14 Haziran 2014 Cumartesi

BİR İNSAN NASIL DEĞİŞİYOR MENFİ…



·       Eskiden orta karar da olsa solcu ve muhaliftiler. Şimdilerde kendilerine liberal diyorlar ama aslında onlar liberal filan değil. Onlar rüşvetçi, hırsız, talancı yönetimi destekliyor. Çünkü oradan nemalanıyorlar, çünkü şahsiyet sorunu var, çünkü….

4 Mayıs 2014 tarihli Radikal 2’de Lund Üniversitesi profesörlerinden Umut Özkırımlı’nın  ‘Zinde devrim bekçileri!’ başlıklı önemli bir yazısı yayınlandı. (http://umutozkirimli.com/wp-content/uploads/2014/05/Radikal-Iki.Zinde-Devrim-Bekcileri.pdf). Özkırımlı bu yazısının sonunda, İrfan Aktan’ın  bir yazısına da gönderme yapıyordu. (http://www.sendika.org/2014/04/yeni-turkiyenin-genc-aydinlari-irfan-aktan-radikal-2/ ). Konu, artık Kral’ın Soytarısına dönüşmüş  şekliyle, siyasi iktidarın medyadaki propagandacıları. Özkırımlı, bu güruhdaki üç tipik örnek üzerinden (Oğur,Eseyan, Altınok) yola çıkıp, bu yazıcıların sadece 3-4 yıl önceki görüşlerinden alıntı yaparak, nispeten demokrat ve muhalif denebilecek bir konumdan yandaşlığa geçtiklerini teşhir ediyor. Türkiye gibi belleği kısa toplumlarda, okurların çoğu, kimin ne zaman ne yazdığını hatırlamadığı ya da bilmediği için, yeni AKPli yazıcıların aslında eskiden sıkı birer AKP karşıtı oldukları bu tür hatırlatmalarla gündeme geliyor. İyi de oluyor… Aslında minimum düzeyde vicdan sahibi olabilseler, bu çelişkileri yayınlandıktan sonra ya sokağa çıkamayacak kadar utanmaları gerek, ki bunun için biraz ar lazım, ya da Özkırımlı’nın yazısına karşı, hiç olmazsa kendilerini savunmak adına bir yanıt vermeleri lazımdı.  Gerçi ne yazabilirlerdi ki? Geç bir özeleştiri fena olmazdı aslında. ‘Ben eskiden solcuydum, AKP’ye karşıydım. Meğerse aldatılmışım’ diye yazarlar mıydı ? Halil Berktay bu konuda onlara yol yordam öğretebilirdi aslında. Onlar şimdi iktidar ya, böyle saldırılara önem vermezler.’Okumadım bile vallahi…’.
Türkiye medyası, son 10 yılda aslında bir dönüşüm laboratuarı olarak çok verimli bir çalışma alanı. Kimyasal bir test sanki: Eski muhalifler nasıl yandaş haline geliyor? Bunun formülü nedir? Mesela Deniz Gezmiş’in arkadaşı olmakla övünen birisi, nasıl oluyor da bugün Erdoğan’ın gizli sözcüsü haline gelebiliyor? İlk akla gelen örnekler arasında, Y.Bulut, O.Çalışlar ile A.Bayramoğlu ve E.Mahçupyan’ı anmamız gerekir.
M.Karaalioğlu, N.Alçı, R.O.Kütahyalı, A.Kekeç ya da S.Yükselir gibi eşantiyonlar  bence pek değerli, önemli ve ilginç değil. Çünkü  adı geçen bu şahsiyetler zaten öyle siyasal tahlil derinliği ya da geniş istihbarat ağı olan acar gazeteciler kategorisine hiçbir zaman girmediler, giremediler. Daha da önemlisi onlar eskiden solcu filan değildiler. Onlara bir ihtimal ‘konjonktürel yandaş’  etiketini takmak mümkün. Çünkü Erdoğan gidince onlar da gidecek. Bu şahsiyetlerin medya dünyasında, gazeteci olarak AKP yanlılığı dışında herhangi bir tiynetleri bulunmuyor. Gerçi Erdoğan gidince, ilgili kurum ve makamlar, bu kişilerden bazılarının gazetecilik faaliyeti ile sağladıkları geliri, satın aldıkları yalı ve diğer apartman dairelerini merak edebilir.
İşte tam da burada, Özkırımlı’nın teşhir ettiği bu fikirsel/siyasal değişimin kaynak, neden ve gerekçelerine bakmak gerekir.
Önce, nispeten dar, yakın çevremde, eski meslekdaş ortamında gözlediğim bir değişim sürecini ana hatlarıyla aktarmak isterim. 80 öncesinde Maocu teşkilatın günlük gazetesinde çalışıyorduk. Türkiye ortalamasına oranla son derece iyi eğitim almış, burjuva kültüründen gelen, dürüst, çalışkan, idealist bir grup gençtik. 80 darbesi bütün Türkiye’yi dağıtırken kaçınılmaz olarak bizim teşkilatı da çökertmişti. Üst ve orta kademe yöneticiler tutuklanıp yargılanırken, teşkilatın geri kalan mensupları olarak, işsizlik, örgütsüzlük, dayanışma yokluğu gibi bir boşluğun içine düşmüştük. Özellikle 1983’den sonra, bizim eski arkadaşlarımızın bir kısmı, kendi yeni konumlarına adeta kılıf hazırlamak için, özeleştiriyi aşacak bir şekilde, Marksizme, solculuğa, muhalifliğe çatmaya başladılar. Dikkat ettim, hatırlıyorum, bu konumdaki kişilerin ezici çoğunluğu geçim derdi sorununu bir şekilde çözmüş insanlardı. Artık onların dayanışmaya, Parti’ye, sola, muhalefete ihtiyaçları da kalmamıştı. Birey birey deyip duruyorlardı. Biz de, eski solcu pratikleri çeşitli açılardan ama esas olarak sol perspektifle eleştirmemize rağmen, bize koyun sürüsü muamelesi yaptılar. Onlar özgürleşmişti biz hala ‘Solun Tutsağı’ idik. Bu deyimi 30 yıllık bir arkadaşımdan ilk duyduğumda irkilmiştim. Neyse… Onlar ayrıldı. Gerçi bizim de teşkilatla organik bir ilişkimiz kalmamıştı ama mesela onlar Özal’ı göklere çıkarıyordu, biz Özal’a karşı idik.  Biz, -biz muğlak bir sözcük, ben ve küçük bir grup arkadaşım- hiç bir zaman iktidara yaklaşmadık. İtirazdan, eleştiriden, muhaliflikten, solculuktan vazgeçmedik. Onlar vazgeçmişti.
Tabi ki mesele sadece, Ümraniye’den Ulus’a taşınmak, İETT otobüslerinden özel arabaya geçmek, eski maaşının belki de 10 mislini kazanmak, hatta üniversite yıllarında tanışıp anlaşarak ve sevişerek evlendiğin Ayşe’den ya da Ahmet’ten ayrılıp Nişantaşı sosyetesinden birisiyle evlenmek değil bu dönüşüm. (Bu saydıklarımın her biri tek tek gerçekleşti!) Bize hiç inandırıcı, ikna edici gelmese de onların dönüşümünde bazı siyasi ve ideolojik mülahazalar da yok değildi. Kautsky ve Gorz övgüsü başlamıştı mesela onlarda.  Ama yine de bu dönüşüm mülahazaları sırıtıyordu, yama gibi duruyordu dudaklarında. Zaten terminolojileri değişmişti. Vizyon, misyon, Yeni Dünya Düzeni, Thatcher sıkı kadın ha… muhabbetleri yaygındı.
Tabi ki hiç kimse kalkıp ‘20 yaşında neysen 60 yaşında da aynısı olmalısın’ diyemez, dememeli, dese de ciddiye alınmaz. Zaman da değişiyor, mekan da değişiyor, insan da değişiyor. Beni yaralayan, daha doğrusu anlamaya çalışsam bile, asla kabul edemeyeceğim nokta, bu dönüşümün, zıddıyla evlilik düzeyine ulaşması. 70’lerde 80’lerde solcu olanların bugün CHPli olması haliyle pek yadırganmıyor. Gazeteden örnek vereyim, 70’lerde Aydınlık gazetesinde çalışan birinin bugün mesela Türkiye gazetesine geçmesini kimse bana haklı, doğru ve doğal bir dönüşüm olarak gösteremez. Mesele bence siyasi partilerin de gazetelerin de ötesinde, dışında bir yerde. Eskiden muhalifken bugün iktidar yanlısı olmak açıkçası asabımı bozuyor. Bu zıddına dönüşümü, tayin edici bir etken olsa da, sadece şahsiyetlerin salt kişiliksizliği/omurgasızlığı/oportünizmi ile açıklamak da beni kesmiyor.
1980-83 yılları arasında sol fikirlere sadık kalan küçük bir arkadaş grubu olarak bu konuyu  kendi aramızda anlamaya/tartışmaya çalıştığımızı hatırlıyorum.: X eskiden solcuydu, bizle beraberdi, şimdi Özalcı oldu. Nasıl oldu bu iş? Niye oldu? X bizle beraber iken mi samimi idi yoksa şimdi mi esas konumunu buldu ve samimi?
Biz hala samimiyete filan önem veriyorduk onlarsa çoktan işadamı olmuşlardı. İş adamı olmak başlı başına herhalde çok kötü bir şey değildir ama solcu muhaliflikten kafa tokuşturacak kadar iktidar yanlısı olmak da galiba aşırı esneklik ve öyle herkesde olmayan bazı özel maharetler gerektiriyor.

Bugünkü medya ortamı zaten yandaşlığı teşvik ediyor. Bakın mesela yandaş olunca terfi ediyorsunuz, sizi memur gibi daha büyük gazetelere, daha büyük televizyonlara atıyorlar, yurtdışı gezileri ayarlanıyor sizin için, TV’de programlar yapabiliyorsunuz. Vicdan muhasebesi yapamazsanız, mesleğin gereğini yerine getiremezseniz, hele bir de şan şöhret ve para-pul düşkünüyseniz yandaş olmak için gerekli ve yeterli koşulları yerine getiriyorsunuz demektir.  Geçmişte solcu muydunuz? Aman canım kadı kızında bile o kadar ayıp olur… Hem geçmiş ne ki? Satarsın olur biter, ya da alıcı çıkmazsa kiraya verirsin, gelir getirir biraz…
Sorunun özü bence iktidarla muhalefet arasında radikal bir tercih. Benim sözünü ettiğim iktidar, Foucaultcu anlamda. Yani sadece siyasi iktidar değil.
Samimiyet araştırmasında vardığımız sonucu da araya sıkıştırayım: 60-70’lerde hatta 80’e kadar yükselen güç sol idi, solculuk moda idi, yaygın idi. Bu nedenle o arkadaşlar o zaman solcu olmuşlardı. Sol, 80’den sonra zayıfladı, demode oldu, parlayan yıldız liberalizm idi, onlar da liberal oldular. Çünkü onlar her zaman güçlüden, moda olandan yanaydılar. Onlar kendi tercihlerini kendileri yapamıyorlardı, bu nedenle konjonktürel bir kimliğe sahip olabiliyorlardı, oldular da.
O zaman saptadığımız bir başka gerçek de, bu şahsiyetlerin ne geçmişte solcu iken ne de bugün sağcı ve iktidar yanlısı iken hakiki oldukları. Teğellenmişlerdir onlar her zaman bağımlı olduğu mekana. Her an düşebilirler bulundukları basamaktan. Sıkı  ve sahici sözcükleri yoktur lügatlerinde. Zaman zaman rastlıyorum, 80’den sonra Özalcı olanların hepsi bugün Erdoğancı. Tarihi geri çevirmek mümkün olsa, onlar Menderesçi de olmak isterlerdi.
Oğur, Eseyan, Altınok ve avanesi ile herhangi bir temasa girmeye gerek yok. Çünkü onlar sadece mesleği değil kendilerini de büyük ölçüde kirlettiler. Bir de kimse sonradan görmeyi/sonradan olmayı sevmez, benimsemez, kabul etmez, içine almaz. Bunlar eski yoldaşlarını  kaybettiler, yeni dinci ve sağcı çevreleri de bunları pek öyle bağırlarına filan basmıyor. Çünkü bunlar her an bugün içinde bulundukları davayı da bir çırpıda satabilirler. ‘’Ya aslında benim dedem de CHPliymiş biliyor musun?’’.
İlginçtir bu kesimin bazı kalemleri hala o eski solcu lügati kullanıyor bazen. Mesela solculukla hayatının hiçbir aşamasında teğetlik yaşamamış bir Yiğit Bulut bile, yakın bir geçmişte çıktı dedi ki, ‘Aslında en büyük sosyalist Erdoğan’dır’! Neyse ki AKP sözcüsü Hüseyin Çelik hemen aynı gün ‘Biz sosyalist mosyalist değiliz’ diyerek bir tekzip salladı. Birgün gazetesi de bu son açıklamayı, ‘Çelik, yüreklere su serpti’ başlığıyla verdi.
Bunların hepsi halkçı(?!), hepsi ‘devrimci’! Halbuki, müthiş çapsız tipler. Rüşvetçileri, hırsızları, soyguncuları destekliyorlar, olası darbe mağduru olarak göstermeye çalışıyorlar kendilerini… CeHaaPe’ye ve sola sataşmaktan başka bildikleri bir şey yok. A tabi bir de Beyefendiyi, Patronu övmesini pek iyi becerirler…

Eleştiri, itiraz, muhaliflik, solculuk okulda öğrenilebilen bir disiplin değil. Alınıp satılan bir meta da değil. İki mevsim giyip kış gelince çıkarıp atacağın bir gömlek de değil. Bir karakter, bir ruh hali, bir kişilik… Türkiye gibi bir ülkede de pek kolay değildir, eleştiri yapmak, itiraz etmek, muhalif olmak ve solculuk. Akıl ister, yürek ister, bilgi ister, cesaret ister. Süreklilik talep eder. İçselleştirmedikçe, kişinin doğalı olmadığı sürece, saman alevi gibi parlayıp sönebilir.

Bizim kuşak Menderesin, Özal’ın gidişine tanık oldu. Genel gidişat ve tevelütümüz itibarıyla Erdoğan’ı da yolcu etmeye adayız. Onlar üzülecek ama, her zaman herkesi memnun etmeye çalışmak hiç iyi bir şey değildir, değil mi? 
(x) Tükenmez sayı 15, Mayıs-Haziran 2014

9 Haziran 2014 Pazartesi

‘ECE AYHAN VE MÜZİK’ BULUŞMASINDA İKİ YENİLİK

* Ece Ayhan külliyatında  Tarih, Sinema ve   İsyan’dan sonra bu yıl Müzik temasını işledi EASG. Derin, geniş ve zengin bir buluşma oldu . Ahmet Güngören’i de bu vesile ile andık…


Çanakkale’de bir grup sıkı Ece okurunun (Kahyaoğlu, ‘Ecegiller’der)  oluşturduğu EASG (Ece Ayhan Sivil Girişimi), şairin 2002’deki ölümünden bu yana her yıl düzenlediği etkinliklerin sonuncusunu 31 Mayıs Cumartesi günü Yalı Han’da düzenledi: Ece Ayhan ve Müzik.
Geçtiğimiz yıllarda ‘Tarih’, ‘Sinema’ ve ‘İsyan’ temalarından sonra bu yıl da, Ece Ayhan’ın şiir ve denemelerinde önemli bir yer tutan müzik temasını konunun uzmanı yazar ve akademisyenlerin katkılarıyla irdeledik.

EASG, Ece Ayhan’ı Koruma ve Sevme Derneği değil. Ece Ayhan’ın yetkili mümessili de değil. Ayhan abinin bizzat kendisi zaten bu tür girişimlerden hoşlanmazdı. EASG, Ece Ayhan’ı özellikle de onun yapıtlarını anlama, tartışma ve geliştirme platformu işlevini görüyor. İsteyen herkese açık bir platform. Çanakkale’de her Perşembe toplanıyor ve Girişim’in üç temel amacına ulaşmak için çabalarını sürdürüyor:
·       Her yıl Ece Ayhan poetikasında önemli bir yer tutan bir temayı uzmanlar ve okurlarla birlikte deşmek, tartışmak
·       Ece Ayhan’ın kendi yazdıkları ve hakkında yazılanları bir arşivde toplamak
·       Çanakkale Belediyesinin desteğiyle inşaatı süren Şair Ece Ayhan Kültür Evi’nin hizmete girmesi ve yönetilmesi

Tamamen gönüllülük esasıyla işleyen EASG, parasal işlere teğet bile geçmeden hem edebi, hem siyasi hem de kentsel miras açısından önemli hatta örnek bir çalışma yürütüyor.

Bu yıl ki etkinlik, ki hazırlığı en az 6 ay sürdü, Ece Ayhan’ın yapıtında  müzik temasını önplana çıkardı. Çünkü Ece Ayhan’ın bizzat kendisi ‘Ben sanıldığı gibi Şiir’den değil, Müzik’ten gelirim, geliyorum’ demiş bir şair.  Çalışmanın ilk aşamasında Ece Ayhan külliyatı taranıp müzikle ilgili metinler derlendi ve bunlar etkinlik günü katılımcılara bir broşür olarak sunuldu. İkinci aşamada, bu yılki etkinliğin akademik  danışmanlığını üstlenen  Çanakkale 18 Mart Üniversitesinden müzikolog Ferya Günal’ın önderliğinde Buluşmanın konuşmacıları uzun süren temas ve görüşmelerden sonra belirlendi. Bu yılki Buluşma için en büyük isteğimiz, Ece Ayhan şiirlerini bestelemiş olan İlhan Usmanbaş’ı  Çanakkale’de aramızda görmekti. Usmanbaş’la görüşüldü ne var ki ilerleyen yaşı nedeniyle büyük müzisyen Buluşma’ya katılamadı. İkinci isteğimiz de, Bandista, Dinar Bandosu, Baba Zula gibi Ece Ayhan güzergahında olan sokak müzisyenlerini bir araya getirmek oldu. Uzun görüşmelerimize rağmen, söz konusu grupların yoğun konser bağlantıları nedeniyle ne yazık ki bu isteğimizi de gerçekleştiremedik. Ama yine de Feryal Hoca’nın girişim ve çabaları sayesinde Buluşma’da hem mini bir konser sunuldu hem de Ece Ayhan’ın Fayton şiirini besteleyen  Feryal Hocanın parçasının  galasını yapabildik, ki Buluşmanın belki de en önemli, en heyecanlı anlarından biri oldu. 

Başlıkta belirttiğim iki yenilik meselesine gelince:

İki yıl önce düzenlenen ‘Ece Ayhan ve Sinema’ Buluşmasının mimarı,  antropolog, çevirmen, yayıncı arkadaşımız Ahmet  Güngören’i bu yıl içinde kaybetmiştik. Yitirdiğimiz insanlar bir yana yaşayanlara bile hak ettiği değeri ve önemi ver(e)meyen bir ‘Kötülük Toplumu’nda yaşamamıza rağmen, EASG üyesi ilk kaybımızı anmak amacıyla Müzik Buluşmasını Ahmet’e ithaf etme kararı verdik. Güngören’in ailesini ve arkadaşlarını da bu vesile ile Müzik Buluşmasına davet ettik. Orhan Aklaya da toplantı başında Ahmet’le ilgili çok anlamlı, çok güzel bir konuşma yaptı, Ahmet’i  Güngören’in bir kitabından onun kendi sözcükleri ile tanıttı ve andı.
Önümüzdeki yıllardaki Buluşmaları hiçbir arkadaşımıza ithaf etmeme dileğiyle…

İkinci yenilik ise bizim Buluşmaların formatındaki küçük bir değişiklik oldu. Gerek seçilen tema gerekse çağrılı uzman konuşmacıların niteliğinden olsa gerek, bu yıl Buluşma, eskilere oranla daha akademik, daha derin ve daha zengin bir içerikle gelişti. Buluşma, daha çok bir sempozyum havasında gerçekleşti.
İlk oturumda, Orhan Kahyaoğlu ve Halil Turhanlı gibi hem Ece Ayhan hem de aykırı müzik konularının esaslı uzmanları iki konuşmacı, Kanto’dan Adorno’ya, Ece Ovasından Viyana’ya uzanan bir mekanda hem derin hem geniş bir bilgi ve fikir bahçesinin kapılarını açtı.
İkinci oturumda da , Prof Ali Ergur ve müzikolog Evrim Hikmet Öğüt, atonallik, bakışımsızlık, uçtalık ve  İlhan Usmanbaş konularında ufuk açıcı bilgiler ve tahliller sundu.
EASG mensupları, Semra, Seçkin, Şakir, Erdinç, Onur, Şebnem, Selen, Feryal, Hasan, İsmail, Furkan ve diğerleri önümüzdeki yıl yeni bir Buluşma örgütlemek  üzere çalışmalarını sürdürüyor.

(*) RD de EASG üyesi.
(**) canakkaleicinde.com sitesinden