29 Mart 2014 Cumartesi

Sansür ve ötesi

 AKP/Cemaat koalisyonunun çatlaması ve 17 Aralık yolsuzluk operasyonu ve sonrasında ortaya çıkan telefon konuşmaları, Türk egemen medyasının trajik bağımlılığını çok somut bir şekilde ortaya çıkardı. Yol, yöntem, içerik ve gazetecilik hakkında birkaç not…


Türk medyası olağanüstü günler yaşıyor. Ya da Türk egemen medyasının zaten bilinen olağanüstü iğrenç yüzü, telefon konuşmaları ile artık iyice su yüzüne çıkıyor. Şubat ayının ikinci  hafta  sonu Brüksel’de Cuma gecesi Sterk TV’de, Pazar günü Med Nuçe TV’de, Pazartesi günü  Istanbul’da Sokak TV’de ve son olarak Perşembe günü de Özgür radyo’da hep bu konuyu değerlendirdik, tartıştık.
Bu tespit ve değerlendirmeleri  yazıya dökmek gerekir diye, konunun birkaç önemli yanını kaleme alıyorum.
·         Öncelikle sözkonusu telefon görüşmelerini yayınlamak doğru mudur?
Bazı meslekdaşlar, telefon görüşmelerinin mahkeme izniyle kaydedilenlerinin  yayınlanmasının doğru olduğunu savunuyor. Oysa ki, gazeteci,  olgu ile, olay ile,  haber ile ilişkisinde öncelikli olarak mahkeme kararını  ya da yasayı temel kriter olarak benimseyemez. Gazetecilikte, haber değeri denilen parametrede tayin edici iki unsur vardır: Birincisi yayınlanmaya aday bilginin doğru olması, ikincisi de bu bilginin kamu çıkarına hizmet etmesidir.  Bilahare haberin kaynağına, sızıntı ise  kimler tarafından ne amaçla yapıldığına da kuşkusuz bakmak gerekir. Ama bilgi doğru ise ve kamu çıkarına hizmet ediyorsa yayınlamakta hiçbir sakınca yoktur.  Doğru ve kamu çıkarına hizmet eden bir bilgi sizde var ise, ama bu haberi yayınlamak  haberin kaynağına hizmet etmek ya da sızıntı yapana hizmet etmek olarak  değerlendirir ve yayınlamazsanız, doğru ve kamu çıkarına hizmet eden bir bilgiyi gizliyorsunuz demektir, ki buna da misinformation denir, yani bir haberi gizlemek anlamına gelir. Bu tutumun da pek anlamı yoktur, çünkü o haber, siz yayınlamasanız bile, bir şekilde başka bir mecrada yayınlanır. Hele İnternet dünyasında… Doğru ve kamu çıkarına hizmet eden bir bilgiyi, mahkeme kararı olmadan ya da yasalara aykırı bir durum içerse bile, haber olarak yayınlamak gerekir. Çünkü, mahkeme kararı da, yasa da, gerçekten ve bu gerçeğin kamuya ulaştırılmasından daha önemli olamaz. Eğer gazeteci, kendini sadece ve esas olarak mahkeme kararları ya da yasalarla sınırlı tutarsa ve onların onayı olmadan bir haber yayınlayamıyorsa, buna resmi gazetecilik denir. Gerçek kimi zaman, mahkeme kararlarına da yasalara da aykırı olabilir. Gazeteci, mesleği gereği, burada gerçeğin safında yer almalıdır.
Yayınlanan telefon görüşmelerine bakalım şimdi. Başbakan Erdoğan, Fatih Saraç, Yalçın Akdoğan  ve Fatih Altaylı arasındaki telefon görüşmelerinin otantisitesi, hem Erdoğan hem de Altaylı tarafından teyid  edildi. Saraç dahil hiç kimse bu telefon görüşmelerinin sahte, düzmece ya da montaj olduğunu iddia etti. Görüşmelerin içeriğine baktığımızda, yayınlanmasını engelleyecek herhangi bir yön yok. Yani mesela bu görüşmelerde ne mahremiyet var, ne herhangi birisinin temel hak ve özgürlüklerine  saldırı var, ne de hakaret  içeren bir cümle. Dolayısıyla, bu bantların ya da tapelerin, ister Haramzadeler kod adlı kişiden ya da gruptan gelsin, ister özel olarak yazı işlerine elden ya da posta, e-posta ile gönderilmiş olsun, yayınlanmasında herhangi bir sakınca yoktur. Bu haberi yayınlarsak, Erdoğan üzülür, Fetullah sevinir… cinsinden gerekçeler üretmemek gerekir. Bir haber, onu bunu üzmek ya da sevindirmek için yayınlanmaz. Kamu yararı olan doğru bir bilginin, geniş okur/izleyici/dinleyici ye kısaca topluma/yurttaşa ulaşabilmesi için yayınlanır. Kişi, kesim ya da grupların üzülmesi ya da sevinmesi mülahazası ile gazetecilik yapılmaz. Halkla ilişkiler yapılır. Şunu da hatırlatmakta yarar var: Gazetecilik esas olarak iktidarları rahatsız etmek, yönetilenleri rahatlatmak için icra edilen bir meslektir. Tatlı su gazeteciliği hariç…
Temel kriter olarak, bilginin doğruluğu ve içeriğin kamu çıkarına hizmet etmesini alırsak, nereden gelirse gelsin, her türlü telefon görüşmesi, bant ya da tape, bilgi ya da belge, ilkelere uygun bir şekilde haber haline getirildikten sonra  yayınlanabilir.
Somuta bakalım, kim, hangi tür medya bu telefon görüşmelerini yayınlamaz ya da yayınlamadı? İktidar yanlısı medya! Ve tabi ki Habertürk! Nedeni de çok basit, çünkü bu telefon görüşmeleri, çok açık ve net bir şekilde Başbakan’ın medya özgürlüğünü doğrudan ve bizzat çiğneyerek açıkça sansür uyguladığını kanıtlıyor.
Tutarlı bir yayın çizgisi sürdürebilmek için, yarın öbürgün, Gülen Cemaatinin olumsuzluklarını gösteren/teşhir eden telefon görüşmeleri de, eğer doğru ve kamu çıkarına hizmet ediyorsa, bunları da yayınlamak gerekir.
Ne yazık ki, Türkiye’de mevcut kapışma/yarılmada, iki güce/kutba, eşit uzaklıkta durabilen bir medya olmadığı için, bir  kesim sadece AKP’yi zor duruma düşüren bilgi, belge ve telefon görüşmelerini yayınlarken, diğer kesim de, sadece Gülen Cemaatini zora sokabilecek nitelikte bilgi, belge ve telefon  görüşmelerini yayınlıyor.
Yurttaş olarak, okur olarak, biz de, ancak farklı hatta zıt eğilimli medya organlarının tümünü izleyerek büyük resmi anlamaya çalışıyoruz.
·         Görüşmelerin içeriği iktidar-medya ilişkileri açısından ne anlama geliyor?
Türk basın tarihi hakkında 3-5 kitap okumuş olan herkes, bugünkü durumun, yani siyasi iktidarın medya üzerindeki tahakkümünün artık herhalde şahikasının yaşandığını fark etmiştir. Abdülhamid dönemi  ya da Tek Parti dönemi dahil, siyasi iktidarın tepesindeki zatın, bizzat sansürcübaşılığa soyunması açısından bir ilktir bu yaşadıklarımız. Bir Başbakan düşünebiliyor musunuz, taa Fas’tan bir Türk televizyonunu izliyor ve ekranın altında kayan bir yazıya takılıyor sonra da sözkonusu  televizyona yerleştirdiği adamını arayıp, altyazının kaldırılmasını emrediyor. Sadece tarihi açıdan değil coğrafi açıdan da, bu örnek,  dünyada bir ilk olsa gerek. Yani Erdoğan’dan başka bir Başbakan, dünyanın herhangi bir ülkesinde, bu Fas uygulamasını yapmış mıdır, ben bilmiyorum ama yapmış olsaydı herhalde bilirdim. Belki daha da vahimi, Başbakan Erdoğan, bu durumu doğrularken yaptığı açıklamada, mealen ‘Evet ben aradım ve bize hakaretler yağdıran yayını söyledim,  onlar da gereğini yaptılar’ demesi. Altyazı  MHP lideri Bahçeli’nin bir konuşması. Erdoğan’ın iddiasının aksine, hakaret filan içermiyor ama AKP’yi eleştiriyor. Diyelim ki, sözkonusu altyazıda hakaret var, böyle bir durumda, memlekette yargı diye bir kurum var, Başbakan’a ya da iktidar partisine yönelik hakaret varsa, hem hakaret ettiği öne sürülen kişiye hem de bunu yayınlayan kuruma karşı dava açarsınız, yargı durumu inceler ve gereğini yapar. Ama kuvvetler ayrılığı ilkesine pek de taraftar olmadığını daha önce ilan etmiş olan Erdoğan, bu müdahaleyi yapmaktan çekinmediği gibi, yargının da görev ve işlevini üstlenmekte sakınca görmüyor. Yani yaptığının doğru olduğunu savunuyor.
Hakaret, sözcüğü yasalarda da yeri olan bir edim. Eleştiriden çok farklı bir terim. Oysa ki Erdoğan, kendisine, partisine ve iktidarına yönelik her eleştiriyi hakaret olarak değerlendirip sızlanıyor. Türkiye’nin de yargı yetkisini tanıdığı Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’nin bu konuda üç önemli kararı var: Handyside, Oberschlick ve  Tuşalp.  Özellikle ilk ikisi artık içtihad oluşturan bu kararlara göre, kamusal sorumluluk üstlenmiş olan devlet liderleri, Başbakanlar, siyasi parti başkanları ağır sözler hatta hakarete varan bir içeriğe sahip olsa bile, kendilerine yönelik saldırılara, konumları gereği katlanmak zorundalar.  AİHM, düşünce, ifade ve basın özgürlüğü kapsamını bu bağlamda işte bu kadar geniş tutuyor. Hatta ‘Toplumun geniş bir kesiminde infiale yol açsa bile’  diye bir ibare bile var Handyside kararında. Yanlış anlaşılmasın, ben kimseyi Başbakan’a hakaret etmeye teşvik etmiyorum. Sadece AİHM’in bu konudaki tutumunu hatırlatıyorum. Gerçi AİHM’den çok önce bizde de Şeyh Edebali’nin bu kararlara benzer bir manifestosu var: "- Ey Oğul! Beysin, bundan sonra öfke bize; uysallık sana... Güceniklik bize; gönül alma sana... Suçlamak bize; katlanmak sana... Acizlik yanılgı bize; hoş görmek sana... Geçimsizlikler, çatışmalar, uyumsuzluklar, anlaşmazlıklar bize; adalet sana... Kötü göz, şom ağız, haksız yorum bize; bağışlama sana..." 
Konuşmaların içeriğini iki-üç kez dinledim. Erdoğan, Saraç ve Akdoğan’ın konuşmaları, kullandıkları sözcükleri, haber ve gerçek konusundaki yaklaşımlarını anlamak için semioloji  laboratuarlarında iyi bir vaka çalışması. Bakın mesela,  öldüğünü daha sonra öğrendiğimiz o küçük Sedef haberi konusunda, haber için kullandıkları iki deyim önemli: Kaçak ve Operasyon! Saraç, sansürlemeye giderken de ‘Şimdi çıkış yapıyorum’ diyor. Yani ‘Sortie’.  ABD’nin Irak’a yönelik saldırısında sözlüğümüze giren askeri bir deyim bu: Sortie, yani çıkış. Saraç, sortie yapıp, haberi yazan, düzelten ve sayfaya koyan üç gazeteciyi işten atmaya giderken sortie yapıyor…Apoletli Medya hala işbaşında!
Konuşmalar bence o kadar değerli ki, İngilizceye ya da Flamancaya çevirip Van Dijk’a göndersek ne esaslı bir söylem tahlili yapar kimbilir? Ayrıca, mesela  Saraç’ın bir Erdoğan’la bir de Altaylı ile yaptığı görüşmelerdeki ses tonu, cümleler ve kullandığı kelimelere bakın, ezilenle ezenin söylemlerini bulacaksınız.        
·         Altaylı’nın mağduru oynamasına ne demeli? 
Erdoğan, Saraç ya da Akdoğan gazeteci değil. Beni açıkçası Altaylı’nın tutumu daha çok ilgilendiriyor. Türk medyasında sabıkası zaten pek parlak olmayan Altaylı, Erdoğan’dan öğrenmiş olsa gerek, müthiş bir pişkinlikle, olay yayından bir-iki gün sonra, hem köşesinde yazmaya devam etti hem de 5N1K programına çıkıp kendini savunmaya çalıştı. Ar, ahlak, vicdan olan herhangi bir ortamda, bu telefon görüşmeleri yayınlandıktan sonra istifa etmeyen bir şahsiyet ile karşı karşıyayız. Oysa ki istifa tek çözümdü. Ama Altaylı, matah bir gerekçeymişcesine, kendini savunmaya çalışırken, aslında tüm medya yöneticilerinin kendisi gibi davrandığını- yani yalaka olduğunu- itiraf edip sadece kendisiyle ilgilenilmesini manidar bulduğunu söylemez mi? Bu yetmiyormuş gibi kendisini eleştirenleri şerefsizlikle suçlayacak kadar da ileri gitti.
Aslında her yerde her zaman, iktidarlar medyayı susturmaya ya da yönlendirmeye çalışır. Bunu meşru, yasal ya da haklı bulduğum için yazmıyorum. Ama böyle bir gerçek var. Hepimiz biliyoruz. Ne var ki, sansür iki taraflı bir mekanizma. Biri siyasi iktidar, diğeri medya.  Siz gazeteci  olarak, medya yöneticisi olarak, iktidardan gelen sansür baskısına karşı koyabilirseniz, mesleğinizi yapabilirsiniz. Bazen ağır bedeller de ödemek durumunda kalabilirsiniz. Ama tercih sizin, ya normal bir gazeteci olarak, sadece kendinizin değil,  çalıştığınız gazetenin, okurlarınızın habere özgürce ulaşma hakkını, düşünce, ifade ve basın özgürlüğünü savunacaksınız ya da egemenlere boyun eğip sansürün yardımcısı, aracısı olacaksınız. İkinci şıkka somut örnek Altaylı. Türk medyasında birinci şıkkı benimseyip uygulamış gazeteciler de vardır. Onlar kahraman filan da değillerdir, sadece mesleklerini/görevlerini hakkıyla yapmaya çalışmışlardır, bazen başarılı olmuşlardır ve sansür  saldırısını defetmişlerdir, bazen de işten atılmışlardır ya da istifa etmişlerdir. Mesela son olarak, Medya Mahallesinde Ayşenur Arslan, Roboski ertesinde, stüdyosu basılmasına, kulaklıktan yayını kesmesi uyarıları gelmesine rağmen, kulak asmayıp, doğru bildiğini yapmıştı. Altaylı ise iktidar karşısında eğilip bükülmekle kalmıyor, gerçeği tahrif etmek için de formüller yaratıyor telefon görüşmelerinde: ‘Doktoru ya da  hastaneyi eleştiririz’ veya ‘MHP’den biraz oy alıp BDP’ye koyarız…’.
Daha önce Taraf gazetesi için yazmıştım: ‘Bu gazeteyi künyede adı Genel Yayın Yönetmeni olarak geçen kişi yönetmiyor ‘diye.  Habertürk için de artık bu durum kesinleşti. Bu televizyonu Fatih Altaylı yönetmiyor. Fatih Saraç, hadi ona da fazla misyon yüklemeyelim, sonra üzülür,  Erdoğan yönetiyor. Bu arada Turgay Ciner’in adının hiç geçmemesi normal mi? Yoksa Habertürk’ün gerçek sahibi  Turgay Ciner değil mi?
·         Sansür işe yarar mı yoksa ters mİ teper?
Sansür,  yani medya dışından/editoriyal mekanizma dışından  bir araçla,  gerçeği gizlemek ya da tahrif etmek, ne zamandan beri nerede kesin galebe çalmıştır? Hiçbir zaman hiçbir yerde! Brejnev’in Sovyetler Birliğinde, TASS ajansı, Pravda ve İzvestia gibi tekellere rağmen, bu sansürcü uygulama, rejimin çökmesini önleyememiştir. En parlak addedilen Hitler/Göbbels sansürü de hezimete uğradı. Dolayısıyla, egemenler için belki günü kurtarabilecek bir mekanizma olarak sansür, belirli bir süre ve belirli bir kitle için gerçeği gizlemeye ya da tahrif etmeye yarayabilir. Ama sansürle, tüm gerçekler, her zaman her yerde, uzun süre ve herkes için gizlenemez, tahrif edilemez. Hele günümüzün iletişim teknolojisinde sansürün etkisinin süresi ve çapı da giderek kısalmakta ve daralmakta. ‘Roboski’yi görmedik’  diye sevinenler, Roboskililerin ve onları destekleyenlerin yüreğinde herhalde taht kurmadılar.  Gerçekle öyle çok fazla uğraşılmaz. Hele sanal gerçeği istediği gibi dizayn edip, bunu da hakiki gerçekmiş gibi pazarlayanlar önünde sonunda yenilir. ‘Kabataş’da saldırıya uğrayan başörtülü bacım’ meğerse tamamen uydurma imiş. Tıpkı Dolmabahçe camiindeki içki şişeleri ya da partuz senaryoları gibi…
Bir nokta daha var: Chomsky, sansür mekanizmasını ince bir şekilde işletebilen İngilizlerin Hitler’e esin kaynağı oluşturduğunu yazar. Bizdeki uygulamalara baktığımızda, sansürün de pek kaba saba, beceriksiz ve pespaye bir şekilde uygulandığını görüyoruz.
Gerçi ince bir şekilde  uygulansa da, sansür esas olarak ve sonunda  sansürcüyü vurur. Şimdi mesela Sedef bebek ya da Bahçeli’nin o açıklaması sansürlenmeseydi, insanlar bu iki konu hakkında bu kadar çok konuşur yazar mıydı?  Sansür, gizlenen gerçeği daha da cazip hale getirdiği için, boomerang etkisi yaratır.
·         Erdoğan neden böyle davranıyor?
AKP ya da Gülen yanlısı medyada bu soruya tatmin edici bir yanıt bulmak zor. 17 Aralık’tan bu yana Başbakan’ın konuşmalarına ve uygulamalarına baktığımızda, rasyonel bir değerlendirme yapmak zor. Çünkü açıklamalar ve uygulamalar hiç de rasyonel değil. Milyonlarca dolarlık neredeyse suçüstü yakalanan Bakan çocukları var, baba-oğul telefon görüşmelerinde bu işin sadece oğulla sınırlı olmadığını da öğrendik, havuz meselesi vs… Kısacası ortada müthiş bir yolsuzluk ve rüşvet var. Başbakan bunların üstüne gideceği yerde,  hırsızı yakalayan polise işten el çektiriyor ya da görev yerini değiştiriyor, keza bu operasyonları yöneten savcılardan dosyayı alıyor onları da sürüyor. Sonra da hiçbir somut emareye dayanmadan  ‘uluslararası komplo’, ‘Paralel yapı’, ‘Haşhaşinler’ cinsinden senaryolar üretti. 17 Aralık’tan bu yana medyaya doğrudan müdahaleler ile alel acele İnternet’i kısıtlamaya yönelik ‘yasal’ çabalar da, AKP’nin daha gizlemesi gereken çok açığı olduğu yolunda bize bir ipucu veriyor. Başbakan, korku ve panik içinde, iktidarını yitirmekte olduğunu görüyor. Hiçbir muhalefetin yapamadığını, eski koalisyon ortağı yapıyor. Eskiden birlikte gerçekleştirdikleri tüm olumsuzluklar yavaş yavaş ortaya çıktıkça, AK Partinin hiç de ak olmadığı anlaşılıyor. Eski ortağın bu ‘ihaneti’, AK Partiyi Aşil Topuğundan vurdu ve Kral’ın Çıplak olduğunu Prensi açıkladı. Köşeye sıkışmış kedi misali Erdoğan, hem saldırganlaşıyor hem de akıl dışı girişimlerde bulunuyor. Geçmiş olsun…
(*) Bu yazının kısaltılmış bir versiyonu Tükenmez dergisinin 14 sayılı Bahar 2014 sayısında yayınlandı. (SON/RD)



Hiç yorum yok: