5 Temmuz 2013 Cuma

GEÇ KALDIN TAYYİP!

*Artık hiçbir yazı, Gezi ya da Kızılay duvarlarındaki yazılamalar kadar etkili ve ilginç olamaz. Efsanevi bir tarih yazılırken, sokağa çıkıp izlemek, gaz ya da su yemek, eylemcileri desteklemek, eylemci olmak yazıyı ikinci sınıfa düşürür/düşürdü. Bugünün eylemcileri  40 yıl sonra  torunlarına ‘Biz vakti zamanında  grayderle Toma kovalamıştık’ diyecek. Torun da ‘Atma Dede!’ diyemeyecek.

Yaşı müsait olanlar benzeri sahneleri yaşamışlardı. Mesela 68’de ben ortaokul  son sınıf öğrencisiydim, hayal meyal hatırlıyorum. Ama kitaplara, filmlere bin şükran, mesela Jacques Tardi’nin ‘Halkın Çığlığı’ başlıklı çizgi romanı  sayesinde  1871 Paris  Komününde ya da William Klein’ın ‘Grands Soirs, Petits Matins’ (Şahane Akşamlar ve Erken Sabahlar) başlıklı belgeselinde 1968 Mayıs’ında Paris’te neler olup bittiğini öğrenebildik. Gezi’de cereyan edenleri görüp okuyunca, onları hatırladım.
İsyan, müthiş bir çözücü, dağıtıcı, her türlü engeli berhava eden bir ortam, bir araç, bir düğme… Henüz 31 Mayıs gecesinde başladı boşalma. Zincirlerinden, yularlarından, tabu ve yasaklarından kurtuluverdi insanlar, gençler, orta yaşlılar ve yaşlılar. Üstelik de, Thank you Erdoğan, binbir dert sıkıntı biriktirmişti gönül, vicdan ve beyinlerimizde. Dindar gençlik emretti, imam-hatip reklamı yaptı, eğitim  sistemini altüst etti.  İçki içme, diyordu. Kız ya da erkek arkadaşını öpme, buyurdu. Kürtaj yoktu, sezaryen bile yasaktı. Fazıl Say’la Nişan Sevanyan Allahsızlık yaptılar diye mahkum ettirdi onları. KCKlileri, gazetecileri hapise tıktı. Suriye’ye bulaştı, onlarca insan öldü. Padişah sanıyordu kendini. Mağrurdu, kibirliydi, üst perdeden konuşuyordu hep. Ama isyan, başkaldırı, red, spontane ve hırt muhalefet  öyle bir şey ki, perde değil sadece,  bütün tiyatro yıkıldı üstüne. Onun çapulcu dediği insanlar, kendi bireyselliklerine, özgürlüklerine, bağımsızlıklarına o kadar düşkündüler ki, uzun süre, ses çıkarmadılar. Başlarını bilgisayardan kaldıracak halleri yoktu. Ama öyle bir raddeye getirdi ki işi Erdoğan, Thanks again, artık sanal dünyadan ayrılıp sokaklara, hakiki gerçeğe kavuşmanın zamanı gelmişti. Nirvana…
Böyle ortamlarda, insanlar doğalına dönüyor. Nezaket, ayıp, ahlak gibi kavramlar yepyeni anlamlar kazanıyor. Galatasaraylı ile Fenerli dost oluyor, daha ne olsun? Yakın çevremde de gözledim: Gezi eylemcileri  ve tabi ki eylemi sayesinde, kızlarla erkekler, gençlerle yaşlılar, çocuklarla ebeveynler arasındaki ilişkiler de değişti. Daha rahat, daha özgür, daha gırgır bir ilişki başladı. Bireyler  hala birey ama beklenmedik, plansız programsız küçük topluluklar oluştu/oluşuyor. Penceresinin pervazına  limon ve su bırakan teyze ile Gezi’deki ya da Kızılay’daki eylemci ilk kez, hiç tanışmadan tanışmış oluyor.  
Şimdi herkes ‘N’olacak bu işin sonu?’ diye soruyor. Bence çok anlamlı bir soru değil bu. Sonucu ben de merak etmiyor değilim. Ama aslında bu iş çoktan oldu bitti bile. Devrim, isyan, ayaklanma bir an meselesidir. Ve o an çoktan yaşandı.  Ölü toprağı serpilmiş gibi görünen toplum, apolitiktir denen gençlik, hiçbir şeye karışmaz denen sıradan vatandaş akıl almaz bir şekilde silkindi, oturduğu yerden kalktı, gaz yedi, cop yedi, Toma suyu aldı, sendelemedi bile. Gülerek geçti, aştı karşı tarafın her hamlesini… İşte bu sayede bundan sonra Padişah  artık Padişah gibi davranamayacak o kesin…
Egemen medya 3 gün sustu, gözlerini ve ağzını kapattı. Sonra mecburen açılan gedikler, aldığı yaralar sayesinde Gezi’den söz etmeye başladı. Yarım ağızla. Gezi’deki çocuklara göre değişen bir şey yok. Çünkü onlar zaten eskiden de Hürriyet ya da Habertürk okuyup Star ya da Samanyolu izlemiyorlardı. Ama genel okur ve TV izleyicisi nezdinde de önemli bir yarık çizdi Gezi Çocukları. Artık onlar da egemen medyaya başka gözle bakıp, başka kulakla dinleyecek.
Sansür gevşedikten sonra, ne hakla bilmem, yine eski, yani 50-70 yaş grubunun insanları, ekranlardaki yerlerini aldılar. 80 öncesinin Tabii Senatörleri gibi…Mecburen, meslek gereği birkaç tartışma izledim büyük (kih kih!) medyada. Adamlar kadınlar, Gezi’nin sosyolojik ve demografik anatomisini çıkarmaya çalışıyorlar. Kim çocuklar? Utanmasalar ‘Nereden çıktı bu veletler?’ diyecekler. Öyle bir söylem hakim ki bu konuşmalara, sanki Gezi’dekiler uzaydan gelmiş. ‘Bu gençler’ diye başlayan ukela ve oryantalist bir söylem. Üstelik de onlarla hiçbir empati kurmadıkları için, onları hiçbir şekilde anlamamışlar. Azılılar ‘bu gençleri’ Ergenekonla, darbeyle, CHP’yle, global karanlık güçlerle işbirliği yapmakla ya da hiç olmazsa onların ekmeğine yağ sürmekle bile suçladı. Erasmus’la gelen yabancı öğrencileri ajanlıkla suçlayan polis gibi…Bu görüşleri savunanlar, belli ki Gezi’nin uzağından bile geçmemişler, o yaşta çocukları olmasa da, kendi mahallelerindeki gençleri, akrabalarının çocuklarını filan da tanımamışlar. Ya da iktidar mecbur eder, göz göre göre yalan söyleyip, yazıyorlar.
Benim yakın çevremde de 15-25 yaş grubuna yönelik bazı önyargılar vardı: Hiç kitap okumuyorlar, politika ile ilgilenmiyorlar, çok boş bir gençlik filan falan… Ben kendimi şanslı addediyorum: 5 yıl öncesine kadar Galatasaray Üniversitesinde haftada 10-15 saat ders veriyordum. Son 6 yıldır da Bilkent’de bir master sınıfım var. Buradan yola çıkıp şimdi kalkıp kendimi ‘Bugünkü gençlik kuşağının sosyolojik, psikolojik, antropolojik uzmanı’ ilan edecek değilim, ama onlardan çok şey öğrendim. (Teşekkürler Mutlucan, Ece,  Dağhan, Nilay, Pınar, Cihangir ve diğerleri…). Evet kimse bu arkadaşların böyle pat diye günün birinde devasa bir şekilde ayağa kalkacağını öngörmemişti, öngöremezdi. Ayağa kalktıktan sonra da eşe dosta, düşmana ona buna ‘Mizahla muhalefet  nasıl yapılır?’  dersi vereceğini de bilemezdi. Üstelik de bu dersi çaktırmadan veriyorlardı, dersin hocası, kürsüsü, programı filan yoktu.
Geçen akşam bu ‘Halk Çocuklarının İsyanı’nı konuşurken bir arkadaş
-          Yahu mizah dergilerini gördünüz mü ne yapmışlar bu hafta?
diye sorunca herkes dudak büktü. Mizah dergileri, mutlaka üzerlerine düşeni yapıyorlardır, yapmışlardır ama artık Gezi, mizah dergilerini filan aştı, geçti. Dergi, Gezi’den beslenebildiği kadar mizah yapabilir.
Ben  şimdi düşünüyorum da, kendimi biraz da o liseli kız gibi hissediyorum. Elindeki pankarta ‘Bir slogan bulamadım!’ yazan liseli kız. Ne kadar içten, ne kadar temiz, ne kadar dürüst ve ne kadar gerçekçi değil mi? İşte ben de, klavyelerin karşısında, Cumhuriyet tarihinin en muhteşem hadisesi karşısında, Gezi’nin ve bütün Türkiye’nin arslanları baskı, polis, Erdoğan gibi fani unsurları iplemeden direnirken yazının ne kadar da güçsüz bir araç olduğunu hisseder gibiyim.
Varsın yazı güçsüz olsun, çocuklar güçlü ya…

(7 Haziran 2013'de kaleme alınan bu yazı Express dergisinin Haziran-Temmuz sayısında yayınlandı)


Benim Güzel ve Fırlama Medyam

Muhaberatı Gezi (*)
Gezi direnişi sadece siyasi, sosyal, ekonomik dünyayı değil medya dünyasını da salladı ve çalkaladı (Rock and Roll). Herkes bu direniş sayesinde şunu açık bir şekilde gördü: Egemen medya egemenlerin medyasıdır üstelik tüm topluma da egemen değildir. İsteyen kendi medyasını, kendi iletişimini kurar, kendi gazeteciliğini bağımsız ve özgür bir  şekilde yapar. Gezi’den medya manzaraları:

’Istanbul’da Gezi Parkında başlayan gösteri ve direnişin ilk sonucu, tümü bu büyük şehirde konuşlanmış olan büyük sermaye medyasının habercilik ve özgür yorumculuk konusunda yolun sonuna geldiğini, editoryal olarak tamamen iflas ettiğini öfke içinde anlaması oldu.
31 Mayıs 2013, afra tafralı patronları pek çok farklı büyük iş alanında top koşturan, kendisini ‘merkez’ diye adlandıran medyanın görkemli binalarının içinin medeni cesaret, profesyonel kavrayış ve meslek ahlakı açısından ne denli boş olduğunu gösteren bir milattır.’’
Bu iki paragraf yurtdışında yayın yapan Al-Monitor sitesinde yayınlandı. Yazarı Yavuz Baydar. Sabah gazetesinin ombudsmanı, yakın zamana kadar AKP iktidarını savunan yazılarıyla tanınırdı. Artık Yavuz bile illallah demiş, pes etmiş, beyaz bayrak çekmiş. Çok geç de olsa tebrikler Yavuz! Şimdi bir de belki  AKP’nin son 5 yıllık medya icraatlarını ifşa eden bir yazı dizisi bekleriz Yavuz’dan!
31 Mayıs akşamı Istanbul’un göbeğinde Gezi Direnişine karşı polisin orantısız güç kullanması ayyuka çıkmışken 24 saat haber kanalı olarak bilinen CNNTürk’ün 3 saat boyunca Penguen  belgeseli yayınlaması, Kanada’dan Tayvan’a kadar bütün dünya medyasının ilgisini çekti. NTV ise aynı saatlerde yemek tarifi veriyordu. Afiyet olsun!
İlk günden bir kare:
-         Abi televizyonu aç, Gezi’den canlı yayın var
-         Yok bir şey yahu, ben bütün kanalları gezdim göremedim. Sen nereden seyrediyorsun canlı yayını?
-         Norveç televizyonu veriyor abi!
Halbuki CNNTürk de NTV de, Başbakan herhangi bir yerde herhangi bir konuşma yaptığında, bir etkinliğe katıldığında, yayın hemen kesilir, konuşma başından sonuna kadar naklen yayınlanır. Erdoğan’ın otomatik, kontenjandan yüce haber değeri var,  Türkiye çapında yüzlerce muhalifin polis saldırısı altında kalmasının haber değeri yok!
‘’Gezi’deki eylemciler/protestocular,  anaakım medyaya  eskiden beri kızgındılar. Zaten ilk gün hiçbir foto muhabirini, hiçbir kameramanı Park’a bile sokmadılar.’’ diyen Bianet muhabiri Nilay Vardar, gözlemlerini aktarıyor: ‘’NTV’nin naklen yayın aracını devirdiler. Ve üzerine ‘Tayyip NTV’yi seviyor’, ‘Satılık’ yazdılar. Hemen yanında üzerinde amblem bulunmayan El Cezire’nin naklen yayın aracını da devireceklerdi, El Cezire’deki arkadaşlar hemen kendilerini tanıttı, halen naklen yayında olduklarını söylediler, biz de devreye girip ikna ettik gençleri, araç kurtuldu’’. İlginçtir, El Cezire Türkçe neredeyse iki yıl oldu, her şeyleri hazır, kadroyu kurdular, deneme yayınları da yaptılar,  ama hala burada yayın yapabilmek için hükümetten ruhsat alamadılar. Yönetimden bir meslekdaş ‘’E tabi Erdoğan, doğrudan denetleyemeyeceği bir televizyonu pek istemiyor’ şeklinde açıklamıştı bu yayın öncesi engellemeyi.
Göstericiler, ilk üç gün boyunca üç maymunu oynayan ve sözümona 24 saat kesintisiz haber yayınlayan kanalları, NTV, CNNTürk ve Habertürk’ü bu medya organlarının merkezlerinin önünde protesto etti. Bir tek NTV, bu haberi verdi hatta naklen yayınladı ve sunucu ‘Şu anda bizi protesto ediyorlar’ şeklinde bir anons yaptı.
NTV, daha sonra medya grup başkanının ağzından özür diledi. ‘Hata yaptık’ dedi.  NTV’nin de parçası olduğu Doğuş grubunun bankasının Genel Müdürü, ‘Ben de Çapulcuyum. Mesaiden sonra arkadaşlarla Gezi Parkına dayanışmaya gidiyoruz’diye bir açıklama yapmıştı ama bu duyuru Garanti Bankası müşterilerini ikna etmedi. Yaklaşık 40 milyon liralık hesaplar geri çekildi ve 1500 kadar da kredi kartını iptal etti müşteriler. NTV’nin sansürcülüğü kardeş şirket Garanti Bankasına pek yaramadı.
’Evet bu kuşağın mensupları ana akım medyayı, günlük gazeteleri okumaz, TV kanallarını pek izlemez. Akademik alanda bu kuşağa ‘Dijital Yerli’ deniyor. Ama bu çocuklar, ki genel olarak iyi eğitim almış, en az iki yabancı dil bilen çocuklar, aslında her şeyin farkında. Çünkü İnternet gibi anaakım medyaya oranla çok daha zengin, çok daha büyük ve çok daha farklı kaynaklardan haber ve bilgi alıyor.’’ diyor Bilgi Üniversitesinden Doç. Dr.Esra Arsan.’’Bu kuşak kendilerinden önceki kuşaklara oranla  farklı bir birey, toplum, siyaset, ideoloji tanım ve uygulamasına sahip. Apolitik diyorlar ama değil, ya da 40-50 yaş kuşağına göre belki apolitik. Halbuki onların kendilerine has bir siyasi hatta ideolojik kavramları var. Bir de müthiş yenilikçi ve yaratıcılar. Çok zeki bir mizah anlayışları var. Tabu tanımadan her şeyle çok rahat, çok güzel dalga geçebiliyorlar.’’ diye ekliyor.
Gerçekten de duvarlarda, panolarda, pankartlarda ve twitlerde neredeyse bütün olayı 3-5 kelimede üstelik derinlemesine anlatan sloganlar çok ilgi çekiyor: ‘Televizyon bu devrimi yayınlamayacak, sokağa çık, Gezi’ye gel’, ‘Tayyip al sana gündem!’, ‘Bir de bana hâlâ gazete oku diyorsun!’

Tweeter’da, duvarda ya da gazi bir Toma’nın üstünde cıvıl cıvıl yazılamalar. Onlar kendi medyasını yarattı. Her Yer Taksim, Her Yer Direniş sloganı Her Şey Medya eklentisi ile sürdü. Ve bu mecra akıllı idi, güzel idi, fırlama idi.
’Dolmabahçe civarında egemen medyada çalışan arkadaşlara rastladım. İsim vermeyeyim sorun çıkmasın. ‘Madem gazeteci olarak  haber yapamıyoruz o zaman biz de vatandaş olarak Gezi’ye dayanışmaya gidelim dedik’ dediler. Yanlarında fotograf makinesi, kamera, teyp, bloknot filan yoktu. Ben izliyorum, egemen medyada yazı işlerinde çok sıkıntı var. Patronlar ve yönetimle çelişkiler arttı’’. Bunlar da Ahmet Şık’ın gözlemleri. Gülen grubu hakkında bir kitap yazdığı için aylarca hapiste kalan Şık, Gezi gösterilerinin ikinci gününde başına aldığı bir gaz bombası ile yaralandı.
Galatasaray Üniversitesi İletişim Fakültesinden Prof. Yasemin İnceoğlu, Galatasaray ve Ankara Üniversitesi İletişim hocalarının birer bildiri yayınlayarak, Gezi Direnişini desteklediklerini ayrıca Gezi’nin anaakım medyaya karşı mücadelesini ve kendi medyalarını, iletişimciliklerini, gazeteciliklerini yaratmalarını selamladıklarını  aktardı. Prof. İnceoğlu, yurtdışında eğitim gören kendi kızının havalanından eve gitmeden Gezi’ye koştuğunu, gaz yediği için yarım gün hastanede tedavi gördüğünü de anlattı. Bu kuşak gençlerin gerek ebeveynleri gerekse toplumla olan ilişkilerini anlatan Prof. İnceoğlu, ‘Yepyeni, pırıl pırıl, zeki, afacan, korkusuz, kendi bireysel özgürlüklerine dokundurtmayan bir kuşak bu…Ben çok seviyorum’  dedi.
Gezi eylemcilerinin sosyal medyayı çok iyi kullandıklarını herkes biliyor. Üstelik de tedbirliler. Mesela ‘Sosyal Medyayı Doğru Kullanma Klavuzu’nda iletişimin sağlıklı olması için önlemler öneriliyor. Bilginin doğruluğunun denetlenmesi ayrıca bu teknolojiye bulaşan polise karşı tedbirler de bu klavuzda mevcut. Bilgi kirlenmesine karşı Gezi Direnişçileri, bazı bölümleri İngilizce de olan kendi İnternet sitelerini de kurdu: istanbuldaneoluyor.com
Başbakan Erdoğan, tweeter’i ‘Başbelası’ olarak niteledi. Haksız değil. Çünkü tweeter Erdoğan için hakikaten bir bela…Başbakan vekili, ki iyi polisi oynadı, o ‘Bakın biz aslında çok demokratiz, yetkimiz de gücümüz de var ama İnternet’i kesmiyoruz’ mealinde cümleler sarfetti. Çakma demokratın tehdidi demek ki böyle oluyor…Velev  ki İnternet’i kesti. Ne olacak?
Baldırı Çıplaklar, 1789’da Fransızlar Büyük İhtilalini yaparken tweeter mi vardı?
Direnişin ilk başladığı andan itibaren sadece CHP’ye yakın Halk TV ile İşçi Partisine yakın Ulusal TV, 24 saat kesintisiz naklen yayın yaptı Taksim Meydanından. Hem Gezi’yi hem de ülkenin çeşitli kentlerindeki polisin orantısız güç kullandığı sahneleri gösterdi. 3 gün sonra sansür büyük ölçüde gevşedi. Anaakım medya kanalları da Gezi’yi ekranlara taşımaya başladı. Ama akşamları tartışma programlarında yaşları 50-70 arasında değişen kontenjan yorumcuları  oryantalist bir söylemle ‘Yeni Gezi gençliğini’ keşfetti. Oysa ki bu çocuklar öyle uzaydan filan gelmemişlerdi. En az 15-20 yıldır burada yaşıyorlardı. Bizim, akrabalarımızın, komşularımızın çocuklarıydı. Onlar hâlâ anaakım medyasında yoktular.
’Bundan sonra, medya için söylüyorum, sansür filan her şey daha zor olacak. Yani Erdoğan’ın hoşuna gitmeyen haberler daha rahat yayınlanabilecek. Patronlar da ürktü bu akımdan. Hava dönüyor gibi. Ben iyimserim’’ diyen Ahmet Şık, son olarak hâlâ gaz kokan Gezi Parkı duvarından bir yazılama hatırlatıyor: ’Tayyip, yalnızlığın kokusunu duyuyor musun?’’.
(*) Bu yazı, Express dergisinin Haziran-Temmuz sayısı için, 7 Haziran 2013 tarihinde kaleme alınmıştı.

30 Haziran 2013 Pazar

Egemen Medya Sabıkalı Bir Seri Katil Gibidir

'Gezi' eylemlerinin hedefi hükümetti ama hükümet kadar medyayı da sarstı. Bunu nasıl açıklarsınız? 

R.Duran- Gezi eylemlerinin yegâne hedefi hükümet değildi bence. Çok daha geniş bir açısı var Direnişin. Toplumsal bir muhalefet olarak, evet, Başbakan Erdoğan’ın tek adam yönetimine karşı çıktılar. Onun özel hayata müdahalesine (Alkol, kürtaj, öpüşme…)  itiraz ettiler. Ayrıca bilinçli kentli yurttaş olarak, çevreye saygılı insanlar olarak Parkı korumak istediler. Topçu Kışlasının yeniden yapılmasına karşı çıkarken, zorla yeniden tarih yazılmasına hayır dediler. AVM inşaatına karşı çıkarken de kapitalizmin tüketim toplumuna, yurttaşı silip yerine pasif tüketiciyi yerleştirmeye çalışan anlayış ve  uygulamaları da red ettiler. Gezi Direnişinin insanları, ilk andan itibaren hatta belki de Direniş somut olarak başlamadan bile, zaten egemen medyaya karşıydı. Gezi Çocukları egemen medyayı izlemiyordu, büyük gazeteleri okumuyor o büyük TV kanallarını izlemiyordu. Egemen medya neredeyse 48 saat Gezi Direnişini sansürleyip görmeyince, sadece Gezi Çocukları değil, hakiki gerçekle yüzleşen yüzbinlerce insan bu  medyanın ipliğini bir kez daha pazara çıkardı.  Taksim polis şiddetiyle yanıp tutuşurken penguen belgeseli gösterenler, ayrıca 2 gün sonra özür dileyen 24 saat haber kanalları kaçınılmaz olarak devlet aklı (Hikmet-i hükümet/Raison d’Etat)  ve gücü ile toplumsal muhalefet arasındaki dengeyi mecburen kavramak zorunda kaldı. Göstericilerin TV binaları önüne kadar gidip egemen medyayı kitlesel bir şekilde kınamaları, Gezi’nin kendi özgün medyası sosyal medya üzerinden gülerek/güldürerek paçavraya çevirmesi egemenlerin medyasını da tabi ki sarstı. Bu büyük medya organlarında hala çalışabilen birkaç meslekdaşın tutumları da sarsılmaya katkıda bulundu. Hele göstericilerin ve onları destekleyen insanların medya grubunun holdinglerindeki banka ve diğer şirketleri boykot etmesi de,  bu medya kuruluşlarına toplumsal muhalefetin gücü ve etkisi konusunda hiç olmazsa bir fikir ve ayar verdi. Gezi Direnişi, yeninin eskiye meydan okuması, toplumsalın devlete karşı itirazı olarak okunmalı. Bu durumda hem eski olması hem de devletin bir aygıtı olması nedeniyle egemen medya da kitlesel itirazdan payını aldı.
 Bu tür eylemlerin dünya örneklerinde, medyayı da sarstığı bir başka örnek var mı?

R.Duran – Siyasal ve toplumsal bütün kitlesel muhalefet hareketleri, iktidarı ve yerleşik düzeni, ‘Ancien Régime’ tabir edilen eski düzeni hedef aldığı için,  o düzenin bir müştemilatı olan medyayı, egemen medyayı da neredeyse kaçınılmaz olarak her zaman hedef almış, sarsmış hatta varlığına son vermiştir. Sovyet Devrimi sırasında Çar’la birlikte Çar’ı destekleyen gazeteler, Çin Devrimi sırasında ve sonrasında Çan Key Şek yanlısı basın kepenkleri indirdi.  Bizim Kurtuluş Savaşı sonrasında da Saray yanlısı gazeteler vefat ilanı verdi.  Daha yakın zamanda mesela Fransa’da Mayıs 68 devrimi sırasında ve sonrasında yeni gazeteler (Mesela Libération) doğarken eski gazeteler 68 gençliğinin mesajlarını geç de olsa algılayıp yayın politikalarını değiştirmek zorunda kaldı. Çözülen, dağılan, yıkılan her siyasi iktidar, çözülürken,dağılırken ve yıkılırken yandaş medyasını da yanına alır.
 Sizin 'apoletli medya' tanımınız literatüre girdi. Bugün olanlara bakınca, bu tanımla ilgili bir ekleme-çıkarma yaptınız mı?

R.Duran- Gezi’den çok önce yaptım. Sağolsun, meslekdaşım ve Galatasaray’dan kardeşim Ruşen Çakır bir süre önce beni arayıp, ‘Bu AKPliler medyanın neredeyse tümünü ele geçirmiş olmalarına rağmen hala ve habire senin Apoletli Medya tanımını kötüye kullanıyorlar’ diye beni uyardı. Ben de bu uyarı üzerinewww.apoletlimedya.blogspot.com  adresindeki medya eleştiri blogumun  giriş/tanıtım yazısına bir ekleme yaptım.’’ . Apoletli Medya: Hâki ya da yeşil, emir-komuta zinciriyle faaliyet gösteren basın-yayın kuruluşu’’  cümlesini koydum.
Çünkü benim için tayin edici olan medyanın bağımsızlığını. Özellikle de siyasi, iktisadi ve ideolojik iktidardan bağımsızlığı. Belki de yeni durumda Apoletli Medya kavramı yerine yeni bir kavram bulabilirsem başlığı da değiştirebilirim.

'Gezi' protestolarının medyaya yönelmesinin nedenlerini siz nasıl sıralıyorsunuz?

Benim tüm yazılarımda, derslerde, konferanslarda medya konusunda  temel bir kriterim var: Medyatik Gerçek/Hakiki Gerçek. Gezi, belki egemen medya ile pek haşır neşir değil ama bu çocuklar,  egemen medyadan çok daha zengin bilgi ve haber kaynaklarına ulaşabilen sosyal medyayı çok iyi kullanıyor. Hele bir de bilgisayarın başından kalkıp sokağa çıktıklarında, Taksim’e indiklerinde, Medyatik Gerçek ile Hakiki Gerçek arasındaki bariz farkı bizzat gördüler, farkına vardılar, anladılar hatta iliklerinde hissettiler. Sloganlar, duvar yazıları, Tweeter  ya da Facebook’da dolaşan veciz sözler arasında medyaya ilişkin olanlarla özel olarak ilgilendim. Mesela ‘Biz Kürt meselesini bu medyadan izlemişiz’ sözü çok şey anlatıyor. Keza, Erdoğan’a yönelik olarak ‘Al sana gündem!’ çağrısı çok hoş bir medya eleştirisi. Gezi’dekiler Roboski’yi de biliyordu. Egemen medya ile sosyal medyayı kıyaslayınca, egemen medyanın hangi haberi gizlediğini, hangi bilgiyi tahrif ettiğini de anlıyordu. Gezi Direnişi gibi çok masum, çok yasal, çok meşru aynı zamanda çok gırgır bir hadisenin egemen medyada iktidar aracılığıyla ve medyakratlar tarafından gönüllü olarak gizlendiğini/tahrif edildiğini görünce haklı olarak egemen medyayı da hedeflerine aldılar: Diren Antartika!
 Roboski, Reyhanlı ve son olarak Gezi olaylarındaki tavrına bakınca medyayı hala literatürdeki gibi tanımlayabilir miyiz? Tanımı ne olur?

Bence egemen medyanın Roboski, Reyhanlı ya da Gezi olaylarını  gizlemesi, tahrif etmesi yani sansür etmesi, Türk egemen medyası açısından çok yeni, çok olağanüstü bir gelişme değil. Türk basını gün yüzüne çıktığı 1853 yılından bu yana, çok büyük ölçüde Saray’ın 1923’den sonra da devletin bir ajitasyon-propaganda aracı olarak hizmet verdi. Koleksiyonları karıştırın, medya mülkiyeti anatomisine bakın, Türk medyasının esas olarak topluma ve yurttaşa kapalı bir devlet resmi organı gibi yayın yaptığını çok kolay görebilirsiniz. Bu matbuat-basın-medya 1925’deki Şeyh Said hadisesini 2.5 ay sonra verdi. Kürt meselesini 1925’den beri şekavet/terörizm başlığı altında veriyor. Roboski, Reyhanlı ve Gezi’den sonra değişen şu: Artık egemen medyanın yalanlarını, gizlemelerini kısa sürede somut olarak, yine habercilik yöntemleriyle teşhir edebilecek bir sosyal medya ağı var. Bu ağ sayesinde yurttaş egemen medyanın yalanlarından hemen haberdar olabiliyor. Sosyal medya aslında ‘Yurttaş Gazeteciliği’ adı verilen yönteme çok müsait bir mecra. Eskiden devletin kontrolündeki medya, neredeyse tek bilgi-haber üreticisi ve dağıtıcısı olarak, bir tek merkezden bütün topluma, dikey olarak yani tepeden inme bir şekilde mesaj verebiliyordu ve o zaman alternatifi pek yoktu. Şimdi ise sosyal medya sayesinde, merkezi ve tek bir üretici/dağıtıcı olmadan, yatay mekanizmalar sayesinde, yurttaşlar çok farklı, çok zengin haber ve bilgi kaynaklarına ulaştıkları gibi, eskiden salt pasif okur olabilen yurttaş, artık, aktif bir haber-bilgi veren ve dağıtan kişi haline geldi. Biz Roboski’yi de Reyhanlı’yı da Gezi’yi de sosyal medyadan öğrendik ve izledik. Sosyal medya giderek yurttaş medyası haline gelirken, egemen medya, eskiden olduğu gibi hala bugün de iktidar medyası ünvanını taşıyor. İnandırıcılığını, güvenirliğini büyük ölçüde kaybetmiş olsa da…

 Bu süreçte özellikle Yeni Şafak ve Star'ın, bir süredir de Akit'in sürdürdüğü yayın politikasının gazetecilikten çok 'kriminal' kavramlarla anılması gereken bir duruma geldiği, abartılı bir yorum mu olur?

R.Duran – Hayır bence abartılı  bir yorum değil. Çünkü gazetecilik, siyasi iktidar karşısında duranları, yargılayıp suçlamak değildir. Hele mesnetsiz, belgesiz çamur atmak hiç değildir. Ne var ki, AKP’yi ve özellikle Erdoğan’ı artık açıkça savunmak oldukça güç bir hale geldiği için, bu gazeteler başta, aslında Gezi’yle yakından uzaktan ilişkisi olmayan CHP’ye ve tüm muhaliflere kara çalıyor. Yok efendim camide içki içmişler, yok efendim Duran Adam başörtüyle dalga geçmiş…  Ayrıca faiz lobisi, uluslararası güçler tezleri işleniyor. Kanaat olarak tabi. Gazeteciliğin gerektirdiği hiçbir somut bilgi belge olmadan üstelik.
Bu ‘Faiz Lobisi’ sözü, benim çevirmen olarak da ilgimi çekti. İktisatçı arkadaşlarıma sordum. ‘Faiz lobisi’ diye bir lobi yoktur dediler.  Faiz, İngilizce ‘İnterest’, ama ‘İnterest’ sözcüğü İngilizcede aynı zamanda ‘Çıkar’ anlamında da kullanılır. Erdoğan ya da danışmanları bir ihtimal ‘Türkiye aleyhindeki çıkar gruplarından’ söz etmek istedi ama o ‘Çıkar Grubu’ çeviride ‘Faiz Lobisi’ olarak değişti. Neyse… Akdeniz’i ‘White Sea’ yapan, çıkar grubunu da fazi lobisi yapar, n’olmuş yani. Ben yüzde 50’nin Başbakanı değil miyim? ,
Şimdi medya sizin elinizde, yargı sizin elinizde, muhaliflere yönelik çeşitli suçlar atın, savcılar da soruşturma açsın, böylelikle muhaliflerinizden ‘yasal’ yöntemlerle kurtulursunuz, mantığı çalışıyor. Sıkıştılar, toplumsal muhalefet karşısında, bence ne olduğunu gayet iyi anladılar bu yüzden de paçaları tutuştu, bu nedenle çamur atıyorlar
.
Gezi olayları sırasında eylemcilere kapatılan ekranların hükümete açılması dikkat çekiciydi. Özellikle Fatih Altaylı'nın Başbakan'la yaptığı röportaj, bir örnek olarak ele alınsa hangi unsurlar öne çıkar?

R:Duran- Habertürk binası Taksim alanına bakar. Elektrik İdaresinin orada. Olaylar ilk patlak verdiğinde Habertürk’ün alana ya da Gezi’ye belki muhabir göndermesine bile gerek yoktu. Aç pencereyi ya da çık dama bir kamera yerleştir,  naklen yayına gir… Ama hayır iktidarın aleyhine olan gerçekleri vermediler. Onlar eskiden de vermiyordu o gün de vermediler. Çadırları yakılan, cop yiyen, gaz yiyen, su yiyen yüzlerce mağdur ve mazlum insan varken, Altaylı ne yaptı? Ekranlarını saldırının baş sorumlusu Başbakan’a açtı. Üstelik de konuyu deşeceğine, mağdur ve mazlumlar adına Başbakan’dan açıklama talep edeceğine, iktidarın ekmeğine yağ sürercesine, konuğunu haklı göstermek için elinden geleni yaptı.  Saldırının sözcülüğünü hatta propagandasını yaptı.
Altaylı mesleki alanda zaten kötü ünlü bir şahsiyet. Eren Keskin’e hakaretlerini hatırlayın, Öcalan’la röportaj yapıp bantı MİT’e teslim ettiğini anımsayın. Her yeni gazetesinde bir önceki gazetesini teşhir ettiğini biliyoruz. Ama  mesele  şahsi bir mesele, yani Altaylı meselesi değil. Türk egemen medyasında onlarca Altaylı var.
Her gazeteci Başbakan’la, Cumhurbaşkanı ile, iktidar sahipleri ile söyleşi yapar. Ve tabi ki konuğuna nazik ve efendice davranır. Ancak siz gazeteci olarak iktidar sahibi bir yetkili ile söyleşi yaparken, yönetilenlerin, yurttaşların, toplumun, halkın sözcüsü/temsilcisi olmak durumundasınız. Başbakan’la görüşme olanağı olmayan insanların sesi olmalısınız. Onların sorularını, onların dertlerini iletmeniz gerekir. Şimdi mesela Gezi’de çadırı yakılmış, gaz yemiş herhangi bir genç, Erdoğan’a soru soracak olsa herhalde Altaylı’nın sorularını sormaz.
İyi söyleşi için dünyada çeşitli olumlu örnekler mevcut. Ben mesela BBC’de Hard Talk’ı teknik olarak, mesleki olarak başarılı buluyorum. Çünkü Hard Talk’da iktidar sahipleri ile söyleşi yapılırken, bu kişileri meşrulaştıracak, haklı çıkaracak sorular sorulmuyor. Aksine iktidar sahiplerinin, iç çelişkileri, bilgi tutarsızlıkları, yorum hataları sergileniyor. Altaylı’nın meselesi mesleki değil. İdeolojik. O, bir çok meslekdaşı gibi, gazeteciliği, kamu çıkarı için, toplum için, yurttaş için yapmıyor. İktidar için yapıyor. Aslında zaten istese de, iktidarla organik çıkar ilişkileri içinde olan Ciner Holding’in gazetesinde ya da televizyonunda doğru dürüst gazetecilik yapmak mümkün değil. Şunu da eklemem gerekir ki, bu tür gazeteciler, yoksula, güçsüze ve muhalife karşı arslan kesilir de, iktidarın karşısında süt dökmüş kediye döner. İşin tek iyi yanı, Altaylı’nın bu Erdoğan söyleşisinden sonra çok geniş bir tepki oluştu. Sosyal medyada herkes Altaylı’yı sert ve güzel bir şekilde eleştirdi. Ayıkladı. Bizim Galatasaray Liseli çocuklar da pankartlarla Habertürk binasına gidip aynı okuldan mezun ağabeyleri Jöleli ile Altaylı’yı protesto ettiler. 


Hükümetin yabancı basına yönelik ağır suçlamalarını, buna karşın Türkiye'nin olayları yabancı basından izlemesi, medya-hükümet ya da medya-rejim ilişkisi açısından neyi ifade ediyor?

R.Duran- BBC, Reuters ya da CNN İnternational’ın patronları Türkiye’deki devlet ihalelerine girmiyor. Onlar zaten gazetecilikten başka bir alanla da ilgilenmiyor. Bu nedenle onların ihale alamam, teşvik vermezler gibi kaygıları yok. Bu üç global medya organı, genel olarak, aslında öyle ahım şahım gazetecilik filan da yapmıyorlar yani. Ama Gezi örneğinde, ortada onbinlerce daha sonra da yüzbinlerce insanın katıldığı bir eyleme de gözlerini kapatmıyor tabi. İçişleri bakanlığının son açıklamasına göre, 79 ildeki gösterilere 2.5 milyon insan katılmış. Kaynağın niteliği hesaba katıldığında bu rakam tenzilatlı bir rakam olsa gerek! Aslına bakarsanız Osmanlı’dan bu yana yabancı basın Türkiyeli okurların hep ilgisini çekmiştir. Abdülhamid zamanında bile Pera’ya gelen Fransızca, İngilizce ve Almanca gazeteler, sansür altındaki Türk matbuatının yayınlayamadığı haber, bilgi ve yorumları verirdi. Menderes döneminde de Türk basını kendi yazamadığı haberleri yabancı basından alıp çeviri/iktibas olarak verirdi.  Henüz yakın geçmişte, 1980-83 döneminde biz gazeteciler bile BBC’nin Türkçe yayınlarını dinlemek zorunda idik . Diktatörler, Tek Adamlar, demokrasi düşmanları, denetleyemedikleri, yönlendiremedikleri her şeyden korkar ve onlara saldırır. CNN Int, Yeni Şafak gazetesi değil ki, Erdoğan aleyhine bir yazı çıkınca yazarını hemen kapıya koyasın…Yabancı medya organları da zaten aşağı yukarı her seferinde Türkiye’de basın,düşünce, ifade özgürlüğünün baskı altında olduğunu, halkın egemen medyaya inanmadığını güvenmediğini hatırlatıyor. Boğazın Yeni Prensi, Sessiz Devrimin Kahramanı artık yabancı medyada ‘Demokrat mı  Padişah mı?’ başlığı ile kapak oluyor. Yürü bre Hızır Paşa!

Epeydir süren Hükümetin beğenmediği yazarların işten atılmaları türünden uygulamalar,  NTV'nin özrü ve istifalar sonrası, medyanın yeni bir döneme girdiği söylenebilir mi?

R.Duran- Medya ancak toplum, rejim, devlet yeni bir döneme girdiği zaman topyekün değişebilir. Belki hafif bir geçiş döneminden söz edilebilir ama medya mülkiyeti, medya yönetimi, muhabir tasarruf ve tahayyülü henüz önemli ölçüde değişmedi. Değiştiğine ya da değişmekte olduğuna dair somut bir emare henüz yok. NTV, Banu, Ruşen, Nuray’dan özür diler ve onları yeniden işe alırsa mesela bu bir emare sayılabilir. İşten atılan tüm meslekdaşlar için geçerli bu talebim.. CNNTürk  penguen yayını nedeniyle etraflı bir özeleştiri yapar ve o yayının sorumluları hakkında işlem yaparsa, bu da bir  emare olabilir. Yandaş medyada yandaşlığı sorgulamaya hafif de olsa yanaşan birini gördünüz mü? Medya eski medya. Hürriyet’te Ayşe Arman, söyleşileriyle, son günlerde dört dörtlük olmasa da bazı iyi niyetli işler yapmaya çalışıyor.  Eski alışkanlıklar öyle kolay kolay terk edilmez, terk edilemez. Hele iktidardan yana çıkarı olanların, görevlerinde, üstelik de üst düzey görevlerinde kalması halinde, medyada ne tür bir değişim bekleyebiliriz ki? Yine de AKP içindeki çatlaklar, Erdoğan-Gülen çelişmesinin yoğunlaşması, Erdoğan-Gül ilişkilerinin limonileşmesi medyaya zaman zaman yansıyor. Bunlar nispi ve yan ya da ikincil  çelişkiler. Çünkü saydığım tüm bu siyasi güçler iktidar güçleri. Bunlar, iktidarlarının tehdit edildiğini, tehlikeye düştüklerini gördükleri anda kendi aralarında daha sıkı birleşebilirler. Gezi, özel olarak sadece Erdoğan’ı huzursuz kılmıyor, bütün eski rejimi sorguluyor. Bizim Çanakkale’de mesela insanlar her akşam toplanıyor, yürüyüş yapıyor, forum yapıyor, çok çeşitli kesimler katılıyor bu etkinliklere ve herkesin birlikte attığı sloganlardan biri de ‘Tayyip Amerika’ya, Fetullah’ın yanına’. Egemen medya Gezi’den bir ayar aldı. Bu kesin. Ama aldığı ayar bu egemen medyanın şimdiden tüm olumsuz niteliklerinin ortadan kalkmasına yetmiyor.

 Yaygın medyanın Gezi olaylarında 'haber değeri' görmesi sonrası yapılan yayınlara bakarak, sansürün kalktığı söylenebilir mi? Bu habercilik dilinin/türünün bir adı var mı?

R.Duran- Roboski, Reyhanlı ve son olarak Gezi’de Türk egemen medyası sınıfta kaldı. Ama bu skandalların ne doğru dürüst bir değerlendirmesi/eleştirisi yapıldı ne de sorumlulardan hesap soruldu. Hal böyle olunca, egemen medya yarın öbürgün aynı suçu çok rahat bir şekilde işleyebilir. Türk egemen medyası sabıkalı bir seri katil gibidir. Her an her yerde yeniden cinayet işleyebilir. Çünkü doğası, yapısı, Bekçi Murtaza’sı ve mürettabatı ile yozlaşmış ve  çürümüştür, iktidara düşene kadar sarılmış bir haldedir. Gazetecilik okur için, toplum için halk için yapılır. Bunlarsa iktidar için  yazı-çizi, fotograf, görüntü işi yapıyor. Besleme denirdi eskiden, şimdi yandaş deniyor. Yalaka deniyor. Bence doğru tanım iktidar medyası…

Başbakan'ın reklamverenleri hedef alması, twitter gibi sosyal ağlara ilişkin 'düzenleme'ye gideceklerini açıkça ifade etmeleri, medyayla birlikte internete yönelik de ağır bir baskı geleceğini mi düşündürmeli, yoksa iktidarın halk isyanından sonra baskıcı politikalarını dizginleyeceğini mi?


R.Duran- Başbakan’ın bulaşmadığı bir medya planlaması alanı vardı. Son olarak o konuya da el attı.
Beş sütün yirmi santim, dört renkli ilan vereceksin, ben söylerim arka sayfaya koyacaklar.
Kendini her şeye kadir gören bir insan ile aslında hiçbir şey yapamayan bir insan arasında, iyi bakıldığında ve koşullar doğru değerlendirildiğinde çok az fark vardır. Erdoğan bence yüzde 50’lik seçim zaferi ve ameliyattan sonra gerçekle bağlantısını büyük ölçüde kopardı. Endişe kuyusuna düştü. Hezeyanlara gark oldu. 27 Mayıs’tan söz ediyor, Menderes, Özal benzetmeleri yapılıyor. Bunlar son perde benzetmeleri. İktidar gidiyor kaygısı altında akılcı reflekslerini (Var mıydı?) yitirdi. Dikkat edin her konuşmasında kendine karşıt cepheyi genişletiyor, büyütüyor. Halbuki Siyasal Bilgiler Fakültesi birinci sınıf öğrencisi bile bilir ki, siyasette ittifak cepheni genişletip, karşıt cepheyi en dar, en küçük hale getirmek birinci ilkedir. Liste çıkarın, Erdoğan son 3 hafta içinde Cumhurbaşkanı Gül’den global medyaya, çapulculardan işadamlarına, Kürtlerden Alevilere kadar her kesime çattı ve karşısına aldı. Tarihte bu yaklaşımı benimseyen liderler genelde son dönemlerini yaşayan liderler olmuştur.
Tweeter meselesi önemli. ‘Çağımızın baş belası’, diyor. Haksız değil. Ona göre öyle. Ama bize göre Tweeter doğru, bilinçli kullanılınca mevcut sosyal medya ağlarından sadece birisi.  Erdoğan hakikaten çok anlamsız konuşuyor. Mesela ‘Milyarca tweet atsanız da bizim bir besmelemiz yeter’ mealinde bir cümle kurdu. Şimdi tweet ile besmele aynı cümlede kullanılabilecek iki kavram mı? Erdoğan hakikaten eski, çok eski… İnternet’i, tweeter filan yasaklayabileceklerine (Onlar düzenleme diyor) dair sözler etti Arınç da Erdoğan da. Ben rahatım. Mısır’da Mübarek de İnternet’i kesmişti. Ne oldu?
İktidar şunu anlamamakta ya da kabul etmemekte hala direniyor: Gezi Direnişini akıllı telefonlar yapmıyor, akıllı çocuklar yapıyor.
Benim endişem önümüzdeki dönemde baskıların artacağı yönünde. İşaretlerini her geçen gün daha açık veriyorlar.

 Evet bu tweeter ve genelde sosyal medya  önemli. Gezi’nin iletişim aracı tweeter diyebilir miyiz?
R.Duran- Ben Galatasaray İletişim’de hoca iken son sınıf öğrencilerine ‘Tarih-Coğrafya-Medya’ başlıklı bir ders veriyordum. Medyanın mekan ve zamana göre değişim, konum ve işlevini araştırıyorduk bu derste. Çok zevkli geçiyordu. Mesela ABD’de 1920 yılında bir cinayetin bir gazetede nasıl verildiğini araştırıyor sonra 2008’de Türkiye’de bir cinayetin bir televizyonda nasıl verildiğine bakıyor ve bu iki haberi mekan, zaman ve medya organı açsından karşılaştırıyorduk. Oradan aklıma geldi…Her siyasal, toplumsal, ideolojik büyük dönüşümün kendine has bir iletişim aracı var, ya da ortaya çıkıyor, yaratılıyor. 1789 Büyük Fransız İhtilalinin medyası, ‘Pamphlet’ denilen Türkçe karşılığı ‘Risale’ idi. Lenin Pravda’yı kullandı.
Bir karşı-devrim olarak Hitler’in favori medyası radyo oldu. 68 Mayıs’ının en önemli medyası duvar afişleri idi. Humeyni teyp kasetlerini kullandı. Gezi Çocukları da sosyal medyayı benimsedi. Onlara, Gezi kuşağına  zaten akademik dilde ‘Dijital Yerli’ deniyor.  Gezi Direnişi, tıpkı sosyal medya gibi, hiç kimsenin ve herkesin hareketi. Gezi’de de sosyal medyada da bizim eskiden bildiğimiz anlamda dikey örgütlenme, lider, emir-komuta zinciri filan yok. Tek merkez yok, herkes merkez. Yatay ve çok eşitlikçi bir mekanizma devreye girmiş durumda.  Barışçılar, müthiş paylaşımcılar ve acaip gırgırlar. Üstelik de mizahı şahane bir siyasi muhalefet aracı olarak kullanıyorlar. Benim en çok sevindiğim, apolitik, cahil, bencil olarak itham edilen bu kuşağın, sanal gerçekten başlarını kaldırıp sokağa dökülmeleri. Eski sanal gerçekçiler yeni hakiki gerçekçi oldu. Hiç de apolitik değiller, çünkü mevcut siyasi partilere uzak ve soğuk durmak değildir apolitik olmak. Hiç de cahil değiller, egemen medyanın televizyon ve gazetelerinden çok daha zengin ve çeşitli haber ve bilgi kaynakları ile haşır neşirler. Hiç de bencil değiller çünkü bireysel özgürlüklerine müdahale edilince şaha kalktılar, örnek bir yardımlaşma/dayanışma ortamı yarattılar.
Bu yeni Türkiye’nin gençliği ve onları can-ı gönülden destekleyen herkes Brezilya’dan Şam’a bütün dünyanın sevgisini ve saygısını kazandı. Açın bakın dünya haberlerine, herkes Türkiye’yi, bu Gezi Çocukları sayesinde öve öve bitiremiyor. Bütün dünya Erdoğan’ı kınarken bir tek Müslüman Kardeşlerden destek mesajı geldi. Erdoğan ve Davudoğlu’nun medyatik karizması ağır bir şekilde çizilirken, Gezi Direnişi Türkiye’yi sevgi, saygı, umut, heyecan ve dayanışma en önemlisi özgürlük ve demokrasi platformlarında zirveye çıkardı. Önemli bir dönüşüm yaşandı/yaşanıyor Mayıs sonundan bugüne. Gaz, Toma, akrep, Hülya Avşar ya da Necati Şaşmaz’la çözülemeyecek kadar devasa bir hareket bu. Cin artık şişeden çıktı.
(Bu söyleşinin edit edilmiş versiyonu Bağımsız dergisinin 28 Haziran-3 Temmuz tarihli 23. sayısında yayınlandı)