21 Aralık 2014 Pazar

Havf-ı makatat Taaruz-Ül matbuat (*)

Korkutmaya çalışıyor çünkü kendisi korkuyor

Bu hafta Samanyolu TV ve Zaman’daki gazeteci, dizi yönetmeni ve senarist arkadaşlar gözaltına alındı. Hırsızlık Haftasıyla Medyaya Saldırı Haftası birleştirilmiş oldu. O, aslında AkSaray’a indiğinden beri her şey karma karışık. Çok kapışmalar cereyan ediyor, edecek. Tek Adam olacağım derken…

Aslında bir süredir bir sürü işaret tezahür etmişti. Üstelik Fuat Avni nam zat, bunların tümünü de önceden haber edememişti. Hatta Hükümdar ya da herhangi bir yakını bile şimdi sayacağım önemli olayların olabilirliği konusunda çaktırmadan göz bile kırpmamışlardı.
Gemide kaptandan habersiz işler oluyorsa bunun sonu isyana kadar gider. Zaman birlik beraberlik nutuklarının atılma zamanıdır. Filikaları indirdiniz mi? Makine dairesinde neden kimse yok? Bir süredir zuhur eden bir sürü işaret aslında kaptanın da, mürettabatın da, topyekûn  geminin de telaş, panik, endişe ve hatta korku içinde olduğunu gösteriyor. Kaptan herkesi korkutuyor çünkü kendisi korkulara gark olmuş durumda: Ya açıklarım, yalanlarım kanıtlanırsa? Ya paracıklarım ortaya çıkarsa? Ya beni devirirlerse?
Kronolojik değil, önem sırasına göre:
* Cumhurbaşkanının iş adamı ES’nin sahip olduğu medya grubunun üç tepe yöneticisi bir gün pat diye işten atıldı. 24 Kasım 2014 (www.hurriyet.com.tr/gundem/27643999.asp) Bunca yıldır hükümet yanlısı yayın yapan bu sözde gazeteciler ne yapmıştı da böyle bir acıklı sonla karşılaştılar? Sancak, ‘Para yemediklerini’ söyledi. Yiğit Bulut’un operasyonu olduğu öne sürüldü. Yeni Şafak, rezalet ayyuka çıkmasın diye bu üç kişiyi yazar kadrosundan bünyesine kattı. Bunlardan emlak uzmanı olanı ise, Şahenk’in NTV’sine alındı. Devrim kendi evlatlarını yermiş ya, karşı-devrim de karşı- devrimci evlatlarını mı yedi yoksa? Bu tasfiye, Erdoğan/Davutoğlu çekişmesinin bir sonucu olmasın? Kesin bir bilgi yok. Ama ortada bir sorun var. Selvi, Alçı, Kekeç gibiler de derin bir bunalıma düştü. Ya yarın öbür gün bizi de kapının önüne koyarsa? Çünkü daha önce bir sürü yandaş, yandaş medyadan atılmıştı. Son örnek Cemil Ertem idi.
* Başbakanın Başdanışman kılıklı iyi polisi Mahçupyan, ‘Hiç yolsuzluktur yoktur diyemeyiz’ mealinde bir söz etti. (http://www.hurriyet.com.tr/gundem/27773709.asp)
İlginç. İçeriden çözülme sinyalidir aslında bu. En sevdiği türkü ‘Ben bir sarı cezveyim/Elden ele gezmeyim’ olan bir AKP’li, üstüne vazifeymiş gibi, üstelik de herhangi bir yerden talimat filan almadan, hızla ve hırsla Mahçupyan’a ayar vermeye kalktı. Mahçupyan, Başdanışman olduktan sonra  köşe yazarlığını bırakmadığı gibi TV’lerde daha fazla görünmeye başladı. Bu da garip bir şahsiyet. Bir söyleşisinde, kendisinden genç olan Erdoğan’ı ‘biraz da babasına benzediği için’ sevdiğini itiraf etmişti! Freud, bu duruma ‘Ters Elektra’ mı diyor? Kamusal hayatla özel hayatı birbirinden ayıramadık gitti. Kameranın karşısına geçen, mikrofonu gören başlıyor içini dökmeye, sanki Freud’ün divanında…
* Bir süredir TV ekranlarında görmek istediğimiz jest ve duymak istediğimiz repliklerden bizi mahrum bırakan ikiz annesi bir hanımefendi (Ki çocuklarının adını O koymuştur, yakınlığa bakın!)  yine geçenlerde dedi ki :’ Eğer Erdoğan’ı devirselerdi bizler de Yassıada tipi zindanlarda olacaktık!’. (http://www.medyaradar.com/nagehan-alci-medyaradara-konustu-erdogan-devrilseydi-biz-de-yassiadadaydik-haberi-131807) Bu cümle bir gazetecinin, bir köşe yazarının, bir televizyon yorumcusunun söyleyeceği cümle midir?  Dünyada ve Türkiye’de bir sürü Başbakan devrildi, onlarla birlikte zindana düşen gazeteci var mı? Şimdi ortada fol yok yumurta yok, Yassıada zaten imara açılmış, nereden çıktı bu ‘zindanlar’ korkusu? Siz paşa paşa oturun Boğaziçi’ndeki yalılarınızda…
* Anadolu Ajansı Genel Müdürü (1 Aralık) ile Basın Yayın Genel Müdürünün de (18 Kasım) beklenmedik bir şekilde görevlerinden ayrılması konusunda ikna edici bir açıklama çıktı mı bir yerde? Çıkmadı. Bir tek Bülent Arınç ile ‘yeni yetme’ takma isimli bir Başbakan Yardımcısının kamuya açık bir mekanda pek dostane olmayan el-kol hareketleri ile münakaşaya giriştiklerini gösteren bir fotoğraf yayınlandı.
* Aslında ilk sinyal, Musul Konsolosluğu personelinin kurtarılması konusunda ortaya çıkmıştı. Cumhurbaşkanı ‘Operasyon’dan söz etmişti, Başbakan ise ‘Uzun ve sabırlı müzakereler’den.  Gelişmeler Cumhurbaşkanının doğruya pek yaklaşamadığını gösterdi.
Son olarak Cumhurbaşkanı’nın davul zurna ile ilan ettiği, Sayın Twitter Büyüğü Fuat Avni’nin de ayrıntılı bir şekilde öngördüğü, Arınç’ın yine ofsayta düştüğü Gülen Medyasına yönelik operasyon gerçekleşti. Daha önce vaat ettikleri üzere, ‘İnlerine girdiler’.
Burada da sivilce çıkartan birkaç nokta var:
* Önce Dumanlı ve arkadaşlarına geçmiş olsun. Mesleğimizin ilkesi, siyasetimizin tutarlılığı açısından, baskıya uğrayanın kimliği önemli olmadığı için, iktidarın bu operasyonuna karşı çıkmak vicdani, siyasi ve mesleki bir görevdir.
* ‘Siyaseten doğru’ olmak diye bir takıntısı olmayanların haklı olarak şöyle bir endişesi var: Bugünün mağduru Zaman’daki meslektaşlar, bizim dün taşıdığımız pankartları ellerine alıp ‘Özgür Basın Susturulamaz’ diye gösteri yapmışlar. Güzel… Bir tiyatro grubu düşünün, işkenceciyi oynayan aktör, o gün hasta, yerine bir gün önce işkence göreni oynayan aktör almış durumda. Ya da tersi… O aktör bile bir kırılma yaşar yeni rolünü oynarken değil mi? Zaman’ın bugünkü meslektaşları inandırıcı yani içten olabilmek için bizi ikna etmeleri gerekir: “Biz artık hakiki gazeteci olduk, dolayısıyla tüm iktidarlara eşit uzaklıkta duracağız ve mağduru kim olursa olsun hep basın özgürlüğünü savunacağız…”. Zaman’ın aynı şekilde geçmişle ilgili samimi bir özeleştiri borcu var kamuoyuna.
* Bu sefer Ahmet İnsel’in fars dediği operasyonda hakikaten bir show unsuru var. Dizi yönetmeni ve senarist şüpheli olarak gözaltına alındı! Rahmetli Erol Taş, özel hayatında, kendi mahallesi ve Yeşilçam dışında nereye gitse, kem gözlere hedef olur, küfürlere maruz kalır hatta linç edilir, dayak yerdi. Gerçekle kurguyu ayırt etme yetisi henüz ve hâlâ pek gelişmemiş bir toplumun polisi ve savcısı da, hele bir de hukuku ıskalayıp intikam şerbetini içmişse,  toplumsal refleks ortalamasına uygun hareket eder, değil mi?
* Haşhaşî, Tahşiyeci, sahte belge üreticisi, belge tahrifatçısı ve nihayet silahlı terör örgütü…Bunlar son operasyonda gözaltına alınanlara yönelik suçlamalar. AKP yanlısı medya ballandıra ballandıra yazıp çiziyor yeni düşmanları. KCK, Ergenekon, Balyoz, OdaTV davaları öncesinde de benzer yayınlar yapılmış ancak fos çıkmıştı. Yeni Türkler, eski Türkiye’deki ortaklarını yargılıyor. Bir eksik yok mu? ‘Ne istedilerse verdik’ diyenlerin vereni de bu operasyonlarda gözaltına alınmayacak mı?
Sonuç olarak korku dağları aşmış Ankara’ya ulaşmıştır. Dikkat edin medyada son zamanlarda 1930’ların ortalarında Almanya’da gündeme gelmiş sözler, sloganlar sık yayınlanıyor. Tabii durum bugün farklı.
Çok da ısrar ederse, ille de ben Tek Adam olacağım diye, olur. Olur da, Tek Adam, bir süre sonra tek başına kalır…
 
(*) Her şeyin çakma olduğu bir mekân ve zamanda bu çakma Osmanlıca başlığın, adet bozulmasın çakma Latince karşılığı ‘Timor anus, impetum tabula’ olabilir. Amiyane Türkçesi ise ‘Kestaneyi çizdirme korkusundan medyaya saldırı’.
21 Aralık 2014 tarihli Evrensel gazetesinin Pazar ekinden.

24 Kasım 2014 Pazartesi

SANAL GERÇEK MÜHENDİSLİĞİ BAZEN ÇOK HIZLI ÇÖKER

TÜRK VE DÜNYA MEDYASI 
KOBANE’Yİ NASIL İZLEYİP AKTARDI

* Savaş dönemlerinde medya, yayınladığı her başlığa, her sözcüğe, her fotograf karesine özel ihtimam göstermek zorunda. Yoksa  inandırıcılığını kaybeder, daha da vahimi yurttaşlar arasında düşmanlığı körükleyip ölümlere bile yol açabilir.

Merhaba,

Bu akşam burada bu salonda bulunan hepimiz çok şanslıyız. Çünkü son iki saat içinde gazeteci arkadaşlarımız Fehim Taştekin, Celal Başlangıç, Mete Çubukçu ve Veysel Altay bize Kobane’deki tanıklıklarını anlattılar.  Son dönemde Kobane’ye gidenlerden Celalettin Can ve Rojava ile Dayanışma Derneğinden Mazhar Zümrüt de bölge hakkında önemli bilgiler verdi. İletişim teknolojisi sayesinde biz burada biraz önce Kobane Başbakanı Enver Müslim daha sonra da PYD Eşbaşkanı Ayşa Abdullah’ı da ekranda naklen izledik ve dinledik. Global medyadan muhabir arkadaşlar da bu bağlantı sayesinde her iki yetkiliye sorular sorabildi.
Tüm bunları 78liler Girişiminden arkadaşlar organize etti. Ellerine sağlık.

Bugün Kobane kuşatmasının  37. günü…Biz son 36 gündür, egemen medyada, bugün burada iki saat içinde dinlediğimiz, öğrendiğimiz bilgi ve yorumlardan hiç birine ulaşamamıştık. Evet Taştekin, Başlangıç, Çubukçu ve Altay’ın yayınladıklarını okumuş ve dinlemiştik ama, egemen medyadan, yaygın medyadan, yandaş medyadan söz ediyorum, onlar burada anlatılanlara ya hiç değinmediler ya da tahrif ettiler.

Oysa ki gazetecilik, muhabirlik, doğru dürüst yapmak isteyen insanlar ya da kurumlar için, öyle o kadar da zor bir şey değil. Evet başınızın üstünden kurşunlar vızır vızır geçiyor, bulunduğunuz yeri bombalıyorlar, yakalanırsanız kellenizi koparıyorlar ama… işte öyle dev medya holdingi olmaya gerek de yok, Celalettin Can ve arkadaşları iki telefon üç muhabbetle bu akşam burada hem gazeteciler için hem de Kobane ile ilgilenenler için dört dörtlük bir ortam yaratmış.

ANORMAL MEMLEKET

Burası, burası derken bu memleketi kastediyorum, normal bir ülke değil. Çünkü normal bir ülke olsaydı, kuşatmanın 37. gününe kadar, bu akşam öğrendiklerimizi bizim çoktan öğrenmiş olmamız gerekirdi. Medya organları, yayın çizgisi ne olursa olsun, bugüne kadar olup bitenleri, hiç olmazsa düz haber olarak aktarmak konumundaydı, işleri bu zaten. Ama yok…Ne izledik biz bugüne kadar? Kobane değil Ayn El Arab! Neymiş, IŞİD eşitmiş PKK’ymiş! Neymiş, PYD teröristmiş! Neymiş, Ankara IŞİD’e destek vermiyormuş! Neymiş, Kobane düştü düşecekmiş!

Gazetecilikte ‘Çatışma alanları muhabirliği’ bir başka deyişle ‘Savaş muhabirliği’ olarak adlandırılan bir branş var. Son dönemlerde maalesef çok gelişme kaydetmek zorunda kaldı. Özel bir alan, dolayısıyla kendine has bir dizi kuralı var.
Barış dönemlerinde, egemen medya, yandaş medya, haber gizler, haber tahrif eder, ajitasyon-propaganda yapar, binbir manipülasyon çeker. Tüm bunların amacı, yurttaşın/okurun kafasını karıştırmak, gerçeği değiştirmeye çalışarak insanların zihnini bulandırmak, kuşkuya sevketmek olabilir. Böylelikle, egemenler güç durumda kaldıklarında, kitleyi aldatarak aslında hiç de zor bir durumda olmadıklarına insanları bu tür haberlerle ikna etmeye çalışır. Tabi, yalancının mumu yatsıya kadar… Çünkü bu tür gizleme/tahrifat/manipülasyon/ajitasyon/propaganda ile ancak ve ancak bir kısım yurttaşı o da bir süreliğine aldatabilirsiniz. Söz ile yazı ile, görüntü ile ses ile herkesi ilelebet aldatmak, ikna etmek mümkün değil. Benim Hakiki Gerçek dediğim, sokak, yani siyasi ve toplumsal gerçek, egemen medyanın bütün bu yalan, eksik, tahrif edilmiş  söylem ve içeriğini berhava eder. En basit örnek, dünya alem, Erdoğan’ın IŞİD’e destek verdiğini biliyor, bunun belgeleri var Batı başkentlerinde duruyor. Ankara, ‘PYD teröristtir’ diye nakarat tutturmuş ama ABD, PYD’ye silah yardımında bulunuyor. Washington da ‘PYD terör örgütleri listemizde bulunmamaktadır’ diye açıklama yapıp Erdoğan’ın fena halde ofsayta düşürdü.  Keza, Erdoğan ‘Önceliğimiz Esad rejimidir’ diyor, IŞİD de aynı doğrultuda, ABD ise ‘Önceliğimiz değişmemiştir, IŞİD’dir’ diyor.

Çok açık bir çelişki var: Kobane’den Rojava’dan gelen arkadaşların anlattıklarıyla bizim egemen medyada yazılanlar birbirini hiç tutmuyor. Yani üretilen, imal edilen medyatik gerçek ile tanıklığı aktarılan hakiki gerçek neredeyse birbirinin zıddı. Alanda hiç kimse ‘PKK=IŞİD’ demiyor mesela… Ya da  ‘IŞİD önemli değil mühim olan Esad rejimi’ demiyor…

Teknik bir sorun var: Barış zamanı egemen medyanın olumsuzlukları esas olarak ideolojik bulandırma amacını taşır ve kimi zaman da bu hedefine ulaşır. Ne var ki savaş dönemlerinde, medya her sözcüğü, her fotograf karesini, her satırı normaldekinden çok daha temkinli bir şekilde kullanmalı. Çünkü savaş zamanı yapılan haber gizleme, tahrifat ve manipülasyonlar, bazen maalesef insan hayatına mal olabiliyor. Bence bu son 6-7 Ekim’deki protestolarda bu kadar çok sayıda insanın öldürülmesinde medyanın sorumsuz yayınlarının payı da var.

Türk medyası ve uluslararası medya Kobane’yi nasıl izleyip aktardı?  Ben bu soruya yanıtlar aradığım bir yazı yazdım. Başlığı da ‘Sizin hiç kafanızı kopardılar mı?’ idi. İkinci başlık da ‘Sizin kentiniz hiç işgale uğradı mı?’ şeklindeydi. (Bkz. www.apoletlimedya.blogspot.com)  O yazıda, egemen medyanın Kobane’yi hangi perspektifle, nasıl, hangi sözcükleri ve kavramları önplana çıkararak izleyip aktardığını, somut örneklerle aktarmaya çalışmıştım. Şimdi o yazının içeriğini burada tekrar etmeyeyim.

Türk egemen medyası Kobane konusunda ne yaptı? Yeni hiçbir şey yapmadı. Yani eskiden beri ne yapıyorsa onu yaptı. Eskiden dediğim de oldukça uzun bir süre… Tam olarak 1831’den beri... Yani bizde ilk günlük gazetenin yayın tarihinden beri egemen medya ne yapıyorsa onu yapmaya devam etti. Kobane konusunda önce sustu, sessiz kaldı, geçiştirmeye çalıştı, sonra tahrif etti ve hep ve hala iktidarın sözcüsü olarak yayın yaptı. Bu arada Kürt düşmanlığında dozajı artırdı. Tecrit edilmiş ve rasyonaliteden uzaklaşmış bir politikayı savunmaya çalışırken sıkı U dönüşleri yaptı, terledi, zorlandı, iki gün önce yazdığının tam tersini yazmak zorunda kaldı. Çünkü Erdoğan ters köşeye yatmıştı. Egemen medya da onunla birlikte ters köşeye yattı.

YAZARLAR VE YAZICILAR

Peki, egemen medyada kim yapıyor bütün bu olumsuzlukları. Genel Yayın Yönetmenleri, Yazı İşleri Müdürleri, Editörler, Muhabirler, Köşe Yazarları?

Biliyorsunuz bir ‘Yazar’ var bir de ‘Yazıcı’.  Ben bu yazıcı sıfatını birkaç kez kullandığımı hatırlıyorum. Cengiz Aktar da son yazılarında kullanıyor. Cengiz, sağolsun, geçenlerde bu Yazar/Yazıcı farkı üzerine Fransız filozof Roland Barthes’ın makalesinden bir alıntı gönderdi bana.  Barthes, 1972 yılında yayınlanan ‘Yazının Sıfır Derecesi’ başlıklı kitabında bu yazar/yazıcı, Fransızcası écrivain/écrivant, écriveur de denebilir farkını çok net, çok güzel açıklıyor. Çünkü kabaca ya da basit bir şekilde, muhalif olan yazar, yandaş olan yazıcı der geçebiliriz. Barthes diyor ki, ‘Yazar bir işlev görür, yazıcı ise bir faaliyet yapar’! Az buz fark yok işlev ile faaliyet arasında değil mi? Bu akşam burada yazarın işlevini gördük, duyduk, dinledik…

Bu ‘Yazıcı’ sözcüğü Türkçe’de, biliyorsunuz İngilizcedeki ‘Printer’ sözcüğünün karşılığı olarak da kullanılıyor. Print ettim, çıktı aldırdım, yazıcının mütekebbi bitmiş… filan diyoruz. Barthes’ın zamanında printer, bugünkü kadar yaygın değildi. Bence bu egemen medyadaki yazıcılar, aslında printer! Çünkü printer sadece faaliyet gösterir, yani kendisi bir bilgi, fikir, yazı filan üretmez, klavyede ne yazarsanız, bir düğmeye yani print düğmesine basarsınız, o da sizin yazdığınızı kağıda döker. Klavyenin başında Erdoğan var, o yazıyor bir şeyler, bizim printerlar da çıktı alıp köşe yazısı diye sayfaya koyuyor bu metinleri… Önemli bir baskı faaliyeti yani…Propaganda faaliyeti diyelim doğrusuna. Yazarlar bilgi aktarır, yorum yapar, fikir üretir. Yazıcılar ise propaganda aktarır.
Gazete, özellikle muhabirlerin ve yazarların mecrasıdır, yuvasıdır. Muhabirler ve yazarlar emeklerinin ürünlerini/sonuçlarını gazetelerde somutlaştırır, sergiler, gösterir. Yazıcıların eserlerini sergiledikleri tezgahlara gazete dememek gerekir. Olsa olsa gaz denebilir bu mekanlara…

Kobane’deki gelişmeler sayesinde ya da yüzünden diyelim, aslında pek beklenmedik ama sonuçta çok da şaşırtıcı olmayan bir koalisyon tezahür etti Türk medyasında. Normal zamanda birbirleriyle çok kavgalı olan bir çok yayın organı adeta bir cephe örgütlenmesi içinde bir araya geldi, yan yana düştüler, buluştular. Sayıyorum, Akit, Aydınlık, Yeni Şafak, Sözcü, Oda Tv, Zaman… Bu yayın organlarının herhangi birinde yayınlanmış bir Kobane haber ya da yorumunu alın, başka herhangi birine koyun, hiç fark etmez, yani sırıtmaz. Kürt düşmanlığı tutkalıyla birleşmiş durumdalar. Esas olarak Kürt düşmanlığı bazen de tali olarak IŞİD sempatizanlığı bu yayın organlarını birleştirmiş durumda. Kendi aralarındaki temel ayrılıkları tamamen unutup, bir kenara bırakıp, PYD ve PKK’ye saldırma, IŞİD’i gizli ya da açıkça desteklemekte beis görmediler, görmüyorlar. Oysa ki milliyetçilik hatta ırkçılık, Kürt düşmanlığı iktidar ideolojisidir. Bu yayın organları Erdoğan’ın siyasetini farklı versiyonlarla savunuyor.

YERLİ KÖTÜ DE YABANCI ÇOK MU…

Türk medyası üzerinde bu kadar durduk, yeter de artar bile. Zamanın değerini bilelim. Ve gelelim şimdi uluslararası medyaya, ya da global medyaya. Aslında önce belirtmek gerek, öyle ‘Global Medya’, ‘Amerikan medyası’, ‘İngiliz medyası’ filan diye yekpare bir medya, hatta aynı yayın siyasetini güden bir medyadan söz etmek doğru olmaz.  Belki de gazete, dergi ya da TV kanallarını tek tek ele alıp değerlendirmek gerekir. Ama işte bizdeki bu milliyetçilik kaynaklı klostrofobi yüzünden, dünyaya çoğu zaman  ‘biz Türkler ve onlar, yabancılar’ diye ayırıp bakıyoruz.  Türkler diye öyle monoblok, birörnek bir insan topluluğu da yok zaten…

Avrupa medyası diye bir sınıflandırmaya da gidemeyiz. Somut örnek, mesela Fransız medyası, Cumhurbaşkanı Hollande’ın Erdoğan’ın ‘Güvenlik Koridoru’ tezini savunduğundan bu yana Alman ya da İngiliz medyasından hiç olmazsa bu konuda farklı yayın yapıyor.
Türkiye’nin Türk okurunun yabancı medya ile ilişkisi sorunludur, uzun zamandan beri sorunludur. Çünkü normalde kendi gazetesinde, kendi televizyonunda bulması gereken haber ve yorumlar çoğu zaman yabancı basında yayınlanır, oradan tercüme edilir ve sonra iktibas edilir. Bu 1831’den beri böyle…

Dün mesela Le Monde’u tarıyordum. Le Monde bölgenin üç farklı haritasını yapmış. Aynı bölgeyi hem askeri hem de siyasi olarak gösteriyor. Birincisi IŞİD açısından, ikincisi Ankara açısından, üçüncüsü de Kürtler açısından gösteriyor. Celal’e gösterdim, ‘Bu haritanın Le Monde’dan önce bizim medyamızda yayınlanması gerekirdi. Kobane dediğin Suruç’un ikizi…’ dedi. Sonra da ekledi: ‘’Kobane’de çatışmaların başladığı ilk 10 gün içinde Türk gazeteleri konuya ilişkin ilk fotografları Reuter’s ajansından alıp yayınladılar. Mesela biz oradayken kente hakim Mürşitpınar tarafındaki tepede gazeteci olarak ben vardım, Kürt medyasına çalışan arkadaşlar vardı bir de New York Times muhabiri vardı. Bizim büyük medyadan kimse yoktu’’. Bizim büyük medyanın büyüklüğü gazetecilikle, habercilikle ölçülmüyor ki!...

Türk egemen medyasının genel yayın politikası, haber perspektifi tek başına iktidar tarafından belirleniyor, demiştim. Uluslararası medya organları için bu durum biraz değişik. Örneğin bir New York Times’da, bir Le Monde’da ya da bir Guardian’da bir dış haber nasıl ele alınıyor? Nasıl yayınlanıyor? Kısaca aktarmaya çalışacağım. Haber değeri dediğimiz ölçü nasıl belirleniyor?

Batı’da haber değerini oluşturan birkaç unsur, birkaç boyut var. Önem sırasına girmeden sayayım. Her seferinde bu unsurların önem derecesi değişebilir.

·       Haber ajansları : Uluslararası haber ajansları, yani AP, Reuter’s ve AFP’nin  global medya, özellikle bu saydığım büyük gazeteler üzerinde önemli bir ağırlığı vardır. Bu ajanslar bir olayı geniş bir şekilde izleyip aktarıyorsa ve bu hal süreklilik gösteriyorsa global gazeteler de buna ilgisiz kalamaz. Kendi deneyimlerimden biliyorum: Ben yaklaşık on yıl kadar, İstanbul ve Ankara’da AFP’de çalıştım. O zamanlar Le Monde’un Türkiye muhabiri Jean Pierre Thieck idi. Türkiye’ye gelmiş geçmiş en iyi yabancı muhabirdir. Türkçe, Arapça, Farsça bilirdi. Hayatının son dönemlerinde Kürtçe de öğrenmeye başlamıştı. Akademisyen yanı da vardı. Biri 17. yüzyıl Osmanlı İmparatorluğunun yanılmıyorsam nufus yapısı diğeri Halep kenti üzerine iki doktorası vardı. Claude Farrère’den mülhem Michel Farrère  imzasını kullanırdı Le Monde’da.  Gazetede yayınlanan bazı diziler ile birkaç akademik makalesi ‘Doğu Tutkusu’ başlığıyla Fransızca kitap olarak yayınlanmıştı. Uzattım, kusura bakmayın ama Jean Pierre’i de iyi bir gazeteci olarak anmış olduk bu vesile ile. Jean Pierre bana, yani AFP muhabirine sürekli olarak baskı yapardı: ‘Diyarbakır’daki olayı yazdın mı?’, ‘Hakkari’deki gelişmeleri geçtin mi?’, ‘Cizre’yi ne zaman yazacaksın?’. Neredeyse şefimden çok sıkıştırırdı beni. Hatta zaman zaman bana kendi özel haberlerinden tüyo da verirdi. Yazayım diye… Çünkü bir haber AFP’de yayınlandığı zaman bütün yazı işlerine düşüyor. Olay ya da haber bir yerde yaygınlık kazanıyor, belki de meşru hale geliyor. Bizim lügatimizde de vardır: ‘Ajans vermiş abi, biz de mecburen yan manşetten girdik…’ denir mesela. 
·       Global ajanslardan biri haberi vermiş ise yazı işlerinin ilgi alanına otomatik olarak girer o haber. Sonra kaçınılmaz olarak haberin kendisi ve özellikle de perspektifi, yayın yapılan ülkenin devletinin siyasetine uygunluğu da önemlidir. Paris, Washigton, Londra ya da Berlin meseleye nasıl bakıyor? Yanlış anlaşılmasın, uluslararası medya, özel olarak da adını verdiğim ‘bu gazeteler, sadece kendi devletlerinin diplomasisine uygun haber verirler’ demek istemiyorum. Ama bu gazeteler, temel yayın politikası olarak nadiren ya da minör vakalarda kendi başkentlerinin 180 derece karşısında durur.  Haber değeri açısı, özellikle de haberin nasıl verileceği konusu, az çok kaçınılmaz olarak o devletin hariciye politikasının da hesaba katılacağı bir durumdur.
·       Nihayet, sonuncu olarak saymıyorum çünkü bazen birinci kriter, tayin edici faktör de olabilir,  sahadaki gerçek, haber değerinde tayin edici bir rol oynar. Kobane’de sahadaki gerçek kafası kesilen Batılılardır. Bu gerçeği hiçbir Batılı medya es geçemez. Oryantalizm, İslamofobi gibi rüzgarlar da zaman zaman haber değerini etkileyebilir.
·       Olayın background’u olayda o ülkenin yurttaşlarının bir şekilde bulunması, olayın yeniliği, cazibesi, garipliği gibi bir dizi daha minör faktör de haber değerini belirleyen unsurlar…

Ben yaklaşık çeyrek asırdır, Fransız Libération gazetesinin Türkiye muhabirliğini yapıyorum. Kobane’de bizimkiler ne yaptı, kısaca aktarayım:Kuşatmanın yanılmıyorsam 5. günü idi, yazı işleri daha doğrusu dış haberlerle konuşuyoruz, Paris’deki merkezden bir muhabir gönderme kararı çıktı. 6. gün geldi, Arapça bilen genç bir meslekdaş, 10 gün çalıştı, röportajlar yaptı, 1-2 özel haber çıkarttı, döndü. 2 gün boş kaldı bölge, sonra ikinci muhabir geldi, o da 10 gün kadar kaldı. Döndü, şimdi duruma göre 3. muhabir gönderecekler. Dikkatinizi çekerim, bizim gazete, Liberation, son olarak Türkiye’ye Gezi Direnişi sırasında muhabir göndermişti.  Muhabir göndermek de, editoryal bir karardır ve olayın haber değerini gösterir.

Bu yabancı gazetelerde çıkan yazıları okuyunca, haber kaynağı olarak bir şey gördüm. Avrupa’daki ABD’deki Kürt kurumları, enstitüler, araştırma merkezleri, PKK’ye yakın ya da bağımsız gazeteciler, aydınlar da Batı medyasını bir şekilde besledi. Alıntılardan bunu anlıyoruz.

Brüksel’de Nuçe Tv ve Sterk TV yayınlarını gerçekleştiren kurum, çok akıllı bir şekilde, Suriye olayları patlak verdiğinde, neredeyse 3 yıl oluyor değil mi, Ronahi TV’yi kurdu. Özel olarak Suriye’ye yönelik  Kürtçe ve Arapça yayın yapan bir TV kanalı.

ERDOĞAN YÜZÜNDEN OLUYOR BUNLAR!

Ben uzun yıllardır yabancı medyadan meslekdaşlarla temastayım. Bu sefer yani Kobane meselesinde iyice su yüzüne çıktı, ben onlarla, yani Fransız, İngiliz, Alman hatta Arap meslekdaşlarla pek anlaşamıyorum. Ayrı zihniyetteyiz sanki, ayrı dalga boylarından konuşuyoruz yani… Örnek. Beyrut’tan yayın yapan Etajeh News var, orta çaplı bir Irak TV’si. İngilizce yayınları da var. Arada bir arayıp, görüş, yorum filan isterler. Telefonda ya da Skype’da işte en fazla 3-4 dakika içinde onların sorduğu 1-2 soruya cevap vermeye çalışırız. Yeni, bir hafta on gün önce galiba, aradılar, Ankara’nın konuya ilişkin tutumunu sordular. Ben de anlattım: Ankara’nın önceliği IŞİD değil, Esad rejimi ayrıca Erdoğan IŞİD=PKK, PKK=PYD diyor, filan dedim. Bu işleri yapanlar bilir, görüşünü söylersin, karşı taraftaki sunucu senin adını ünvanını söyler, teşekkür eder, yayın biter, sen de telefonu kapatırsın. Ben söyleyeceğimi söyledim, sunucu teşekkür  etti, tam kapatacağım, rejide editör varmış, ‘İki dakikanız var mı?’ dedi. ‘Var’ dedim. ‘Mr. Duran çok ilginç yorumlar yaptınız’ dedi. Halbuki ben yorum filan yapmamıştım, olan biteni daha doğrusu Ankara’nın Kobane konusundaki politikasını, tutumunu neredeyse onların ağzından aktarmıştım. Seçtiği sözcüklerden, ses tonundan editörün ne demek istediğini galiba anladım: ‘Bizim yorumcu hafiften kafayı sıyırmış…’. Türkiye’yi tanımayan bilmeyen kim olsa böyle bir tepki verir…

12 yıllık siyasi iktidar hatta daha eskiler için geçerli bir durum var: Edirne ile Hakkari arasında, Türk egemenleri, hukuk, kanun, kural, meşruiyet, vicdan filan dinlemeden, iplemeden, âli devletin çıkarları adına istedikleri gibi at koşturuyorlar.  Ne var ki, sınırı 100 metre aşan bir olay vukubulduğunda bizim resmi aygır, tık nefes oluyor, dört ayağının üzerinde on dakika bile duramıyor, önce dizleri üstüne çöküyor, sonra küt devriliyor. Anadolu steplerinde sirk cambazı gibi koşup atlayan o küheylan, emekli sütçü beygirine dönüşüyor. İflas yani…

Son zamanlarda Kobane bağlantılı olarak New York Times,  Daily Telegraph, Die Welt, Le Monde, Financial Times ve bir çok yabancı gazetede Erdoğan’la ilgili sert eleştiriler içeren yazılar çıktı. Oysa ki 2002-2006 hatta belki de Gezi’ye kadar bu gazeteler Erdoğan’ı olağanüstü öven yazılar yayınlamışlardı. ‘Boğaziçi’nde Sessiz Devrim’, ‘Askeri Vesayeti Kaldıran Lider’, ‘Seçimi Yine Kazandı’ gibi başlıkları medyayı izleyen herkes hatırlar.  Neyse… O dönemde bile Türkiye’de anti-demokratik uygulamalar vardı ama yabancı medya pek o konulara girmezdi. Nitekim bu aralar da Erdoğan’ı eleştiren bu büyük gazetelerde, mesela Rojava’nın özerk yapısı hakkında öyle çok fazla bilgi edinemiyoruz. Keza Kürt direnişi konusunda da esas bilgileri Kürt medyasından alabiliyoruz. Global medya evet Gezi’den bu yana Erdoğan’a Türkiye’deki siyasi iktidara olumlu yaklaşmıyor ama mesela şöyle şeyler de var: Türkiye’de TOKİleşme, işçi cinayetleri, doğa katliamları konusunda global medya haber ya da yorum yayınlamaya çok teşne görünmüyor. Kısacası, ‘Türk medyası çok kötü, yabancı medya çok iyi’ diye bir formül yok. Yani Türk medyası çok kötü de, formülün ikinci kısmı doğru değil…

DÜN DÜNDÜR AMA YARIN BAŞKA

Dünkü bugünkü gelişmelerden sonra mümtaz Türk medyası tıpkı Erdoğan gibi ‘Bez getir Cafer…’ pozisyonuna düştü.  Önce herhalde biraz sessizlik olur, sonra  ilkesiz oldukları için keskin bir U dönüşü yapar herhalde, ya da IŞİD=PKK diyorlardı ya, şimdi de artık IŞİD=PKK=ABD diyebilirler.

Gün boyu, Meclis’de grup toplantılarında AKP, CHP ve MHP liderlerini dinledik. Hiç biri bu ABD’nın PYD’ye silah yardımı meselesine değinmedi bile. Konu anlaşılan milli bir mesele olarak algılanmış, şimdilik susalım demiş hepsi…

Susmakla, gizlemekle, tahrif etmekle, medyatik gerçek inşa etmekle sorun çözülmüyor. Dünya çapında prestiji, güvenirliği, inandırıcılığı sıfıra yaklaşan bir yönetime sahip Türkiye. Oysa ki Stratejik Derinlik, Merkez Ülke ve Sıfır Sorun demişti değil mi? Geçmiş olsun.

Bir ülkenin yönetimi yerlerde sürünebilir. O ülkenin toplumu artık herhalde kendini ve ülkesini daha fazla rezil etmez …
Dinlediğiniz için teşekkürler.


(*) Bu metin 21 Ekim 2014 Salı günü 78liler Girişimi’nin İstanbul Cezayir salonunda düzenlediği ‘Kobane Konuşuyor’ başlıklı toplantıda yapılan konuşmanın bilahare zenginleştirilerek kağıda dökülmüş versiyonudur. Duvar dergisinin Kasım-Aralık 2014 tarihli 17. sayısında yayınlandı.

20 Kasım 2014 Perşembe

‘Kürd düşmanlığı egemen medyanın motivasyonlarından biri


    
Çimen Gümüş 

BasNews / İstanbul - Çözüm Süreci, Kobanê, Rojava’daki gelişmeler ve Duhok’ta yapılan toplantı sonrası Kürd birliği arayışları, IŞİD ve Türk Medyasının Çözüm Süreci’ndeki duruşu konularını değerlendiren Gazeteci Yazar Ragıp Duran Bashaber Gazete’nin sorularını yanıtladı.

-Çözüm sürecinde Türkiye nerede? Bu süreç neden bu kadar ağır işliyor? 

Pek iyi bir yerde değil. Başladığı andan itibaren iki  temel mesele vardı. Bu iki temel mesele hala çözülebilmiş değil. İki taraf var: Türk devleti ve Kürd hareketi. Müzakerenin olumlu sonuç verebilmesi için tarafların koşullarının eşit olması lazım. Bu eşitlik sağlanmadı. Bir taraf elleri kelepçeli, hükümlü, öbür taraf ise her türlü olanağa sahip, istediğini açıklıyor ve istemediğini açıklamıyor. Burada bir eşitlikten söz edilemez aksine bir eşitsizlik durumu var. 

İkincisi ise iki yıl önce başlayan bu Süreçte, Türk devletinin samimi ve ciddi olmadığı çok fazla ön plana çıktı. Çok kesin ve açık bir şekilde taraflardan biri, içtenlikten yoksun olunca Sürecin doğru dürüst ilerlemesi mümkün değil. Buna örnek olarak Paris’te üç Kürd kadın öldürüldüğünde devletin buna karşı tutumu ciddi ve samimi değildi. Bu cinayetlerin kimin tarafından işlendiği konusunda en yetkili makam devlettir ve bu konuda hiçbir şey yapmadı. Keza Oslo meselesi üzerine de gitmedi devlet. Şimdiye kadar tarafların eşitliği için son olarak sekreterya konusu gündeme geldi mesela, o konuda yapılan açıklamalarda da bir ciddiyet ve samimiyet göremiyoruz. Yine en basit örnek olarak, bir yandan barış için bir Süreç yürütüyorsunuz, bir yandan da ’IŞİD eşittir PKK’ diyorsunuz. Burada çok büyük bir çelişki var. Bu iki tutumdan birinden vazgeçmek zorundasınız. Yani ya görüşme yapmayın ya da ’PKK eşittir IŞİD’ demeyin. Bülent Arınç, son yaptığı açıklamada, ‘Biz mecbur ve mahkum değiliz’ dedi. Bu açıklama son iki yıl için, ‘Biz ciddi ve samimi değiliz’ anlamına gelirMüzakere, süreç ve barış  ilke olarak çok olumlu şeylerdir. Ama bu işin böyle yapılmayacağı, yapılamayacağı, özellikle de devlet tarafının bu işi barış, demokrasi ve özgürlük için değil de, kısa vadeli seçim çıkarları, iktidar çıkarları için yaptığı çok daha açık bir şekilde ortaya çıktı. 

‘Toplum bilgilendirilmeden bu meselenin çözümü imkansız’ 

-Bütün bu görüşmeler, toplantılar, kapalı kapılar ardında konuşulanlar, neden Ankara’nın siyasi dehlizlerinden çıkıp toplumun dahil olacağı toplumsal bir gündem haline gelmiyor. Peki nasıl bu hale gelebilir. Toplum bunun neresinde yer alıyor. Toplumun ikna edilmesi gerekmiyor mu? Kapalı kapılar ardında konuşulanlarla ilgili toplum neden bilgilendirilmiyor? 

Bu konuda uluslararası yeteri kadar deneyim var. Dünya literatürü ve tecrübesi zengin. Evet bu sorun siyasi olmasının yanısıra, toplumsal bir mesele olduğu için, toplum bilgilendirilmeden, ikna edilmeden bu meselenin çözülmesi zor veya imkansız. Tabi ki ilk başlarda karşılıklı güven ortamını yaratmak için her iki tarafın üst düzey yetkililerinin kapalı toplantılar yapması  normal olabilir. Belirli bir güven ortamı doğana kadar bazı şeyler toplumun bütün kesimleri ile paylaşılmayabilir, ama sonradan paylaşılmalıdır. Artık gizli saklı bir şey yok ya da olmaması lazım. O aşamaya geldik. Ama burada devletin ciddiyet ve samimiyet eksikliği nedeniyle hala bu aşamaya tam olarak geçilemedi. 

Toplum içerisinde içinde kaçınılmaz olarak medyanın ama esas olarak da siyasilerin önemli bir rolü var. Siz bir yandan Kürdlere terörist diyorsunuz, bir yandan da Barış Süreci yürütüyoruz diyorsunuz.  Gerçi devlet ‘Milli Birlik Beraberlik Kardeşlik Projesi gibi şatafatlı deyimler kullanıyor ama ne derlerse desinler… Kürdler silahların susmasını, barış, demokrasi ve özgürlük istiyor. Türk devletinin çözümden anladığı ise Kürd muhalefetinin çözülmesidir. Çünkü, Türkiye’de çeşitli katmanları ile beraber ciddi bir muhalefet hareketi yürüten, üstelik hem Ortadoğu, hem de uluslararası çapta etkinliği olan bir Kürd hareketi var. Türkiye’deki siyasi iktidar bundan rahatsız, o bakımdan bunu çözmek için belirli bir takım girişimlerde bulunuyor ama pek de başarılı olamadı şimdiye kadar. 

‘Çözüm süreci ile ilgili temel mesele Türk devletinin Kürdler ile barışmasıdır’ 

-Rojava’daki gelişmeler ve Duhok’ta yapılan toplantılar, Kürd ulusal birliği arayışları Çözüm Süreci’ni nasıl ektiler? 

Çok doğrudan etkiliyor. Her ne kadar Erdoğan, ‘Kobanê ile Türkiye’nin ne alakası var?’ demişse de, daha sonra bu söylediğini ertesi gün tekzip etmek durumunda kaldı. Çözüm Süreci aslında sadece basit bir şekilde Türkiye’de en azından 1925’ten beri süren Kürd meselesi ile sınırlı değil. Esası bu ama, bununla sınırlı değil. Kürt meselesinin çözümü, Türkiye’nin en önemli mesele ve meselelerinin çözümüdür. Bunlar demokrasi, bağımsızlık, özgürlük, tek tek bireylerin ya da kolektif grupların kimlik hakları, hukukun üstünlüğü gibi önemli sorunlar. Meseleyi sadece iki taraf arasında neredeyse bir ticari anlaşma gibi görürseniz, Kobanê ile Süreç arasındaki ilişkiyi tabi ki göremezsiniz. Çünkü Çözüm Süreci ile ilgili temel mesele Türk devletinin ve zihniyetinin Kürdlerle barışması, Kürd kimliğinin de Türkiye’nin ayrılmaz bir parçası olarak görmesi. Ve tabi ki bunun yasal hatta Anayasal düzeyde kayda geçmesi ve kabulüdür. 

Eğer kendi ülkenizin vatandaşlarına farklı bir milliyet, etnik gruptan da olsa, eşit yurttaş olarak görme refleksinden uzaksanız, o zaman ‘PKK eşittir IŞİD’ de dersiniz  ‘IŞİD çok iyidir’ de diyebilirsiniz. Bunların ikisi birbirine sıkıca bağlı. Böyle kardeşlik olmaz. Kardeşlik söz ile olmaz. Kardeşlik sizin sınırınızdaki insanların şehri işgale uğradığında onlara yardım ile olur. İşgale uğrayan ile işgalcileri aynı kefeye koymak ile olmaz. 6-7 Ekim’de Kürdlerin ortaya koyduğu tepki, biraz da bu samimiyetsizliğe ve ‘Kobanê bizi ilgilendirmez’ gibi saçmalıklar söyleyen bir yönetime karşı duyulan bir tepki. Bu tepkiler son derece doğal. Bu anlamsızlığa ilişkin çok güzel bir cevap vardı: Türkiye’nin Kobanê ile ilişkisi yok ama Somali ile var. Gidip oradaki insanlara yardım ediyorsunuz ama yanı başınızdaki insanlara etmiyorsunuz. Bunun tek bir açıklaması var o da Kürd düşmanlığıdır. 

‘İktidar çuvalladığında medya da çuvallıyor’ 

-Medya Çözüm Süreci ile ilgili misyonunu yerine getiriyor mu? Eğer yerine getirmiyorsa bunun nedenleri nelerdir? Yine medyanın diline ilişkin Çözüm Süreci bağlamında bir değişiklik var mı? Çözüm Süreci kapsamında medyaya yönelik bir yönlendirme sansür ya da baskı var mı? 

Bu konuda önce egemen medyayı değerlendirmek gerekiyor. Türkiye’deki egemen medyayı, yandaş medya olarak nitelemek lazım. Çünkü medya mülkiyetine baktığımızda, iktidarla somut organik ilişkileri çok net bir şekilde ortaya çıkıyor. Bu yandaş medyanın kendine has bağımsız, özgür bir genel yayın politikası yok. Bunlar tamamen iktidarın görüşleri, siyaseti ve ideolojik tercihleri doğrultusunda yayın yapıyor. Bunu nereden anlıyoruz. İktidar çuvalladığı zaman medya da çuvallıyor. Oysaki medyanın bağımsız ve ayrı bir kurum olması lazım. İktidar veya muhalefet çuvallayabilir. Ama sizin kendi bağımsız bir yayın politikanız yoksa, Başbakan veya Cumhurbaşkanının ağzından çıkanları tekrar etmek ve onları formüle etmekle sınırlıysa işiniz, bu yaptığınız gazetecilik değildir. Bunlar gazetecilik yapmıyor. Esas olarak ajitasyon ve propaganda yapıyor. Dolayısıyla çözümle ilgili olarak medyaya bakmak için, önce devletin, hükümetin politikalarına bakmak lazım. O politikalar ne kadar tutarlıysa, medyadaki yansıması da o kadar yanlış  olabiliyor. 

Medyanın özellikle Türk okuruna Kürd gerçeğini ve Çözüm Sürecini anlatmakta önemli bir misyon üstlenmesi gerekirdi. Böyle bir misyon üstlendiğini göremiyoruz. Çünkü devletin, toplumla birlikte bu meseleyi tartışma ve çözme yaklaşımı olmadığı için, medyada yine kapalı kapılar ardındaki görüşmelerin, kapalı kapılar ardında olduğunu yazmakla sınırlı kaldı işlevi. Oysaki medyanın devletten bağımsız olarak bu meselenin toplumsal, tarihi, coğrafi ve ekonomik boyutunu, yine Irak Kürdistan’ı, İran Kürdistan’ı ve Rojava ile ilişkilerini açabilecek, Türkiye’de Kürd kimliğinin geçmişini ve bugününü anlatabilecek yayınlar yapması beklenirdi. Öyle bir şey olsaydı toplum da katılırdı. Çünkü toplum, ancak bilgi sahibi olursa katılabilir. Türk devletinde ve Türk toplumunun önemli bir kesiminde bilgi yok, dogmalar var, Kürt düşmanlığı var. 

‘Türkiye’de medya devletin vicdansızlığını yansıtıyor’ 

-Bu biraz da vicdani bir problem değil mi? Medyanın toplumun vicdanını da yansıtması gerekmiyor mu? 

Haklısınız, teorik olarak öyle. Ama Türkiye’de doğru teoriler pek rağbet görmez. Türkiye’deki medya, devletin vicdansızlığını yansıtıyor. Herhangi bir ülkede, yani demokratik bir hukuk devletinde, medyanın toplumun vicdanını yansıtması gerekir. Bazı ülkelerde de hakikaten az da olsa yansıtır. Demokrasisi, medya okuryazarlığı, hukuk devleti sağlam olan ülkelerde böyle olur. Türkiye’deki medya mülkiyeti, bütün radyo, televizyon, gazete, İnternet sitelerinin neredeyse yüzde 80’ninin siyasi iktidarla organik ilişkisi olduğunu gösteriyor. Siyasi iktidardan ihale alan bir takım sinai, ticari ya da mali kuruluşlar medya patronu. Cumhurbaşkanının yakınları, aile bireyleri medya patronu. Kendisi bizzat bir şekilde medya patronu olmasa da, ideolojik olarak var. Böyle bir ortamda ne yazık ki parayı veren düdüğü çalar. Medya toplumun değil o medyanın mülkiyetine sahip olan kişilerin, kurumların vicdanını yani vicdansızlığını yansıtıyor. 

İflas eden politikalarının sonucu Kürdleri ve HDP’yi hedef aldılar 

-Medyanın, Kürdlerin Çözüm Süreci’ndeki aktörlerine dair yaklaşımını nasıl buluyorsunuz? 

Türkiye de özel olarak iktidarın yönlendirdiği yandaş medya, başta HDP olmak üzere bütün Kürd siyasilerine karşı bir linç kampanyası açmış durumda. Bilhassa 6-7 ekim gösterilerinden sonra KCK-PKK-HDP’e ye dönük bir saldırı var. Burada siyasi kimlikten çok, ‘Kürdler memleketi bölüyor’, ‘Kürdler memleketi kaosa götürüyor’ şeklinde bir yaklaşım var. Demirtaş hedef gösteriliyor. Baktığımızda ortada yürümeyen, çıkmaza giren bir Çözüm Süreci var. Türkiye’nin olağanüstü başarısız dış politikası var. Türkiye’de Başbakan, Dışişleri Bakanı veya Cumhurbaşkanının söylediği, en fazla 6 saat sonra Amerikan Dışişleri Bakanlığı tarafından tekzip ediliyor. Bu, sadece görüş farklılığından kaynaklanmıyor, bu, gerçeklerle ilişkiden kaynaklanıyor. Türk dış politikasının bölge gerçekleriyle ilişkisi negatiftir. Şu anda hükümet olağanüstü bir yenilgi, gerileme ve çelişki dönemi yaşıyor. Kobanê ile ilgili olarak Ortadoğu politikasının tamamen çökmesi ve iflas etmesi ile ilgili. ‘Bizim müttefiğimiz bizim terörist dediğimiz gruplara silah yardımı yapıyor’ şokunu henüz atlamadı devlet. Süreç konusunda da, Sürecin sonuna gelindiğine dair birtakım işaretler var. Arınç en son ‘Mahkum değiliz, mecbur değiliz’ dedi ama hemen arkasından ‘Biz bitirmeyiz’ dedi. Buradaki ‘Biz bitirmeyiz’ cümlesi, bütün linç kampanyalarını açıklıyor. 

Erdoğan, Davutoğlu Ortadoğu ve Kürtler konusunda ne öngörmüşse hepsi çöktü, iflas etti. Yürümeyen şeyler var. Bunlar Kobanê politikası, Ortadoğu politikası ve Çözüm Süreci’ne ilişkin tutumlar. Bir şey iyi gitmediği zaman, bunun bir sorumlusu olması gerekir. Bu sorumlu bizzat siyasi iktidardır. Ama bizdeki siyasi iktidar, olgun, aklı başında bir siyasi iktidar olmadığı için, hiçbir zaman özeleştiri yapmaz. Kendi hatasını kabul etmez, açıklamaz. Dürüst değildir yani. Sözü dolandırır, gündemi değiştirmeye çalışır. Mutlaka bir sorumlu bulmaları gerekir. Sorumlu olarak da Kürdleri ve HDP’yi gösteriyorlar. Sıkıştılar, bu bakımdan böylesine bunalımlı dönemlerde bunalımdan çıkmak, sorumluluğu bir başkasına atarak bir hedef tahtası bulmak gerekirdi. Türkiye’deki milliyetçiliği de kullanarak başarısızlığın, çözümsüzlüğün, iflasın sorumlusu olarak HDP’yi ve Kürdleri gösterip, medyanın da desteği ile linç kampanyasını gerçekleştirmeye çalıştılar. 

‘Demokratik bir ülkede olsa yasaklanacak yayınlar okuduk’ 

IŞİD’in medyayı kullanma biçimi ve Türk medyasının IŞİD’i ele alma, görme ve değerlendirme biçimini nasıl buluyorsunuz? 

Medya ile ilgilenen biri olarak şimdiye kadar, IŞİD’de herhangi olağanüstü önemli bir medya kullanımı görmedim . Sosyal medyayı iyi kullandıkları yönünde bazı efsaneler var. Ama Türk medyasının IŞİD’i görme biçimi konusunda, egemen medyaya ve sosyal medyaya baktığımız zaman vahim değerlendirmelerle karşılaştık. Fikir özgürlüğü dediğimiz şey şiddeti savunmak değildir. Yani şiddet ve başta ırkçılık olmak üzere her türlü ayrımcılık dışında kalan görüşler için fikir özgürlüğü söz konusudur. IŞİD’i övmek fikir özgürlüğü değildir, çünkü şiddet bir fikir değildir. 

AKP milletvekilleri ve Türkiye’de kendisini solcu olarak tanıtan bazı yayınlar, IŞİD ve PKK konusunda aynı sözcükleri kullandılar. IŞİD konusunda medyada çok ilginç bir koalisyon çıktı ortaya. O da ‘Dinsizin hakkından imansız gelir’ anlayışı. Bunun kaynağı ise Erdoğan.’ IŞİD eşittir PKK’ derken çok da kendi içinden geçeni ve uygulamalarına uygun olan anlayışı yansıtmıyordu Erdoğan. Her ne kadar ‘PKK eşittir IŞİD’ diyorsa o aslında  ‘IŞİD daha iyidir, PKK  kötüdür’ demeye getiriyor. Erdoğan IŞİD’i PKK’yi tasfiye edeceği bir araç olarak görüyordu. Bu yüzden Türk egemen medyasında, AKP milletvekillerinde de Türk solunun bir kısmında da  PKK’ye karşı IŞİD, ‘evet ikisi de kötü olabilir, ama PKK çok büyük beladır. Onun için biz ikisini de sevmiyoruz. Ama birisini bir parça sevmemiz gerekirse, o da IŞİD’tir’ anlamına gelebilecek yayınlar yapıldı. Sosyal medyada yapıldı, büyük gazetelerde de yansıdı. Bu yayınların özünde Kürd düşmanlığı, PKK karşıtlığı var . Irkçılık var, nefret söylemi var, suç var, ama galiba  farkında bile değiller. 

Türk egemen medyasında Zaman, Yeni Şafak, Aydınlık, Oda TV, Akit… bu saydığım yayınlar, normal şartlarda çok farklı siyasi görüşteler,  genel yayın politikaları çok farklı. Buna rağmen  Kürd meselesinde ilginç bir koalisyon oluşturdular. Kendi aralarındaki muhalefeti, karşıtlıkları, zıtlıkları bir kenara koyup, PKK’ye ve Kürdlere karşı birleştiler. Yanlarına da IŞİD’i aldılar. Bu saydığım gazetelerdeki Kobanê, PKK ve IŞİD ile ilgili herhangi bir haberi ya da yorumu alın,  bir başkasına koyun, fark edemezsiniz. Üç aşağı beş yukarı hepsi aynı yaklaşım içinde bu konuyu ele aldılar. Bu kesim, bu yayınlar tamamen ‘Bizi bu PKK belasından kurtarsa kurtarsa IŞİD kurtarır’ yaklaşımı içerisinde. Çok üzücü  ve vahim bir durum. Kürd düşmanlığı bu kesimleri IŞİD’in müttefiki haline getirdi. Demokratik bir ülkede olsa yasaklanacak yayınlar okuduk. 

‘Kürd düşmanlığı egemen medyanın motivasyonlarından biri’ 

-Şeffaf olmayan Çözüm süreci’nin yansıyan bilinen ve topluma benimsetilmek istenen boyutları daha çok medya üzerinden tartışılıyor. Ancak hakim medyanın daha çok devletin hassasiyetlerini öne çıkarıp tartıştığı ve Çözüm Süreci diye Kürd hareketini nispeten kriminal boyutlu bir kalkışmanın sonlandırılması olarak tanımlama eğiliminde olduğu yine bunun Kürd toplumunda ciddi bir tepki gördüğü anlaşılıyor. Sizce medyanın bu rolü geleneksel devlet basını olma dışında bir saikle açıklanabilinir mi? 

Büyük bir ihtimalle açıklanabilir. Çünkü her türlü medya yayın faaliyeti çok farklı faktörlerin etkisi ve motivasyonu ile yapılıyor. Buradaki amaç esas olarak Kürd dünyasını siyasi iktidarın bir parçası ve ona boyun eğen, karşı çıkmayan, muhalefet etmeyen bir güç haline dönüştürmek. Çözüm sürecinden AKP ve Erdoğan’ın beklentisi budur. Kaçınılmaz olarak Kürdler bir takım somut haklar talep ettiği ve AKP’ye boyun eğmeyi kabul etmediği için tabi ki böyle bir politikadan ve yayından hayal kırıklığına uğruyor. Süreçten bekledikleri hedeflere ulaşmanın yanı sıra Türkiye’deki mevcut Kürd düşmanlığı egemen medyanın da zaman zaman önemli motivasyonlarından biri. Önemli bir iç dürtü, bir refleks… Türkiye’de gerçek anlamda bugünkü kadar Kürd düşmanlığı olmasa, yani toplumda bunun bir karşılığı olmasa, Süreçle ilgili oyalama ve aldatma taktikleri egemen medya tarafından bu kadar kolay bir şekilde yansıtılamazdı. Siyasi iktidar ve egemen medya, Çözüm Süreci’nde Kürdleri eğitmek yani kendisince/aklınca terbiye etmeye çalışıyor. Terbiye etmek aynı zamanda boyun eğdirmek anlamına gelir. Türk devleti yıllardır Kürdleri terbiye etmeye çalıştı ama neyse ki Kürdler terbiye olmadı. Çünkü terbiye edilmiş bir Kürd iyi bir Kürd değildir, aksine Türkleşmiş bir Kürdtür. Bu kesimden bazı eşantiyonları yandaş ekranlarda görüyoruz.  Siyasi iktidar kendi gücünü daha da arttırmak ve Süreçten uysal bir Kürd toplumu yaratmak için,  izlediğim bütün yayınlarda Kürd karşıtlığı ve düşmanlığını yaygın ve meşru hale getirmeye çalışıyor. Son dönemlerde Kürdlere ve PKK’ye yönelik ırkçılık olağanüstü arttı. Kimsenin PKK taraftarı olması şart değil. PKK’ye yönelik her türlü eleştirinin serbest olması lazım. Aynı şekilde PKK’nin de o eleştirilere cevap verecek kadar serbest olması lazım. Ama hiç kimsenin, devletin de, Cumhurbaşkanının da topyekün bir millete, Kürtlere karşı ayrımcı bir dil kullanma, nefret söylemiyle hitap etme hakkı yoktur. 

‘Öcalan’ın doğrudan televizyonlara çıkması moral motivasyon olur’ 

-Öcalan’ın medyayla doğrudan görüşme olanağı da yoğunca tartışılıyor son zamanlarda. Ne olacak Öcalan doğrudan gazete ve televizyonlara çıkarsa? 

Öcalan’ın bizzat medya ile doğrudan temas etmesi bir moral motivasyon olabilir. Bu bir haktır ve Öcalan’ın da temsil ettiği siyasi güç, siyasi önemi itibari ile mutlaka böyle bir hakkı kullanma ihtiyacı da vardır. 99’dan beri kendisi bizzat görüşlerini açıklama fırsatı bulamadı. Hep aracılar vasıtasıyla açıklama fırsatını buldu. Belki bu sefer doğrudan herhangi bir filtre, sansür, ayıklama yapılmadan olduğu gibi söyledikleri aktarılabilirse herkes için, Kürdler, Türk devleti, konuya ilgi duyan insanlar ve gazeteciler için bir değişiklik, bir yenilik olabilir. Ama bundan çok da fazla büyük siyasi beklentiler içinde olmamak lazım. Geçmişte de cezaevlerindeki bazı mahkumlarla TV’lerde söyleşiler yayınlandı.  İktidar çok sıkışırsa araya böyle bir medyatik show’u lütuf gibi gösterebilir. 

‘Müzakerenin içeriği ne ise medyası da öyle olur’ 

-Toplumsal barışların dünya örneklerinde medya nasıl bir rol üstlendi. Birçok ülkede Türkiye ile benzer süreçler yaşandı. Buralarda medyanın rolü nedir ve Türkiye ile nasıl bir benzeşme yapılabilir? 

Benzeşme pek kolay yapılamaz. Çünkü Türkiye çok kendine has bir ülke. Kürt meselesi de diğer sorunlarla kıyaslanınca çok karmaşık, çok aktörlü bir sorun. Son yüzyılda dünyanın 20 ülkesindeki olumsuzlukları toplarsanız ancak, Türkiye ile bir benzeşme yapılabilir. Burası kötü bir ülke, Ece Ayhan’ın dediği gibi ‘kötülük toplumudur’ burası. O açıdan bizler, Türkler ve Kürtler olarak, şansızız. Geleceğe dair çok fazla umudumuz yok. Güney Afrika’da Mandela sayesinde ırkçılığın ortadan kaldırılmasında medyanın da katkıları oldu. İngiltere ve Kuzey İrlanda medyasının İRA-Londra görüşmelerindeki tutumu incelenmeye değer. Bu süreçlerin en önemli iki unsuru, ciddiyet ve samimiyet. Bunlar olduğu zaman kaçınılmaz olarak bu tutum medyaya da yansıyor. Mesela Kuzey İrlanda’dan örnek vermek gerekirse ki, ben o zamanlar Londra’da BBC’de çalışıyordum, yakından izleme olanağım oldu.  Orada hiçbir zaman bizdeki gibi bir Oslo kırılması yaşanmadı. O dönemde gerek İngiliz gerek Kuzey İrlanda medyasında, tabi ki bir dizi farklı görüşler yayınlandı. Ama bu görüşler müzakereyi baltalayacak şekilde değil de müzakereye ağırlığını koymak üzere, ‘Bizim de görüşlerimiz hesaba katılsın’ şeklinde yayınlanmıştı. Farklı siyasi görüşlerin yayınlanması doğal. Ama Türkiye’de Sürece ilke olarak karşı olanlar var. Türkiye’de ilke olarak Kürtlere, yani taraflardan birine karşı olan kesimler var. Dolayısıyla müzakerenin içeriği, yöntemi ne ise, medyası da öyle olur. 

‘Cemaatin Çözüm Sürecinden rahatsız olduğu görülüyor’ 

-AKP-Cemaat ilişkisinde iki tarafında birbirini medya üzerinden Kürt sorunu ile vurmaya çalıştığı görülüyor. Burada bu sözü edilen gazetecilerin, kişilerin kullandığı aracın artık medya olduğu söylenebilir mi?  

Türkiye’de sadece Gülen Cemaati ile AKP arasındaki ilişki değil, maalesef birçok siyasi gelişme medya üzerinden gidiyor. Bunun önemli sebeplerinden biri de, Türkiye toplumunda bu tür ilişkilerin somutlaşıp tezahür edebileceği mekanizmaların, kurumların olmaması. Mesela üniversiteler, bağımsız ve özgür üniversiteler olsa, en başından bu sürecin önemli bir parçasını/boyutunu üniversiteler oluşturabilirdi. Çünkü bilgi ile ilgili bir sorun var. Türkiye’de çok az doğru dürüst sivil toplum kurumu var ve meslek odaları da güçlü değil, bu yüzden birçok siyasi mesele ancak  sözlü, yazılı ve görüntülü medya üzerinden gündeme geliyor, tartışılıyor. Türkiye’de doğru dürüst bir Meclis olsa, işlevlerini hakkıyla yerine getiren  bir Meclis olsa, seçim barajı bu kadar yüksek olmasa,  bütün kesimler kendilerini ifade edebilse, medya bu kadar önemli ve işlevsel olmazdı. 

AKP ile Cemaatin arasında 17 Aralıktan önce ve sonra, değişmeyen tek konu büyük ihtimalle Kürd meselesi. Çünkü cemaat AKP’nin Kürd meselesinde liberal ve yumuşak davrandığını, oysaki ‘Kürdlere bu kadar yüz verilmemesi gerektiği’ görüşünde. Çünkü bölge itibariyle de bakıldığı zaman, cemaat PKK’nin zayıflamasını istiyor. Ve orada, kendilerinin belirli ölçüde bölgesel iktidardaki paylarını güçlendirmek gibi bir amaçları vardı. Bu olmadı. Hem KCK soruşturmaları iflas etti, hem de AKP ile araları bozulunca cemaat ofsayta düştü. Cemaatin kanallarına baktığım zaman Kürd düşmanlığının büyük ölçüde devam ettiğini görüyorum. AKP’ye yakın yayın organlarında ise Kürd düşmanlığı daha ince bir şekilde yer alıyor. Bunların da medya üzerinden yapılması ilginç, cemaat bugün elindeki televizyon ve gazeteler aracılığıyla Kürd politikasını yeşertmeye çalışıyor. Hiçbir zaman açık bir şekilde müzakerelere ve ya Sürece karşı olduğunu yazmamıştır veya söylememiştir ama cemaatin bu konudaki tutumlarına baktığımız zaman açık bir şekilde rahatsız olduğu, ilke olarak sürece karşı olduğunu biliyoruz. 

‘Kürd Medyasında yeteri kadar gazetecilik yapılamıyor’ 

-Kürd Medyasına ne diyorsunuz. Kürd kamuoyunda birçok Kürd gazetecisi özellikle iç ilişkilerde “savaş kışkırtıcısı” olmakla suçlanıyor. Türk meslektaşları gibi özel görev yapıyor gibi bir tablo çiziyor. Hakim medyadan bu denli muzdarip iken kimi Kürd gazetecilerin bu tür roller oynamasını, yani bunu nereye oturtmak lazım? 

Bu konuda iki şey söylemek istiyorum: Kürd basını bugün çeşitli nedenlerle henüz olgunlaşma aşamasına doğru gidiyor. Yani gençlik aşamasında ve çeşitli eksiklikleri var. Bu eksikliklerin önemli nedenlerinden biri, gazetecilik/habercilik anadilde yapılır. Kürdçe çok uzun bir süre Türkiye’de yasak olduğu için Kürdler kendi anadillerinde gazetecilik yapamadı. Yapanlar ya yurt dışından ya da illegal olarak yapıyordu. Gerek dile yönelik gerekse siyasi olarak Kürd varlığına yönelik baskılar nedeniyle Kürd medyası doğru dürüst kendi doğal mecrasında gelişemedi. Böyle bir handikapı var. İkincisi, gazetecilik ve siyaset birbirine çok yakın iki alan olmasına rağmen, her iki mesleğin kendisine has bir takım kuralları var. Ben hem geçmişte hem de bugün Kürd medyasında siyasetçilik ve gazeteciliğin her zaman çok iyi ayrılabildiğine maalesef tanık olamıyorum. Zaman zaman Kürd medyasında gazetecilikten çok siyasetçilik yapılıyor. Yeteri kadar gazetecilik yapılamıyor. Eskiye oranla bu alanda gelişme var ama hala önemli eksiklikler, aksamalar mevcut. 

‘Gazetecilik barış mesleğidir ve ancak barış zamanlarında yapılır’ 

-Özellikle Kürd medyasında taşlar nasıl yerine oturur? 

Her medya organı kaçınılmaz olarak farklı yayın yapan politikalara sahiptir. Her birinin siyasi, ideolojik, toplumsal, ekonomik beslenme yatakları, amaçları farklıdır. Kürdlerin de sağcısı, solcusu, demokratı, muhafazakarı ve milliyetçisi var. Bu son derece doğal. Dört ülkede parçalanmışlık, devletleşememiş bir ulus… Bugünkü durum, yani olumsuzluklar ya da eksiklikler ulus inşası süreci ve devletleşme süreci içerisinde yaşanan sorunlar… Bir tek Kürd medyası olmaz, olamaz ve zaten de olmamalı. Kürd toplumu monolitik bir toplum değil ki medyası da monolitik olsun… Hiçbir toplum monolitik değil zaten. 

Tabi,  hangi gazeteci savaş veya şiddet kışkırtması yapıyorsa,  mesleki olarak vazgeçtim siyasi ve ahlaki olarak da kabul edilebilir bir şey değil. Gazetecilik barış mesleğidir. Biz barış için ve ancak barış zamanlarında gazetecilik yapabiliriz. Savaş çıktığı zaman askerin borusu öter gazetecilerin değil. Evet olabilir, savaş kışkırtan gazeteciler de varsa, mahkum edilmeli, kınanmalı, teşhir edilmeli mutlaka. Farklı görüşlerin bir arada huzur içerisinde, barış içerisinde yaşayabileceği bir demokratik ortam için herhalde en fazla gazetecilerin çalışması gerekir.  (r.s) 
Bas News internet sitesinde yayınlanan söyleşi: 
http://basnews.com/tr/interviews/2014/11/19/kurd-dusmanligi-egemen-medyanin-motivasyonlarindan-biri/

16 Kasım 2014 Pazar

ERDOĞAN MEDYADA MUHALEFET OLUR MU?


Fatih Altaylı’nın Uzun Tatil Hadisesi


* Habertürk yazarı Fatih Altaylı da Erdoğan’ın hışmına uğradı. Altaylı, 3. havalimanı konusundaki bazı çekincelerini yazınca Erdoğan acil operasyon talep etti. Ve talep derhal yerine getirildi. Altaylı neden işinden oldu?


Fatih Altaylı uzun bir tatile çıkmış… Çıkmak zorunda kalmış…
Sebebi ne olursa olsun, bir gazetecinin, bir yazarın iktidar tarafından işinden edilmesi olumsuz bir gelişmedir, sansürdür, düşünce, ifade, basın özgürlüğüne vurulmuş bir darbedir. Mağdurun kim olduğu tayin edici değildir. Karşı çıkılması gereken iktidarın tutumu, baskısıdır. Erdoğan bu konuda zaten ‘Acil operasyon yapılması gerektiğini’ daha önce açıklamış olduğu için, Altaylı’nın tatile çıkmasından kimin sorumlu olduğu açık.

Bir gazeteci ancak yüz kızartıcı bir suç işlediğinde, etik kuralları sistematik olarak çiğnediğinde, yasallığı, meşruluğu çok tartışılır eylemlerde bulunduğunda, suçu mahkemece kesin olarak saptandığında işinden edilmeli… Yoksa iktidarın politikalarını, icraatlarını eleştiren hatta bunları övmeyen her gazeteciyi işinden atarsanız, basında gazeteci kalmaz.
Kaldı mı ki?

Fransa’da, İngiltere’de, Hollanda’da, bizzat yerinde gördüğüm için sadece bu üç ülkenin adını veriyorum, ama daha birçok başka demokratik ülkede, bir gazeteci, bizdeki kadar kolay bir şekilde işinden de atılmaz, işe de alınmaz, zorunlu tatile de çıkarılmaz. Çünkü bu ülkelerde, neyse ki hâlâ sendika var ve sendikanın onayı olmadan bir gazeteciyi ne işten atabilir patronlar, ne de işe alabilir. Oralarda zaten 3.havalimanına hafif eleştirel ya da kuşkulu baktı diye hiçbir gazeteciyi cezalandırmazlar.

Bu meselede bir gariplik daha var: Altaylı, nihayet bir gazetede köşe yazarı. O gazetenin tirajı ve program yaptığı TV kanalı kadar reytingi olan bir şahıs. Karşısındaki ise Cumhurbaşkanı. Neredeyse bütün gazeteler, bütün TV kanalları yayınlıyor her söylediğini. Yani burada  haksız rekabet var. Ama tabi bir Cumhurbaşkanı bir gazeteci ile bu tür bir ilişkiye, (Polemik diyemiyorum) giremez, girmemeli. Çünkü Cumhurbaşkanı, bizdeki gibi ‘astığım astık kestiğim kestik’ olursa, ‘ani ve acil operasyon’ tehdidini de çakarsa, mesele, eşit koşullarda cereyan etmesi gereken, kamuya ilişkin bir tartışma olmaktan çıkar, orman kanununa tabi bir tenakuz haline gelir. Gazetecinin asli görevi iktidarı eleştirmektir. Bizdeki gibi yaltaklanmak, yalakalık yapmak değil!

Altaylı’nın uzun tatile çıkmasının sorumlusu belli ve suçlu. Burası açık. Erdoğan isim vermese de Altaylı’yı ‘hazımsızlıkla’ itham ediyor. Peki Erdoğan’ın ‘ani, acil operasyonlu’ çıkışı, hazımsızlık değilse ‘çok iyi sindirilmiş bir eleştiri’ midir?

Şimdi biraz da mağdurun konumunu irdeleyelim.

Altaylı son yazısında sinik bir ifade ile uzun tatilde nereleri gezmeyi tasarladığını anlatıp, biraz egemenlere biraz da okurlara gıcık atıyor, değil mi? Gerek var mıydı?  Sonra da bu uzun tatilin aslında bir tür işten uzaklaştırma olduğunu açıkça ima ediyor. Habertürk yönetimi bir hoşluk yapmış ve bu tatil yazısını yayınlamış. Türkiye’nin bugünkü koşullarında, yani Erdoğan medyası kriterlerine göre, sansür edilecek bir yazı. Erdoğan’ın pek hoşuna gitmemiştir bu veda mektubu.

Altaylı’nın meslek sicili, bugün maruz kaldığı muameleye müstahak olmasa da, öyle çok parlak bir sicil değil. Asil Nadir dönemine, hatta Hürriyet’ten Sabah’a geçiş dönemine kadar gitmeyeceğim. Apo röportajı kasetlerini MİT’e teslim etmesi ile Eren Keskin’e hakaretlerini de geçtim. Güçsüzlere arslan kesilen Altaylı, güçlüler karşısında süt dökmüş kedi karakterini benimsedi hep. Habertürk’ün yöneticisi iken ‘Alo Fatih’ skandalının aslında bir numaralı olumsuz kahramanıdır kendisi. ‘Bizden daha yandaş gazete var mı?’ cümlesinin yayın hakları, münhasıran olmasa da ilk olarak adına kaydedilmiştir.

Yine de tüm olumsuzluklar, ‘Oh olsun, işte sonunda adamı kapı önüne koyarlar’ demek için yeterli ve gerekli şartlar değil. Altaylı’yı, görüşlerini, kişiliğini benimsemeseniz bile, iktidar emriyle işinden olmasını olumlu karşılayamayız. İlke olarak iktidarın baskısına karşı çıkmalıyız. Altaylı’nın işinden olmasına sevinmek, bizi Erdoğan’ın safına iter. Zaten sosyal medyadaki ilk tepkilere baktığımızda, AKPliler, iktidar yanlıları Altaylı’nın tatile çıkmasından pek memnun görünüyor.

Altaylı’nın uzun tatil hadisesi, mevcut egemen medyada muhalefetin imkansızlığını göstermesi açısından ilginç. Altaylı aslında başına gelecekleri bilseydi bu yazıları yazmazdı. O, kendisini akıllı ve iyi niyetli yandaş sanıp, Erdoğan’ın da kendisini öyle algıladığı yanılgısına düşmüş durumda. Oysa ki Altaylı akıllı ve iyi yandaş değil, Erdoğan’ın da zaten ne akıllı ne de iyi niyetli yandaşa ihtiyacı var. Çünkü yandaşın akıllısı ve iyi niyetlisi olmaz. Erdoğan bunu biliyor, Altaylı bilmiyor.

Mevcut egemen medyada öylesine kesif ve keskin bir kutuplaşma var ki, öyle ‘3. havalimanı çok iyi bir fikir ama arazisi bataklık’ gibi cümleler yazmaya müsait değil. Ya ‘3. havalimanı şahane fikir, engelleyen, en küçük kuşku yaratan vatan hainidir, baksanıza Almanlar bile telaşa kapıldı’ diyeceksiniz, ya da tüm somut bilgi ve bulguları sıraladıktan sonra ‘3. havalimanı doğa katili, yeni bir rant kapısı, gereksiz lüks bir yatırım’ diyeceksiniz. Bu yazdığınızı yayınlayacak medyanın da nerede olduğunu bileceksiniz.

Muhalefet, kedinin tüylerini okşayarak yapılmaz. Öyle her seferinde radikal olmaya da gerek yok. Ama ‘Beyefendi Hazretleri, sizin de belirttiğiniz üzere…’ diye cümleye başlarsan, bunun arkasından muhalefet gelmez. Majestelerinin muhalefeti bile daha açık, net hatta serttir.

Altaylı’nın bilmediği, anlamadığı bir nokta daha var: 3. havalimanı konusunda Birgün, Evrensel ya da Cumhuriyet’te  ve başka mecralarda da çok daha net, sert yazılar çıktı. Muhalefet esas oralardaydı. Ama o yazıların yazarları tatile filan gönderilmedi. Çünkü Erdoğan’ın gücü, bu mecralardaki bağımsızlığa, özgürlüğe sekte vuracak, eleştirileri engelleyecek kadar büyük değil. Egemen medya ise, medya mülkiyeti açısından olsun, ideolojik egemenlik açısından olsun, genel yayın politikaları bağlamında olsun, Erdoğan medyasıdır. Bu nedenle de orada öyle ‘İnşaat iyi gitmiyor, arazı bataklık’ gibi tali de olsa, minimum derecede de olsa, olumsuzluklara yer yoktur. Egemen medyada çalışanlara, bilhassa yönetici ve köşe yazarlarına kayıt dışı ve/veya yasal yoldan yüz binlerce lira maaş neden veriliyor sanıyorsunuz? O yazıların hiç biri hatta toplasanız hepsi beş para etmez. Bu maaşlar o yazarların yazmadıkları yazılar için de veriliyor aslında. Yoksa Çalışlar, Mahçupyan, Bayramoğlu ve diğerleri, 17-25 Aralık yolsuzluğundaki milyonlarca dolardan bihaber mi? İşte o paraların bir kısmı bu yönetici ve yazarların maaşlarına gittiği için tepede bir suçbirliği örgütü kurulmuş durumda. Çalanlar ve bunu bilip de yazmayanlar ve yazmayıp da nemalananlar grubu… O şebekenin hangi üyesi acaba Altaylı’nın tatile çıkması konusunda eli yüzü düzgün, ikna edici, sağlam bir yazı yazabilecek? Yaz bakalım sıkıysa!
Havuz medyasında yüzmek kolaydır da… Bir denize açıl bakalım!

Sonuç olarak hem egemen medyada yönetici ya da yazar olacaksın, bol sıfırlı maaşın olacak, hem de kalkıp boyundan büyük işlere girişip 3.havalimanı konusunda şüphe uyandıran yazılar yazacaksın. Yemezler… Sana verilen o maaşlar, sana verilen o makam, o köşe, o ekran iktidarı eleştiresin diye verilmedi. Haddini bileceksin, iktidar mahallesinde muhalefet yapmayacaksın, alıcısı yoktur… Yaptırımı büyük olur. Şimdiye kadar o egemen medyada kaldın, namus, vicdan, etik, akıl, izan, insaf demedin, bin haksızlığa göz yumdun, yüz cinayete kulağını kapadın… Sonunda seni de oradan gönderdiler.

Baskı ve sansür çarkı dehşet saçar. Ayrıca bazen boomerang etkisi de yapar. Selvi, Alçı, Kekeç ve saz arkadaşları da bir gün gelir…

Fatih Altaylı, geçmiş olsun…

(*) BirGün -Pazar eki, 16 Kasım 2014


15 Kasım 2014 Cumartesi

BAS HABER'DE SÖYLEŞİ

Bas Haber Gazetesinin 10-16 Kasım 2014 tarihli  27. sayısında yayınlanan bu söyleşinin sonunda, tam metnin basnews.com'da yayınlanacağı belirtiliyor. Tam metin yayınlandıktan sonra bu blogda da iktibas edilecek.


31 Ekim 2014 Cuma

Yeni Akit AKP'nin parametresi

ANF'deki Söyleşi - Fırat Haber Ajansı
30.10.2014 Kurdî | English | العربية | فارسیکوردی
ALİ BARIŞ KURT – ANKARA 30.10.2014 07:02:21

Medya Eleştirmeni Ragıp Duran, hükümete yakın medyanın olumsuz gelişmelere bir sorumlu bulmak için HDP'yi hedef aldığını belirtti. Duran, bu medyanın hükümetten talimatla yayın yaptığını vurgulayarak, Kürtlerin demokratik siyasetten alıkonulması için bir kampanyanın varlığına işaret etti.
Gazeteci-Yazar, Medya Eleştirmeni Ragıp Duran ile hükümet yanlısı medyanın HDP'yi hedef gösteren yayınlarını ve bu politikanın arka planını konuştuk...
'YANDAŞ MEDYA ÇUVALLIYOR!'
-'Çözüm süreci'nin başında AKP yanlısı medyanın dilini değiştirmesi bekleniyordu. Aradan geçen zamana bakılırsa, bu sorumluluğu üstlendiğini düşünüyor musunuz?
Yandaş medya dediğimiz; AKP'ye, Erdoğan'a, Davutoğlu'na yakın kalemlerin köşe yazıları ve gazeteleri dikkatli gözle incelediğimizde haber ve başlıklarda farklılaşma olduğunu söyleyebiliriz. Bu farklılaşmanın iki önemli sebebi olsa gerek: Erdoğan'ın Cumhurbaşkanı olmasından sonra eskiye oranla daha monolitik olan iktidarda hafif de olsa bir parçalanma var, çünkü AKP iktidarında Cumhurbaşkanı eskiden Başbakan olarak neredeyse tek ve tam yetkiliydi. Erdoğan'ın Cumhurbaşkanlığına geçmesi, başkasının onun yerine geçmesi küçük de olsa iktidarda parçalanma ve çok başlılık meydana getirdi. İkinci olarak; bütün ülkelerde genel olarak önemli toplumsal olaylar, patlamalar kaçınılmaz olarak iktidarda, kendi içinde parçalanma olmasa bile görüş ayrılıklarına yol açar.
6-7 Ekim'de Kobanê'ye karşı hükümetin tutumunun protesto edildiği gösteriler ve Kobanê direnişi de siyasi iktidarda parçalanmaya yol açtı. Süreçle ilgili olarak Cumhurbaşkanı, Başbakan, İçişleri Bakanı vs. aynı konuda farklı demeçler veriyorlar. Yandaş medya da kendisine has, özgür olmadığı için bunları aktarmakla yetiniyor. İktidar parçalandığında hemen saf tutmuyor. Mevcut görüşleri de, farklı görüşleri de yansıtıyor. Bağımsız olmayınca, bağımlı olduğu kutbun farklı görüşleri olunca, amiyane tabirle çuvallıyorlar. Kobanê konusunda çuvalladılar. İki gün önce yazdıklarının tam tersini yazdılar. Uluslararası koalisyonun, ABD'nin de Erdoğan ile mesela PYD, Kobanê konusunda zıt görüşler savunması bu duruma yol açtı. Medya ancak bağımsız, özgür olursa yurttaşları doğru bilgilendirir. Yandaş medya olarak sadece iktidarın propagandasını yaparsanız böyle duruma düşersiniz. İnandırıcılık, güven zaten yoktu; iyice çuvallayınca sıradan AKP'li okur için de bu medyanın çelişkileri açığa çıkmış oldu.
'AKİT ÜST DÜZEY YETKİLİLERİN SÖYLEYEMEDİĞİNİ OKUMAMIZI SAĞLIYOR'
-Bilhassa Kobanê protestolarından sonra HDP ve özelde Selahattin Demirtaş neden hükümet yanlısı medyanın hedefine girdi? Mesela Yeni Akit'in geçtiğimiz günlerde sürmanşetinde “Oğlumun katili Demirtaş” başlıklı bir haber vardı...
Yandaş medya, egemen medya, iktidarın tutarsız siyasetlerini savunamaz hale geldiğinde, eleştirmesi gereken bir sorumluyu saptaması gerekiyor. Kobanê ile ilgili olarak onlarca insan yaşamını yitirdi ve bu medya organları incelendiğinde sanki Demirtaş bu insanları öldürmüş gibi yansıtılıyor. Bir taşta iki kuş vurmak isteniyor. Gösteri hakkını kullanmak isteyenlere saldırılmasını, polisin orantısız güç kullanması ise gözardı ediliyor. Süreçle Kobanê'yi bir arada ele aldığımızda; mutlaka yandaş medyanın bu sürecin bozulmasının sorumluluğunu birilerine atması lazımdı. Hükümeti, devleti, Hakan Fidan'ı suçlayamayacağına göre, bütün sorumluluğu Kürtlere yıktı. Şiddet olaylarının sorumlusu HDP olamaz.
Yeni Akit örneğiniz önemli. Kendimi Yeni Akit'i özel olarak okumak zorunda hissediyorum. Erdoğan'ın nefes alış verişlerini iyi hisseden, yansıtan bir gazete. Nefret dilini çok iyi kullanması, Kürt düşmanlığını yürütmesi açısından önemli. Koleksiyonları taradığınızda sürekli bir Kürt düşmanlığı görürsünüz. Bu gazetenin genel yayın yönetmeni ise hükümet yetkililerinin uçaklarına, Akil İnsanlar Heyeti'ne alınarak ödüllendirilmiştir. Yeni Akit, legal olarak üst düzey yetkililerin söyleyemediklerini okumamızı sağlıyor. Siyasi iktidarın parametrelerinden, göstergelerinden biri.
-Bu kadar rol biçmek, 'derin ilişki' aramak fazla değil mi?
Yeni Akit'in son 2-3 yıllık yayın politikasına baktığınızda, demokratik bir hukuk devletinde yayımlanamayacağını görürüz. Sadece Kürt meselesinde değil; Ermenilere, azınlıklara, sola, eşcinsellere, kadınlara da aynı nefret söylemiyle, hedef göstererek yaklaşıyor. Akit ile AKP arasındaki ilişkide daha sınırlı bir şey söylemeye çalıştım. Bir siyasi iktidarın böyle bir gazeteyle ilişkisi vahimdir. Yasal zeminde böyle gazetelerin çıkmaması gerekir. Seri olarak suç işleyen bir makine. Basın özgürlüğüyle hiç alakası yok.
Olduğu gibi 'siyasi iktidarın yayın organı' demek doğru olmaz ama kısa vadeli bir tablo yaptığımız zaman, son üç yılda Erdoğan'ı kolonun birine yazalım, bir gün öncesi ve sonrası Akit'in manşetlerini diğer kolona yazalım. İkisinde olağanüstü yakınlık, benzerlik net şekilde ortaya çıkacaktır. Özellikle antidemokratik, Kürt, kadın, LGBTİ düşmanı söylemde daha açık görülebilir. Yandaş medyada da genel olarak aynı çalışmayı yapabiliriz ama oralarda zaman zaman daha temkinli, öncelemeyen tutum var. Oysa Akit'in bazı başlıklarını bile önceden Erdoğan söylüyor...
-'Çözüm süreci' açısından medya aracılığıyla Kürt tarafının eli mi zayıflatılmak isteniyor?
Sadece süreç açısından değil; genel olarak yandaş medyanın en çok HDP ve CHP ile uğraştığını görüyoruz. Bir gazetenin normalde amacı, görevi iktidarı eleştirmek olmalıyken, yandaş medya sürekli muhalefeti eleştiriyor. Evet, süreçle ilgili söylediğiniz doğru ama süreç son derece kurallarına uygun şekilde, uluslararası alandaki örneklere benzer şekilde ilerlemiş olsa, diyelim ki yandaş medya müzakerede karşı tarafın elini zayıflatmak için yıpratma kampanyası sürdürüyor... Başbakan Yardımcısı Bülent Arınç süreci kastederek 'mahkum değiliz' dedi. Yani 'bizim buna ihtiyacımız yok' diyorlar. İtiraf ettikleri için önemli. Her ne kadar ilke olarak sürecin olması gerektiğini söylesek de, herkesin barış istemesine rağmen iktidarın başından beri yürüttüğü bu konudaki tutum Kürt toplumuna, bu konuyu yakından izleyenlere güven vermedi. Paris'te üç Kürt kadın devrimcinin öldürülmesiyle başlandı. Her seferinde kırık dökük yaralanmalar oldu. Öcalan'ın son açıklaması da önemli bilgiler veriyor; 'ölmüş süreci dirilttik' diyor.
'Kobanê ile Türkiye'nin ne alakası var', 'IŞİD eşittir PKK', 'PYD terörist' diyen siyasi yetkili var. Gerçek anlamda müzakere yok ve 'sekretarya neymiş; haddini bil' deniliyor.
'HDP KRİMİNALİZE EDİLMEK İSTENİYOR'
-Uluslararası alandaki benzer süreçlerde de ana-akım medyanın devlet dışı tarafla bağı hep böyle midir?
 Benzer başarılı süreçlerin bir kısmında oradaydım. İrlanda Cumhuriyetçi Ordusu'yla İngiltere hükümetinin ilişkileri sırasında. Oradaki medya bizdeki gibi tamamen yandaş değil. Kaçınılmaz olarak zaman zaman açıklanmaması gereken, gizli tutulması gereken şeyleri açıklamadı. Kuzey İrlanda ve İngiliz medyası barıştan yana tutum takındığı için. İngiliz devletinin görüşlerini belirttiler, taviz koparmasını istediler ama açıklanmaması gerekenleri -Oslo'ya atıfta bulunuyorum- açıklamadılar.
Kürt medyasında ise müthiş sabır var. Başından beri ciddi ve içten davrandı ama bu içten ve ciddi davranış karşı tarafta karşılık bulmayınca anlam ve değeri olmuyor. Kürt medyası ve siyasetiyle hükümeti karşılaştırınca, hükümet tarafının asla samimi olmadığını görüyoruz ve bu sorgulamamıza yol açıyor. Hükümetin bu işe başka beklentilerle girdiğine dair kuvvetli ihtimal var. Seçimlere göre tarih belirliyor mesela. Medya özellikle içtenlik ve ciddiyet konusunda hiçbir ciddi eleştiri getirmedi. Bu işler biraz da uzmanlık işi. Hem Kürt meselesini bileceksiniz hem de dünyada barış süreçleri nasıl olmuş bitmiş, bunları bileceksiniz... Sadece devletin Kürt politikasını bilmek yetmiyor. Irak'ta, Rojava'da Kürtler ne yapıyor, iç bağlantıları nelerdir; bunları bileceksiniz... Türkiye'de tabii ki böyle gazeteciler var ama onların da yazacakları yerler yok.
-HDP, Kürt siyaseti tamamen demokratik siyasetten koparılmak istendiği için medya böyle bir rol üstlenmiş olabilir mi?
Türk medyası bağımsız ve özgür değil, iktidardakilerin düşüncesini, refleksini yansıtıyor. Türk medyası o bakımdan önemli. Söylediğiniz doğru ve demeçlerde yeterince açık. HDP kriminalize edilmek isteniyor. Siyasi parti gibi değil de suç örgütü gibi yansıtılmak isteniyor. HDP kasaları sıfırlamadı, esrar ticareti yapmadı... İktidar sahipleri nötralize etmek için bütün yollara başvurdu ama başarılı olamadığı için, başarı kazanmak için ısrarcı. Şimdiye kadar Kürt muhalefetini nötralize etmek mümkün olmadı; belki zaman zaman zayıflayabilir ama mümkün değil. Kuşatmanın 12. gününde 'Kobanê düştü düşecek' dediler. Yandaş medya iktidarın söylediklerini yapıyor ve iktidarın her şeyi iyi yaptığını anlatıyor. İşine gelmediğinde ya haber gizliyor ya da tahrifat yapıyor. İkisi de gazetecilik kurallarına aykırı.
'YANDAŞ MEDYA AKP'LİLERİ BİLE İNANDIRAMIYOR'
-Kurallara aykırı bir gazetecilik ile yine de kitlelerin etkileniyor olması nasıl önlenir?
Gazete, radyo, televizyon ile gerçekler sınırlı ve ancak belirli bir kitleye hitap edilir. Erdoğan'ın mükemmel olduğuna, PKK ile IŞİD'in aynı olduğuna herkesi inandıramazsınız. Medyatik gerçek ancak bir süre idare edebilir. Kobanê'den gelen arkadaşlarla konuştuğumda çok hoş bir bilgi aldım. Urfa AKP İl Örgütü kendi arasında para toplayıp gizlice PYD'ye vermiş. 'Bizim elimizden bu geliyor, affedin, yardımları kabul edin' demişler. Hoş bir şey. Yeni Akit'in, Yeni Şafak'ın söylediklerinin dışında kalabiliyorlar, AKP'li de olsalar. Çünkü Urfa'da gerçekleri görüyor. Orada konuştuğu insanlara inanıyor; akşam televizyonda izlediğine değil.
İktidar sözcülerinin yaptığı her açıklamanın da yalan olduğu anlaşılıyor. Erdoğan'ın çok konuşulan 'Obama'ya ben söyledim' sözünün ardından ABD açıklama yapıp Erdoğan için 'çelişkili konuşuyor' diyor. Bu, diplomatik olarak yalancılıkla suçlamadır. Sıkıştılar ve ne yapacaklarını bilmiyorlar.
Bu siyasi iktidar hatta tüm iktidarlar, Edirne-Hakkari arasında kanun, Anayasa, kural falan dinlemeden at koşturdular, halen de koşturuyorlar. Buna karşı yeteri kadar kitlesel bir muhalefet geliştirilemedi. Ama içeride yarış atı gibi koşan sınırı bir metre aşınca sütçü beygirine dönüşüyor, dizlerinin üstüne çöküp nefes alamıyor. Dışarıda daha fazla hak hukuk geçerlidir. 17. güçlü ekonomi, bölgesel süper güç olduğunuza dışarıda gülerler, içeride insanlara iyi geliyor.
'BASIN ÖRGÜTLERİ YAYIN POLİTİKASINA, YAZARIN GÖRÜŞÜNE ETKİ ETMELİ'
-Linç kampanyalarına karşı basın örgütleri de sanki hakkını veren bir tutum almıyor...
Yerel medya çalışmalarına da katılıyorum. Türkiye'de basın örgütleri dediğimizde Türkiye Gazeteciler Cemiyeti, Çağdaş Gazeteciler Derneği ve Türkiye Gazeteciler Sendikası akla geliyor. Medyaya ilişkin, gazetecilik mesleğine, namusuna ilişkin birtakım olumlu şeyler yapmaya çalışıyorlar ama ne var ki, Kürt meselesi gündeme gelince bilgi ve duyarlılık konusunda ileri olduklarını söyleyemem. Egemen, yandaş medyada öğrencilerim, tanıdıklarım var; ne kadar güç koşullar altında iş yapmaya çalıştıkları konusunda bilgi sahibisinizdir. Buralardan çok fazla bir şey beklememek gerekir. Dürüst, namuslu şekilde ellerinden geleni yapıyorlar belki ama etkileri az. Zaten gazetecilik konusunda yeteri kadar örgütlü olmadığımızı, sendika konusunda zayıf olduğumuzu düşünüyorum. Sadece maaş, çalışma şartları diye bilinir ama batıdakiler yayın politikasına, köşe yazarının görüşüne, alınacak ve atılacak muhabirin kararına kadar sendika etki sahibidir. Gazetecilik muhalif olmaktır. Zaten her şey çok iyi, yerindeyse gazeteciye ihtiyaç yoktur.
Bu dönemde kimse yandaş gazeteci olmaya çalışmasın çünkü hükümet bile kendini savunamıyor. Zaten yandaş yazarlar hükümetin ortak politikası yok diye, onu bunu kırmayayım diye yazı yazamayacak hale geldi.

* 30 Ekim 2014 ANF'den (Fırat Haber Ajansı)