15 Mart 2014 Cumartesi

FARK


2014 martında sokaklar “Her yer rüşvet, her yer yolsuzluk” ve “Hırsız var, katil var” sloganları ile inlerken, felçli hükümetin koltuk değnekleri, gazetecilik kisvesi altında “darbe”, “fitne” propagandası yapıyor. Erdoğan ve iktidarı gidince, ne olacak bu yazıcılar? 

page_fatih-altayli-ve-yigit-bulut-protesto-edildi_435298046ABD’nin en önemli gazetecilerinden biri olan Bill Kovach 1988 yılında Atlanta Journal-Constitution’un yazı işleri müdürü iken, kentin ve ABD’nin en büyük reklamvereni olan Coca-Cola ile gazete arasında bir ihtilaf çıktığında, gazete patronu kendisini işten atmıştı. Kovach’ın yönetimindeki gazete son iki yıl içinde iki kez Pulitzer kazanmıştı. Kovach, gazetenin prestijini ve editoryal bağımsızlığını korumak için Coca-Cola’nın yayın politikalarına müdahale etmesine karşı çıkmış, bu nedenle de işinden olmuştu. Ama Atlantalı okurlar yaklaşık bir hafta boyunca gazete önünde gösteri yaparak Kovach’ın işine geri dönmesini talep etmişlerdi.
Kovach benim 2000-2001 yılında Harvard Nieman’daki müdürümdü. Bu olayı kendisi anlatmadı. Ama ABD’de gazetecilikle ilgilenen herkes bilir.
Son yıllarda buna benzer iki olay daha yaşandı. Prag’da hükümet devlet radyosuna müdahale edip bazı gazetecileri işten atınca, Çekler medyalarını ve gazetecilerini korumak için gösteriler düzenlemişlerdi. Keza Atina’da sağcı hükümet döneminde kamu televizyonu ERT’yi özelleştirmeye çalışan Yeni Demokrasi hükümeti de Yunanlı yurttaşların protestosuyla karşılaştı.
Bizde son dönemlerde, yukarıda aktardıklarıma zıt üç örnek:
Gezi Direnişinin başlangıcında Habertürk televizyonundan Fatih Altaylı, devasa başkaldırıyı görmeyip başbakanı özel röportaja davet etmişti. Hükümetin Bekçi Murtaza’sı fenomen “gazeteci” Yiğit Bulut da Gezi karşıtı söylemleriyle tepki çekiyordu. 2013 Galatasaray Pilavı —haziranın ilk pazarı— Gezi nedeniyle bir hafta ertelenmişti. Dolayısıyla ikinci pazar, Galatasaray Lisesi öğrencileri, aynı mektepte okumuş Altaylı ve Bulut’u protesto etmek için televizyon binası önüne gelmişler ve bir Galatasaraylı için “Sen aslında Fenerlisin!” kadar ağır bir suçlama olan “Altaylı-Bulut, siz bizden değilsiniz” pankartını açmışlardı. Bulut’un adı daha sonra başbakan tarafından bir telefon görüşmesinde geçti: “Yiğit’i NTV’ye çıkarın!” Mesleğin temel işlevi, doğası kamuoyu adına yönetimi denetlemek iken, bir “gazeteci”nin başbakan tarafından bir kanala empoze edilmesi, o kişinin mesleğini nasıl yaptığını gösterir.
Nihayet, geçenlerde, NTV binası önünde, Berkin Elvan’ın öldüğü gün, bir yurttaşın ekmekli protestosu ve “Nermin kapıya bak!” sloganı, Alo Nermin hattına yönelik sembolik ve güçlü bir protestoydu.
Kovach gazeteci ise, bu dingolar değil. Yok dingolar gazeteci ise, Kovach değil. Atlanta, Prag ve Atina’da yurttaşlar ve okurlar var. Bizde de onlar Gezi’den bu yana yavaş yavaş seslerini yükseltiyor.
Türk egemen medyası tarihinin en karanlık günlerini yaşıyor. Sokaklar “Hırsız var, katil var” diye inlerken hâlâ darbe, fitne, Haşhaşin filan diye yazılar yazan Karaalioğlu’ndan Kekeç’e, Bayramoğlu’ndan Çalışlar’a, Barlas, Şafak ve şürekâsına kadar bilumum yazıcılar, ar, namus, dürüstlük, etik, izan, insaf gibi kavramları gözleri kapalı çiğniyor.
Restorasyon döneminde, Gerçek ve Adalet Komisyonları kurulduğunda, yazılar arşivde duruyor olacak. Medya akademisyenleri, medya eleştirmenleri, gazetecilik meslek kuruluşları, mağdurlar ve okurlarla birlikte, mesleğe, gerçeğe, bağımsızlığa ve özgürlüğe karşı işlenen bugünkü suçlar herhalde cezasız kalmayacak. 
http://birdirbir.org/fark/#sthash.7RpwH2GF.dpuf

12 Mart 2014 Çarşamba

HDP'ye Saldırılar...

(EVRENSEL gazetesinin sorularına yanıtlar)

*HDP'nin seçim çalışmalarına yönelik pek çok yerde saldırı gerçekleşti. Bu saldırıları nasıl değerlendiriyorsunuz?
- HDP’ye yönelik saldırıların iki temel nedeni olsa gerek: Geleneksel, ulus-devletin Kürt düşmanlığı, sokak faşizmi şeklinde tezahür ediyor. HDP, artık talancı-rüşvetçi-yalancı olarak nitelenen mevcut siyasi iktidara ve kadim militarist-ulusalcı resmi muhalefete karşı, özgürlükçü, demokratik bir 3. seçenek olarak özellikle Gezi Direnişinden sonra yükselen bir güç olarak siyaset sahnesinde. AKP, 2012 Aralık ayından bu yana Çözüm Süreci adı altında Kürtleri oylama, biat ettirme ve AKPlileştirme sürecinde hiçbir tayin edici olumlu adım atmadığı için de, Kürt cephesini saldırıya açık hale getirmeye çalışıyor.
*Ne Hükümet ne de muhalefet partilerinden bu saldırılara yönelik herhangi bir açıklama yapılmadı. Bu sessizliği nasıl yorumluyorsunuz?
- Sessizlik, AKP’nin de muhalefetin de bu saldırıları desteklemesi anlamına geliyor. Çünkü her iki güç de HDP’nin kuvvetlenmesinden rahatsız, dolayısıyla Kürtleri zayıflatan her girişim, bu faşist saldırılar bile  olsa, AKP ve CHP tarafından olumlu karşılanıyor.
*Medya bu saldırıları ya hiç görmüyor ya da 'gerginlik' diye veriyor.Basının bu tavrını nasıl değerlendiriyorsunuz?
Medya bugün esas olarak üç kanatlı bir manzara arzediyor. Kategorik olarak Erdoğan bağımlısı kesim, Cemaat, CHP, ulusalcılardan oluşan AKP karşıtı kesim, bir de bağımsız, solcu, dolayısıyla hem AKP’ye hem de CHP, Cemaat ve ulusalcı kanada muhalefet eden kesim. HDP’ye yönelik saldırıları, yurttaş ancak ve sadece bu 3. kesimin medyasından doğru bir şekilde öğrenebiliyor. Diğer iki medya kanadı ise, AKP  ile CHP ve Cemaat’in Kürt karşıtlığı nedeniyle bu saldırıları ya görmezden geliyor, ya da gerginlik,  çatışma gibi bir söylemle tahrif ediyor. 



11 Mart 2014 Salı

Bir iktidar aracı olarak sansür

Türk medyasının yıllardır egemenlerin denetiminde olduğunu biliyorduk. Alo Fatih! hattı bize sansür konusunda yeni bilgiler verdi. Ne var ki, bugünkü iletişim çağında iktidarlar artık sansürden eskisi gibi yararlanamıyor. Üstelik sansür çoğu zaman da ters tepiyor. Erdoğan usulü sansürden birkaç kare…


"Sansür, her bir yurttaşın ifade özgürlüğünün keyfi ya da doktrinal bir nedenle sınırlandırılmasıdır. Sansür, siyasi ya da dini bir iktidar mekanizmasının, kitaplar, gazeteler, bültenler, tiyatro piyesleri ya da sinema filmlerinin içeriğini, bu yayınlar yurttaşa ulaşmadan önce incelemesi/denetlemesi ve iktidarın görüşlerine uygun hale getirmek için kısaltılması, kesilmesi, tahrif edilmesi ya da tamamen yasaklanmasıdır. İfade özgürlüğüne yönelik bir saldırı olarak sansür, kimi zaman yayından önce, kimi zaman da yayından sonra yapılabilir.  Siyasi sansür, ifade özgürlüğünün hükümet tarafından kısıtlanması anlamına gelir. Dolaylı ya da resmi olmayan sansür ise baskı aracılığıyla yapılır, mesela ekonomik sansür dediğimiz, medya mülkiyetinin konsantrasyonu ya da reklam baskısıyla yapılan sansürdür. Kuşkusuz, bu tür sansür yöntem ve uygulamaları, bir süre sonra otosansür olarak da tezahür eder." 
İnternet’de 'Sansür’ sözcüğünü girdiğinizde işte karşınıza en yaygın tanım olarak bu cümleler çıkıyor. 
Şimdi de, sansür sözcüğünün kökenine, tarihçesine bakalım:
"Sansür sözcüğünün kökeni, MÖ. 443 yılında Roma’da ihdas edilen, gelenek-görenekleri korumakla sorumlu yetkili olan 'sansör’den gelir. Antik Çin’de ve İrlanda’da da var olan bu kurum, manevi ve siyasi hayatı düzenlemekle  görevlendirilmiştir. Çin’de sansürü yasal kılan ilk kanun, MÖ. 300 yılında çıkarılmıştır. Antik Çağ’daki en ünlü sansür vakası, 'Gençleri sefahata teşvik ettiği’ suçlamasıyla zehirli baldıranotu  içmeye mahkum edilen Sokrat vakasıdır. İfade özgürlüğü için ilk mücadelenin MÖ. 4. yüzyılda Euripides tarafından verildiği bilinmektedir. Tek tanrılı dinlerde dinin saflığını korumak için farklı ve eleştirel dini yaklaşımlara ağır sansür uygulanmış,  ölüm cezası dahil çok çeşitli ve ağır yaptırımlar içeren uygulamalar gündeme gelmiştir."
Bu iki alıntıdan hemen çıkarsayabileceğimiz önemli bir saptama, sansürün, iktidarın elinde önemli bir araç olduğudur. İktidarlar, müesses nizama dokunulmaması için, statükoda herhangi bir değişiklik olmaması için, aslında kısaca kendi çıkar ve imtiyazlarına halel gelmemesi için tarih boyunca sansürü kullandılar.
Sansür, iktidar açısından bakıldığında ve devreye sokulduğunda, var olan gerçekleri, muhalefeti, iktidarın zaaf ve açıklarını gizlemeye hatta onları yokmuş gibi göstermeye yarıyor. Bu nedenle de önemli bir araç. Sansür, haklı bir fikri yüksek sesle bağıran çağıran adamın/kadının ağzını kapatmak… Ya da bir davayı savunmak için gazeteye yazı yazan, hikaye, roman, tiyatro piyesi, sinema senaryosu kaleme alan bir kişinin kalemini kırmak, klavyelerini eritmek, bilgisayarının elektriğini kesmek…

Muktedirler ve bilgi tekeli

Gutenberg öncesi; yani matbaanın keşfinden önce, egemenlerin, mesela kilisenin yetkisi, iktidarı, gücü bugüne oranla daha büyüktü. Çünkü o zamanlar, muktedirler, bilgi tekelini çok daha kolay bir şekilde ellerinde tutabiliyorlardı. Dolayısıyla o dönemlerde sansür, bugüne oranla hem daha geniş kitleler açısından hem de süre açısından daha etkili olabiliyordu. Matbaanın keşfi ve toplumsal hayatımıza girmesiyle egemenler, bilgi tekelini büyük ölçüde yitirdi. Böylelikle bilgi, basılan kitap, gazete, bülten gibi matbu evrakla daha kolay, daha hızlı ve daha geniş kesimlere ulaşmaya başladı. Şimdi daha da hızlı gidelim. 
İnternet çağında; yani bilginin eskiye oranla hem çok hızlı, hem çok geniş hem de çok çeşitli bir şekilde yaygınlaştığı çağda sansür, muktedirler açısından eskisi kadar etkili bir silah olmaktan çıktı. Hemen bir örnek: Meşum Roboskî Katliamı'nda, devlet bütün olanaklarını seferber ederek, katliamın duyulmasını, yanılmıyorsam en fazla 13 saat erteleyebildi. Oysa ki onların isteği/amacı, olayın hiçbir zaman ve hiç kimse tarafından duyulmamasıydı. Gerçi, teşekkürler 'Alo Fatih!’ hattı, -sonradan öğreniyoruz- katliamın birinci yıldönümünde, egemen medyanın bir gazetesi ile bir televizyon kanalı, Roboskî’den hiç söz etmeyerek, Başbakan’dan 'aferin' almaya çalışmış. Bu durum post-sansür sevgisini faş ettiği gibi, egemenlerin Roboskî’den hala ne kadar korktuğunu da kanıtlıyor. 
Doğru bilinen yanlışlardan biri de, genç muhabirlerin, kıdemsiz gazetecilerin 'Yazı işleri haberimi sansür etti’ şeklindeki yakınmalarıdır. Evet, çoğu zaman sayfa editörleri, yazı işleri sorumluları, sayfaya koymak üzere kendilerine gelen metinleri (haber, röportaj, söyleşi vs…) okurken, okuduktan sonra bir dizi düzeltme yaparlar. Yazının bazı bölümlerini atarlar. Bazı bölümlerine de ek yaparlar. Kimi zaman, bir metin olduğu gibi editör ya da yazı işleri sorumlusu tarafından çöpe de atılabilir. Normalde ve Batılı ülkelerde, muhabir ile editör ya da yazar ile editör arasındaki ilişkide, bu işlemler; yani yazıdan bazı bölümleri çıkarma ya da bazı bölümleri ekleme, hatta yazının tümünün sayfaya girmemesi, karşılıklı tartışma ile çözülür. Editör, muhabirden/yazardan bazı bölümleri atmasını, bazı yeni bölümlerini eklemesini, belirli cümleleri de yeniden farklı bir üslupla yazmasını talep edebilir. Muhabir de hemfikirse işlem birlikte yapılmış olur. Ancak, yazı işleri ya da editörün tüm bu işlemlerine 'sansür’ adı verilmez, verilemez. Çünkü tüm bu düzeltme işlemleri, gazetenin içinde, yazı işlerinin teknik, mesleki bir tasarrufu olarak gerçekleşmektedir.

Roboskî örneği ve basın

Sansür ise gazetenin dışındaki bir kişi ya da makamdan gelen keyfi ya da doktrinal bir değişiklik ya da iptal isteğidir. Roboskî örneği bizi şaşırtmasın. Hatırlayalım; CNN’deki Medya Mahallesi programında o gün Ayşenur Arslan’ın konuğu Can Dündar’dır. Ve Dündar da, Arslan da Roboskî konusunda twitterden gelen ilk kırıntı bilgileri konuşmaya başlamışlardır. Yayın sorumlusu Ferhat Boratav, hışımla stüdyoya girer, kulaklıktan Arslan’a Roboskî konusunu kesmesini sert bir uslupla talep eder. Ayşenur’un bu uyarıyı dikkate almaması üzerine içeriye yazılı talimat gönderir: "Uludere haberini girmek yok!" Gerçi Ayşenur bu yazılı talimatı da haklı olarak dinlemez ve yayına devam eder. Bu operasyon sansür müdür? Çünkü Roboskî konusunun işlenmemesini talep eden dışarıdan bir kişi ya da makam değil, kanalın yayın sorumlusu Boratav’dır… 
Evet ilk bakışta, bir yayın sorumlusu çok çeşitli teknik ve mesleki nedenlerle bir haberin yayınlanmamasını uygun görebilir. Mesela, haber henüz tam değildir, tüm boyutları, unsurları oluşmamıştır, 2-3 karanlık nokta vardır. Editör, haberin doğruluğundan çok emin değildir vs… Roboskî örneğinde bunlar sözkonusu değil. Evet Boratav o kanalın yayın sorumlusudur ama Boratav, Roboskî haberini bir gazeteci refleksiyle değil, bir yönetici refleksiyle kesmiştir. Yani Boratav’a dışarıdan 'Roboskî haberi verilemeyecek’ diye bir talimat gelmeseydi, benim tanıdığım Boratav o yayını kesmeye çalışmazdı. Dolayısıyla bu vakada sansür, yazı işlerinin içinden bir aracı sayesinde uygulanmıştır. Zaten kim sansür ediyorsa, vali, polis, askeriye… Onlardan birinin yayındaki Ayşenur’u arayıp 'Hanımefendi kesin bu yayını’ diyecek hali yok… Sansür, keyfi ve ideolojik bir nedenle, TSK’yi korumak amacıyla yapıldı Roboskî’de.


Medyada komiserlik...

Roboskî ve diğer örneklerden yola çıkarak, artık özellikle bugünkü iletişim teknolojisinin olanaklarını, süratini, yaygınlığını da hesaba katarak sansürün hakiki gerçek ile medyatik/sanal gerçek arasındaki ilişkilere bakalım: 
Sansür, aslında hakiki hayatta var olan, meydana gelmiş bir olayı/gelişmeyi, sanal ortama/medyaya yansıtmamak olarak da tanımlanabilir. Bunu gerçekleştirmek için, iktidarın medya üzerinde egemenlik kurması lazım. Yani, bizdeki somut örneğinde görüldüğü üzere, adam taa Faslardan telefon açıp televizyondaki alt yazıdan rahatsızlığını beyan edecek ya da her medya kuruluşuna komiser ünvanlı bir yetkili yerleştirilecek ve o kişi televizyon, radyo ya da gazetenin tüm içeriğini inceleyecek/denetleyecek iktidarın hoşuna gitmeyecek konuları temizleyecek! Pratik olarak çok zor hatta neredeyse imkansız bir iş… Çünkü Türkiye’de halihazırda, yerel, bölgesel, ulusal Tv kanalları, radyo istasyonları ile günlük ve haftalık yayınların sayısını hesaba katacak olursanız, olağanüstü yüksek bir komiser sayısına ihtiyacınız var demektir. Komiserlik de öyle sıradan bir makasçılık değildir, küçümsemeyelim… 
Neyi, ne zaman nasıl kesip, neyi ne zaman yasaklayacağını saptamak için de minimum bir sansür bilgisi hatta kültürü gerekir. Kuşkusuz, bugün neyse ki, hala komiser istihdam etmemekte direnebilen medya organlarının varlığını da düşünürsek, mutlak sansür mutlak olarak imkansız. Üstelik buraya kadar sadece medya olarak sözünü ettiğimiz, Tv kanalları, radyo istasyonları ve gazete, dergilerden söz ettik ki… Bunlara artık geleneksel hatta eski medya deniyor. Çünkü bugün gerek kişisel, gerekse toplumsal iletişim artık büyük ölçüde internet üzerinden gerçekleşiyor. Erdoğan’ın interneti kısıtlamak için yasa çıkarmasının bir nedeni de bu… Gerçi iletişim teknolojisi, esas olarak yasaklara karşı mütemadiyen yeni yollar açma teknolojisi olduğu için, interneti kısıtlayan hatta belki de yasaklayan kanun yürürlüğe girse bile, daha şimdiden sağda solda internet yasaklarını savma yöntemleri el kitapçıkları devreye girdi bile. Unutmayalım; devrilmeden önce Mısır’da Hüsnü Mübarek rejimi interneti kesmişti. 

Erdoğan ne yapmaya çalışıyor?

Erdoğan’ın 2014 Türkiyesi'nde sansür açısından önemli sayılabilecek bir yenilik yaşandı. Osmanlı ve TC tarihi, iktidarların çeşitli yöntemlerle matbuat, basın ve medyayı sansür etmeye çalışma tarihi olarak da ele alınabilir. Ne var ki, sansür konusunda ünlü olan Sultan 2. Abdülhamid bile, bu işle bizzat ilgilenmemişti. Keza gerek Mustafa Kemal’in gerekse İsmet İnönü’nün tek parti dönemlerinde de devletin/hükümetin 1 nolu yetkilisinin bizzat sansür yaptığı duyulmamıştı. Çünkü o dönemlerde jurnalciler, istihbaratçılar ya da ispiyoncular harıl harıl çalışır, hukuken olmasa da Osmanlı döneminde ve Olağanüstü Hal devrinde yasal olarak mevcut olan sansürden sorumlu devlet görevlileri ve makamları görevlerini yerine getirirdi. 
Başbakan Erdoğan’ın sansür faaliyetiyle bizzat ilgilenmesinin nedenleri ne olabilir? Birkaç seçenek üzerinde düşünelim:
* Başbakan, aslında iyi niyetli bir gazete okuru, Tv izleyicisidir. Ne var ki Türk egemen medyasının olumsuzlukları ve çapsızlığı, Erdoğan’ı bile çok kızdırmıştır. Bunun üzerine Başbakan, medya eleştirmeni olmak istemiştir. Ancak güç/yetki sahibi olduğu için de sadece eleştiri yapmakla yetinmenin bir işe yaramayacağını düşünerek, eleştirilerinin derhal yerine getirilmesi için talimatlar vererek, sansür uygulamak zorunda kalmıştır. 
* Başbakan’ın çok boş zamanı vardır, sansürü bir boş zaman doldurma faaliyeti olarak ele alabilir.
* Başbakan, normalde sansür mekanizmasını çalıştırması beklenen danışmanlarına ve yetkililere güvenmemektedir, dolayısıyla bu önemli faaliyeti bizzat kendisi yapmak istemektedir.
Son olarak Erdoğan’ın 'Alo Fatih' hattı üzerinden sansür etmeye çalıştığı iki haberi hatırlayacak olursak (Biri Devlet Bahçeli’nin konuşması, diğeri Sedef bebeğin sağlık macerası)  Başbakan’ın işi çok ciddiye aldığı, ıvır zıvır sayılabilecek haberleri bile, dünyanın öbür ucunda olsa dahi büyük bir ciddiyet ve titizlikle izlediği, herhangi olumsuz bir durum yakaladığında da derhal harekete geçip yanlışı düzelttiğini görüyoruz.

Bumerang etkisi...

Belki de sansürden daha vahim bir gelişme, Erdoğan’ın yaptığı işi savunmasıdır. Mealen, ''Evet Fas’ta iken o telefonu ben açmıştım. Bize küfür ediliyordu, arkadaşlara ilettim onlar da gereğini yaptılar'' demişti. Psikolojide buna Padişah Sendromu mu deniyor? Erdoğan, bunca yıllık deneyimine rağmen, kamu hayatında nasıl davranılması gerektiği konusunda, ayrıca medyaya müdahale konusunda da bugüne kadar yeterli olgunluğa kavuşamadığını kanıtlıyor. 17 Aralık sonrası yaptığı bir açıklamada da ''Benim çocuklarımdan biri yolsuzluk yaparsa onu hemen evlatlıktan redederim'' demişti.  Ayrıca aynı konuda ''Bizim aramızdan biri yolsuzluk yaparsa onu bana bildirin, biz cezasını veririz'' demişti. Neden böyle söylüyor? Çünkü Erdoğan kendisini hem yasama, hem yürütme hem de yargı olarak görüyor. 
Yolsuzluk yapan bakanı Başbakan değil, mahkeme cezalandırır, uygar, demokratik hukuk devletlerinde. Yine bu devletlerde, bir Başbakan’ın oğlu yolsuzluk yaparsa, Başbakan’ın siyasal ve kamusal sorumluluğu oğlunu adalete teslim etmektir. Çocuğunu evlatlıktan reddetmesi tamamen kişisel, ailesel bir konudur. Yasal, siyasal ya da kamusal bir boyutu yoktur. Fas’tan yaptığı telefon görüşmesini tekzip edebilecek durumu/konumu yok. Sesler çok net… Eskiden böyle durumlarda ''Montaj'', ''Başka yerlerde yaptığım konuşmaları kesip biçip bu hale getirmişler'', ''Savcılığa suç duyurusunda bulunacağım'' şeklinde açıklamalarla, suçüstü yakalanma durumu inkar edilirdi. Erdoğan’da ise kendine aşırı güvenle haddini bilmemek arasında herhangi bir fark görmediği için olsa gerek, aslında hem yasal olarak bir suç hem de siyasi olarak gayri-meşru ve etik dışı bir davranış olan sansürü savunmakta, üstlenmekte beis görmüyor. 
Sonuç olarak, 2014’de sansür artık etkisini, gücünü büyük ölçüde kaybetmiştir hatta bugünkü iletişim çağında sansür girişimleri bumerang etkisi yaparak sansürlenen haberin daha da geniş kitlelere yayılmasına, daha fazla ilgi çekmesine neden olmaktadır. Bir örnek: Son dönemlerde futbol stadyumlarında çoğu zaman hoş, güzel, anlamlı sloganlar atılıyor. Yayıncı kuruluş, bu sloganlar atılırken ya sesi tamamen kısıyor ya da başka tezahürat sesleri koyarak, sloganların Tv izleyicilerine ulaşmasını engellemeye çalışıyor. Kısaca sansür uyguluyor. Beyefendi rahatsız olmasın diye herhalde… Ne var ki, o andan itibaren sosyal medyada, ertesi gün de yandaş olmayan gazetelerin birinci sayfasında Tv’de sansürlenen sloganlar ayrıntılı bir şekilde haber olarak veriliyor. 
AKP ve Erdoğan, ayakkabı kutularını, para sayma makinelerini, milyonlarca dolar, euro ve TL’lik rüşvet ve yolsuzluğu gizlemek için onlarca savcı, yüzlerce polisi işinden etti, gazetelere ağır sansür uyguladı. Ne yani, o ayakkabı kutuları yok mu, para sayma makineleri buhar mı oldu?  Bakanlar istifa etmedi mi? Çocukları hapiste değil mi? Yayınlanan bu kadar telefon konuşmasını duymadık mı? Gerçeği binbir entrika, siyasi irade ile zorla değiştirmeye çalışabilirsiniz. Kendi gerçeğinizi imal edip bunu piyasaya da sürebilirsiniz. Ama rüşvet ve yolsuzluk gerçeği, silinememecesine, iptal edilememecesine bir kez olmuştur. İşin özü, kulak artık delinmiştir. (Argoda buna 'kestane çizilmiştir’ denir) Estetik cerrahına boş yere para verip bıçak altına yatmayın. Delinmiş kulak, çizilmiş kestane artık sizin kaderiniz… Geçmişler olsun.
(*) Politikart/10 Mart 2014/ YENİ ÖZGÜR POLİTİKA 

10 Mart 2014 Pazartesi

Ahmet Güngören’in ardından

Tanıyanların sevdiği, şahsen tanımayıp kitaplarını okuyanların saydığı hakiki bir aydındı Ahmet Güngören. Tam bağımsız ve hakikaten demokrat, ayrıca da öpözgün bir şahsiyetti. Çelebi, gırgır, hayatı seven bir arkadaşımızdı. 
Ahmet2Binbir sorun, sıkıntı, uğraş arasında geçenlerde Ahmet’i kaybettik.
Aix-en-Provence’da aynı yıllarda (1973-78) üniversite tahsili yapmıştık, öğrenci derneğinde birlikte Maoculuk etmiştik. Çok sonraları, ‘90’lı yılların sonlarına doğru, Patika Yayınları’nın yöneticisi olarak benim ilk medya eleştirisi kitabımın editörlüğünü üstlenmişti. “Apoletli Medya” başlığını da o çıkartmıştır. Kitaptaki bir yazıda, dönemin egemen medyasını betimlerken kullandığım sıfatlardan biri… O kitabın ilginç kapak tasarımını Ayşegül Güngören yapmıştı. Ahmet’in oğlu Deniz’in annesi.
Ahmet’in babası Taocu idi, oğlu üniversite yıllarında Maocu olmuştu. Bu ses uyumunu kikir kikir gülerek anımsardık her seferinde.
Ahmet hakkında unutamadığım bir olay da şuydu: Sılada üniversitede ilk yılımız. Fakültelerimiz ayrı, ama 15-20 kişilik Türkiyeli öğrenci grubu, öğlen ve akşam yemeklerinde üniversite lokantasında (Restau U Gazelles) hep birlikte yemek yiyoruz. Birkaç ay sonra Ahmet önce öğle yemeklerini, sonra da akşam yemeklerini aksatmaya başladı. Bir süre sonra da hiç gelmez oldu. Bir gördüğümde neden yemeklere gelmediğini sordum:
—  Restau U kuponu 2.45 Frank. Ben o parayı vereceğime bir baget alıyorum, peynir, yumurta filan alıyorum, öğlen-akşam, hatta bazen iki gün yetiyor, çok daha ucuza geliyor…
—  İyi ama Ahmet, 2.45’e 4 tabak yemek çıkıyor Restau U’de…Öyle peynir ekmekle bir mi?
—  Ama dedim işte, daha ucuza geliyor… Ben hesapladım, öğün başı 1.50’ye geliyor bana… 95 centimes kâr ediyorum anlayacağın.
—  İyi de Ahmet, bu mantıkla hiçbir şey alma, o zaman 2.45 kâr edersin yani…
Paraya pula önem veren biri  değildi Ahmet. Lazlık filan da yoktu soyunda. Bu yemeklerden kaçışın nedeni kesin 95 centimes kâr filan da değildi. Büyük  bir ihtimal Ahmet, üşengeçliği, hatta tembelliği nedeniyle dersten ya da evden çıkıp Gazelles kantinine gelemiyordu.
Cenazesinde Çanakkale’yi neyse ki Hasan (Temel Turhanlı) temsil etti.
Ahmet müthiş çelebi bir adamdı. Bilgili, kültürlü, efendi bir şahsiyetti. Aynı zamanda acayip gırgırdı. Hedonizmi de vardı, tütün ve alkolle çok iyi, hatta aşırı iyi anlaşırdı. Sağlık sıhhat, önemsiz bir ayrıntıydı onun için. Hiç öyle şeylere takılacak bir adam değildi. Galiba gizli bir anarşist idi. “En güzeli siyah olanı olsa da / Sevmem hiç bayrakları” (Renaud) diyenlerdendi. Hiçbir konuda acelesi yoktu. Her şeyi demleyerek, demlenerek, ağır ağır, zevkini çıkara çıkara yapardı.
Ahmet1En son “Ece Ayhan ve Sinema” buluşmasında konuşma yapmaya Çanakkale’ye geldiğinde, başında bir denizci şapkası, bizim buradaki Meyhaneler Sokağı’nın neredeyse tüm esnafını dost edinmişti. Onu kaptan sanmışlar, onun da hoşuna gitmişti bu kaptanlık payesi. Gezgin, hercai ya… Biri sormuş Ahmet’e:
—  Abi siz hangi geminin kaptanısınız?
—  Sarhoş Gemi’nin!
Bir Rimbaud’luk vardı Ahmet’te de. Gerçi Arthur, Ortadoğu’da, Afrika’da köle ticareti yapmış, bizim Ahmet ise, oralardan ve Orta Asya’dan Şaman ve diğer antropolojik öyküler, yazılar getirmişti. Sinema ve antropoloji tahsil etmişti, iki alanı da iyi bilirdi, ama uzmanı olduğu konularda hiç ukalâlık etmez, habire okumaya, öğrenmeye devam eder, bildiklerini de cömertçe herkesle paylaşırdı. Açık Radyo’nun ilk yıllarında yayınlanan Sineantropos programlarının içeriği, daha sonra kitap olarak yayınlandı. Mütevazı idi. Kâh yalnızlığın, kâh kalabalıkların adamıydı. Kalın miyop gözlüklerinin ardından çoğu zaman muzip bakışlar fırlatırdı etrafa. Biraz da gecelerin adamı olduğu için, üniversitede ancak öğleden sonra en son dersi verirlerdi ona. Severek, benimseyerek, zevk alarak ders anlatırdı. Sohbetlerinde olduğu gibi…
‘70’li yılların başında, lise son sınıf talebesi idik ikimiz de, ben Galatasaray’da, Ahmet Saint Benoit’da. Siyaset felsefesi profesörü, bizim Aix grubunun doyeni Philo Ali (Vahit Turhan) tanıştırmıştı bizi. Ali’nin bir söyleşide öğrencilerine önerdiği iki kitaptan biri, Ahmet’in “Ve bir gün babam zenci oldu” kitabı. Ahmet, piyasada “oryantalizm”, “öteki” kavramları henüz moda olmamışken, bu olgularla ilgilenmiş, bunları deşmiş bir adamdı.
Yine bizim bu Aix kabilesinden Suat Hoca (Gezgin) da sağolsun yılda bir-iki kez toplar, bir araya getirir bizi.
‘70’li yıllarda Aix-Marseille’de Türkiyeli öğrencilerden lisans, master, doktora yapanlardan galiba önce Seyhan, ardından  Osman’ı yitirmiştik. Ahmet bu grubun göçen üçüncü üyesi.
Giden çok yakınınız ise, sevdiğiniz biri ise, siz de biraz onunla gidersiniz. Ya da bu ayrılış, bir gün, belki de yakın bir gelecekte, sizin de gideceğinizin habercisi. Sonra bizim Aix takımı yarın öbür gün yine toplanınca Ahmet’in eksikliğini bir kez daha kolektif olarak kötü bir şekilde anımsayacağız.
* http://birdirbir.org/ahmet-gungorenin-ardindan/#sthash.Q0SMjqyp.dpuf