20 Kasım 2014 Perşembe

‘Kürd düşmanlığı egemen medyanın motivasyonlarından biri


    
Çimen Gümüş 

BasNews / İstanbul - Çözüm Süreci, Kobanê, Rojava’daki gelişmeler ve Duhok’ta yapılan toplantı sonrası Kürd birliği arayışları, IŞİD ve Türk Medyasının Çözüm Süreci’ndeki duruşu konularını değerlendiren Gazeteci Yazar Ragıp Duran Bashaber Gazete’nin sorularını yanıtladı.

-Çözüm sürecinde Türkiye nerede? Bu süreç neden bu kadar ağır işliyor? 

Pek iyi bir yerde değil. Başladığı andan itibaren iki  temel mesele vardı. Bu iki temel mesele hala çözülebilmiş değil. İki taraf var: Türk devleti ve Kürd hareketi. Müzakerenin olumlu sonuç verebilmesi için tarafların koşullarının eşit olması lazım. Bu eşitlik sağlanmadı. Bir taraf elleri kelepçeli, hükümlü, öbür taraf ise her türlü olanağa sahip, istediğini açıklıyor ve istemediğini açıklamıyor. Burada bir eşitlikten söz edilemez aksine bir eşitsizlik durumu var. 

İkincisi ise iki yıl önce başlayan bu Süreçte, Türk devletinin samimi ve ciddi olmadığı çok fazla ön plana çıktı. Çok kesin ve açık bir şekilde taraflardan biri, içtenlikten yoksun olunca Sürecin doğru dürüst ilerlemesi mümkün değil. Buna örnek olarak Paris’te üç Kürd kadın öldürüldüğünde devletin buna karşı tutumu ciddi ve samimi değildi. Bu cinayetlerin kimin tarafından işlendiği konusunda en yetkili makam devlettir ve bu konuda hiçbir şey yapmadı. Keza Oslo meselesi üzerine de gitmedi devlet. Şimdiye kadar tarafların eşitliği için son olarak sekreterya konusu gündeme geldi mesela, o konuda yapılan açıklamalarda da bir ciddiyet ve samimiyet göremiyoruz. Yine en basit örnek olarak, bir yandan barış için bir Süreç yürütüyorsunuz, bir yandan da ’IŞİD eşittir PKK’ diyorsunuz. Burada çok büyük bir çelişki var. Bu iki tutumdan birinden vazgeçmek zorundasınız. Yani ya görüşme yapmayın ya da ’PKK eşittir IŞİD’ demeyin. Bülent Arınç, son yaptığı açıklamada, ‘Biz mecbur ve mahkum değiliz’ dedi. Bu açıklama son iki yıl için, ‘Biz ciddi ve samimi değiliz’ anlamına gelirMüzakere, süreç ve barış  ilke olarak çok olumlu şeylerdir. Ama bu işin böyle yapılmayacağı, yapılamayacağı, özellikle de devlet tarafının bu işi barış, demokrasi ve özgürlük için değil de, kısa vadeli seçim çıkarları, iktidar çıkarları için yaptığı çok daha açık bir şekilde ortaya çıktı. 

‘Toplum bilgilendirilmeden bu meselenin çözümü imkansız’ 

-Bütün bu görüşmeler, toplantılar, kapalı kapılar ardında konuşulanlar, neden Ankara’nın siyasi dehlizlerinden çıkıp toplumun dahil olacağı toplumsal bir gündem haline gelmiyor. Peki nasıl bu hale gelebilir. Toplum bunun neresinde yer alıyor. Toplumun ikna edilmesi gerekmiyor mu? Kapalı kapılar ardında konuşulanlarla ilgili toplum neden bilgilendirilmiyor? 

Bu konuda uluslararası yeteri kadar deneyim var. Dünya literatürü ve tecrübesi zengin. Evet bu sorun siyasi olmasının yanısıra, toplumsal bir mesele olduğu için, toplum bilgilendirilmeden, ikna edilmeden bu meselenin çözülmesi zor veya imkansız. Tabi ki ilk başlarda karşılıklı güven ortamını yaratmak için her iki tarafın üst düzey yetkililerinin kapalı toplantılar yapması  normal olabilir. Belirli bir güven ortamı doğana kadar bazı şeyler toplumun bütün kesimleri ile paylaşılmayabilir, ama sonradan paylaşılmalıdır. Artık gizli saklı bir şey yok ya da olmaması lazım. O aşamaya geldik. Ama burada devletin ciddiyet ve samimiyet eksikliği nedeniyle hala bu aşamaya tam olarak geçilemedi. 

Toplum içerisinde içinde kaçınılmaz olarak medyanın ama esas olarak da siyasilerin önemli bir rolü var. Siz bir yandan Kürdlere terörist diyorsunuz, bir yandan da Barış Süreci yürütüyoruz diyorsunuz.  Gerçi devlet ‘Milli Birlik Beraberlik Kardeşlik Projesi gibi şatafatlı deyimler kullanıyor ama ne derlerse desinler… Kürdler silahların susmasını, barış, demokrasi ve özgürlük istiyor. Türk devletinin çözümden anladığı ise Kürd muhalefetinin çözülmesidir. Çünkü, Türkiye’de çeşitli katmanları ile beraber ciddi bir muhalefet hareketi yürüten, üstelik hem Ortadoğu, hem de uluslararası çapta etkinliği olan bir Kürd hareketi var. Türkiye’deki siyasi iktidar bundan rahatsız, o bakımdan bunu çözmek için belirli bir takım girişimlerde bulunuyor ama pek de başarılı olamadı şimdiye kadar. 

‘Çözüm süreci ile ilgili temel mesele Türk devletinin Kürdler ile barışmasıdır’ 

-Rojava’daki gelişmeler ve Duhok’ta yapılan toplantılar, Kürd ulusal birliği arayışları Çözüm Süreci’ni nasıl ektiler? 

Çok doğrudan etkiliyor. Her ne kadar Erdoğan, ‘Kobanê ile Türkiye’nin ne alakası var?’ demişse de, daha sonra bu söylediğini ertesi gün tekzip etmek durumunda kaldı. Çözüm Süreci aslında sadece basit bir şekilde Türkiye’de en azından 1925’ten beri süren Kürd meselesi ile sınırlı değil. Esası bu ama, bununla sınırlı değil. Kürt meselesinin çözümü, Türkiye’nin en önemli mesele ve meselelerinin çözümüdür. Bunlar demokrasi, bağımsızlık, özgürlük, tek tek bireylerin ya da kolektif grupların kimlik hakları, hukukun üstünlüğü gibi önemli sorunlar. Meseleyi sadece iki taraf arasında neredeyse bir ticari anlaşma gibi görürseniz, Kobanê ile Süreç arasındaki ilişkiyi tabi ki göremezsiniz. Çünkü Çözüm Süreci ile ilgili temel mesele Türk devletinin ve zihniyetinin Kürdlerle barışması, Kürd kimliğinin de Türkiye’nin ayrılmaz bir parçası olarak görmesi. Ve tabi ki bunun yasal hatta Anayasal düzeyde kayda geçmesi ve kabulüdür. 

Eğer kendi ülkenizin vatandaşlarına farklı bir milliyet, etnik gruptan da olsa, eşit yurttaş olarak görme refleksinden uzaksanız, o zaman ‘PKK eşittir IŞİD’ de dersiniz  ‘IŞİD çok iyidir’ de diyebilirsiniz. Bunların ikisi birbirine sıkıca bağlı. Böyle kardeşlik olmaz. Kardeşlik söz ile olmaz. Kardeşlik sizin sınırınızdaki insanların şehri işgale uğradığında onlara yardım ile olur. İşgale uğrayan ile işgalcileri aynı kefeye koymak ile olmaz. 6-7 Ekim’de Kürdlerin ortaya koyduğu tepki, biraz da bu samimiyetsizliğe ve ‘Kobanê bizi ilgilendirmez’ gibi saçmalıklar söyleyen bir yönetime karşı duyulan bir tepki. Bu tepkiler son derece doğal. Bu anlamsızlığa ilişkin çok güzel bir cevap vardı: Türkiye’nin Kobanê ile ilişkisi yok ama Somali ile var. Gidip oradaki insanlara yardım ediyorsunuz ama yanı başınızdaki insanlara etmiyorsunuz. Bunun tek bir açıklaması var o da Kürd düşmanlığıdır. 

‘İktidar çuvalladığında medya da çuvallıyor’ 

-Medya Çözüm Süreci ile ilgili misyonunu yerine getiriyor mu? Eğer yerine getirmiyorsa bunun nedenleri nelerdir? Yine medyanın diline ilişkin Çözüm Süreci bağlamında bir değişiklik var mı? Çözüm Süreci kapsamında medyaya yönelik bir yönlendirme sansür ya da baskı var mı? 

Bu konuda önce egemen medyayı değerlendirmek gerekiyor. Türkiye’deki egemen medyayı, yandaş medya olarak nitelemek lazım. Çünkü medya mülkiyetine baktığımızda, iktidarla somut organik ilişkileri çok net bir şekilde ortaya çıkıyor. Bu yandaş medyanın kendine has bağımsız, özgür bir genel yayın politikası yok. Bunlar tamamen iktidarın görüşleri, siyaseti ve ideolojik tercihleri doğrultusunda yayın yapıyor. Bunu nereden anlıyoruz. İktidar çuvalladığı zaman medya da çuvallıyor. Oysaki medyanın bağımsız ve ayrı bir kurum olması lazım. İktidar veya muhalefet çuvallayabilir. Ama sizin kendi bağımsız bir yayın politikanız yoksa, Başbakan veya Cumhurbaşkanının ağzından çıkanları tekrar etmek ve onları formüle etmekle sınırlıysa işiniz, bu yaptığınız gazetecilik değildir. Bunlar gazetecilik yapmıyor. Esas olarak ajitasyon ve propaganda yapıyor. Dolayısıyla çözümle ilgili olarak medyaya bakmak için, önce devletin, hükümetin politikalarına bakmak lazım. O politikalar ne kadar tutarlıysa, medyadaki yansıması da o kadar yanlış  olabiliyor. 

Medyanın özellikle Türk okuruna Kürd gerçeğini ve Çözüm Sürecini anlatmakta önemli bir misyon üstlenmesi gerekirdi. Böyle bir misyon üstlendiğini göremiyoruz. Çünkü devletin, toplumla birlikte bu meseleyi tartışma ve çözme yaklaşımı olmadığı için, medyada yine kapalı kapılar ardındaki görüşmelerin, kapalı kapılar ardında olduğunu yazmakla sınırlı kaldı işlevi. Oysaki medyanın devletten bağımsız olarak bu meselenin toplumsal, tarihi, coğrafi ve ekonomik boyutunu, yine Irak Kürdistan’ı, İran Kürdistan’ı ve Rojava ile ilişkilerini açabilecek, Türkiye’de Kürd kimliğinin geçmişini ve bugününü anlatabilecek yayınlar yapması beklenirdi. Öyle bir şey olsaydı toplum da katılırdı. Çünkü toplum, ancak bilgi sahibi olursa katılabilir. Türk devletinde ve Türk toplumunun önemli bir kesiminde bilgi yok, dogmalar var, Kürt düşmanlığı var. 

‘Türkiye’de medya devletin vicdansızlığını yansıtıyor’ 

-Bu biraz da vicdani bir problem değil mi? Medyanın toplumun vicdanını da yansıtması gerekmiyor mu? 

Haklısınız, teorik olarak öyle. Ama Türkiye’de doğru teoriler pek rağbet görmez. Türkiye’deki medya, devletin vicdansızlığını yansıtıyor. Herhangi bir ülkede, yani demokratik bir hukuk devletinde, medyanın toplumun vicdanını yansıtması gerekir. Bazı ülkelerde de hakikaten az da olsa yansıtır. Demokrasisi, medya okuryazarlığı, hukuk devleti sağlam olan ülkelerde böyle olur. Türkiye’deki medya mülkiyeti, bütün radyo, televizyon, gazete, İnternet sitelerinin neredeyse yüzde 80’ninin siyasi iktidarla organik ilişkisi olduğunu gösteriyor. Siyasi iktidardan ihale alan bir takım sinai, ticari ya da mali kuruluşlar medya patronu. Cumhurbaşkanının yakınları, aile bireyleri medya patronu. Kendisi bizzat bir şekilde medya patronu olmasa da, ideolojik olarak var. Böyle bir ortamda ne yazık ki parayı veren düdüğü çalar. Medya toplumun değil o medyanın mülkiyetine sahip olan kişilerin, kurumların vicdanını yani vicdansızlığını yansıtıyor. 

İflas eden politikalarının sonucu Kürdleri ve HDP’yi hedef aldılar 

-Medyanın, Kürdlerin Çözüm Süreci’ndeki aktörlerine dair yaklaşımını nasıl buluyorsunuz? 

Türkiye de özel olarak iktidarın yönlendirdiği yandaş medya, başta HDP olmak üzere bütün Kürd siyasilerine karşı bir linç kampanyası açmış durumda. Bilhassa 6-7 ekim gösterilerinden sonra KCK-PKK-HDP’e ye dönük bir saldırı var. Burada siyasi kimlikten çok, ‘Kürdler memleketi bölüyor’, ‘Kürdler memleketi kaosa götürüyor’ şeklinde bir yaklaşım var. Demirtaş hedef gösteriliyor. Baktığımızda ortada yürümeyen, çıkmaza giren bir Çözüm Süreci var. Türkiye’nin olağanüstü başarısız dış politikası var. Türkiye’de Başbakan, Dışişleri Bakanı veya Cumhurbaşkanının söylediği, en fazla 6 saat sonra Amerikan Dışişleri Bakanlığı tarafından tekzip ediliyor. Bu, sadece görüş farklılığından kaynaklanmıyor, bu, gerçeklerle ilişkiden kaynaklanıyor. Türk dış politikasının bölge gerçekleriyle ilişkisi negatiftir. Şu anda hükümet olağanüstü bir yenilgi, gerileme ve çelişki dönemi yaşıyor. Kobanê ile ilgili olarak Ortadoğu politikasının tamamen çökmesi ve iflas etmesi ile ilgili. ‘Bizim müttefiğimiz bizim terörist dediğimiz gruplara silah yardımı yapıyor’ şokunu henüz atlamadı devlet. Süreç konusunda da, Sürecin sonuna gelindiğine dair birtakım işaretler var. Arınç en son ‘Mahkum değiliz, mecbur değiliz’ dedi ama hemen arkasından ‘Biz bitirmeyiz’ dedi. Buradaki ‘Biz bitirmeyiz’ cümlesi, bütün linç kampanyalarını açıklıyor. 

Erdoğan, Davutoğlu Ortadoğu ve Kürtler konusunda ne öngörmüşse hepsi çöktü, iflas etti. Yürümeyen şeyler var. Bunlar Kobanê politikası, Ortadoğu politikası ve Çözüm Süreci’ne ilişkin tutumlar. Bir şey iyi gitmediği zaman, bunun bir sorumlusu olması gerekir. Bu sorumlu bizzat siyasi iktidardır. Ama bizdeki siyasi iktidar, olgun, aklı başında bir siyasi iktidar olmadığı için, hiçbir zaman özeleştiri yapmaz. Kendi hatasını kabul etmez, açıklamaz. Dürüst değildir yani. Sözü dolandırır, gündemi değiştirmeye çalışır. Mutlaka bir sorumlu bulmaları gerekir. Sorumlu olarak da Kürdleri ve HDP’yi gösteriyorlar. Sıkıştılar, bu bakımdan böylesine bunalımlı dönemlerde bunalımdan çıkmak, sorumluluğu bir başkasına atarak bir hedef tahtası bulmak gerekirdi. Türkiye’deki milliyetçiliği de kullanarak başarısızlığın, çözümsüzlüğün, iflasın sorumlusu olarak HDP’yi ve Kürdleri gösterip, medyanın da desteği ile linç kampanyasını gerçekleştirmeye çalıştılar. 

‘Demokratik bir ülkede olsa yasaklanacak yayınlar okuduk’ 

IŞİD’in medyayı kullanma biçimi ve Türk medyasının IŞİD’i ele alma, görme ve değerlendirme biçimini nasıl buluyorsunuz? 

Medya ile ilgilenen biri olarak şimdiye kadar, IŞİD’de herhangi olağanüstü önemli bir medya kullanımı görmedim . Sosyal medyayı iyi kullandıkları yönünde bazı efsaneler var. Ama Türk medyasının IŞİD’i görme biçimi konusunda, egemen medyaya ve sosyal medyaya baktığımız zaman vahim değerlendirmelerle karşılaştık. Fikir özgürlüğü dediğimiz şey şiddeti savunmak değildir. Yani şiddet ve başta ırkçılık olmak üzere her türlü ayrımcılık dışında kalan görüşler için fikir özgürlüğü söz konusudur. IŞİD’i övmek fikir özgürlüğü değildir, çünkü şiddet bir fikir değildir. 

AKP milletvekilleri ve Türkiye’de kendisini solcu olarak tanıtan bazı yayınlar, IŞİD ve PKK konusunda aynı sözcükleri kullandılar. IŞİD konusunda medyada çok ilginç bir koalisyon çıktı ortaya. O da ‘Dinsizin hakkından imansız gelir’ anlayışı. Bunun kaynağı ise Erdoğan.’ IŞİD eşittir PKK’ derken çok da kendi içinden geçeni ve uygulamalarına uygun olan anlayışı yansıtmıyordu Erdoğan. Her ne kadar ‘PKK eşittir IŞİD’ diyorsa o aslında  ‘IŞİD daha iyidir, PKK  kötüdür’ demeye getiriyor. Erdoğan IŞİD’i PKK’yi tasfiye edeceği bir araç olarak görüyordu. Bu yüzden Türk egemen medyasında, AKP milletvekillerinde de Türk solunun bir kısmında da  PKK’ye karşı IŞİD, ‘evet ikisi de kötü olabilir, ama PKK çok büyük beladır. Onun için biz ikisini de sevmiyoruz. Ama birisini bir parça sevmemiz gerekirse, o da IŞİD’tir’ anlamına gelebilecek yayınlar yapıldı. Sosyal medyada yapıldı, büyük gazetelerde de yansıdı. Bu yayınların özünde Kürd düşmanlığı, PKK karşıtlığı var . Irkçılık var, nefret söylemi var, suç var, ama galiba  farkında bile değiller. 

Türk egemen medyasında Zaman, Yeni Şafak, Aydınlık, Oda TV, Akit… bu saydığım yayınlar, normal şartlarda çok farklı siyasi görüşteler,  genel yayın politikaları çok farklı. Buna rağmen  Kürd meselesinde ilginç bir koalisyon oluşturdular. Kendi aralarındaki muhalefeti, karşıtlıkları, zıtlıkları bir kenara koyup, PKK’ye ve Kürdlere karşı birleştiler. Yanlarına da IŞİD’i aldılar. Bu saydığım gazetelerdeki Kobanê, PKK ve IŞİD ile ilgili herhangi bir haberi ya da yorumu alın,  bir başkasına koyun, fark edemezsiniz. Üç aşağı beş yukarı hepsi aynı yaklaşım içinde bu konuyu ele aldılar. Bu kesim, bu yayınlar tamamen ‘Bizi bu PKK belasından kurtarsa kurtarsa IŞİD kurtarır’ yaklaşımı içerisinde. Çok üzücü  ve vahim bir durum. Kürd düşmanlığı bu kesimleri IŞİD’in müttefiki haline getirdi. Demokratik bir ülkede olsa yasaklanacak yayınlar okuduk. 

‘Kürd düşmanlığı egemen medyanın motivasyonlarından biri’ 

-Şeffaf olmayan Çözüm süreci’nin yansıyan bilinen ve topluma benimsetilmek istenen boyutları daha çok medya üzerinden tartışılıyor. Ancak hakim medyanın daha çok devletin hassasiyetlerini öne çıkarıp tartıştığı ve Çözüm Süreci diye Kürd hareketini nispeten kriminal boyutlu bir kalkışmanın sonlandırılması olarak tanımlama eğiliminde olduğu yine bunun Kürd toplumunda ciddi bir tepki gördüğü anlaşılıyor. Sizce medyanın bu rolü geleneksel devlet basını olma dışında bir saikle açıklanabilinir mi? 

Büyük bir ihtimalle açıklanabilir. Çünkü her türlü medya yayın faaliyeti çok farklı faktörlerin etkisi ve motivasyonu ile yapılıyor. Buradaki amaç esas olarak Kürd dünyasını siyasi iktidarın bir parçası ve ona boyun eğen, karşı çıkmayan, muhalefet etmeyen bir güç haline dönüştürmek. Çözüm sürecinden AKP ve Erdoğan’ın beklentisi budur. Kaçınılmaz olarak Kürdler bir takım somut haklar talep ettiği ve AKP’ye boyun eğmeyi kabul etmediği için tabi ki böyle bir politikadan ve yayından hayal kırıklığına uğruyor. Süreçten bekledikleri hedeflere ulaşmanın yanı sıra Türkiye’deki mevcut Kürd düşmanlığı egemen medyanın da zaman zaman önemli motivasyonlarından biri. Önemli bir iç dürtü, bir refleks… Türkiye’de gerçek anlamda bugünkü kadar Kürd düşmanlığı olmasa, yani toplumda bunun bir karşılığı olmasa, Süreçle ilgili oyalama ve aldatma taktikleri egemen medya tarafından bu kadar kolay bir şekilde yansıtılamazdı. Siyasi iktidar ve egemen medya, Çözüm Süreci’nde Kürdleri eğitmek yani kendisince/aklınca terbiye etmeye çalışıyor. Terbiye etmek aynı zamanda boyun eğdirmek anlamına gelir. Türk devleti yıllardır Kürdleri terbiye etmeye çalıştı ama neyse ki Kürdler terbiye olmadı. Çünkü terbiye edilmiş bir Kürd iyi bir Kürd değildir, aksine Türkleşmiş bir Kürdtür. Bu kesimden bazı eşantiyonları yandaş ekranlarda görüyoruz.  Siyasi iktidar kendi gücünü daha da arttırmak ve Süreçten uysal bir Kürd toplumu yaratmak için,  izlediğim bütün yayınlarda Kürd karşıtlığı ve düşmanlığını yaygın ve meşru hale getirmeye çalışıyor. Son dönemlerde Kürdlere ve PKK’ye yönelik ırkçılık olağanüstü arttı. Kimsenin PKK taraftarı olması şart değil. PKK’ye yönelik her türlü eleştirinin serbest olması lazım. Aynı şekilde PKK’nin de o eleştirilere cevap verecek kadar serbest olması lazım. Ama hiç kimsenin, devletin de, Cumhurbaşkanının da topyekün bir millete, Kürtlere karşı ayrımcı bir dil kullanma, nefret söylemiyle hitap etme hakkı yoktur. 

‘Öcalan’ın doğrudan televizyonlara çıkması moral motivasyon olur’ 

-Öcalan’ın medyayla doğrudan görüşme olanağı da yoğunca tartışılıyor son zamanlarda. Ne olacak Öcalan doğrudan gazete ve televizyonlara çıkarsa? 

Öcalan’ın bizzat medya ile doğrudan temas etmesi bir moral motivasyon olabilir. Bu bir haktır ve Öcalan’ın da temsil ettiği siyasi güç, siyasi önemi itibari ile mutlaka böyle bir hakkı kullanma ihtiyacı da vardır. 99’dan beri kendisi bizzat görüşlerini açıklama fırsatı bulamadı. Hep aracılar vasıtasıyla açıklama fırsatını buldu. Belki bu sefer doğrudan herhangi bir filtre, sansür, ayıklama yapılmadan olduğu gibi söyledikleri aktarılabilirse herkes için, Kürdler, Türk devleti, konuya ilgi duyan insanlar ve gazeteciler için bir değişiklik, bir yenilik olabilir. Ama bundan çok da fazla büyük siyasi beklentiler içinde olmamak lazım. Geçmişte de cezaevlerindeki bazı mahkumlarla TV’lerde söyleşiler yayınlandı.  İktidar çok sıkışırsa araya böyle bir medyatik show’u lütuf gibi gösterebilir. 

‘Müzakerenin içeriği ne ise medyası da öyle olur’ 

-Toplumsal barışların dünya örneklerinde medya nasıl bir rol üstlendi. Birçok ülkede Türkiye ile benzer süreçler yaşandı. Buralarda medyanın rolü nedir ve Türkiye ile nasıl bir benzeşme yapılabilir? 

Benzeşme pek kolay yapılamaz. Çünkü Türkiye çok kendine has bir ülke. Kürt meselesi de diğer sorunlarla kıyaslanınca çok karmaşık, çok aktörlü bir sorun. Son yüzyılda dünyanın 20 ülkesindeki olumsuzlukları toplarsanız ancak, Türkiye ile bir benzeşme yapılabilir. Burası kötü bir ülke, Ece Ayhan’ın dediği gibi ‘kötülük toplumudur’ burası. O açıdan bizler, Türkler ve Kürtler olarak, şansızız. Geleceğe dair çok fazla umudumuz yok. Güney Afrika’da Mandela sayesinde ırkçılığın ortadan kaldırılmasında medyanın da katkıları oldu. İngiltere ve Kuzey İrlanda medyasının İRA-Londra görüşmelerindeki tutumu incelenmeye değer. Bu süreçlerin en önemli iki unsuru, ciddiyet ve samimiyet. Bunlar olduğu zaman kaçınılmaz olarak bu tutum medyaya da yansıyor. Mesela Kuzey İrlanda’dan örnek vermek gerekirse ki, ben o zamanlar Londra’da BBC’de çalışıyordum, yakından izleme olanağım oldu.  Orada hiçbir zaman bizdeki gibi bir Oslo kırılması yaşanmadı. O dönemde gerek İngiliz gerek Kuzey İrlanda medyasında, tabi ki bir dizi farklı görüşler yayınlandı. Ama bu görüşler müzakereyi baltalayacak şekilde değil de müzakereye ağırlığını koymak üzere, ‘Bizim de görüşlerimiz hesaba katılsın’ şeklinde yayınlanmıştı. Farklı siyasi görüşlerin yayınlanması doğal. Ama Türkiye’de Sürece ilke olarak karşı olanlar var. Türkiye’de ilke olarak Kürtlere, yani taraflardan birine karşı olan kesimler var. Dolayısıyla müzakerenin içeriği, yöntemi ne ise, medyası da öyle olur. 

‘Cemaatin Çözüm Sürecinden rahatsız olduğu görülüyor’ 

-AKP-Cemaat ilişkisinde iki tarafında birbirini medya üzerinden Kürt sorunu ile vurmaya çalıştığı görülüyor. Burada bu sözü edilen gazetecilerin, kişilerin kullandığı aracın artık medya olduğu söylenebilir mi?  

Türkiye’de sadece Gülen Cemaati ile AKP arasındaki ilişki değil, maalesef birçok siyasi gelişme medya üzerinden gidiyor. Bunun önemli sebeplerinden biri de, Türkiye toplumunda bu tür ilişkilerin somutlaşıp tezahür edebileceği mekanizmaların, kurumların olmaması. Mesela üniversiteler, bağımsız ve özgür üniversiteler olsa, en başından bu sürecin önemli bir parçasını/boyutunu üniversiteler oluşturabilirdi. Çünkü bilgi ile ilgili bir sorun var. Türkiye’de çok az doğru dürüst sivil toplum kurumu var ve meslek odaları da güçlü değil, bu yüzden birçok siyasi mesele ancak  sözlü, yazılı ve görüntülü medya üzerinden gündeme geliyor, tartışılıyor. Türkiye’de doğru dürüst bir Meclis olsa, işlevlerini hakkıyla yerine getiren  bir Meclis olsa, seçim barajı bu kadar yüksek olmasa,  bütün kesimler kendilerini ifade edebilse, medya bu kadar önemli ve işlevsel olmazdı. 

AKP ile Cemaatin arasında 17 Aralıktan önce ve sonra, değişmeyen tek konu büyük ihtimalle Kürd meselesi. Çünkü cemaat AKP’nin Kürd meselesinde liberal ve yumuşak davrandığını, oysaki ‘Kürdlere bu kadar yüz verilmemesi gerektiği’ görüşünde. Çünkü bölge itibariyle de bakıldığı zaman, cemaat PKK’nin zayıflamasını istiyor. Ve orada, kendilerinin belirli ölçüde bölgesel iktidardaki paylarını güçlendirmek gibi bir amaçları vardı. Bu olmadı. Hem KCK soruşturmaları iflas etti, hem de AKP ile araları bozulunca cemaat ofsayta düştü. Cemaatin kanallarına baktığım zaman Kürd düşmanlığının büyük ölçüde devam ettiğini görüyorum. AKP’ye yakın yayın organlarında ise Kürd düşmanlığı daha ince bir şekilde yer alıyor. Bunların da medya üzerinden yapılması ilginç, cemaat bugün elindeki televizyon ve gazeteler aracılığıyla Kürd politikasını yeşertmeye çalışıyor. Hiçbir zaman açık bir şekilde müzakerelere ve ya Sürece karşı olduğunu yazmamıştır veya söylememiştir ama cemaatin bu konudaki tutumlarına baktığımız zaman açık bir şekilde rahatsız olduğu, ilke olarak sürece karşı olduğunu biliyoruz. 

‘Kürd Medyasında yeteri kadar gazetecilik yapılamıyor’ 

-Kürd Medyasına ne diyorsunuz. Kürd kamuoyunda birçok Kürd gazetecisi özellikle iç ilişkilerde “savaş kışkırtıcısı” olmakla suçlanıyor. Türk meslektaşları gibi özel görev yapıyor gibi bir tablo çiziyor. Hakim medyadan bu denli muzdarip iken kimi Kürd gazetecilerin bu tür roller oynamasını, yani bunu nereye oturtmak lazım? 

Bu konuda iki şey söylemek istiyorum: Kürd basını bugün çeşitli nedenlerle henüz olgunlaşma aşamasına doğru gidiyor. Yani gençlik aşamasında ve çeşitli eksiklikleri var. Bu eksikliklerin önemli nedenlerinden biri, gazetecilik/habercilik anadilde yapılır. Kürdçe çok uzun bir süre Türkiye’de yasak olduğu için Kürdler kendi anadillerinde gazetecilik yapamadı. Yapanlar ya yurt dışından ya da illegal olarak yapıyordu. Gerek dile yönelik gerekse siyasi olarak Kürd varlığına yönelik baskılar nedeniyle Kürd medyası doğru dürüst kendi doğal mecrasında gelişemedi. Böyle bir handikapı var. İkincisi, gazetecilik ve siyaset birbirine çok yakın iki alan olmasına rağmen, her iki mesleğin kendisine has bir takım kuralları var. Ben hem geçmişte hem de bugün Kürd medyasında siyasetçilik ve gazeteciliğin her zaman çok iyi ayrılabildiğine maalesef tanık olamıyorum. Zaman zaman Kürd medyasında gazetecilikten çok siyasetçilik yapılıyor. Yeteri kadar gazetecilik yapılamıyor. Eskiye oranla bu alanda gelişme var ama hala önemli eksiklikler, aksamalar mevcut. 

‘Gazetecilik barış mesleğidir ve ancak barış zamanlarında yapılır’ 

-Özellikle Kürd medyasında taşlar nasıl yerine oturur? 

Her medya organı kaçınılmaz olarak farklı yayın yapan politikalara sahiptir. Her birinin siyasi, ideolojik, toplumsal, ekonomik beslenme yatakları, amaçları farklıdır. Kürdlerin de sağcısı, solcusu, demokratı, muhafazakarı ve milliyetçisi var. Bu son derece doğal. Dört ülkede parçalanmışlık, devletleşememiş bir ulus… Bugünkü durum, yani olumsuzluklar ya da eksiklikler ulus inşası süreci ve devletleşme süreci içerisinde yaşanan sorunlar… Bir tek Kürd medyası olmaz, olamaz ve zaten de olmamalı. Kürd toplumu monolitik bir toplum değil ki medyası da monolitik olsun… Hiçbir toplum monolitik değil zaten. 

Tabi,  hangi gazeteci savaş veya şiddet kışkırtması yapıyorsa,  mesleki olarak vazgeçtim siyasi ve ahlaki olarak da kabul edilebilir bir şey değil. Gazetecilik barış mesleğidir. Biz barış için ve ancak barış zamanlarında gazetecilik yapabiliriz. Savaş çıktığı zaman askerin borusu öter gazetecilerin değil. Evet olabilir, savaş kışkırtan gazeteciler de varsa, mahkum edilmeli, kınanmalı, teşhir edilmeli mutlaka. Farklı görüşlerin bir arada huzur içerisinde, barış içerisinde yaşayabileceği bir demokratik ortam için herhalde en fazla gazetecilerin çalışması gerekir.  (r.s) 
Bas News internet sitesinde yayınlanan söyleşi: 
http://basnews.com/tr/interviews/2014/11/19/kurd-dusmanligi-egemen-medyanin-motivasyonlarindan-biri/

16 Kasım 2014 Pazar

ERDOĞAN MEDYADA MUHALEFET OLUR MU?


Fatih Altaylı’nın Uzun Tatil Hadisesi


* Habertürk yazarı Fatih Altaylı da Erdoğan’ın hışmına uğradı. Altaylı, 3. havalimanı konusundaki bazı çekincelerini yazınca Erdoğan acil operasyon talep etti. Ve talep derhal yerine getirildi. Altaylı neden işinden oldu?


Fatih Altaylı uzun bir tatile çıkmış… Çıkmak zorunda kalmış…
Sebebi ne olursa olsun, bir gazetecinin, bir yazarın iktidar tarafından işinden edilmesi olumsuz bir gelişmedir, sansürdür, düşünce, ifade, basın özgürlüğüne vurulmuş bir darbedir. Mağdurun kim olduğu tayin edici değildir. Karşı çıkılması gereken iktidarın tutumu, baskısıdır. Erdoğan bu konuda zaten ‘Acil operasyon yapılması gerektiğini’ daha önce açıklamış olduğu için, Altaylı’nın tatile çıkmasından kimin sorumlu olduğu açık.

Bir gazeteci ancak yüz kızartıcı bir suç işlediğinde, etik kuralları sistematik olarak çiğnediğinde, yasallığı, meşruluğu çok tartışılır eylemlerde bulunduğunda, suçu mahkemece kesin olarak saptandığında işinden edilmeli… Yoksa iktidarın politikalarını, icraatlarını eleştiren hatta bunları övmeyen her gazeteciyi işinden atarsanız, basında gazeteci kalmaz.
Kaldı mı ki?

Fransa’da, İngiltere’de, Hollanda’da, bizzat yerinde gördüğüm için sadece bu üç ülkenin adını veriyorum, ama daha birçok başka demokratik ülkede, bir gazeteci, bizdeki kadar kolay bir şekilde işinden de atılmaz, işe de alınmaz, zorunlu tatile de çıkarılmaz. Çünkü bu ülkelerde, neyse ki hâlâ sendika var ve sendikanın onayı olmadan bir gazeteciyi ne işten atabilir patronlar, ne de işe alabilir. Oralarda zaten 3.havalimanına hafif eleştirel ya da kuşkulu baktı diye hiçbir gazeteciyi cezalandırmazlar.

Bu meselede bir gariplik daha var: Altaylı, nihayet bir gazetede köşe yazarı. O gazetenin tirajı ve program yaptığı TV kanalı kadar reytingi olan bir şahıs. Karşısındaki ise Cumhurbaşkanı. Neredeyse bütün gazeteler, bütün TV kanalları yayınlıyor her söylediğini. Yani burada  haksız rekabet var. Ama tabi bir Cumhurbaşkanı bir gazeteci ile bu tür bir ilişkiye, (Polemik diyemiyorum) giremez, girmemeli. Çünkü Cumhurbaşkanı, bizdeki gibi ‘astığım astık kestiğim kestik’ olursa, ‘ani ve acil operasyon’ tehdidini de çakarsa, mesele, eşit koşullarda cereyan etmesi gereken, kamuya ilişkin bir tartışma olmaktan çıkar, orman kanununa tabi bir tenakuz haline gelir. Gazetecinin asli görevi iktidarı eleştirmektir. Bizdeki gibi yaltaklanmak, yalakalık yapmak değil!

Altaylı’nın uzun tatile çıkmasının sorumlusu belli ve suçlu. Burası açık. Erdoğan isim vermese de Altaylı’yı ‘hazımsızlıkla’ itham ediyor. Peki Erdoğan’ın ‘ani, acil operasyonlu’ çıkışı, hazımsızlık değilse ‘çok iyi sindirilmiş bir eleştiri’ midir?

Şimdi biraz da mağdurun konumunu irdeleyelim.

Altaylı son yazısında sinik bir ifade ile uzun tatilde nereleri gezmeyi tasarladığını anlatıp, biraz egemenlere biraz da okurlara gıcık atıyor, değil mi? Gerek var mıydı?  Sonra da bu uzun tatilin aslında bir tür işten uzaklaştırma olduğunu açıkça ima ediyor. Habertürk yönetimi bir hoşluk yapmış ve bu tatil yazısını yayınlamış. Türkiye’nin bugünkü koşullarında, yani Erdoğan medyası kriterlerine göre, sansür edilecek bir yazı. Erdoğan’ın pek hoşuna gitmemiştir bu veda mektubu.

Altaylı’nın meslek sicili, bugün maruz kaldığı muameleye müstahak olmasa da, öyle çok parlak bir sicil değil. Asil Nadir dönemine, hatta Hürriyet’ten Sabah’a geçiş dönemine kadar gitmeyeceğim. Apo röportajı kasetlerini MİT’e teslim etmesi ile Eren Keskin’e hakaretlerini de geçtim. Güçsüzlere arslan kesilen Altaylı, güçlüler karşısında süt dökmüş kedi karakterini benimsedi hep. Habertürk’ün yöneticisi iken ‘Alo Fatih’ skandalının aslında bir numaralı olumsuz kahramanıdır kendisi. ‘Bizden daha yandaş gazete var mı?’ cümlesinin yayın hakları, münhasıran olmasa da ilk olarak adına kaydedilmiştir.

Yine de tüm olumsuzluklar, ‘Oh olsun, işte sonunda adamı kapı önüne koyarlar’ demek için yeterli ve gerekli şartlar değil. Altaylı’yı, görüşlerini, kişiliğini benimsemeseniz bile, iktidar emriyle işinden olmasını olumlu karşılayamayız. İlke olarak iktidarın baskısına karşı çıkmalıyız. Altaylı’nın işinden olmasına sevinmek, bizi Erdoğan’ın safına iter. Zaten sosyal medyadaki ilk tepkilere baktığımızda, AKPliler, iktidar yanlıları Altaylı’nın tatile çıkmasından pek memnun görünüyor.

Altaylı’nın uzun tatil hadisesi, mevcut egemen medyada muhalefetin imkansızlığını göstermesi açısından ilginç. Altaylı aslında başına gelecekleri bilseydi bu yazıları yazmazdı. O, kendisini akıllı ve iyi niyetli yandaş sanıp, Erdoğan’ın da kendisini öyle algıladığı yanılgısına düşmüş durumda. Oysa ki Altaylı akıllı ve iyi yandaş değil, Erdoğan’ın da zaten ne akıllı ne de iyi niyetli yandaşa ihtiyacı var. Çünkü yandaşın akıllısı ve iyi niyetlisi olmaz. Erdoğan bunu biliyor, Altaylı bilmiyor.

Mevcut egemen medyada öylesine kesif ve keskin bir kutuplaşma var ki, öyle ‘3. havalimanı çok iyi bir fikir ama arazisi bataklık’ gibi cümleler yazmaya müsait değil. Ya ‘3. havalimanı şahane fikir, engelleyen, en küçük kuşku yaratan vatan hainidir, baksanıza Almanlar bile telaşa kapıldı’ diyeceksiniz, ya da tüm somut bilgi ve bulguları sıraladıktan sonra ‘3. havalimanı doğa katili, yeni bir rant kapısı, gereksiz lüks bir yatırım’ diyeceksiniz. Bu yazdığınızı yayınlayacak medyanın da nerede olduğunu bileceksiniz.

Muhalefet, kedinin tüylerini okşayarak yapılmaz. Öyle her seferinde radikal olmaya da gerek yok. Ama ‘Beyefendi Hazretleri, sizin de belirttiğiniz üzere…’ diye cümleye başlarsan, bunun arkasından muhalefet gelmez. Majestelerinin muhalefeti bile daha açık, net hatta serttir.

Altaylı’nın bilmediği, anlamadığı bir nokta daha var: 3. havalimanı konusunda Birgün, Evrensel ya da Cumhuriyet’te  ve başka mecralarda da çok daha net, sert yazılar çıktı. Muhalefet esas oralardaydı. Ama o yazıların yazarları tatile filan gönderilmedi. Çünkü Erdoğan’ın gücü, bu mecralardaki bağımsızlığa, özgürlüğe sekte vuracak, eleştirileri engelleyecek kadar büyük değil. Egemen medya ise, medya mülkiyeti açısından olsun, ideolojik egemenlik açısından olsun, genel yayın politikaları bağlamında olsun, Erdoğan medyasıdır. Bu nedenle de orada öyle ‘İnşaat iyi gitmiyor, arazı bataklık’ gibi tali de olsa, minimum derecede de olsa, olumsuzluklara yer yoktur. Egemen medyada çalışanlara, bilhassa yönetici ve köşe yazarlarına kayıt dışı ve/veya yasal yoldan yüz binlerce lira maaş neden veriliyor sanıyorsunuz? O yazıların hiç biri hatta toplasanız hepsi beş para etmez. Bu maaşlar o yazarların yazmadıkları yazılar için de veriliyor aslında. Yoksa Çalışlar, Mahçupyan, Bayramoğlu ve diğerleri, 17-25 Aralık yolsuzluğundaki milyonlarca dolardan bihaber mi? İşte o paraların bir kısmı bu yönetici ve yazarların maaşlarına gittiği için tepede bir suçbirliği örgütü kurulmuş durumda. Çalanlar ve bunu bilip de yazmayanlar ve yazmayıp da nemalananlar grubu… O şebekenin hangi üyesi acaba Altaylı’nın tatile çıkması konusunda eli yüzü düzgün, ikna edici, sağlam bir yazı yazabilecek? Yaz bakalım sıkıysa!
Havuz medyasında yüzmek kolaydır da… Bir denize açıl bakalım!

Sonuç olarak hem egemen medyada yönetici ya da yazar olacaksın, bol sıfırlı maaşın olacak, hem de kalkıp boyundan büyük işlere girişip 3.havalimanı konusunda şüphe uyandıran yazılar yazacaksın. Yemezler… Sana verilen o maaşlar, sana verilen o makam, o köşe, o ekran iktidarı eleştiresin diye verilmedi. Haddini bileceksin, iktidar mahallesinde muhalefet yapmayacaksın, alıcısı yoktur… Yaptırımı büyük olur. Şimdiye kadar o egemen medyada kaldın, namus, vicdan, etik, akıl, izan, insaf demedin, bin haksızlığa göz yumdun, yüz cinayete kulağını kapadın… Sonunda seni de oradan gönderdiler.

Baskı ve sansür çarkı dehşet saçar. Ayrıca bazen boomerang etkisi de yapar. Selvi, Alçı, Kekeç ve saz arkadaşları da bir gün gelir…

Fatih Altaylı, geçmiş olsun…

(*) BirGün -Pazar eki, 16 Kasım 2014