olarak ve akıllı bir şekilde muhalefet eden bu makaleler derlemesi, "Bilgi de bir direniştir" deyişini doğruluyor.

Aralık 2014, Çanakkale

(*)Prof. Dr. Yasemin İnceoğlu ve  Dr. Savaş Çoban’ın derlediği

‘İnternet ve Sokak- Sosyal Medya Dijital Aktivizm ve Eylem’ başlıklı kitabın önsözü (Ayrıntı/Schola)   

3 Mayıs 2015 Pazar

Olmayan Basının Olmayan Özgürlüğü


 3 Mayıs Dünya Basın Özgürlüğü Günü ama Türkiye bu dünyada değil sanki...
[Haber görseli]

Birleşmiş Milletler Eğitim Bilim ve Kültür Ajansı (UNESCO), BM Genel Kurulu’nun 1993 yılında aldığı bir karar uyarınca, her yıl 3 Mayıs gününü Dünya Basın Özgürlüğü Günü olarak anıyor/ kutluyor.
Günün önemi 
Maksat, hiç olmazsa bir günlüğüne dünyada basın özgürlüğünün durumunu anlatmak, tartışmak… Her yıl olduğu gibi bu yıl da 3 Mayıs günü, dünyada ve Türkiye’de medya meslek kuruluşları ve organları, 2014-15 döneminde basın özgürlüğünün başına gelenlerin bilançosunu çıkarıyor, raporlar yayımlıyor, toplantılar düzenliyor, böylelikle bilgilendirme, bilinçlendirme ve duyarlılık yaratma etkinlikleri düzenleniyor. 
Hangi ülkede kaç gazeteci öldürüldü? Kaç gazeteci hapse atıldı? Hangi Başkan Twitter ve Facebook’u yasakladı? Gazeteciler hangi memleketlerde yazdıkları, söyledikleri, gösterdikleri haber, yorum, fikir ve görüntü nedeniyle yargılandı ve mahkûm oldu?
‘Silgiler silerken silinirler de!’* 
UNESCO, 2015 yılında Basın Özgürlüğü için üç ana tema saptadı: 
2-3-4 Mayıs tarihlerinde Letonya’nın başkenti Riga’daki toplantıda bu konular ele alınıyor: 
• Teknolojik ve ticari etmenlerin baskısıyla sürekli olarak değişim altında bulunan gazeteciliğe yeni bir soluk vermek için ‘Kaliteli Gazeteciliği’ yani bağımsız ve doğru gazeteciliği gündeme getirmek. 
• Medya alanında toplumsal cinsiyet konusunda talep edilen eşitlik düzeyine gelinmediği için hem medyatik üretim ve söylemde hem de medya çalışanları düzeyinde bu konuyu tartışmak. 
• Dijital ortamın getirdiği zorluklar karşısında gazetecinin, haberin ve haber kaynaklarının güvenliğinin sağlanması.
Gazetecilerin sorunları 
Nüfus ve yüzölçümü açısından dünyanın çoğunluğunu oluşturan ülkelerde ise gazetecilerin can güvenliği, despot iktidarlara karşı mesleklerini özgürce yapabilmek, mahkemeye, hapse düşmemek gibi sorunlarla boğuşuyor gazeteciler ve meslek örgütleri.
Bu yıl ödül Derviş’e 
Her yıl 3 Mayıs günü verilen Dünya Basın Özgürlüğü Ödülü (UNESCO- Guillermo Cano) de bu yıl zaten Suriye’de hapisteki gazeteci Mohsin Derviş’e verildi. Bu ödül 2014 yılında Türkiye’den Ahmet Şık’a verilmişti.
Türkiye ve özgürlük 
Türkiye, medya meslek örgütlerinin raporlarında son yıllarda hep çok eleştiri alan, basın özgürlüğü sıralamasında hep gerileyen bir ülke. 2014’te mesela, RSF’nin listesinde AKP’nin Türkiye’si 180 ülke arasında 154. sırada idi. 2002’de ise 139 ülke arasında 100. sırada idi. Gerçi Türkiye’de hüküm süren ileri demokrasi dolayısıyla ileri basın özgürlüğü sayesinde “İyi ama biz bu listede mesela Kuzey Kore’den, Çin’den, İran’dan, Küba’dan hatta Azerbaycan’dan daha iyi konumdayız” diyenler çıkıyor… Ya da bu listeleri hazırlayanlar arasında “Paralelci”, “Darbeci” parmağı bulanlar, çok satan ama okunmayan gazetelerin manşetlerini atıyor. Basın özgürlüğü konusunda özetle üç önemli nokta: Bu mesele kısa vadeli bir sorun değil. Salt yasal ya da siyasal, toplumsal, kültürel bir sorun da değil. Bunların hepsini kapsayan bir süreç. Ciddi bir mücadele. Egemenler, yasaklarla, engellerle sürekli olarak basın özgürlüğü alanını daraltmaya çalışıyor, gazetecilerle yurttaşlar da aynı süreklilik içinde hep birlikte hep Edward Munch durumları! Onlar sus diyor, biz bağırıyoruz! 
Düşünce, ifade, basın özgürlüğü bazılarının sandığı gibi sürekli olarak iktidarı, başkanı, Tanrı’yı övme özgürlüğü kısacası hemfikir olduğumuz kişi, kurum ve fikirleri yüceltmek, onların reklamını yapmak değil. Tam tersine, Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’nin bir kararında (7 Aralık 1976, Handyside/UK) belirtildiği üzere “toplumun geniş bir kesiminde infial yaratsa bile”, hemfikir olmadığımız, hatta kesinkes karşı olduğumuz, “tehlikeli” ya da “zararlı bulduğumuz” tüm düşüncelerin özgürce dolaşabilmesi demek. (Şiddet ve ayrımcılık hariç). 
Bu özgürlük, esas olarak ve sadece gazeteciler için elzem değil. Gazeteciler zaten toplumun nispeten küçük bir parçası. Düşünce, ifade ve basın özgürlüğü aslında toplum için, tek tek ve topluca tüm yurttaşlar için hayati bir hak ve özgürlük. Yaşam hakkından sonra gelen en önemli hak. Çünkü basın özgürlüğü, yani yurttaşın özgürce istediği tüm bilgi ve haberlere engel olmaksızın ulaşma hakkı ve istediği tüm görüşleri serbestçe toplumda yayma hakkı olmazsa, yurttaş kendi haklarından da haberdar olmaz.
Sırada nutuklar… 
Şimdi bizde dün, bugün, yarın, iktidar sahipleri, medyaya çıkıp “Basın Özgürlüğü” hakkında nutuklar atacak. Medya mülkiyetinden, yandaş medyadan, havuz medyasından, Alo Fatih hattından, öldürülen gazetecilerden, bir telefonla işinden olan meslektaşlardan, hapisteki arkadaşlarımızdan, davası süren muhabir ve yazarlardan, yazısı kesilen köşe yazarından, sendikasız muhabirden, ihale karşılığı medya patronu olanlardan söz etmeden... 
Basın özgürlüğünün var olabilmesi için önce muteber bir basının olması gerek sonra da özgürlük lazım... 

*Şair Ece Ayhan’ın sözü.  
3 Mayıs 2015 tarihli Cumhuriyet gazetesinden