24 Aralık 2015 Perşembe

Sıfır Sayı: Eco’da roman, bizde belgesel



877b8ea9-6177-4b53-8718-8ca8d3c3e11f
Umberto Eco, İtalyan yakın siyasi tarihini anlatırken, gazetecilik manevralarını, komplo teorilerini, medya-iktidar ilişkilerini polisiye roman gibi anlatıyor. İşin içinde Türkiye, Gladio (Kontrgerilla) ve  ülkücüler de var...
Umberto Eco, çağımızın çok-boyutlu aydınlarının belki de en önemlisi. Tarihten estetiğe, görsel iletişimden semiyolojiye, anlatıdan yoruma kadar çok çeşitli alanlarda akademik çalışmalarının yanısıra çok satan romanlarıyla (Gülün AdıFoucault Sarkacı) da haklı bir ün kazanmış.
Eco’nun Türkçede yeni yayınlanan kitabı Sıfır Sayı, arka kapak yazısında “Kötü gazetecilik konusunda bir rehber” cümlesiyle tanıtılıyor. İtalya’daki önemli günlük gazete ve haftalık dergilerde köşe yazmış bir aydın/akademisyen Eco. Gazetecilik dünyasını belli ki iyi biliyor.
Kitap olumsuz gazetecilik pratiklerini arka planda tutarken, aslında İtalyan yakın tarihinin önemli olaylarını polisiye üslûbuyla anlatıyor.
Bir gazetecinin on altı gün boyunca tuttuğu notlar şeklinde kaleme alınmış kitap, İtalya yakın siyasi tarihini, komplo teorilerini, yazıişleri mekanizmasını, medya mülkiyeti-siyasi iktidar ilişkilerini sergiliyor.
Bir işadamının siyasi iktidar ve egemenler karşısında güç kazanmak amacıyla Yarın adında bir gazete değil de, aslında hiç çıkmayacak bir gazetenin Sıfır Sayı’larını, yani deneme sayılarını çıkarmasının öyküsü.
Bu gazete belki çıkmayacak, ama gazetenin çıkmama öyküsünü kitap olarak yayınlamayı düşünen bir genel yayın yönetmeni ve bu kitabı yazacak olan orta çaplı, “doğuştan loser” bir gazeteci ile yine bu gazetede görev alan komplo teorisi uzmanı bir başka gazeteci, kitabın üç kahramanı. Orta çaplı gazetecinin Yarın’da çalışan sevgilisi de romanın aşk/cinsellik mecrasındaki konu mankeni.
Eco gazetelerde konu seçimi, haberin tasarlanması, sunumu konusunda profesyonellerin günlük pratikte çok sık rastladığı uygulamaları anlatıyor. Gazeteler, daha çok da popüler gazeteler ile okur arasında hiç de sağlıklı olmayan ilişkilere değiniyor. Okur ne ister? Gazeteci neyi nasıl verir? Ya da veriyor? Vermeli? Yazar, komplo teorisyeni uzmanı muhabir aracılığı ile “Investigative Reporting” (araştırmacı-soruşturmacı gazetecilik) tekniklerinin sakatlıklarını anlatıyor.
Eco’nun çok boyutlu/zengin bilgi/kültür/gözlem dünyası sayesinde siyaset, gazetecilik, patron, genel yayın yönetmeni, yazar, muhabir, ayrıca Mussolini, iki Papa, Milano, Gladio ve İtalya’nın son yetmiş yıllık siyasi tarihi hakkında bir sürü şey öğreniyoruz.
Nisan 2013’te İstanbul’a gelmiş olan yazar kitapta iki kez Türkiye’den söz ediyor:
“Türkiye’de stay-behind, Papa II Ioannes Paulus’a suikasttan da sorumlu olan Bozkurtlardır.” (s. 140)
“(…) bize kapılarını açsalar bile Türkiye’ye kaçıp Bozkurtların arasında oturmak mı istiyorsun…” (s. 175)
Bir açıdan bakıldığında, esaslı bir gazetecilik eleştirisi de yapıyor Eco. Metin kurgu da olsa, aslında birçok gerçekliğe değiniyor. Tabii bizim medya açısından bu roman pek bir yenilik/ilginçlik arz etmiyor. Çünkü Eco’nun deneme sayısında yaptığı her türlü haber tahrifatı, haber gizleme, çarpıtma, ajitasyon-propaganda, manipülasyon bizde her gün piyasaya sürülen nüshalarda manşetlerde, birinci sayfalarda yapılıyor.
Doğan Kitap gibi bir yayınevi, Umberto Eco gibi bir yazarı bu kadar özensiz, bu kadar hatalı bir çeviriyle okura sunuyorsa yazık… Çevirmen ve editör normalde yayıncılık gezegeninden istifa etmeli, bir daha da bu işlere bulaşmamalı. Üstelik çevirmen sabıkalı. (bkz. https://eksisozluk.com/eren-yucesan-cendey–3122626)
Anlatıda Eco zaman zaman Latince, İngilizce ya da Fransızca deyişler kullanmış. Mesela, “Round up the usual suspects…”[1] (s. 167). Çevirmen bu dilleri bilmek zorunda değil, ama editör de bu deyişlerin Türkçesini bulma zahmetine katlanmamış. ( Ya da Türkçede çok yaygın olarak kullanılan ve ilkokul çocuklarının bile ezbere bildiği“Chrono-synclastic infundibulum”![2] (s. 168). Son örnek: “la réalité dépasse la fiction”[3] (s. 173).
Çeviride bilgi kadar önemli bir unsur da mantık. Mesela, çevirmen “ilk sıfır sayı”ya “bazı tekzip mektupları” koymuş. “Eksi birinci sıfır” sayıda yayınlanan haberlerin “bazı tekzip mektupları” mı acaba? Üstelik “tekzip mektubu” denmez, kısaca “tekzip” ya da “tekzip metni” denir.
“Eski klasik vinil plaklar” ne demek? (s. 155) Üstelik de “dededen kalma”. Üstelik de Beethoven’in Yedinci Senfonisi… Vinil plaklar 1960’lardan sonra piyasaya çıktığına göre, klasik olan vinil değil, müzik parçası… “Yarın bu ofis sökülecek” (s. 159) yerine “kapanacak” denmez mi?
Fuhuş dünyasında “sömürücüler” (s. 167) kim? Üstelik başka bir yerde “pezevenk” sözcüğü geçmişken…
“(…) Öte yandan, Amerikan gizli servislerinin Klaus Barbie gibi bir cellada bile nasıl cezadan muafiyet sağladıkları gösteriliyordu” (s. 171) cümlesinde bir sorun var. Çünkü Eco’nun 1992 yılından söz ederken Klaus Barbie’nin 4 Temmuz 1987 günü Lyon mahkemesi tarafından müebbet hapis cezasına çarptırıldığını bilmemesi olanaksız.
Gazetecilik jargonunda “muhabbet haberleri” (s. 172) diye bir kategori yok. Bir ihtimal “magazin haberleri” olabilir. Türkçede gazete patronuna “yayıncı” (mesela s. 27) denmez, “patron” denir.
sifir_sayi_kİlginçtir, benim saptayabildiğim çeviri ve mantık hatalarının tümü kitabın son 23 sayfasında yer alıyor. Çevirmen ve/veya editör, 176. sayfadan sonra ya çok yorulmuş ya da yazılanları bir daha ciddi bir gözle okumamış.
Doğan Kitap editörü, sanırım ancak İtalyan ve Katolik kültürü ve Çizme siyaset dünyasıyla yakından ilgilenen okurların bildiği onlarca isim ve olaya göndermede bulunan Eco’nun bu satırları hakkında bir tek dipnot bile düşmemiş. “Nasıl olsa Eco bu… Peynir ekmek gibi satar” diye düşünmüş olsa gerek.
Eco’ya Mesaj: Türkiye’de sadece Bozkurtlar ve “stay behind”[4] yok. “Stay away”[5] yayınevleri ve çevirmenler de var.
Sıfır Sayı, Umberto Eco, Doğan Kitap, Ekim 2015, 176 sayfa.
[1] Olağan şüphelileri toplayın.
[2] Chrono-synclastic infundibulum: Bir kişinin farklı zamanlarda farklı yerlerde, aynı zamanda farklı yerlerde ya da aynı yerde farklı zamanlarda bulunabildiği  ortam.
[3] Gerçeklik kurguyu aşar.
[4] Stay behind: Bir devletin kendi toprakları üzerinde, olası bir saldırı ya da işgale karşı aldığı gizli askeri önlemlerin tümü, bir başka deyişle kontrgerilla.
[5] Stay away: Uzak durun, uzak durulması gereken.

22 Aralık 2015 Salı

Gizli Belgeyle Gerçeği Değiştiremezsiniz!

Psikolojik Propagandanın Zaafları

·       İçişleri Bakanlığının Eylül 2015 tarihli gizli belgesi Kürt bölgelerinde halen sürmekte olan kırım harekatının medyaya nasıl yansıtılması gerektiği konusunda önemli ipuçları hatta bilgiler veriyor. İktidar-Gerçek-Medya ilişkilerinde onlarca kez denenip başarısızlığa uğramış olan bu psikolojik harekata hala ihtiyaç duymaları manidar...


İçişleri Bakanlığı İller İdaresi Genel Müdürlüğünün 2015 Eylül tarihli ‘Gizli’ damgalı belgesi,
siyasi iktidarın Kürt bölgelerinde halen sürmekte olan kırım harekatının medyada nasıl temsil edilmesi gerektiği konusunda önemli bir belge.

Haber, biliyorsunuz, özellikle iktidarların yayınlanmasını isemedikleri bilgiler olduğuna göre, bu haber nedeniyle DİHA’yı ve Amed muhabiri  Çağdaş Kaplan’ı kutlamak gerekir.

Sözkonusu belgenin, yayınlandıktan yaklaşık 48 saat sonra bile, resmi makamlarca tekzip edilmediğine göre, hakiki olduğunu kabul ediyoruz.

Belgenin içeriği, aslında bugün halen sürmekte olan harekatın planlaması,  uygulanması ve beklenen sonuçları hakkında bir çok ipucu hatta bilgi veriyor.

Öncelikle, böyle bir belgenin ‘Gizli’ damgası taşıması, gerek harekatın gerekse harekatın medyaya yansıtılması sürecinde, yasal ve/veya meşru olmayan bazı boyutlar olduğunun göstergesi. Büyük Türk devleti, ‘Gizli’ ibaresi taşıyan bir belgenin, sadece, en fazla iki buçuk ay içinde, en radikal muhalifi olan bir haber ajansı ve gazetede  yayınlanmasını engelleyememişse, büyüklüğünün bir kanıtını sunmuş olmuyor mu? Günümüz iletişim teknolojisi aslında şeffaflık ve katılımcılık sayesinde,  yerli Snowden’ların da yardımıyla, bu tür gizli belgeleri, her türden ‘Devlet Sır’larını nispeten kısa süreler içinde  kamunun bilgisine sunuyor. Kendi toprakları içinde gizli bir silah nakliyatını beceremeyen istihbarat teşkilatının devleti, İller İdaresi Genel Müdürlüğünü de pek iyi idare edemiyor anlaşılan!

Bugün su yüzüne çıkan belge, aslında yeni bir zihniyetin ürünü değil. Haberde de (Bkz. http://ozgur-gundem.com/haber/152693/iste-psikolojik-savasin-belgesi) zaten, 10 maddelik bu güncel belge ile  Dersim kırımı sırasında, 1937’de dönemin İçişleri Bakanı Şükrü Saraçoğlu’nun gazetelere gönderdiği 5 maddelik talimatın büyük benzerlikler arzettiği belirtilmiş. Keza 90’lı yıllarda da  devlet, medyaya yönelik olarak, 1937’dekine ya da bugünküne benzer gizli/açık emir ve talimatlar yayınlamıştı.

İletişim profesörü ünvanlı kimi şahsiyetler, vakti zamanında hükümet ya da Genel Kurmay’ın siparişi üzerine, ‘Medyayı Kullanma’ konusunda tavsiye raporları hatta kitaplar da yazmıştı. Tüm bu girişimlerin kaynağı ve ilham kökeni, ABD kontr-terör edebiyatıdır,  unutmayalım. ABD, bilhassa Vietnam yenilgisinden sonra bu konuya ağırlık vermiş, kiralık sosyolog, psikolog, siyasal bilimci ve iletişimcileri bir araya getirip savaş-medya konusunda önlemler almaya çalıştı. Ne var ki tüm bu tedbirler, ABD’nin bilahare Irak’ta yenilgisini  önleyemedi.   

Belgede, yapılacak düzenlemelerin amacı olarak ‘Provokasyonları ve dezenformasyonu engellemek, kamuoyunu bilgilendirmek’ deniyor. Ne ulvi bir amaç değil mi? İyi de bunu neden gizli belgeyle yapıyorsunuz? Bilgilendirmenin en temel ilkesi şeffalık değil mi?

Belgede ayrıntısı açıklanmayan bir ‘Bilgi dağıtım ağı’ndan sözediliyor. Belgede ayrıntı yok ama egemen medyaya baktığımızda bu ağın kaynağını ve kullanıcılarını görmek mümkün.

‘Öncelikle AA muhabirleri’ ne demek? Sözkonusu belge neden sadece AA ve TRT’ye gönderiliyor? Siz kamuoyunu  bilgilendirmek istemiyor muydunuz?  Hürriyet’e, Sabah’a neden göndermediniz bu belgeyi? Anlaşılan belgeyi göndermemişsiniz ama belgenin talep ettiği haber ve bilgiler sözkonusu medya organlarına gidiyor, onlar da gayet güzel kullanıyor.

Yabancı muhabirleri de akreditasyonla  gözetim  ve denetim altına almaya kalkışmışsınız ama yabancı medyaya baktığımızda bu önlem pek geçerli olmamışa benzer. Keza sizin kurduğunuz bilgi dağıtım ağı da galiba iyi çalışmıyor. Çünkü mesela bugün yandaş medyanın çeşitli organlarında ‘öldürülen terörist sayısı 77 ile 123’ arasında değişiyor. Merkez iyi çalışmıyor. Okur bu farklı rakkamlar nedeniyle yandaş medyaya da inanmaz, güvenmez.

Bu belgeyi hazırlayan İller İdaresi Genel Müdürlüğü uzmanlarına bir kaç soru:
-         
      Öncelikle siz neden uzmanı olduğunu sandığınız konularla ilgilenmiyorsunuz da, kalkıp bu ajitasyon-propaganda işlerine bulaştınız?
-         
      Onlarca ‘PKKlı teröristi’ haberlerinizde öldürüyorsunuz da neden bunlardan birinin bile adı-sanı, cenazesi hakkında en küçük bilgi, flu da olsa bir fotograf yayınlayamıyorsunuz?
-        
          İHD ya da TTB gibi  kurumların dökümlerinde belirtilen ölülerin, kime ait, ne tür kurşun, bomba, roketlerle öldürüldüğü konusunda sizde herhalde ayrıntılı bilgiler vardır. Bunları neden ‘bilgi dağıtım ağı’ yoluyla kamuoyuna iletemiyorsunuz?
-        
          Keza, inandırıcı olmak için, evleri, camileri yıkıp yakan silahların, mermilerin, topların kime ait olduğu konusunda sizde mutlaka bilgi vardır. Neden bu bilgileri dağıtmıyorsunuz?

-          Belli ki, harekata ‘temizlik’, ‘süpürme’ gibi aşağılayıcı sıfatlar önermişsiniz, iktidar sözcüleri ve egemen medya da bu sıfatları benimsemiş ve kullanıyor. Kendi vatandaşlarınıza, eğer yasaları çiğnemişlerse bile, sadece ‘şüpheli’ demeniz gerekmez miydi?
-         
      Harekat sırasında yaşamını kurşun, roket ya da bomba ile kaybeden, yedi yaşındaki çocuktan yetmiş yaşındaki kadına kadar tüm bu insanların medyaya nasıl yansıtılması gerektiği konusunda bir yönlendirme yapmayı unutmuşsunuz galiba...
-          
      Keza, yine harekat sırasında öldürülenlerin cenaze törenlerine katılan binlerce yurttaşla ilgili haber ve fotograflar için de bir önlem öngörmemişsiniz anlaşılan...


Sonuç olarak, İçişleri Bakanlığının bu gizli belgesi bir acz ifadesi, bir beceriksizlik-yeteneksizlik itirafı ayrıca da  kötü bir dezenformasyon tezahürü.

1937-38’de Dersim’de aynı tedbirleriniz aldınız. Keza 90’larda bugünkü gizli belgeye benzer onlarca talimat yayınladınız. Ama bugün özellikle Kürt halkı sizin bu yaklaşımlarınızın hiç birine zerre kadar inanmıyor. Aklı başında hiç bir yurttaş da bu talimatlarla düşünmez. Cizre’de, Silopi’de, Sur’da, Gever’de, Kerboran’da, Nusaybin’de yaşayan binlerce yurttaş, oğullarını, kızları, analarını, babalarını, yakınlarını kaybeden yüzlerce insan,  bizzat yaşadığına, kendi gözüyle gördüğüne mi inanacak yoksa sizin bu şatafatlı talimatlarınıza mı?

Sansür, ki yaptığınız sansürün dik alasıdır, ancak belirli bir süre ve ancak belirli bir kesim üzerinde etkili olabilir. Baskıyla, manüpilasyonla, ajitasyonla, propaganda ile, geleneksel ya da sosyal medya üzerinden kalıcı, uzun vadeli ve tüm kamuoyunu kapsayan  bir algı operasyonu, tarihin hiç bir döneminde, hiç bir ülkede başarıya ulaşmamıştır.


Gerçek, o kadar güçlü ve uzun solukludur ki, bir gün bu belge mahkemede suç delili olarak karşınıza çıkar. 

4 Aralık 2015 Cuma

YARIN YANDAŞ MEDYA İLE HESAPLAŞMAK LAZIM

Özgür Düşünce'nin sorularına yanıtlar:

–AB’nin ve ABD’nin gazetecilere baskılar karşısında verdiği tepkileri yeterli buluyor musunuz?

RD: Türkiye‘de basına yönelik baskılara karşı, AB ve ABD’den önce ve daha çok, meslek mensuplarının, kamu oyunun tepkileri önemli. Devletlerin göstereceği tepkiler, Türk devletine baskı açısından kuşkusuz önemli ama tayin edici olan iç dinamik. Son Brüksel Zirvesinde görüldüğü üzere AB, mülteciler kartı nedeniyle İnsan Hakları ve Basın Özgürlüğü konusunu gündemine bile almadı. ABD’deki resmi tepkiler daha derin olabilirdi. Bu tür baskılara karşı yurtdışında devletlerden çok meslek örgütlerinin tepkileri önemli. Sınır Tanımayan Gazeteciler (RSF-Paris), Gazetecileri Koruma Komitesi (CPJ-New York), IPI (Uluslararası Basın Enstitüsü-Viyana) gibi kurumlar üzerine düşen görevi ve gösterilmesi gereken dayanışmayı gösterdi. Türkiye medya organlarında dış haberler servisleri var ama bizim medya organlarımızın yurtdışındaki refik ve meslekdaşlarıyla ilişkileri yeteri kadar güçlü ve derin değil.

–Her türlü iletişim kanalının yüzde 80’ine doğrudan ya da dolaylı olarak sahip olmalarına rağmen hala mutlu değiller diyorsunuz. Acaba medyanın yüzde 20’sinin ele geçmesine az bir zaman mı kaldı?

RD : Türkiye’deki mevcut iktidar, totaliter/faşizan yapısı ve ruhu gereği evet medyanın %100’ünü denetimi altına almak istiyor. Çünkü medyanın çok büyük  bir bölümü iktidarın sultası altındayken, hâlâ iki-üç küçük ‘çatlaktan/sızmadan’ muhalif sesler çıkması iktidarın kimyasını bozuyor. Okur ve gazeteciler, meslek örgütleri ve iletişim akademiası direnmez, haklarını, varlığını savunmaz ise bu iktidar topyekün tüm medyayı teslim almaya niyetli. Gerek teknolojik olanaklar gerekse genel siyasi ortam iktidarın bu hedefine varmasını engellese de, dik durmak şart.

–Medyada sıra sizce kimde?

RD : Yaygın medya, iktidar marifetiyle sürdürülen fiziki, mali, hukuki kılıklı saldırılardan  çabuk etkilenebiliyor. Üstelik tirajı/reytingi yüksek olan bazı medya organlarının kamuoyu üzerinde belirli bir etkisi hala var. İktidar bu tür medya organlarından çok rahatsız. Tiraj ve reyting olarak küçük ve orta  kategoriye giren medya organları da aslında hedefte. Onlar daha mücadeleci. 

–Duayen gazeteciler ‘Bu kadar mesleki hayatımda darbeler gördüm ama böyle bir dönem görmedim diyor?” Siz de böyle bu dönemden daha kötü bir dönem gördünüz mü? 

RD : Basın özgürlüğü ve baskılar açısından olumsuz dönemleri kıyaslamak bence çok anlamlı değil. Çünkü her dönemin kendine has koşulları var. Bu tür kıyaslamalar, nispi bile olsa, bazı olumsuz dönemlerin olumluymuş gibi gösterilmesine neden olur. Ben 1978 yılından bu yana gazetecilik yapıyorum. Benden kıdemli gazeteciler de, Türk matbuat ve basın tarihini ele alan akademik ya da mesleki içerikli yayınlar da  bugünkü dönemin, Türk basın tarihinin en kötü dönemi olduğunu kaydediyor. Çünkü bugün merkezi bir yöntemle, sansür, otosansür gibi baskı mekanizmalarının yanısıra muhalif medyayı susturmak için şirket satın alma, kayyım atama yoluyla medya şirketlerine el koyarak doğrudan medya mülkiyetine de müdahale var. Gazetecileri kurşunlamak, dövdürmek, işsiz bırakmak, yandaş gazetecileri paralı asker gibi kullanmak yöntemleri de devrede.

–Size bunu yazarken Cumhuriyet Gazetesi İcra Kurulu Başkanı Akın Atalay, gazetenin 2010 yılı hesaplarıyla ilgili yeniden inceleme kararı verildiğini açıkladı. Can Dündar ve Erdem Gül'ün tutuklanması yeterli görülmemiş anlaşılan. Baskıyı sizce daha da ileri götürecekler mi?

RD : Cumhuriyet’in başına gelecekleri Cumhurbaşkanı Erdoğan çok önceden açıklamıştı. Dündar-Gül vakasında,  savcı ve yargıçın, Erdoğan’ın gerekçelerini neredeyse olduğu gibi tekrarlaması, işin arka planını net olarak gösteriyor. İktidar, ahtapotun kolları gibi medyaya saldırıyor. Öldürme, dövme, tutuklama olmadı mali denetim...Ya da tüm baskı yöntemleri eşzamanlı olarak uygulanıyor.  İktidar belli ki, ‘süt liman’ bir medya yaratana kadar saldırılarını sürdürecek.  

–Peki biz gazeteciler nerede hata yaptık? 

RD : Biz gazeteciler, evet, biz de kusurluyuz. Zamanında belirli bir ağırlığı olan sendikamızı koruyamadık. Örgütsüz kaldık. Cemiyetimize yeteri kadar destek olamadık. Yani dağıldık, tek kaldık, birlikte hareket edemedik.  Siyasi-ideolojik kriterleri mesleki kriterlerin üstünde tutup bölündük. Oysa ki eskiden Cağaloğlu döneminde, fikriyatı ne olursa olsun, son derece farklı gazetelerde çalışan meslekdaşlar olarak, işimiz bitince Cemiyet’in lokalinde bir araya gelir, yer içer, hem ciddi mesleki konuları konuşur, hem de gırgır yapardık. Şimdi ise, bir takım kalem sahipleri, gazeteci kılığında, meslekdaşlarının öldürülmesini, işten atılmasını talep edebiliyor fütursuzca. ‘Bana dokunmayan yılan bin yaşasın’ dedi bir çok meslekdaşımız. Hatta bazıları,  mağdur arkadaşlarımızı tıpkı iktidar gibi ‘Terörist’ olarak damgaladı. Onlar, yılanların sağır olduğunu bilmiyordu. Yılan gitti onlara da dokunuyor şimdi

–Yandaş ve havuz gazetecilerinin satış rakamları sizce gerçekçi mi?

RD : İktidar yanlısı medyanın ilan edilen tirajlarının doğru olmadığını artık yandaş medya kalemleri bile itiraf etti. Geçmişte de denetlenemeyecek bir şekilde abone sayısını çok yüksek gösterip tirajını şişiren gazeteler vardı. Fuat Avni’nin bilgileri doğruysa, bugünkü yandaş medyanın tirajlarının şişirilmiş olduğunu Saray da biliyor. Basın İlan Kurumundan resmi ilan almak için, belirli bir sahte prestij için tirajlar 3 ile hatta 4 ile çarpılıyor. Ne var ki Sancak grubunun üst düzey üç yöneticisinin işten atılması ve ardından yayınlanan haberlerde grubun harcamaları ile tirajı arasındaki ters orantı da yandaş medyanın sahtekarlığının önemli ipuçları. Yandaş medyanın bugünkü tiraj hileleriyle uğraşmak önemli ama tayin edici değil. Bizim esas olarak, orta ve uzun vadede bu yandaş medya ile nasıl hesaplaşacağımızı düşünmemiz, tasarlamamız, planlamamız gerekiyor. İntikamcı olmadan, sadece mesleği savumak için, bu tür ahlaksızlık ve rezilliğin bir daha yaşanmaması için şimdiden önlemler oluşturmalıyız. Yandaş medyanın mağduru yurttaşlar, meslek kuruluşları, uzmanlar, medya akademiası birlikte çalışarak,  tek tek, somut olarak, yandaş medyanın iktidar bağımlılığını, ajitasyon-propaganda, haber tahrifatı ve haber gizlemesini kısacası tüm yalanlarını, neyle nasıl nemalandığını belgeleriyle ortaya dökmeli ve mesleki yaptırımlar uygulamalı. 

25 Kasım 2015 Çarşamba

GAZETELER VE GAZETECİLER

Bir Kitap

*Gazeteci Enis Tahsin Til, bu eseri 1950’de tefrika olarak yayınlamış. Şimdi 564 sayfalık kitapta mesleğin geçmişi, muhbirler, muharrirler, tashihçiler, mütercimler, dizgiciler, habercilik ortamı, iktidarlar anlatılıyor.

Gazeteci Enis Tahsin Til (1889-1964), elli yıllık meslek hayatını, Hukuk Fakültesinde öğrenci iken başladığı gazetecilik serüvenini, çalıştığı gazeteleri, patronlarını, meslekdaşlarını, dönemin siyasi havasını, politikacıları, bürokratları kısacası Osmanlı’nın son dönemlerini ve Cumhuriyet’in yaklaşık ilk 40 yılını, 1949-50 yıllarında Akşam gazetesinde tefrika olarak yayınlamış. 

564 sayfalık kitapta, editör İbrahim Şahin, yazarın özgün metindeki diline çok fazla  müdahale etmemiş ancak 1950’lerin Türkçesinde bugün artık kullanılmayan sözcük ve deyimlerin yeni Türkçelerini parantez içinde vermiş. Ciddi, başarılı bir edisyon. (Cümle Yayınları, 2015 Eylül, Ankara).

Bu kadar uzun bir dönemi, bu kadar kalın bir kitapta betimleyince, eserin tanıtımı da kaçınılmaz olarak ancak nispeten kısa bir genel sentez olabilir.
Türk basınının tarihi açısından önemli bir kitap. Çünkü yazarı da gazeteci, dolayısıyla dönemi, gazeteleri, gazetecileri içeriden anlatıyor. Hem bir tarih kitabı taslağı gibi hem de bir anı kitabı.

Enis Tahsin Til’in işlek, canlı kalemi, kimi eski Türkçe sözcük ve deyimlere rağmen zevkle okunuyor. Özellikle bazen 15-20 sayfa süren portreler cazip. Mesela Yunus Nadi’yi anlattığı bölümler (s.318-338)

Türk basınının bugününü anlamak için geçmişini bilmek gerekir ya, Til’in kitabı bu açıdan çok değerli. Ben kitabı okurken tam 20 bölümün altını çizmişim. Ne var ki aldığım tüm notları burada uzun uzun aktarmaya kalksam sayfa yetmez.

Bu nedenle en önemli gördüğüm noktalara değinmekle yetineceğim. Bunu yaparken de 1908-1964 dönemini, benim gazeteci olarak yaşadığım 1978-2015 dönemiyle az çok kıyaslayarak ele almaya çalışacağım. Eskiden durum neydi? Bugün neredeyiz? Geriledik mi ? İlerliyor muyuz? sorularına da böylelikle kendiliğinden cevap vermiş olacağım.

Belki tayin edici değil ama Til’i kitabında adı geçen gazeteciler, bugünkülerle karşılaştırıldığında eğitim, kültür, nezaket, mesleki saygınlık açısından daha iyi, daha üstün. Çoğu üniversite mezunu (Ki o zamanlar öyle herkes üniversite mezunu değildi), çoğu en az bir yabancı dil biliyor (Bugünkülerin kendi ana dilini bile doğru dürüst bilmedikleri bir gerçek). O dönemin gazetecileri gerek kendi aralarındaki ilişkilerde, gerekse işveren ya da siyasilerle ilişkilerde ‘Istanbul Beyefendisi’ konumundalar.  Kitabın bazı bölümlerinde, özellikle örgütlenme temasının geçtiği sayfalarda, dönemin gazetecilerinin meslek kurallarına önem verdikleri, saygı duydukları ve nispeten iyi uyguladıkları anlaşılıyor.

Dönemin gazetecileri ya da gazetecilik –özellikle muharrirlik yani köşe yazarlığı- yapmış isimlerine baktığımızda, önemli bir kısmının aynı zamanda bilinen-tanınan önemli edebiyatçılar olduğunu görüyoruz ki bu durum hem gazete yazılarının içeriğini hem de bu yazıların uslubunu kalite olarak yükseltiyor. Ahmet Cevdet, Ahmet Rasim,Ubeydullah Efendi, Yunus Nadi, Velid Ebüzziya, Ahmet Emin Yalman, Tevfik Rüştü, Ahmet Refik, Cenap Şahabettin... Til’in adı geçenler dışında özgeçmişlerini ya da portrelerini yazdığı gazetecilerin çoğu aynı zamanda roman ya da hikaye yazarı...Bu edebiyatçı zincirinin son halkası, toprağı bol olsun, Çetin Altan.

İktidarla ilişkiler konusunda, anlaşılıyor ki, tarihi ve yapısal bir sorun var. Çünkü, belki en koyu sansür dönemleri hariç, eski dönemin gazetecileri, büyük ölçüde bugünkü torunları gibi, Devlet-i Aliyye-i Osmâniyye, Padişah ve bilahare Devlet ve Devlet büyüklerine pek toz kondurmuyorlar. Üstelik o eski dönemlerde, belki de okumuş-yazmış adam kıtlığından olsa gerek, bazı gazetecilerin kısa yoldan ve kimi zaman çok hızlı bir şekilde gazetecilikten üst düzey devlet memurluğuna terfi ettiklerini (atandıklarını) görüyoruz. Matbuat-ı Osmanlı Cemiyeti’nin tüzüğünün daha birinci maddesinde, ‘gazetecilerin esas vazifesinin Osmanlı unsurlarının birliğinin  savunulması’ (s.304) olduğu yazılı ki, bugün bu kavram ‘Devletin ve milletin bölünmez bütünlüğü’ olarak yaşamını sürdürüyor.

Başka alan ve disiplinlerde olduğu gibi mümtaz Türk matbuatı da, 1915’de Ermeni Soykırımından, -hadi Hadisesinden, diyelim-   ya da 1925’de Kürt konusundan pek sözetmiyor. Cumhuriyet rejiminden sonra memleketten ayrılıp Nice kentine yerleşen büyük medya patronu Mihran efendinin bile  Türkiye’yi neden terkettiğini yazmıyor ne Mösyö Til ne de gazeteler.

Bugüne oranla herhalde çok müspet bir nokta: Eski dönemde matbuatta da çok sayıda gayrı-müslim var ve onlar 1915’e ve 1923’e kadar dini ya da etnik kimlikleri nedeniyle açık bir ayrımcılığa uğramamışlar.

Bir başka olumlu yan da, Til’in aktardığı kadarıyla, eski dönem gazetecilerinin etik kurallara bugünkünden çok daha fazla önem vermeleri (s.95 ve s.481). Ne yazık ki bu yaklaşım sonraları büyük ölçüde erozyona uğramış.

Gazetecilik ve kamu çıkarı, o dönem öyle pek de revaçta olmayan bir kavram olsa da, Hasan Bedrettin Bey (1870-1926) yazılarında bugünkülere taş çıkartacak bir olgunlukta konuya eğilmiş (s.291-293).

Bugünkü ölçülerle liberal-demokrat olarak tanımlanabilecek yazar Til bile, 1938’de çıkan Basın Birliği kanununu ‘daha ziyade faşist esaslardan mülhem’ diyerek betimliyor.

Til, sansür konusunda haklı olarak son derece hassas. O dönem Saray’ın sansür ve yasaklama girişimlerini, resmi bilgi ve belgelere dayanarak, gazetelerde yayınlanan tebliğlerle birlikte yayınlıyor.

Yazar, kimi zaman tek tek şahıslardan sözederken kimi zaman da meslek kategorilerini yazarken ‘Muhbirlere’ (Muhabirlere) özel önem veriyor. Bir gazetenin ana unsuru olan muhabir, vakti zamanında az da olsa hak ettiği değeri kazanmış, şimdiyse neredeyse bir hiç!

Til belli ki ciddi bir yazar. Kitabın editörü Şahin’in de gözünden kaçmış olsa gerek. Ama yazar bir yerde (s.488) ‘Avusturya limanlarından’ sözediyor. Kitap basın tarihi konusunu ele alsa da, yani çok eski tarihlerden sözetse de, Avusturya tarihinin hiç bir döneminde limana sahip olamadığı için talihsiz...

Yazar, Cumhuriyet idaresinin başlaması ve başkentin Istanbul’dan Ankara’ya taşınmasıyla gazetelerde ‘haber’in azaldığını saptıyor ve bunun bir sebebinin de ‘Tek Parti iktidarı’ olduğunu  yazıyor. Dönemin Akşam gazetesinin istihbarat servisi şefi Mustafa Ragıp Esatlı diyor ki: ‘‘(...)tek parti idaresi faal gazeteciliği öldürmüş,eski tabiriyle dumura uğratmıştır.Gazeteci, her şeyden mesuliyet hissesi çıkarılmaya çalışıldığı sırada, serbestçe çalışamamış, ‘Neme lazım’ siyasetini takip etmeye başlamıştır. Halbuki bu siyaset hakiki gazetecilikle katiyen birleşemez’’. Sanki bugün yazılmış gibi, değil mi?

Bugüne çok fazla göndermenin/anımsatmanın yapılabileceği kitap bize Osmanlı döneminde ve Cumhuriyet’in ilk yıllarında, Istanbul’daki  matbuat zenginliğini hatırlatıyor. O dönemlerde Fransızca, İngilizce, Almanca, Rusça ve başka dillerde de gazetelerin yayınlandığını belirten Til, ayrıca önemli bir ‘Mizah gazeteleri’ grubunun bulunduğunu yazıyor. Sansürden en az baskı görenler, çoğu zaman yabancı konsolosluklar ya da yabancı işadamları tarafından yabancı dillerde çıkarılan bu gazeteler/bültenler...en çok mağdur olanlar ise mizah gazeteleri.

Sonuç olarak ‘Gazeteler ve Gazeteciler’, meraklısı için güzel, değerli ve önemli bir kitap.


16 Kasım 2015 Pazartesi

Yazının yanında barış görüntüleri...

BARIŞ GAZETECİLİĞİ

  • Gazetecilik, 1980'lerden sonra bütün dünyada neo-liberal ideolojinin bir aracı haline getirilirken, savaş ve çatışmaların yoğunlaşıp artması üzerine 90'lardan bu yana Barış Gazeteciliği gelişiyor. Yazısı, görüntüleri, kareleri, yerli ve yabancı örnekleri ile Barış Gazeteciliği...
''Kendimden geçmek üzereydim. Çöktüm, sırtımı bir kolona dayadım. Boş gözlerle etrafa bakınıyorum. Üstüm başım kan içinde, ne olduğunu anlamaya çalışıyorum. Tam o sırada karşımda genç bir çocuk gördüm. Flulaşıyor çocuğun görüntüsü. Gazeteci yeleğini gördüm, yüzünü tam seçemedim.Tam karşıma geçmiş, o da hafif çökmüş, tık diye bir ses duyduğumda çocuğun foto muhabiri olduğunu anladım. Ve önce elindeki kamerayı seçebildim. Bir-iki kare çekti, sonra kamerayı sağına alıp, doğrudan bana baktı. Bir anda göz göze kaldık. O zaman gözümün önünden böyle bir film şeridi gibi, Afganistan'da, Lübnan'da, İsrail'de savaş bölgelerinde çektiğim insanların simaları geldi. Ben de o zaman, bu genç foto muhabirinin konumundaydım. Bu kez ise objektifin öbür tarafındaydım. Acaip bir his...'
Bu cümleler Türkiye'nin önde gelen foto muhabirlerinden kıdemli meslekdaşımız Ergun Çağatay'ın.
15 Temmuz 1983 tarihinde Paris-Orly havalimanında meydana gelen terörist saldırıda ağır yaralanan Ergun Çağatay, fotograf çeken ile çekilen arasındaki ilişkiyi böyle anlatmıştı özel bir sohbette. Bir foto muhabirini olgunlaştıran bir deney...
Daha genç kuşaktan Çoşkun Aral da, yine Lübnan, Afganistan ve Diyarbakır'daki çalışmalarını anlatırken bazıları yürek kaldırmayacak kadar trajik fotograflar çekmişti. Öyle kurşunla delik deşik edilmiş ceset ya da kan gölüne dönmüş ortam fotografları değil ama yine de yüz ifadelerinde acz ve çaresizlik olan savaş mağduru, yaralı, evsiz barksız, mülksüz yaşlı insan portreleri, sesi fotograf karesini delen ağlayan çocuk ve bebek resimleri...Çoşkun neden bu kareleri seçtin? diye sordu bir arkadaş. ''Zor soru. Aslında global fotograf ajansları daha çok kurşun, bomba, ceset, kan ve gözyaşı talep ederdi 80li-90lı yıllarda. Savaş muhabirliği öyle ilelebet yapılacak bir iş değil. Zaten bizim çokuluslu savaş muhabirleri grubundan her seferinde 1-2 eksiklik oluyordu. Kendi aramızda da konuşurduk bu soruyu, sorunu. Vallahi ben bir daha böyle resimler çekmemek için seçtim bu kareleri. Yani savaş muhabiri olarak savaşın acımasızlığını, belki çok çıplak, çok direkt olmasa da, bu karelerle sergilemek istedim. Bu fotografları gören insanlar savaşın ne kadar feci bir şey oduğunu anlasınlar, görsünler istiyorum...''
Barış fotoları/Foto barışları
Barış gazeteciliğinin önemli bir boyutu da barış foto muhabirliği olsa gerek. Savaş bölgelerinde ya da çatışma alanlarında ne tür fotograflar yayınlanabilir/yayınlanmalı?
Gazeteciliğin/medyanın çatışma alanlarında ve savaş dönemlerinde özel bir önemi/konumu var. Her zaman geçerli olan kural ve ilkelerin yanı sıra, bu olağanüstü zamanda, hem daha çok sayıda yurttaş medyaya rağbet ettiği için hem de kullanılacak bir sözcüğün bile şiddeti tırmandırma riski olduğu için,  gazetecilerin böyle durumlarda yazdıklarına, söylediklerine, gösterdiklerine özel bir ihtimam ile yaklaşmaları gerekir.
Genel ilkeyi hatırlatalım:
‘’Gazeteci; başta barış, demokrasi ve insan hakları olmak üzere, insanlığın evrensel değerlerini, çok sesliliği, farklılıklara saygıyı savunur. Milliyet, ırk, etnisite, cinsiyet, dil, din, sınıf ve felsefi inanç ayrımcılığı yapmadan, tüm ulusların, tüm halkların ve tüm bireylerin haklarını ve saygınlığını tanır. İnsanlar, topluluklar ve uluslar arasında nefreti, düşmanlığı körükleyici yayından kaçınır. Bir ulusun, bir topluluğun ve bireylerin kültürel değerlerini ve inançlarını (veya inançsızlığını) doğrudan saldırı konusu yapamaz. Gazeteci, her türden şiddeti haklı gösterici, özendirici ve kışkırtan yayın yapamaz’’
Türkiye Gazetecileri Hak ve Sorumluluk Bildirgesi’nin  E  bölümündeki ‘Gazetecilerin temel görevleri ve ilkeleri’ altbaşlığının bu  3. maddesi şimdiye kadar defalarca ihlal edildi.
Şimdi sık tekrarlanan temel temaları sıralayalım:
* Savaş, politikanın silah aracılığıyla devamıdır. Sözün bittiği yerde şiddet başlar.
* Savaşta insanlarla birlikte belki de önce gerçek öldürülür.
    * Gazetecilik barış mesleğidir. Çünkü söze, yazıya, görüntüye dayanır.
  • Savaş, askerlerin ve askerleşen politikacıların işidir. Bu nedenle savaş boyunca gazetecilerin ürettiği söz, ses, görüntü yani kısaca her türlü bilgi, haberde, esas olarak hayat değil, askerlerin tezahürü olan top, tüfek, bombalar, kanlı cesetler yani ölüm ağır basar, öne çıkar.                                                                                                                                                                                                                                                     Savaş muhabirliği, aslında normal muhabirlikten çok da farklı bir uğraş, bir alan değildir. Ne var ki, savaş döneminde ajitasyon/propaganda, yalan haber, kötü haber, tahrifat ve gizleme, somut olarak barış dönemindekilere oranla daha fazla sorun çıkarır hatta cana bile kastedebilir. Bazı sözler incitir. Bazıları da öldürebilir. Bu gerçek, fotograf ya da bazı hareketli görüntüler (Film/Video) için de geçerli olabilir.
Eleştiri ve özeleştiri lazım
Şimdi gazetecilik/savaş ilişkisi konusunda son dönemde yayınlanan birkaç önemli makaleden özetler ve değerlendirmeler:
Önce Fransız Ulusal Bilimsel Araştırmalar Merkezi (CNRS) sosyologlarından Pierre Bourdieu’nün meslektaşı, aynı zamanda Fransız medya eleştiri grubu ACRIMED’in yöneticilerinden Patrick Champagne’ın değerlendirmeleri ve yerel yorumlar:
Medya olağanüstü bir rekabet ortamı. Her gazete, televizyon kanalı ya da radyo istasyonu, keza her internet sitesi, ötekilerden ayırt edilebilmek için çalışır. Özel haber, atlatma haber için çırpınır. Bu nedenle de her medya organı rakibini/rakiplerini yakından izler. Onların olası hatalarını, eksikliklerini ya hemen yüzüne çarpmaya çalışır ya da o boşluğu doldurmak için gayret eder. Sadece medya eleştirmenleri ya da medya akademisyenlerinin yaptığı gibi değil, tüm medya mensupları, kendilerini diğer medya organlarına, diğer gazetecilere göre konumlandırır. Medya biraz da bu sayede, içeriden de gelen eleştiriler, okur mektupları ve akademisyen değerlendirmelerinin yanı sıra okur ve toplum nezdinde inanılırlığını ve güvenilirliğini muhafaza edebilmek için zaman zaman eleştiri ya da özeleştiri yapmak zorunda kalabilir.
Bizde bu konuya nadir olumlu örneklerden biri, toprağı bol olsun Mehmet Ali Birand’ın “Asker ne dediyse yazdık, hiç sorgulamadık. Kürt meselesinde çoğu zaman asker gibi düşündük ve onların görüşlerini yansıttık” demesidir. ABD’de New York Times olsun, CNN’den Amanpour olsun, Irak operasyonu sonrasında, Pentagon’un başta “Irak kitle imha silahlarına sahiptir” bilgisi olmak üzere Amerikan medyasını yönlendirdiğini, gazetecilerin de bu resmi açıklamaları pek deşmeden, neredeyse olduğu gibi, yani gazeteciliğin temel ilkelerinden birine uygun biçimde “en az iki kaynaktan doğrulatmadan” yayınladıklarını, bu nedenle de gerçekler ortaya çıkınca toplum ve okur nezdinde olumsuz bir konuma düştüklerini açıkça ilan ettiler.
Champagne, “profesyonel gazeteci”den söz ederken hemen ekliyor: “Yani, özerk gazeteciler.” Gazetecinin özerkliği burada, “çeşitli iktidar odakları, çeşitli silahlı güçlerin kaba propagandasına uysal bir alet olmamak” anlamında...
En iyi gazeteci hayatta kalandır
Merkezi New York’ta bulunan Gazetecileri Koruma Komitesi CPJ üyelerinden Lübnan’da uzun süre esir tutulan Amerikalı gazeteci Terry Anderson, -ki Türkiye’ye de gelip toprağı bol olsun Işık Yurtçu’ya Saray Cezaevi’nde 1996 CPJ ödülünü vermişti-  savaş muhabirliği alanındaki tecrübesini şu cümle ile özetliyor:
Savaş alanındaki gazeteci, her zaman, sürekli olarak, her dakika aldığı risk ile yapacağı işin getireceği yarar arasındaki dengeyi kollamalı. Ve bu dengenin bir noktada bozulduğunu hissettiğiniz anda, yani kendinizi rahatsız hissettiğiniz anda, hiç durmayın, hemen çıkın bulunduğunuz yerden, orayı terk edin. Bir süre daha orada kalmaya değmez. Hiçbir haber öldürülmeye değmez.”
Bizdeki bir başka deyimle, en iyi gazeteci yaşayan gazetecidir.
Gerçekten de Anderson’un sözünü ettiği denge önemli, hatta tayin edici.
Savaş alanlarında çalışan TV kameramanları ve foto muhabirleri için durum daha da zor. Çünkü basın fotografçılığının piri, savaşlar görmüş geçirmiş büyük usta Robert Cappa’nın önemli bir tespiti var: “Çektiğiniz fotograf iyi değilse, konuya yeterince yaklaşamamışınızdır.” Bu ilkeyi savaş alanında uygulamaya kalkarsanız, Anderson’un risk/yarar denklemini daha ilk baştan tehlikeye atmış olursunuz.
İç savaşlarda muhabir çok sıkıntılı
Gazeteciler, Uluslararası İnsancıl Hukuk terminolojisine göre iki tür savaşta muhabirlik yapıyor: İki devlet savaşa girdiğinde, mesela İran-Irak savaşı, buna “Uluslararası Silahlı Çatışma” adı veriliyor. Bir devlet, onun resmi ordusu ile aynı devlet içindeki bir başka silahlı gücün savaşa girmesine ise “Uluslararası Olmayan Silahlı Çatışma” adı veriliyor. (Kuzey İrlanda’da Birleşik Krallık ordusu ile IRA ya da Türkiye’de TSK ile PKK arasında olduğu gibi).
80’lerden bu yana iç savaşlar, gazeteciler için daha da tehlikeli ortamlar oluşturmaya başladı. Çünkü eskiden beyaz bayraklı basın mensuplarının, çatışmalarda her iki tarafça da nispeten saygı gördüğü bir ortam vardı. Hatta o zamanlar gazeteciler, resmi ordu saflarında görev yapabildiği gibi isyancı güçlerin saflarına da kabul edilebiliyor, liderleriyle söyleşiler yapabiliyordu. Bugün bu ortam ortadan büyük ölçüde kalktı. Artık gazetecilerin büyük çoğunluğu, futbol takımı tutar gibi, savaşan taraflardan sadece birisinin safında görev yapıyor ve haber ile yazılarını da o perspektiften yazıyor.
Oysa ki savaş döneminde gazeteciler, sadece olup biteni aktarmakla yetinmemeli, 90’lardan bu yana geliştirilen “barış gazeteciliği” tekniklerini/yöntemlerini kullanarak, savaşan iki taraf arasında bir tür arabuluculuk yapmaları talep ediliyor. Bu arabuluculuk işlevi, iki tarafın öldürülen askerlerinin ailelerini bir araya getirmekten, savaşın rakamsal yanına değil nedenlerine ve tabii bu arada ve her zaman barışın gerekliliğine dikkat çeken haberler yaparak gerçekleşiyor.
Savaşan taraflar, savaş hukukunu bile ihlal eden yüzlerce uygulama gerçekleştirdikleri için gazetecilerin savaş alanlarında özgürce çalışmalarını engellemeye çalışıyor. Çünkü çatışmaları izleyen gazeteci, savaşın bitiminde La Haye’deki Uluslararası Ceza Mahkemesi’ne tanık olarak çağrılır ve tanıklığı nedeniyle taraflardan birinin insanlık suçu işlediği yolunda belge ve kanıt sunarsa mahkeme bu durumu değerlendirir. Bu mesele tartışmalı. Çünkü meslek erbabının çoğunluğu, La Haye’e çağrılsa bile gitmiyor, gitmek istemiyor. İki nedeni var: Birincisi, “Ben gazeteciyim, savaş sırasında gördüğüm, duyduğum, öğrendiğim, tanık olduğum her şeyi zaten haberlerimde, söyleşi ve röportajlarımda ya da TV filmlerinde yansıttım. Edindiğim bilgilerin, haber değeri olan hiçbirini kendime saklamadım, yurttaşı/okuru bu bilgilerden mahrum etmedim. Dolayısıyla La Haye’de hakim karşısında söyleyecek yeni bir sözüm, yeni bir bilgim yok. İkincisi, ben bugün sanık sıfatıyla yargılanan devlet başkanı ile birçok söyleşi yaptım. Bu söyleşileri kendi gazetem, radyom ya da televizyonum için yaptım. Uluslararası Ceza Mahkemesi adına herhangi bir görevim, misyonum olmadı, olmaz da zaten. Ben sadece gazetecilik yapıyorum. Üstelik, bana daha önce söyleşi veren bir devlet başkanının sanık sandalyesinde oturduğu bir duruşmada benim çıkıp onun aleyhine tanıklık yapmam mesleki açıdan doğru değil. Ben söz konusu başkan hakkındaki bilgi ve kanaatimi haberlerimde, röportajlarımda zaten yazdım. Bunu ben yaparsam, bunu herhangi bir gazeteci yaparsa, savaş halindeki hiçbir devletin hiçbir sorumlusu bir gazeteciye demeç vermez, söyleşi yapmaz.”
Bu yaklaşımı La Haye’e gitmeyi reddeden Amerikalı kıdemli meslektaşımız Jonathan Randal’dan bizzat dinledim. Randal’ın Avesta Yayınları’nda iki kitabı Türkçe’ye çevrildi ve yayınlandı: “Bunca Bilgiden Sonra Ne Bağışlaması? - Kürdistan İzlenimlerim” ve “Usame: Bir Teröristin Doğuşu”
Savaş alanında can güvenliği
Savaş muhabirlerinin can güvenliği ve çalışma koşulları sorunu da sıkıntılı. Bu konuda Cenevre Konvansiyonu Ek Protokolleri, CPJ, RSF gibi meslek örgütleri ve iletişim akademisyenlerinin önemli çalışmaları var. İlke olarak savaş muhabiri, “sivil kişi” olarak kabul ediliyor. Dolayısıyla da askeri hedef olması önlenmeye çalışılıyor. Ne var ki embedded (orduya gömülü, entegre, ankastre) gazetecilikte, gazeteci savaş öncesi ve sırasında sürekli olarak askerlerle birlikte olduğu için, kışlada hazırlık dönemi, savaş alanında tankların içinde bulunmak gibi durumlarda kaçınılmaz olarak askeri hedef olabiliyor.
Gazetecinin savaş alanında askeri üniforma giymemesi, silah taşımaması da önemli bir koşul. RSF’ın konuyla ilgili ilkelerinde önemli bir ayrıntı göze çarpıyor: “Gazeteci, sivil kişi statüsünü bozabilecek hiçbir eyleme girişmemeli ya da bu tür herhangi bir davranış sergilememeli. Mesela savaşa doğrudan katkı sağlayabilecek bir girişim, silah taşımak ya da casusluk faaliyetlerine girişmek sivil kişi statüsünü ortadan kaldırır.”
Bizim pek sivil gazetecilerimiz bunların hiçbirini yapmadığı için vicdanları ve gönülleri tertemizdir herhalde!
Gazetecilik ve savaşta sosyal medya
Son olarak, kişisel ve toplumsal hayatımızda dolayısıyla mesleki yaşantımızda da giderek önem kazanan sosyal medyanın savaşla ilişkisi konusunda birkaç gözlem ve değerlendirme:
İnternette e-mail, e-mail grupları, Twitter, Facebook gibi araçlar sayesinde olağanüstü miktarda bilgi, belge, fikir ve görüş üretiliyor. Yurttaşlar artık istedikleri bilgi ya da görüşü binlerce, on binlerce insanla anında paylaşabildikleri gibi, resmi sansür ortamında da iktidarın egemen medya aracılığıyla engellediği haberlere internet üzerinden ulaşmak mümkün. Biz de Roboskî Katliamı ve Gezi Direnişi’nde sosyal medyanın esas olarak olumlu bir rol oynadığını gördük, yaşadık. Arap Baharı da büyük ölçüde sosyal medya üzerinden aktarıldı, geliştirildi. Sosyal medya artık profesyonel gazeteciler açısından son derece önemli bir kaynak. 
Ne var ki sosyal medya, gazetecilerin temkinli olması gereken bir alan. Çünkü gazetecilik faaliyetinde bir haber, muhabirin üretiminden sonra en az 4 (Fact checking/Olgu doğrulayıcı, düzeltmen, editör, yazı işleri) kademeden geçip doğrulanıp düzeltildikten sonra yayınlanabiliyor. Sosyal medyada ise profesyonel gazeteci olmayan kişiler, istedikleri bilgi ya da görüşü, herhangi bir denetim mekanizmasından geçmeden, anında yayınlayabiliyor. İşte bu nedenle sosyal medyada yayınlanan her bilginin kolay kolay yayınlanabilir haber olmadığının bilincinde olan profesyonel gazeteci, bu mecrayı belki de bir duyum kaynağı ya da bir iddia olarak ele alıp inceleyebilir, gazetecilik ilke ve kurallarına uygun hale getirdikten sonra haber olarak yayınlayabilir. Sosyal medyadaki bilgi ve görüş sayısının, yabancı dil de biliyorsanız, milyonlara ulaştığını hesaba katarsanız, profesyonel gazeteci, sosyal medyadan olağanüstü titiz bir şekilde seçici davranarak, çok sıkı bir tarama yaptıktan sonra haber malzemesi olarak yararlanabilir. Gazetecilik temas ve mesafe mesleğidir. (Hubert Beuve-Méry) Habere ulaşmak için haber kaynakları ile, kişiler ve kurumlarla temas edeceksiniz ama sonra haberi yazarken de tüm taraflara, tüm kişi ve kurumlara eşit uzaklıkta mesafeli duracaksınız. Bu zor bir uğraş. Zaman ister. Dikkat ister. Bilgi ister. Akıl ister. Vicdan ister. Sosyal medyada herhangi bir bilgiyi ya da görüşü paylaşan kişinin ise bu tür ilkeleri, çalışma koşulları yoktur. O, tanık olduğu ya da duyduğu, okuduğu, öğrendiği bir bilgi ya da görüşü, anında, check etmeden paylaşabilir. Sosyal medya kullanıcısının temas ya da mesafe gibi zorunluluğu, sorumluluğu yok. Çünkü o gazeteci değil.Tüm bu nedenlerle gazeteci, barış ya da savaş döneminde, sosyal medyayı bilgi ve görüş yelpazesini genişletmek amacıyla, olası bir istihbarat almak için izler, izlemek durumundadır.
(*)Kontrast dergisinin son sayısında yayınlanan bu yazıda yer alan bazı bölümler daha önce, 28.07.2015'de www.apoletlimedya.blogspot.com'da yayınlanan 'Yandaş Medya Savaş Çığırtkanı' ve 27.08.2015'de Yeni Özgür Politika gazetesinde yayınlanmış olan 'Savaş Döneminde Gazetecilik' başlıklı makalelerden alınmıştır.

5 Kasım 2015 Perşembe

Ana-akım medya teslim oluyor; AKP daha fazla saldıracak

Medya Eleştirmeni Ragıp Duran ile, 1 Kasım'daki seçimlerin ardından ana-akım medyanın mevcut ve olası yayın çizgisini konuştuk...
4 Kasım 2015 Çarşamba 12:37
HABER MERKEZİ - ALİ BARIŞ KURT
Medya Eleştirmeni Duran, 1 Kasım'ın ardından ana-akım ve özellikle Hürriyet'in boyun eğdiği tespitinde bulundu. Duran'a göre; yeni dönemde Kürt düşmanlığı ve HDP'yi kriminalize etme çabaları sürecek. Duran, HDP baraj altında bırakılamadığı için daha saldırgan bir AKP'nin ortaya çıkacağına vurgu yaptı.
Ana-akım medya, yayın çizgisini AKP hükümetinin 'seçim başarısı'na göre mi uyarlıyor? Şimdiye kadar AKP'ye 'muhalefet' adına HDP'yi çok da karşısına almak istemeyen medya, seçim sonuçlarını fırsat bilerek kaldığı yerden Kürt düşmanlığına devam mı edecek?
Medya Eleştirmeni Ragıp Duran ile, 1 Kasım'daki seçimlerin ardından ana-akım medyanın mevcut ve olası yayın çizgisini konuştuk...
'AKP'NİN MEDYAYA TUTUMU, İLK YILLARINDA ORTAYA ÇIKMIŞTI'
1 Kasım Genel Seçimleri'nden sonra ana-akım medyanın ve bilhassa Hürriyet'in haberleri, manşetleri teslimiyet bayrağını çektiklerine dair ipucu veriyor mu?
Veriyor. Hürriyet'in yapısı ve tarihine bakmak lazım. Çok şaşırtıcı değil çünkü Aydın Doğan'ın, Cumhuriyet'ten Leyla Tavşanoğlu'na verdiği röportajda, 'devletin gazetesiyiz' şeklinde açıklaması olmuştu. Üstelik Türkiye'de siyasi iktidarlar, özellikle son iktidar, daha 2002'de iş başına gelir gelmez en önemli operasyonlarından biri, Cem Uzan'ın Star Grubu'na dönüktü. Bir gecede 201 şirkete el koydular; yasa dışı ve meşruiyet dışıydı. Hatırlayalım; Cem Uzan Genç Parti adı altında popülist, faşist, milliyetçi parti kurup çok kısa sürede, 46 günlük kampanyada şarkılar, türküler, sandviç, döner-ekmek dağıtarak barajın altında kalsa bile önemli oy oranına çıkmıştı. Kampanya, AKP'ye karşı olarak dizayn edilmişti. AKP de iktidara gelir gelmez bir operasyona girişti. Bu operasyon aslında AKP'nin medyaya karşı tutumuydu. Uzan'ın şirketlerine el koymanın altında çok önemli mesaj vardı; 'bana karşı çıkma seni mahvederim' diyordu.
Aydın Doğan'a, sermayesinin üç misli vergi cezası verildi. Boyun eğdirmek için, iktidarı güçlendikçe baskısını artırdı. Hürriyet de biliyor bunu. Zaten Hürriyet'ten hiçbir zaman demokrasiden, halktan, özgürlüklerden yana tutum beklemek doğru olmaz. Zaman zaman, son dönemde kıymetli meslektaşlarımız bu gazeteyi yönetti; Sedat Ergin'den bahsediyoruz.
'BOYUN EĞDİLER'
Teslimiyetlerini nasıl formüle ediyorlar?
Bugün artık, 1 Kasım'dan sonraki yayınlarını izlediğimizde şunu söylüyorlar: 'Evet, hükümet ve devlet bir olmuştur; artık AKP devleti vardır, güçlüdür; geniş kitle desteği vardır; bizim bunlara karşı koyacak gücümüz yoktur ve en iyisi işimize devam edebilmek, bunların dümen suyuna gidelim...' Daha seçim akşamı Ertuğrul Özkök'ün söyledikleri vardır, sonra kaleme de aldı; 'fabrika ayarlarına geri dönüyorum' dedi. Bir gazeteci böyle şeyleri yazamaz ama 'eşim pilatese gitti, demek ki hayat devam ediyor' dedi. Entelektüel seviyenin ne olduğunu, Tansu Hanım'ın pilatese gitmesiyle yorumluyor. Bunun altında bir boyun eğmişlik var. Hürriyet AKP'nin, beklenmedik bir oy oranına kavuştuğu zaman direnmeyi, karşı çıkmayı bıraktı.
Her şeyin son derece iyi gittiği; siyaset, ekonominin yolunda olduğu; trenlerin, uçakların saatinde kalktığı; vatandaşların her hakkını kullanabildiği yerde gazeteciliğe yer yoktur. Gazetecilik, aksayan şeyleri gösterir. Ama benim sözünü ettiğim toplumda her şey propagandadır. Devletin baskısı karşısında gazetecilikten vazgeçip uygun yayın politikası yapmak, gazetecilikten istifa etmek anlamına gelir.
Hürriyet, '1 Kasım'dan sonraya bakmak' başlıklı başyazısında, Davutoğlu'nun seçim sonrası yaptığı"Türkiye’yi her türlü kutuplaşmadan, her türlü çatışmadan, her türlü gerilimden çıkaracağız" açıklamasını baz almış. Bunu 'önemli bir çıkış' saymış. Sizce, içinden gelmeyerek mi böyle bir bağlantıkurmuş?
Geçmişe bakınca, güzel balkon konuşmalar var. Ama konuşma bitince, tam aksi şeyler başlıyor. Nokta'nın hiçbir hukuki sorumluluğu olmayan genel yayın yönetmeni tutuklanıyor. Üç gün önce televizyon istasyonunu, gazeteyi kayyum ile kapatıyorlar. Medya özgürlüğü açısından iktidarın kafasındaki anlayış, tam da demokratik olmayan ülkelerdeki anlayıştır. Somut ifadesi şöyle anlatılır: Bu ülkede tek bir gazete çıkar; genel yayın yönetmeni devlet başkanıdır, yazıişleri müdürü başbakandır haber müdürü de istihbarat bakanıdır. Bu insanların kafasındaki gazetecilik budur. 'Bizim icraatlarımızı halka duyurmak için gazete çıkarın' derler. Tek parti döneminde de, Mustafa Kemal döneminde de gazetecilik, büyük ölçüde böyle yapıldı. Birtakım namuslu gazetecilerin çabasıyla bir parça da olsa muhalefet vardı; tabii çok partili döneme geçince bu biraz daha arttı. Ama bugünkü AKP devletinin gazetecilik anlayışı; ya benden yanasın ya da paralelsin, hainsin, teröristsin şeklinde...
'DÖRDÜNCÜ HEDEFE ULAŞILAMADIĞI İÇİN...'
Yeni dönemde, hem ana-akım medya hem de hükümetin HDP'yi kriminalize etme uğraşı sürecek mi?
Maalesef onun işaretlari var. Erdoğan ya da AKP, Saray'ın; seçim öncesi, 1 Kasım seçim öncesi saptadığı dört tane hedef varsa üçüne ulaştı. Yani MHP'den mümkün olduğu kadar oy almak, HDP'den oy almak ve Gülen Cemaati'ni olduğu gibi sindirmekti. Bir amacı daha vardı; HDP'yi baraj altında bırakmak. Saptadığı dört hedeften birine ulaşamadı. O ulaşamadığı hedef şu bakımdan önemli; demokrasiye azıcık ihtiyaç duyanlar bile HDP'ye yatıp kalkıp dua etsinler. HDP'nin baraj altında kaldığı yerde Hürriyet de kalmazdı. Başkanlık sistemine otomatik olarak geçilirdi. Böyle bir gerçeği saklama nedeniyle ve hala bu hedefe ulaşmak için HDP'yi kriminalize etme ve PKK ile organik bağ içinde gösterme çabası var.
Seçim akşamı televizyonlardaki tartışmalarda açığa çıktı; rakamsal olarak bakınca, açık ve net şekilde MHP'den AKP'ye giden oylar seçimin sonucunu belirledi. Siyasi tahlil böyle yapılmaz ama MHP yüzde 13 ve üzerinde oy alsaydı, AKP hükümet kurmaya erişemeyecekti. Bugün Cumhuriyet'tekiler de yazmış; HDP'nin, Kürt siyasetinin AKP'ye hizmet ettiğini. Kürt düşmanlığını böyle sürdürüyorlar. Gerek devlet gerek sol görünümlü bazı kesimlerde zaten Kürt düşmanlığı hiç bitmedi. AKP'nin başarısının altındaki nedenleri bu şekilde açıklamaya çalışıyorlar ama rakamlar onun doğru olmadığını gösteriyor. HDP, AKP'nin önündeki en büyük engeldir. Bu yüzden HDP'yi zayıflatmak ve diğer muhalefetlerle arasını açmak için kriminalize etmeye çalışacaklar. HDP halen AKP açısından tehlike arz ediyor.
'BUNLAR AKP'NİN BAŞINA GELSEYDİ, DÜNYAYI BAŞIMIZA YIKARLARDI!'
TRT'nin 7 Haziran-1 Kasım seçimlerindeki rolü tartışıldı, tartışılıyor. HDP de YSK'ye televizyonun hükümet yanlısı yayınlarına ilişkin bir başvuruda bulundu. Halihazırda TRT, bu eleştirileri hak ediyor mu?
Sadece en uç örneği TRT olduğu için sürekli gündeme geliyor. Hangi partiye, lidere yer verdiğine bakınca, rahatsız edici oranlar görüyoruz. Bu bakımdan, kararsız, sıradan yurttaşların mukayese yapmasına engel olabilecek bir medya egemenliği kurdular. TRT bu egemenliğin koçbaşı olarak görev aldı. Teknoloji olarak en zengin, geniş ağa sahip. Çok fazla sayıda; Arapça, Türkçe, Kürtçe yayınları var. Güçlü bir televizyon kanalı. O kanalda tek yanlı bir ajitasyona, propagandaya yer verilip muhalefete yer verilmezse sıradan, kararsız seçmen üzerinde etkili olunur. Buna ilişkin akademik araştırmalar vardır.
1 Kasım akşamı Eşbaşkan Selahattin Demirtaş, 'bu seçim özgür, adil, eşit olmamıştır' diye doğru bir tespit yaptı. Çünkü 500'e yakın yerel yöneticisi, partilisi gözaltına alındı, tutuklandı; yüzden fazla parti binası yakıldı, yıkıldı. Bunların AKP'nin başına geldiğini düşünsenize! Dünyayı başımıza yıkarlardı! AKP'nin 500 tane çalışanı gözaltına alınsa, 150 tane binası yıkılsa; dünyayı başımıza yıkarlardı!
Kürtçe yayın da yapılsa, 'Kürt kardeşlerimiz' de dense, bunlar ideolojik propagandadır. Kürtler kardeşlik değil, eşitlik istiyor.
'AKP DAHA ŞIMARIK VE SALDIRGAN OLACAK'
Bundan sonra ne olacak? AKP, 'yüzde elli oy aldım' diyerek demokratik bir kültür mü edinir; yoksa 'başarısı', saldırıları mı tetikler?
AKP'nin, yüksek oy alınca ilk günkü aşk gibi AB reformlarına dönüş şeklinde birtakım vaatleri vardı. Benim gözüme çarpan, özellikle liberal kanatta böyle yorumlar vardı. İşte, 'bunlar ders aldılar, 10 puan kaybedip geri aldılar' şeklinde. Artık 2002'deki gibi, nispeten daha yumuşak bir yönetim tarzı izleyeceklerine dair yorumlar vardı. Buna katılmıyorum. Son günlerde yaşanan sivil infazlar, baskılar da bunu gösteriyor. Zaten AKP'nin yöneticileri de 'intikamcı davranmayacağız' derken, aslında intikamcı davranacağının mesajını veriyor. Bunu söylemeleri bile ne kadar olumsuz mecrada olduklarını gösteriyor.
Endişeliyim. Daha yumuşak AKP yerine, şımarıklıkla saldırgan bir AKP'nin olacağını düşünüyorum. Savcılara yurt dışına çıkma yasağı getiriyorlar; hukuk tarihinde çok görülmemiştir. Bunun mekanizmaları vardır, suç işlemişse HSYK uğraşır, en fazla görevden alınır. Hakimler, savcılar hapse atıldı, bir kısmı yurt dışına kaçtı. Olayları Kürt meselesi bağlamında ele aldığımızda, Türkiye'de hukuk kalmadığı için, tek parti egemenliği ve bu egemenliği sağlamlaştırma politikası var. Hem medya hem de günlük yaşamda padişahlık, totaliterlik zihniyeti söz konusu.
'MESLEĞİMİZİ YAPABİLSEK AKP İKTİDR OLAMAZDI'
Böyle dönemlerde, gazetecilere ayrıca düşen bir görev var mı?
Bütün siyasi, ideolojik kaygıları, motivasyonları bir yana bırakıp profesyonelce düşünmek lazım. Gazeteciler gazetecilik yapmalı. Propagandacılık, reklamcılık yapıldığında olmuyor. Gazeteciler olarak, mesleğin yükümlülükleri yerine getirmeliyiz. Bunu yapmamızı engelleyenlere topluca, örgütlü şekilde yurt içi ve yurt dışında karşı çıkabilirsek; siyasi iktidar ve devlet hakkındaki çelişkileri çok daha geniş yurttaş sayısına ulaştırabiliriz. Memlekette olan bitenlerin, genel doğrulara uygun olup olmadığını kontrol etmeliyiz. Mesleğimizi yapabilsek AKP iktidar olamazdı. Onlar da bildiği için, eskiden Kürt meslektaşlarımızı öldürdüler, şimdi de topyekun gazete satın alarak ya da oradaki arkadaşlarımızı işsiz bırakarak saldırıya geçiyorlar. Bunlar, geçmişte çok çeşitli ülkelerde denenmiş ama ben başarılı örneğini hatırlamıyorum. Baskının olduğu yerde direniş kendiliğinden gelişir. Biraz zor olacak, kanlı oluyor ama adaletin, demokrasinin, özgürlüğün, hukukun galip gelmesi için elimizden geleni yapmalıyız.


http://anfturkce.net/guncel/duran-ana-akim-medya-teslim-oluyor-akp-daha-fazla-saldiracak