30 Nisan 2015 Perşembe

M e d y a N a s ı l K ü r t a j E d i l i r ?

Dümdüz…Sessiz…Hareketsiz…Ulvî gibi…
M e d y a   N a s ı l   K ü r t a j   E d i l i r ?(*)

·        AKP daha doğrusu Başbakan, iktidara geldiği 2002 yılından bu yana, yani son 11 yıl içinde toplumun tüm kesimlerine boyun eğdirmek, onları uslu, dindar ve muhafazakâr  taraftar haline getirebilmek için kâh siyasi kâh ‘hukuki’  çok çeşitli girişimler gerçekleştirdi. Medyadaki kazıma operasyonu salt kendi iktidarını sürdürebilmek için gerekli olan bir hizmet harekâtı  değildi. AKP devleti ile, büyük ölçüde de  global neo-liberalizmin katkısıyla,  medyanın, gazeteciliğin, gazetenin, haberin, medya mülkiyetinin ve hatta okurun tanım, işlev ve koşulları da değişti. Hem de çok fena bir şekilde...
2002 yılında hükümete gelen, son 3 genel seçimlerde de oylarını artırarak artık   devlet olan AKP, medya alanında daha ilk başlardan itibaren  planlı, programlı bir fetih stratejisi uyguladı.




POST  VE NEO-LİBERAL
Her iktidarın, iktidarını sürdürebilmesi için medya desteğine ihtiyaç duyduğunu biliyoruz. Ne var ki, son 11 yıl içinde Türkiye medya manzarasındaki değişikliklere, dönüşümlere hatta altüst oluşlara baktığımızda, AKP’nin, medya alanında uyguladığı politikaların, sadece kendisini destekleyecek bir medya yaratmakla yetinmediğini, diğer siyasi-ekonomik-toplumsal-kültürel-ideolojik alanlarda olduğu gibi,  medyayı topyekün değiştirmeyi, yeniden inşa etmeyi hedeflediğini görüyoruz. Bugünkü konumda ve iktidar gözlüğüyle baktığımızda,  medya  alanındaki kilit unsurun/boyutun, medya  mülkiyeti  olduğunu kabul edersek, AKP’nin ilk başta ve belki de esas olarak medya mülkiyetinin genetiğini tahrif ettiğini saptamak gerek.(Bilgin’den Çalık’a, Tamince’ye, Koza İpek’e, Demirören’e…)  Buradan yola çıkarak,  AKP’nin medya alanındaki girişimleri, medya yöneticisi,  editör ve muhabirler ile devam eden zincirin son halkası  olarak  okuru da 11 yıllık olumsuz çabanın sonucunda büyük ölçüde değiştirdi. Kuşkusuz bu nitelik/boyut/renk/içerik değişikliği, AKP’nin tek başına, özgün yöntemlerle gerçekleştirdiği başarılı bir metamorfoz değil. ABD ve Batı Avrupa’da, aslında Reagan-Thatcher (ki bizdeki yetkili bayii Turgut Özal’dı) döneminde başlayan özelleştirme/dérégulation, Erdoğan markasıyla biraz gecikmeyle de olsa Türkiye’de makus cemalini bir kez daha  gösterdi. Özelleştirme, bir şeyi kendi çıkarlarına uygun hale getirmek, o şekle dönüştürmek olarak da anlaşılmalı. Neo-liberal düzen yüzünden, medyatik mecradaki altüst oluş, gazeteciliğin, gazetenin, haberin, haberciliğin, medya işvereni ve okurun, kısacası  bu alandaki tüm esas ve tali unsur ve boyutların  tanımını, işlevini büyük ölçüde değiştirdi. Eskiden (1970’lere kadar) ve teorik olsa da, bir ölçüde, sessizlere mülksüzlere de yer veren, devlet ile yurttaş arasında bugüne oranla biraz daha ortada durabilen matbuat ve basın, medya dönemi ile neredeyse tamamen egemenlerin, zenginlerin, yönetenlerin denetimine girdi. Gazeteciliğin zenaat dönemi kapanırken, medya büyük bir sanayi kolu haline geldi. Sendika medyadan tamamen uzaklaştırıldı, muhabir habersizleştirildi, okur yurttaş olmaktan çıkıp sıradan bir tüketici haline geldi. Eskiden bir gazetenin en önemli, kilit yöneticisi Başyazar ya da Yazı İşleri Müdürü idi. Özal döneminden itibaren artık reklam ya da promosyon müdürleri bu konuma geçti. Bir de ‘Corporate Communication Manager’lar türedi ki, Ankara’da medya-iktidar ilişkilerini perçinledi. Sonuç olarak, geçmişte esas olarak kamu çıkarı için daha çok muhalefet  yaparak varlığını kanıtlamaya çalışan  matbuat ve basın, medya haline gelince özel çıkarları savunmak için iktidarın müştemilatı, ajitasyon-propaganda aracı haline geldi.
Bu arada, teknolojik alanda,  global ve yerel siyasal gelişmelerle  büyük ölçüde paralel  bir şekilde gelişen Yeni Medya adı verilen sanal medyanın doğumu ve gelişmesinin, AKP’nin yükseliş yıllarına tesadüf etmesi ilginç. Siyasi iktidar bu olası muhalefet mecrasını da mümkün olduğu kadar sınırlayabilmek/küçültebilmek için kimi zaman yasaları da çiğneyerek bazen  yasal ama gayrımeşruluğu tartışılmaz önlemler tasarladı, tasarlıyor ve uyguluyor. Bu alanda, yerel siyasi iktidar, Google, Twitter ya da Facebook gibi neo-liberal dev holdinglerle suç ortaklıkları kuruyor.
On  bir yıllık iktidar döneminde AKP’nin medyaya karşı esas olarak iki alanda/iki yöntemle politika geliştirip uyguladığını gözlemek mümkün:
·        Tüm rakipleri yani mevcut ve olası tüm muhalefet kanallarını kapatmak
·        Mevcut ve gelecek medyatik mecradaki tüm organ ve kanallarını ele geçirmek
Kuşkusuz bu iki alan/iki yöntem başlık, alt başlık, esas, ikincil, üçüncül mekanizmalarla desteklenerek uygulamaya kondu. Ayrıca bu iki yöntem bazen ardıl bazen eşzamanlı olarak uygulandı.
İŞARET FİŞEĞİ: STAR GRUBUNA YILDIRIM BASKIN!
AKP  iktidara gelir gelmez, seçim kampanyası sırasında, kendisine popülist/faşizan temalarla muhalefet etmiş olan Cem Uzan (Genç Parti) önderliğindeki Star grubunun 200’den fazla şirketine bir gecede el koydu. Bu şirketler arasında belki mali gücü açısından değil ama ideolojik ağırlık açısından en önemlileri Uzan grubunun  televizyon kanalları, gazete ve dergileriyle, radyo istasyonlarıydı. Bu başlangıç hamlesi, aslında tüm medya gruplarına açık bir mesajdı: ’Bana karşı çıkmayın, sizi yok ederim!’. Üstelik Erdoğan  bu mesajının gereklerini yerine getirebilecek güç ve ortama daha o zamandan sahipti. Çünkü Türkiye’de birkaç küçük istisna hariç, tüm medya grupları aslında büyük sanayi-mali-ticari holdinglerin müştemilat şirketleri konumunda. Devletin, Türkiye iktisadı ve maliyesi üzerindeki siyasi ve bürokratik egemenliğini hesaba katınca, bir holding ya da iş adamının çıkarları ve perspektifi açısından bakınca, banka, cep telefonu operatörlüğü, müteahitlik işleri…vs… gibi işlerde aktif iseniz, bu holdinge bağlı olarak çıkan gazete, yayın yapan televizyon da, bir yandan holdingin  ve diğer şirketlerinin çıkarlarını savunacak, bir yandan da devlete/hükümete zeval getirecek herhangi bir girişimde bulunmayacak.
Medya  işverenleri bu ilişkiyi, karşılıklı olarak çıkarları koruma ve kollama olarak adlandırıp nitelese de, burada aslında sadece ve sadece siyasi iktidarın çıkarları korunup kollanıyor. Hükümet, medya işverenine  mesela, dolaylı olarak  ‘Aleyhimde yazarsan, şirketlerinde ödenmemiş SSK ya da vergi borçlarını çıkarırım, batarsın’ ya da ‘Kredi vermem’  diyor. Medya işvereni  de hükümete, ‘Efendim, biz medya organlarımızla sizin icraatlarınızın ne kadar müspet olduğunu yazalım, siz de bize yeni sanayi yatırımları için teşvik ve kredileri esirgemeyin’ mealinde mesaj veriyor. Sonuç olarak hükümetle medya arasındaki ilişki ‘Bir sana, bir bana’ değil. Bir hükümete, bir daha hükümete, sonra bir daha bir daha hükümete… Yani hep hükümete, hep hükümete…
Medyanın ‘corporate’ olarak sanayi-maliye-ticaret dünyasına bağımlılığı,  siyasi iktidarın da bu dünya üzerindeki gücü hatta egemenliği, medyanın bağımsızlığını ya da özerkliğini tamamen, üstelik yapısal olarak devreye dışı bırakıyor, imkansız kılıyor. Geçmiş dönemlerde çeşitli iktidarların  matbuat-basın-medya kuruluşlarına karşı  farklı dozlarla  yürürlüğe koyduğu bu yönlendirme-hizaya çekme gerekirse de cezalandırma politikası, AKP tarafından da büyük ölçekte nispi bir takım yeniliklerle uygulandı.
MUHALİFİNİ SATIN AL, SENDEN YANA OLSUN
AKP’nin  Uzan-Star grubunu bertaraf etmesiyle  ve bir süre sonra kendi saflarına katmasıyla başlayan medyayı tasfiye faaliyeti, 2002’den sonraki ilk dönemde, mevcut muhalif medya organlarını satın alarak/aldırarak susturma ve yeni iktidar yanlısı medya organları kurdurarak gelişti. İlk akla gelen örnekler, Tuncay Özkan’ın  yönetimindeki  AKP karşıtı ama militarist /ulusalcı Kanaltürk televizyonu, Gülen cemaatine yakın bir işverene satıldı. Esas büyük operasyon Sabah-Atv’de gerçekleşti. Ve merkez medya olarak anılan Sabah-Atv, bir devlet bankasından sağlanan kredilerle,  Erdoğan’ın damadının yöneticiliğindeki Çalık grubuna verildi. Bu arada  Kanal 24, Bugün, Beyaz TV gibi AKP yanlısı yeni medya organları da devreye girdi. ‘AKP yanlısı’ derken, bu kesimlerin arasında çok sayıda Gülen Cemaati üyesi/taraftarı/sempatizanı olduğunu kaydetmekte yarar var. Ben bu kümeye ‘Pennsylvania Mescidi’ diyorum.  İlk kez Mavi Marmara/İsrail konusundaki görüş ayrılığı nedeniyle, kamuoyu önünde ortaya çıkan AKP-Gülen çelişmesinden önce, medya egemenliği açısından bu düonun ufak tefek detaylar dışında anlaşamadığı bir sorun yoktu. Bugünse, Zaman ile Yeni Şafak’ı günlük olarak izleyenler, sadece köşe yazarlarındaki görüş farklılığını hatta bazen zıtlığını saptamakla yetinmiyor, haber politikaları konusunda da iki kesimin giderek farklılaşan eğilimlere girdiğini  görüyor. Klasik egemen medyada yer bulmayan AKP’nin eski yandaşları son 1-2 yıldır, Gülen medyası sayfa ve ekranlarından AKP’ye Erdoğan’a sert eleştiriler yapıyor.
Başbakan’ın  mevcut muhalif ya da değil ama ‘bizden olmayan’ medyaya karşı en önemli ve en büyük hamlesi Doğan grubuna yöneldi. Aslında ciddi bir muhalefet yapmamasına  rağmen, medya gücünü gösterip siyasi iktidardan sürekli ve neredeyse sonsuz bir şekilde, üstelik giderek artan bir ritm ve miktarda taleplerde bulunan (Hilton arazisi, Yumurtalık tesisi…vs…) Doğan grubu, sermayesinin bir  kaç misli vergi cezasıyla karşılaşınca medyatik bir gücünün olmadığını geç de olsa kavradı ama artık iş işten geçmişti. Siyasi iktidarın en büyük operasyonu Doğan grubuna yönelikti çünkü bu operasyon  sonrasında Aydın Doğan emekliye, Ertuğrul Özkök köşe yazarlığına uzandı, Milliyet ve Vatan da gruptan ayrılıp iktidar yanlısı bir iş adamına satıldı. Doğan grubu zaten daha önce Dışbank’ı satmak zorunda kalmıştı. Doğan, önemli bir likidite kaynağı ve stratejik bir özelliği olan POAŞ’ı da satmak zorunda kaldı.
Erdoğan  ile sözümona Fenerbahçelilikten gelen bir yakınlık sayesinde  Ferit Şahenk de, başta Garanti Bankası olmak üzere Doğuş Holding’in çıkarlarını savunmak adına, o zamana kadar kötülerin en az kötüsü konumundaki NTV’yi, gazeteci/haberci  içeriğinden arındırdı. (Banu Güven, Ruşen Çakır, Can Dündar).
Bir süre sonra CNNTurk’de aynı tür saldırı Ayşenur Arslan’a karşı uygulandı. Mesleki/teknik görünümlü siyasi tasfiyelerle medyada muhalif başka bir deyişle hakiki gazeteci temizliği yapılıyordu, yapılıyor. 
İlginçtir, siyasi iktidarın muhalefet allerjisi o kadar güçlüdür ki, Today’s Zaman’dan Finkel ve Yeni Şafak’tan Akel de kurban edildi. Gezi’den sonra ise tasfiyenin boyutları ürkütücü :  Türkiye Gazeteciler Sendikasının  yayınladığı bir derlemeye göre,  31 Mayıs- 12 Eylül 2013  tarihleri arasında 86 medya çalışanı  işten atıldı ya da istifaya zorlandı. Bu listeye baktığımızda, Yeni Şafak köşe yazarı Kurşat Bumin ya da Sabah ombudsmanı Yavuz Baydar gibi isimlere de rastlıyoruz.
PARAYLA PULLA YAPAMADIĞINI SAVCI VE HAKİMLE YAPMAK
Erdoğan ve medya kurmayları, dikensiz gül bahçesi yaratabilmek için medya mülkiyeti alanında yapabileceklerinin maksimumunu yapmış olmalarına rağmen,  egemen medyadan bile hala bazı ‘çatlak’ seslerin çıkması karşısında  bu kez ‘hukuki’, ‘yasal’ çarelere başvurdular.  Ahmet Şık ve Nedim Şener bu        ’çare’nin ilk kurbanları oldu. Bilahare Ragıp Zarakolu benzeri bir vartayı atlattı. Ama KCK adı altında, Kürt medyasının çok sayıda mensubu mesleklerini icra edemez hale getirildi. Son 11 yıl içinde, sosyalist basın mensubu çok sayıda meslekdaşımız zaten ‘örgüt üyeliğinden’ içeride idi.
Muhalefet=Terörizm denklemini kurmaya çalışan siyasi iktidar, belki içeride, medyatik egemenliği ve siyasi üstünlüğü sayesinde geniş kitleler üzerinde hâlâ önemli bir etkiye sahip olabilir ama Edirne ya da Hakkari’den çıkınca, dâhi Dışişleri Bakanının tüm çabalarına rağmen, Erdoğan’ın Ankara’sı  özellikle son seçimlerden ve  iki tıbbi operasyondan bu yana (2012 Temmuz) sürekli olarak tökezliyor hatta peş peşe goller yiyor. Son bir yıl içinde, Batı medyasında eskiden yere göğe konulamayan  Başbakan Erdoğan,  artık  global medyada da ağır eleştirilere muhatap oluyor. Mavi Marmara’daki 9  yurttaşın ölümünün sorumluluğunu yerine getirememiş olan AKP hükümeti, son olarak Suriye’de düşürülen uçaktaki iki pilotun cesetlerini bile ancak 12 gün sonra o da dış teknik destekle bulabildi. Bölgenin yeni lideri, dünyanın 17. Büyük Ekonomisi gibi sloganlar pek değil hiç de gerçeği yansıtmıyordu. Neo-Osmanlı kılıklı adamlar sadece Çakma Osmanlı idi. Diplomatik hezimetler saymakla bitmez: Ermenistan Cumhuriyeti ile Zürih Protokol yetmezliğinden, Brezilya ile girişilen İran nükleer macerasına, Batı basınının Davudoğlu’nun Suriye  konusundaki açıklamalarını tekzip etmesinden   Tunus, Libya ve Mısır’daki değişimlere yetişememenin telaşına kadar Ankara, dış dünyada, iç medyaya yansımasa da, kaale alınmayan, hatta bazen alay konusu bir rejim konumunda…   Dış basını izleyemeyenler, Türkiye’nin hala 17. Büyük Ekonomi, Erdoğan’ın  hala Ortadoğu’nun kaplanı, Ankara’nın de bölgenin tek büyük hakimi sanıyor. İslami gelenekte doğup yetişen Erdoğan bir süredir milliyetçiliğin bayraktarı olunca,  kendisi ve Ankara aleyhine yazı yazan BBC, Reuter’s, NYT ya da WSJ gibi  global medya organları ile  anlamsız polemiklere girdi.  Bu polemiklerden de o medya organlarının  okurları gözünde puan kaybederek çıktı. Yerli ve yerel iç medya, Erdoğan’ın deplasman mağlubiyetlerini özenle gizledi, tahrif etti: WSJ   zaten İsrail’e yakın bir gazete! Ulusal medyadaki yandaş kalemler, son dönemde (Ekim 2013) özellikle Amerikan medyasının MİT Müsteşarı Hakan Fidan’a yönelik eleştirilerini bertaraf edebilmek için anti-amerikan hatta anti-emperyalist söylemlere bile başvurmaktan çekinmedi.
En kolay değerlendirme, kıyaslama ise, Türk medyasının mülkiyet, yönetim anlayış ve uygulamaları,  kadro eğitim/kültür düzeyi, üretiminin evrensel ölçütlere göre kalitesi gibi değerlerini öyle ABD, İngiltere, Fransa, Almanya gibi ülkelerle değil, mesela sadece Yunanistan’la karşılaştırdığımız zaman bile acıklı halimiz ortaya çıkıyor. İçeride Kral ya da Sultan ama bu global çağda deplasmana çıkınca amatör lig ekibi gibi zayıf, beceriksiz ve yoksul… Çünkü ideolojik anlam ve alandaki milliyetçilik, sizi her alanda kendi içinize kapatıyor. Ortadoğu politikaları Taliban yanlısı resimler veriyor. Neo-liberal ideolojiden yana olsa da Erdoğan’ın Türk ve Müslüman kumaşı, Batı medyasında çirkin bir şekilde sırıtıyor.
TRT’nin çeşitli kanalları ve hatta Eurovision-Türkçe kanalının Gülen medyası mensuplarınca işgal edildiğini herkes biliyor. Medyatik egemenlik yani sanal güç, günlük siyasal yaşamda yani hakiki hayatta yenilgilere engel olamıyor. Ancak o yenilgileri bir süre ve bir kesim için gizleyebiliyorlar. Ya da tahrif ediyor, gerçeğin tam olarak ortaya çıkmasını biraz da olsa geciktirebiliyor. O kadar…
Sonuç olarak yurttaşların yüzde 50’sinin onay ve desteğini alan AKP, medyanın neredeyse yüzde 90’ını doğrudan ya da dolaylı olarak yönlendiriyor ya da denetliyor. Dolayısıyla, gerçek siyasi hayat ile sanal medyatik siyaset arasında, kırılma yaratacak kadar bir çelişki var.
MUHALEFET EKSİKLİĞİNİN AVANTAJI
Bugüne kadar  sol medya, siyasi-ideolojik yetersizliklerinin yanı sıra belki de daha çok teknik-mesleki olgunluk eksikliği nedeniyle, gerçek anlamda ciddi ve popüler bir muhalefet kanalı oluşturamadı. Parçalanmış-bölünmüş, çoğu zaman iç bağlantıları sorunlu hatta birbirlerinden haberi olmayan grup ve grupçuklar, Türkiye’de bağımsız medya adacıklarında muhalefet geliştirmeye çalışıyor. İlk akla gelenleri hızlıca sayarsak, televizyonda Heberler, yazılı basında  Özgür Gündem, Evrensel, Birgün, İnternet’te Zaytung, Bia olanakları ölçüsünde siyasi iktidarı eleştiriyor. AKP’ye karşı  çıkıyor. Kuşkusuz Sözcü, Aydınlık, Yurt gibi gazeteler de AKP muhalifi  ancak, onlar daha çok kadim askeri iktidarın sözcüsü gibi davrandıkları için zaman zaman kitlesel boyut kazansalar dahi, Erdoğan’ı ciddi bir şekilde endişelendirecek bir konuma gelemiyorlar.
CHP’ye yakın kesimlerin, devletçi-Kemalist ideolojinin çıkmazı nedeniyle de, medya alanında popüler, ciddi, sıkı bir muhalefet yapamadığını zaten biliyorduk. Halk TV, kendisini bu akımdan uzak tutmaya çalışsa da. Onlar da ancak Gezi ya da ODTÜ direnişi sayesinde, sadece doğru zamanda doğru yerde bulunarak ve canlı bağlantılarla, Penguen Medyadan ayrılabiliyor.
Bu 11 yıllık değişim/dönüşüm süreci başlı başına bir olumsuzluğu temsil etmekle kalmıyor, geleceğe de ipotek koyuyor. Çünkü daha bugünden, yarın ki intikam tam tamları çalınıyor.  Gazeteciler birbirlerini ilk kez  AKP döneminde  savcılıklara açık ya da gizli bir şekilde ihbar ettiler. Gazeteciler ilk kez, meslekdaşlarının cezaevine konmasınıErdoğan  döneminde binbir dereden su getirerek onayladılar. Gazetecilik her zamankinden daha fazla iktidar aparatı/müştemilatı olarak algılanır oldu. Eskiden gazetecilik yapan kimi yeni AKP milletvekilleri ise yandaşlıkta zirveyi kimseye bırakmamak niyetinde.
Medya mülkiyeti konusunda Sabah-Atv örneği önemli. Öncelikle bütün dünyada ve her zaman, iktidar yanlısı medya organlarının az sattığını, prestij kaybettiğini, tuttuğu parti iktidardan düşünce, gazetenin de düştüğünü  anımsayalım.  Bir gazetenin esas işlevi ve gazeteyi  okur-yurttaş açısından cazip kılan nitelik muhalefettir, unutmayalım.  Çünkü çok basit bir şekilde bir toplumda, iktidar ne kadar çok yakınını ya da taraftarını nemalandırsa bile , toplumun önemli bir kesimi, Kuzey Kore’de bile aslında çoğunluğu,  her zaman mevcut düzenden/iktidardan şikayetçi ve musdariptir.
ÇOK DEĞİŞİM HİÇ GELİŞİM!
Erdoğan  ve AKP siyaset sahnesinden çekildiğinde, geç muhalif Hasan Cemal’in deyimiyle ‘bu gazeteci milleti’ bu sefer yeni gelen iktidarın kuyruğuna takılacak ve eski iktidar yanlısı gazetecilerin hapse girmesinin caiz olduğunu savunacak.  Bizim mümtaz medyamızın yine de önemli bir özgünlüğü var: Mesela Barlas, Çandar, Ilıcak  gibiler,  iktidar değişse de yine de iktidar yanlısı olmayı çoğu zaman başarıyor.
Basın Yayın Genel Müdürünün makam şoförüne de Sürekli Basın Kartı verilmiş. Şoför, araba sahibinin git dediği yere gider. Görevi odur. Bizimkilerin çoğu gazetecilik mesleğini  şoförlük gibi icra ediyor da… Hani manevra, viraj dönme, geri vites, hatalı sollama konularında  pek üstlerine yoktur. Yine de Türkiye’nin, ölümlü trafik kazalarında dünya rekortmeni olduğunu unutmayalım!
Medya mülkiyeti açısından, bugün belirgin bir şekilde yüzeye çıkmayan sorunlar, yenilgi günlerinde ateş sıcaklığında işverenlerin yüzüne vurur. Aslında ticari açıdan kârlı olmayan bu küçük ve orta hatta büyük şirketler,  gemi batarken fare misali etraftan toz olur. Çünkü bir iş adamı için tayin edici olan hükümetin manevi ya da siyasi desteğini arkasına almak değildir. Çünkü bu destek kalıcı, sürekli ve düzenli değildir, ya da olmayabilir. İş adamı sürdürülebilir kâr peşinde koşar. Parti iktidarı kaybettiği an, vakti zamanında lideri desteklemiş olan iş adamları da aslında kaybetmişlerdir. Lider liderliğini kaybedince, iş adamı da iktidar yanlısı, yani iktidarın nimetlerinden yararlanan iş adamı statüsünü kaybeder.  
Erdoğan son zamanlarda, damadının yönetimindeki Çalık Holding’in elinden çıkarmak istediği (?) Sabah-Atv’ye alıcı bulmak için arabuluculuk işlerine de girdi.  
Son 11 yılda, Türkiye’nin nüfusu arttı, okur-yazar oranı yükseldi, gazete-dergi sayısı da arttı ama satışlara baktığımızda bu artışların izdüşümüne rastlayamıyoruz. Kuşkusuz yazılı basının yapısal bunalıma girdiği bir dönemde tiraj artışı beklemek doğru değil. Ama bir gazetenin en temel misyonlarından biri de, okuru ya da okur-yurttaşı, zengin bir şekilde bilgilendirip, farklı fikirlerle temas ettirip kamusal tartışmaya çekmek ve onun toplumda aktif bir yurttaş haline gelmesi için gerekli bilgi, görüş ve fikirleri iletmek.  Son 11 yıl içinde  ortalama yurttaşta böyle bir eğilim saptamak mümkün mü?  Hüloğğğğ!
Üstelik iktidar yanlısı  gazetelerin satış ve/ve ya  kâr açısından da büyük ölçüde başarısız olduğunu rakamlar gösteriyor. Zaman’ın abrakadabra satış raporlarını kaale almıyoruz.
Bu  makale boyunca değişim/dönüşüm  kavramını kullandım ama bir yandan da bu sürecin belki de biraz geriye dönüş olduğunu hatırlatmakta yarar var. Çünkü, bir ülkenin medya tarihi, kaçınılmaz olarak o ülkenin siyasi, ekonomik, toplumsal, kültürel, ideolojik tarihinin bir parçası ve o büyük bütünle paralel gelişen bir tarih. Cumhuriyet’in kuruluşundan bu yana aslında hep siyasi iktidarın sıradan bir aracı olarak doğup büyüyen (Osmanlı’da ilk gazeteyi Saray çıkarttı, ilk gazeteciler de devletin maaşlı memurlarıydı) gazete/gazetecilik, CHP’nin tek parti döneminde olsun DP döneminde olsun bu esas konum ve işlevini sürdürdü. Çok partili hayata geçişle, iktidar-muhalefet ikilemi sayesinde özgürlük alanı nispi olarak genişleyen matbuat ve basın, koalisyon dönemlerinde olsun, iktidarın askerle sivil arasında eşitsiz paylaşım dönemlerinde olsun, bu parçalanmış, çok odaklı iktidarın sağladığı ortam sayesinde, bir tek kutuba bağımlı olmadan yayın yapmaya çalıştı.
Ne var ki, 2002’den bu yana AKP, tüm toplumda, ‘Tek Parti, Tek Düşünce’ yaklaşımını empoze etmeye çalışırken, medya alanında da düşlerinde yatan ‘Tek Medya’ yı yaratmaya uğraşıyor. Bunu zaman zaman da başarıyor. Yeni Şafak, Star, Bugün hatta bazen Zaman ile Akit bile aynı gün aynı manşetle çıkabiliyor.  TRT ve özel TV kanallarının haber bültenlerinin içerik analizini yapınca, karşınıza hep ‘Başbakan Recep Tayyip Erdoğan…’ ile başlayan ‘haber’ cümleleri çıkıyor. Türkiye siyasetinin nispeten renkli geçmişi, genel olarak sağın da solun da tek parçalı olmaması sayesinde, ‘Tek Medya’ hülyası henüz tam olarak gerçekleşmedi. Ne var ki, iktidar yanlısı gazeteler arasındaki farklar giderek azalıyor. İktidarın ve İslamcı sağın, 2-3 istisnai kalemi dışında, yaratıcı, yeni, zengin, güçlü tahayyülleri olan şahsiyetlerden/yazar ve gazetecilerden mahrum olması da, bu yeni iktidar yanlısı medyayı kuru, tekrarcı,  sıkıcı içerik ve üsluptan kurtaramıyor. Gülen Cemaatinin AKP’yle olan çelişkilerinin artması, AKP’ye yakın çok sayıda liberal(?) aydın ve  köşe yazarının Erdoğan’ı eleştirmeye başlaması, mesela Cengiz Çandar’ın  bile artık son zmanlarda (Kasım 2013)‘Yetmez ama evet’ten ‘Yeter artık hayır’a terfi etmesi önemli gelişmeler. Hala AKP yanlısı olarak ancak Mehmet Barlas, Ahmet Kekeç, R.Ozan Kütahyalı  gibi  yazarların kalması da anlamlı.
Erdoğan, her fırsatta  CHP’yi, özellikle İnönü dönemi CHP’sini, çoğu zaman  yersiz ve anlamsız  bir şekilde eleştiriyor. Ne var ki, Erdoğan  aynaya baksa, bugünkü icraatlarının önemli bir kısmının  eleştirdiği CHP dönemine çok benzediğini görecek.
O dönemin CHP’si,  basın  alanında, kağıt ve resmi ilan tahsisatını siyasi çıkarlar için kullanmış,  taraftarı gazete ve  yazarları kayırmıştı. Az sayıdaki muhalifleri de mahkemelerde süründürüp  hapis cezalarına çarptırmıştı. AKP’nin bugünkü uygulamaları o  CHP’nin uygulamalarından daha sert, daha geniş ve daha baskıcı… Siyasette ‘Devletin devamlılığı’ ilkesini hatırlayacak olursak, egemenlerin CHP ya da AKP adı altında iktidara geldiklerinde, özgürlükler ve muhalefet konusunda öyle çok da farklı uygulamalar gerçekleştirmediklerini net bir şekilde görebiliyoruz.  Son dönemlerde, AKP’ye ‘Yeşil Kemalist’ denmesinin nedeni de bu yakınlık/benzeşme olsa gerek. Yine AKP’nin siyasi olarak kendisine biçtiği uzun vadeli dönemin 2023 olması da manidar. Bugün hâki Kemalist bir iktidar olsaydı, o da 2023’ü hedef olarak koymayacak mıydı? 
Mayıs-Haziran 2013’e damgasını vurduğu yetmiyormuş gibi, Türkiye siyasal, toplumsal, kültürel ve ideolojik dünyasında etki ve izleri daha çok uzun süreceğe benzeyen Gezi Direnişi, diğer alanlardaki yaratıcılığını belki de en fazla medya eleştirisinde değerlendirdi. Gezi sayesinde, egemen medyanın ipliği büyük ölçüde pazara çıktı. Gezi sayesinde, Kürt meselesinin gerçek çehresi çok daha fazla kesime ulaştı. Gezi, popüler ve mizahi muhalefeti sayesinde, okur ile egemen medya arasındaki ilişkileri ciddi bir şekilde sorguladı. 2013 sonbaharında siyasi iktidar hala Gezici avını  sürdürüyor. İnsanlar, bu arada gazeteciler,  Gezi ile dayanışma içinde bulundukları için adli takibata uğruyor, gaz ve dayak yedikleri yetmiyormuş gibi gözaltına alınıyor, işinden atılıyor.
Gezi, toplumsal/kültürel/ideolojik açıdan bir milat. Bu dönüşüm/değişim başlangıcı kaçınılmaz olarak egemen medyayı da, sol ya da muhalif medyayı da etkiledi. 12 Eylül’ün korku ve yasaklar rejimini hedefine alan Gezi, egemen medyanın rezilliğini, yandaşlığını, bağımlılığını çok güzel teşhir etti.
Gezi, önümüzdeki dönemde sadece siyaset, toplum, kültür ve ideoloji dünyasında değil medya dünyasında da olumsuzlukları zaafa uğratmaya aday.
Son olarak , medya manzarasında 11 yıllık değişim/dönüşümün, başka bir ifadeyle altüst oluşun kalite  kriterini görebilmek için,  yıldızı söndürülenlerle yıldızı parlatılanlar arasında bir tek örnek :
Nuray Mert’i susturdular, Nagehan Alçı’yı konuşturuyorlar!             
(*) Dr.Uraz Aydın'ın derlediği 'Neoliberal Muhafazakâr  Medya' (Schola/Ayrıntı) başlıklı kitapta yayınlanan makale