27 Şubat 2014 Perşembe

HUKUK DEVLETİ, YANDAŞLAR VE MAHKEME GAZETECİLİĞİ

Acaip bir memlekette  yaşadığımız kesin. Acaip çünkü hukuksuz. Acıyamıyorum bile bağzı köşe yazarlarına. Kimileri de gazetecilik yapmamak için bahane üretiyor.

 Ses kayıtları yağmuru altındaki yoğunlukta üç nokta:

-        Herhangi bi hukuk devletinde bu kayıtlar gün yüzüne çıktığında Savcılık derhal soruşturma açar. Savcılık makamı sırasıyla, bu kayıtların gerçek mi yoksa montaj mı yani sahte mi olduğunu bilirkişiler aracılığı ile ortaya çıkarır. Telefon görüşmelerindeki kişiler, yani Bilal Erdoğan ve adı geçen iş adamları ve diğer kişiler ifade vermek üzere Savcılığa davet edilir. Başbakan’ın dokunulmazlığı olduğu için, ‘Yargı  Erdoğan’a hiç bir şey yapamaz’ görüşü hakim. Oysa ki sözkonusu dokunulmazlık, yani milletvekili dokunulmazlığı, bir başka tanımla kürsü dokunulmazlığı, seçilmiş kişilerin suç işleme ya da suç işledikten sonra soruşturma ve koğuşturmadan muaf  olma özgürlüğü olarak yorumlanamaz. Milletvekili dokunulmazlığı, sözkonusu kişinin yasama faaliyeti içinde çalışmalarını özgürce icra edebilmesi amacıyla tesis edilmiş bi kurumdur. Gerçi Erdoğan’ınki yürütme faaliyeti ama olsun... Dokunulmazlık, cinayet, gasp, rüşvet, irtikap, yolsuzluk hele görevi kötüye kullanma gibi suçlarda, sanığı koruyabilecek bir kalkan olamaz. Yargı, bugünkü çeşitli siyasi engeller nedeniyle Erdoğan hakkında soruşturma açamıyorsa bile, Erdoğan’ın dışındaki kişilerle ilgili soruşturmasını açabilir. Erdoğan içinse dokunulmazlığının kaldırılması için Meclis’e fezleke gönderebilir. Bu yöntemle de sonuç alamıyorsa, soruşturmayı Erdoğansız başlatabilir, Erdoğan’ın görev süresi bitiminde, yani dokunulmazlık zırhı kalktığında Erdoğan’ı da soruşturmaya dahil edebilir. Yakın geçmişte Fransız Adliyesi hem eski Cumhurbaşkanı Chirac hem de  eski Cumhurbaşkanı Sarkozy hakkında, görev süreleri bittiğinde, iki ayrı yolsuzluk davası nedeniyle soruşturma açmış ve bu iki eski yetkilinin ifadelerini almıştı.
-        Liste gerçi son zamanlarda kısalıyor ama ben yine de bazı isimler sayayım: Barlas, Şafak, Karaalioğlu, Yükselir, Kekeç, Selvi, Alçı, Kütahyalı, Bayramoğlu, Çalışlar, Mahcupyan... Eskiden beri sevdiğiniz saydığınız, desteklediğiniz, övdüğünüz hatta yere göğe koyamadığınız bir insanın hırsız, rüşvetçi ve yalancı olduğu yolunda çevreniz dahil güçlü bir kanaat oluştuğu zaman ne hissediyorsunuz? O kişinin suç ortaklığını daha ne kadar sürdüreceksiniz? İlelebet iktidarda mı kalacağınızı zannediyordunuz? Yoksa siz de mi kefen giyip  aynı geminin yolcuları olarak birlikte batmayı göze aldınız? Yalılardan, 17 daireden, kıytırık televizyon programlarından size yapılan milyonluk ödemeler konusunda vicdanınız hala kösele mi?
-        Meclis TV’nin durumu farklı olabilir ama genel yayıncılık anlayışı itibariyle bazı çevrelerde hatalı bir uygulama var. Deniyor ki, “Söz konusu telefon görüşmeleri mahkeme izni olmadan dinlenmiş bu nedenle ben bunları yayınlayamam!”. Bir haberin yayınlanıp yayınlanmayacağına ne zamandan beri mahkemeler karar veriyor? Siz mahkeme bülteni mi çıkarıyorsunuz yoksa gazetecilik mi yapmaya çalışıyorsunuz? Haber değeri teorisinde de pratiğinde de, hiç bir yerde, hiç bir kitapta, hiç bir rol model uygulamada, haberin yayınlanması için mahkeme izni ya da onayı sözkonusudur. Bir haberin yayınlanıp yayınlanmayacağına tabi ki o medyanın  profesyonel yöneticileri yani gazeteciler karar verir. Bu kararı verirken de esas olarak iki kritere bakarlar: Bu haber doğru mu? Bu haber kamu çıkarına hizmet ediyor mu? Kuşkusuz, tali bir kaç kriter daha vardır:Haberin tüm unsurları mevcut mu? Tüm tarafların görüşleri alınmış mı? Uzmanlık isteyen alan ve konularda farklı düşünen en az iki eksperin açıklaması var mı? Haber herhangi bir kişinin temel hak ve özgürlüklerine halel getiriyor mu? Mahremiyete yönelik  bir saldırı var mı?  Irkçılık, ayrımcılık, şiddet övgüsü çağrısı var mı? Nefret söylemini andıracak çağrıştıracak  bir ifade var mı?   Bizde bunlara neredeyse hiç bakılmıyor. Bizde, egemen medyada demek istiyorum, gazetecilik-habercilik çok kolay: Bu haber Beyefendinin hoşuna mı gider yoksa kızar mı? Mahkeme kararı ya da yasalara mutlaka uymak gerekir diye bir kural yok gazetecilikte. Çünkü bazen gerçek, mahkeme kararlarına da yasalara da aykırı olabilir. Gazetecilik tercihini gerçekten yana yapmak zorundadır. Gazeteciliği mahkeme kararları ya da yasalarla sınırlı tutsaydık, bugün Watergate haberi de çıkmazdı, bizim Celal’in (Başlangıç) dışkı yedirilen Yeşilyurt köylüleri haberi de...


23 Şubat 2014 Pazar

SON GAZETECİ KİTAPLARI NE ANLATIYOR? (*)


Medya ıssızlaşırken, irtifa kaybedip, kalite ibreleri düşerken,  iktidar baskısıyla işinden olan gazetecilerin bazıları kaleme sarılıp başlarından geçeni yazdılar. Ellerine sağlık… Ama yine de bazı çekinceler yok değil.

Fevkalade menfi ve zor günler geçiriyor Türkiye’de gazetecilik. Çünkü, bir gazete, politika ve uygulamalarını denetlemekle, açıklarını bulup teşhir etmekle ve doğru alternatifleri göstermekle yükümlü olduğu iktidarın çok ağır, yoğun, sistematik, faşizan baskılarıyla karşı karşıya.
Gazetecilikte özgürlük ve bağımsızlık olmadığı zaman yapılan işin şekli şemali, muhtevası, biçimi hatta adı bile değişiyor. Kâh ajitasyon-propaganda oluyor, kâh halkla ilişkiler, bazen haber çarpıtma, bazen haber gizleme, kimi zaman da manipülasyon…
Baskılardan bahsederken, öyle soyut, genel baskılar değil söz  konusu olan. Artık uluslararası alanda da kabul gördü ki, Türkiye bir gazeteci hapisanesi. Dünyada en çok gazeteci Türkiye cezaevlerinde. Merkezi New York’ta bulunan CPJ’nin (Gazetecileri Koruma Örgütü) istatistiklerine göre 2013 Aralık ayı itibarıyla  Türkiye’de 40 gazeteci hapiste.
Türkiye Gazeteciler Sendikasının yaptığı bir derlemeye göre ise, Haziran 2013’deki Gezi olaylarından aynı yılın Ekim ayına kadar medya kuruluşlarından toplam 69 gazeteci işten atıldı ya da istifa etmek zorunda kaldı.  
Son bir rakam daha: Son seçimlerde, sandık başına giden yurttaşların yaklaşık olarak %50’sinin oylarını kazanan bugünkü siyasi iktidar, medyada, 17 Aralık skandalına kadar, yaklaşık %85-90’lık bir bölümü doğrudan ya da dolaylı bir şekilde denetliyor, yönlendiriyordu. Bu oran, Cemaat medyasının AKP’ye muhalefet saflarına geçmesiyle, yüzde 65-70’lere düştü.
Bu genel manzara betimlemesinin ardından, belki de kaçınılmaz olarak, bu yozlaşma/çürüme süreci çok sayıda gazetecinin, özellikle işini kaybettikten sonra oturup kaleme aldığı medya eleştirisi/anı/deneme türündeki kitapların ana konusunu oluşturdu.
Benim okuyabildiklerim Haluk Şahin, Mustafa Mutlu, Mustafa Alp Dağıstanlı, Mustafa Hoş ve son olarak Derya Sazak imzalarını taşıyor (1). Çok daha önce de  Hasan Cemal’in, Emine Uşaklıgil’in, Zeki Saral’ın(2)  ve başka gazetecilerin , benzer temalı kitaplarını hem yayın tarihi hem de içerik farkları nedeniyle bir kenara bırakıyorum ve son beş kitap üzerinde durmak istiyorum:
·        Bu kitaplar sayesinde biz perde arkasında nelerin döndüğünü az çok öğrenebildik. Yazarları, kendi başlarına gelen olaylardan, esas olarak da dışlanma, biata zorlanma, sansür ve otosansür gibi mekanizmaların nasıl işlediğini kimi zaman ayrıntılı hatta belgeli bir şekilde kitaplarına almışlar. Egemenlerin, yani gerek siyasi iktidarın gerekse medya mülkiyetinin nasıl davrandığını bilmemiz açısından bu kitaplar yararlı.
·        Kuşkusuz sözünü ettiğim 5 kitap içerik, uslup, işlev, yazım açısından doğal olarak farklılıklar arzediyor. Mutlu (3) ile Hoş’un kitaplarında başkahraman yıldız, parlak hatta dahi gazeteci rolünde Mutlu ile Hoş olduğu için, ben bu kitapları okurken biraz sıkıldım. Tevazu eksikliği devasa boyutlarda bu iki arkadaşta. Bir ‘Ben ben’ kitabı bunlar. Şahin, akademik ünvanına uygun olarak, Radikal’le kesilen ilişkisi konusunda hem uygulama hem de işin teorik yanına eğiliyor.  Dağıstanlı ile Sazak’ın kitaplarının ortak yanı, her ikisi de çalışma alanını, ilgi düzeyini geniş tutarak, sadece kendi başlarına geleni değil, ortamı yazmışlar. Hele Dağıstanlı, işin içine AA, TRT gibi önemli kurumları da katıp araştırınca, zengin bir içerik oluşturmuş. Sazak’ın kitabı ise neredeyse kolektif bir çalışma. Hem üç temel konuyu (İmralı, Gezi, 17 Aralık) işlerken, hem de kitabın sonunda çok sayıda gazeteciden, yazardan, uzmandan uzun alıntılar, özgün makaleler almış kitabına.
·        Twitter’da gördüm, benim de değer verdiğim bazı arkadaşlar, bazı meslekdaşlar bu kitaplar konusunda bir kaygıyı dile getiriyor hatta açıktan yazarlarını eleştirip kınıyor. Özü şu: ‘Kardeşim, sen bu kadar süre bu gazetenin başında idin, ya da şu kadar yıldır köşen vardı, neden bugün kitap olarak yazdıklarını o zaman yazmadın? Ya da bugün eleştirdiğin uygulamaları orada sorumlu iken neden değiştirmedin? ‘’ Bir iç tutarlılık, dürüstlük ve bütünlük perspektifinden bakıldığından çok da anlamsız bir eleştiri değil bu yaklaşım. Ne var ki, başta betimlediğim kapkaranlık medya ortamında, beş kitabın yazarı da eleştiri konusu olan bu tutumu pratik olarak benimseyemezlerdi. Buna imkan yoktu. Türkiye öyle eleştiriye hele özeleştiriye, kendini, kurumunu eleştirmeye açık ya da alışkın bir toplum değil. Hemen kapının önüne koyuverirler adamı. Bir mesele daha var:  Bu yazarlar kitaplarında ya da söyleşilerinde belki de özel sohbetlerinde mealen ya da dolaylı belirtiyorlar: Burası bir kale, benim kaleyi bırakıp gitmem doğru olmaz, beni onlar atacaksa atsın, sonuna kadar, bildiğim doğru yolda burada kendi çapımda mücadele ederim.  Aslında bu cümleleri mesela Michel Foucault’ya tercüme ettirsek, o, büyük bir ihtimalle şöyle yazardı: ''Benim Genel Yayın Yönetmeni ya da köşe yazarı olarak burada durumum, rahatım yerinde. Maaşım iyi. İktidardayım. Neden ki bırakacakmışım bu iktidarı? Hem bıraksam başka bir yerde aynı konuma sahip olabilir miyim? '' 
Bir de muhasebeci gözüyle bir çeviri yapalım: ''Ben kendim çekip gidersem, bir kuruş kıdem tazminatı filan alamam. Atsınlar beni, birkaç milyar kıdem tazminatımı da ödesinler, o zaman giderim. Şimdi bir çıkıntılık yaparsam sözleşmede ya da daha sonra mahkemede aleyhime bir şey bulurlar, istifamla kalırım ortada.''
Ayrıntısını şimdi hatırlamıyorum ama ben 1983-87 yıllarında Londra’da BBC’de çalışırken,  imzaladığım iş sözleşmesinde, mealen  ‘BBC’de çalıştığınız süre içinde elde ettiğiniz kurumla ilgili gizli bilgileri, emekli olduktan sonra bile ifşa etmeyeceğinizi taahüt ediyorsunuz’ şeklinde bir madde vardı. Her kurum, biz hemfikir olmasak da, kendi prestijini korumak için çalışanlarına karşı bu tür önlemler alır, alıyor.
Para-pul meselesi, kimileri için ve galiba çoğunluk için, meslek vicdanından, dürüstlükten filan maalesef daha önemli.
İstifa önemli ve erdemli bir kurum. Kimileri ise kaleyi ne kadar geç terk etsem o kadar iyi, diye de düşünebiliyor.
·        Ben gelişmelere siyasi açıdan, AKP’yi zayıflatan ve medyada bağımsızlığı, özgürlüğü güçlendiren eğilimler açısından bakıyorum.  Ne kadar çok sayıda gazeteci, siyasi iktidardan uzaklaşır ve bu kirli medya ortamını teşhir ederse o kadar iyidir.  Tabi aslında hiç de filtresiz değilim bu konuda. Yakın geçmişte, ‘kullanışlı aptallar/kullanışsız zekiler’ türünden sıfatlarla anılan liberal kesimde önemli kopmalar yaşandı. Söz konusu kişiler çok geç de olsa,  nispeten açık ve dürüst bir şekilde, gerekçelerini açıklayarak AKP saflarından uzaklaşarak, Erdoğan’a muhalefet saflarına geçiyordu, yani Erdoğan yalnızlaşıyordu. Mesele kişi değil tutum meselesi.   Bu nedenle bu saf değiştirmelerde bence iki temel noktaya dikkat etmek gerekir: Kişi, içten bir şekilde eleştiri/özeleştiri yaparak, tutum değişikliğinin gerekçelerini açıklayarak mı yeni safını belirliyor? İkincisi, kişi AKP-Erdoğan saflarını terk ederken, gerçekten iktidar saflarından muhalefet saflarına mı geçiyor,  yoksa iktidarın Erdoğan kutbundan ayrılıp yine aynı iktidarın Fetullah Gülen kanadına mı sığınıyor? Bu iki soruya açık yanıt bulmak kolay. Gazetecinin yazdıkları ortada, arşivi İnternet’de. 17 Aralık önemli bir yarılma/kırılma noktası. Bu nedenle tartışılan kişi 17 Aralık’tan önce ne yazmış? Sonra ne yazmış? Hızlı bir arşiv taraması, gazetecinin eski ve yeni künyesini şak diye ortaya çıkarır. Bu kalemi, şunun için yazdım: 17 Aralık’a kadar gözü kapalı ve kategorik bir şekilde Erdoğan/Gülen koalisyonunu destekleyen kimileri, birden bire Erdoğan karşıtı oluverdi ve Gülen medyasında sırıtmaya devam etti. Bu tutumlarının eleştiri/özeleştirisini yapmadıkları gibi etrafta basın özgürlüğü kahramanı gibi dolaşanlar var. Ayıp oluyor yani… Bu çakma muhaliflerin sırtında çok ağır bir yük var: 17 Aralık öncesi yazıları…

*5 Ne? 1 Kim?Mustafa Alp Dağıstanlı Postacı Yayınevi
*Abluka  Mustafa Hoş Destek Yayınları

 
(3) Hem Cahil hem Megalo, 15Ekim2013  bkz. http://apoletlimedya.blogspot.com.tr/search?updated-max=2013-12-04T23:39:00-08:00&max-results=7

(*) 23 Şubat 2014 tarihli Birgün -Pazar eki yazısı