27 Temmuz 2013 Cumartesi

Ahmet, Mehmet, Ali, Kürşat, Yavuz ve diğerleri…

Etnik temizlik gibi meslekî temizlik yapıyorlar. “Ben gazetecinin şahsiyetsiz, yalaka ve sadık olanını severim” diyorlar. Dikkat edin, iş solcu, radikal, sıkı muhalif gazetecileri filan aştı, kendi gazetelerinde çalışan, yıllarca iktidara hizmet etmiş meslektaşları işlerinden atıyorlar. Bu ortamda bir sürü insan hâlâ gazeteciyim diye ortalıkta dolaşıyor. Müthiş bir yalnızlaşma, olağanüstü bir tedirginlik. Beyaz mendiller sallayacağız çocuklar, yakındır… 

 Başlıktaki meslektaşların soyadlarını vererek başlayayım: Altan kardeşler (Taraf ve Star), Akel (Yeni Şafak), Bumin (Yeni Şafak), Baydar (Sabah). Hepsi de uzunca bir süredir iktidar yanlısı olarak bilinen gazetecilerdi. Belki Erdoğan değişmese / bozulmasa, amiyane tabirle sapıtmasa, bu meslektaşlar bugün hâlâ iktidarı savunmaya devam edebileceklerdi. Böylelikle işlerinden olmayacaklardı. Ama oldular. Çünkü Erdoğan gerçekten fevkalâde bir hamle ile, bir süredir klasik, mütedeyyin, muhafazakâr, birleştirici bir lider olmaktan çıkıp tamamen retrograd, köktendinci, aşırı sağcı ve bölücü-parçalayıcı bir şahsiyet haline geldi.
Gazeteciler, özellikle meslekî ve ahlâkî değerlerinden en küçük kuşku duyulamayacak yukarıdaki beş meslektaş, bundan beş-on sene önce ne iseler, neyi savunuyorlarsa, bugün de aynı konumdalar. Onlarda öyle önemli bir değişim / dönüşüm yok. Yukarıdaki (Töğbe töğbe!..) değişti. E şimdi Ahmet, Mehmet, Ali, Kürşat ve Yavuz … bu piyasaya dün gelmiş, iktidarın itelemesi ve torpiliyle gazeteci olmuş arkadaşlar değil ki. Zaten ötekiler, yani yeniyetmeler, taze yalakalar, ileri demokratlar, galiba biraz da Kemalist oldukları için, her şart ve ahval içinde liderlerine biat ediyorlar / ederler. Dün yazdıklarının tersini yazarlar bugün, kılıfları da hazırdır: Konjonktür değişmiştir! Benden söylemesi, Mehmet’le başlayıp şimdilik Yavuz’la süren dışlama operasyonu aslında size de bir uyarıdır. Tuna, Kekeç, Alçı, ROK, Mahçupyan… Bayramoğlu’nu saymıyorum, çünkü galiba onun adı listede çizileli çok zaman oldu zaten. Mesaj açık: “Öyle düşünen, sorgulayan, iktidar yanlısı gibi gözüküp bizi içten vuran gazeteci, yazar filan istemiyoruz kardeşim! Bu kadar! Anladınız mı? Parasını ben veriyorum, sen de köşeni, sayfanı, programını, ne halt ediyorsan işte, ona göre dolduracaksın, ona göre yapacaksın kardeşim! Ne yani, ben sana beni eleştir diye mi para veriyorum? Yok kardeşim, bırak bu Avrupa’ymış, demokrasiymiş ayaklarını… Beğenmiyorsan buyur, kapı açık! Tazminat mı? Ne Tanzimat’ı yahu? Yok kardeşim yok!”
“Eceli gelen köpek…” diye başlayan bir deyiş vardır, değil mi? Konjonktürel olarak doğru bir fotograf sanki.
İktidar partisinin Istanbul İl Başkanı bir süre önce aslında sinyali vermişti: “Şimdiye kadar birlikte yürüdüğümüz arkadaşlarla bundan sonra yollarımız ayrılacak…” mealindeki açıklamasını hatırlıyorsunuz, değil mi? Bu açıklama ile uygulama arasında önemli bir fark var ama: Yollarınız ayrılmıyor, siz yalnızlaşıyorsunuz!
Konjonktürden söz ettik, strüktürü de unutmayalım. Türk düşünce dünyası, işte akademia, medya, son zamanlarda bir de think-tank’ler geldi ya (eskiden tank-tank’lar vardı sadece), bu mecra, yapısal olarak, öyle eleştiriye, sorguya, tartışmaya, münazaraya filan açık bir kültürden gelmiyor. Bir kere her şeyden önce Allah, Peygamber, din, inanç gibi bir dizi geleneksel, nispeten köklü, yerleşik değerler var ki, eleştiri önünde engel. Sonra büyüklerimiz, hökümet, dewlet filan gibi  bariyerler var. Yavuz anlatmıştı mesela: Milliyet’te iken Genel Yayın Yönetmeni Mehmet Y. Yılmaz, kalkıp ombudsman Yavuz’a demiş ki, “ben bu gazeteyi sana yedirtmem!”. Var böyle bir refleks. Erdal Şafak da ombudsman Yavuz’a “habire gazeteye çakıyorsun!” demiş. Bir yazara “habire yazıyorsun yaaa…” demek gibi bir şey bu. Ama işte, içinde, ruhunda eleştiri ve sorguya karşı bir antipati var, bir çekingenlik, bir uzaklık, hatta bir korku var. Niye mi? Çünkü bence çoğu, eleştiriden iktidarını kaybedeceğini seziyor, anlıyor ya da kuşkulanıyor. Eleştirinin, sorgulamanın, denetlemenin, hesap verilebilirliğin olmadığı ortamlarda mutlak iktidarlar yeşerir, güçlenir, yerleşir. Dedelerimiz Padişah’a sorabiliyor muydu? “Hünkârım, ne lüzum vardı şimdi bu Rumeli seferine?” Erdoğan’ın da Gezi korkusu buradan gelmiyor mu? İtiraf bile etti: Darbeciler dedi, Mısır’la paralellik kurdu, sandık dedi…
Ece, Nuray, Banu, Ruşen ve diğerlerinden söz etmiyorum. Onlar ayrı. Onlar iktidar yandaşı olmamışlardı. Onlar da işlerinden oldular. Onlara da tahammülü yoktu muktedirlerin. Çünkü bizimkiler onların iktidarını sorguluyordu.
Ben, Emin Çölaşan Hürriyet’ten atıldığı zaman bile, işinden olan gazetecinin fikirlerini, yazılarını, siyasal tutum ve duruşunu hesaba katmadan, mağduru savunmuş ve  muktedir karşısında yer almıştım. Bu tutum, Çölaşan’ı ya da mesela bir Soner Yalçın’ın ideolojisini savunduğum anlamına gelmez. Medya patronu olsun, siyasî iktidar olsun, dolaylı ya da dolaysız olarak hangi makam, kim gazeteciyi haksız yere işinden ediyorsa, ona karşı çıkmak gerekir. Çünkü burada tayin edici olan düşünce, ifade, basın özgürlüğüdür. Bu özgürlüğü kullanan ya da kullanacak olan kişinin siyasî-ideolojik tutumu değil.
Yine de yıllar önce cereyan etmiş bir işten atılma öyküsünü aktarmam gerekir. Şahin Alpay ile Nilüfer Kuyaş, bir zamanlar Sabah gazetesinde “Entelektüel Bakış” başlığı altında ilginç, kaliteli, zengin bir sayfa hazırlıyorlardı. Şahin’le Cumhuriyet’te birlikte çalışmışlığım var. Nilüfer’le de BBC’de. İkisini de tanırım. Nilüfer’i severim. O dönem kâğıt sıkıntısı başgösterdiği için Sabah Genel Yayın Yönetmeni Zafer Mutlu, ilk tasarruf olarak Entelektüel Bakış sayfasını kaldırma kararı almış ve gelip Şahin’le Nilüfer’e durumu tebliğ etmiş. Bu tebliğ, “siz atıldınız” demektir. Nilüfer eşyalarını toplarken, Şahin galiba durumun daha tam farkında değil, Zafer Mutlu ile konuşuyor. Orada değildim ben, ama olayı en az üç tanıktan dinlemiştim:
— Zafer n’olucak şimdi?
— Bir şey olmayacak, gazete çıkmaya devam edecek!
— Peki sonra?
— Nasıl sonra?
— Yani bizim sayfa sonra, bir daha ne zaman…
— Şahin, kalktı sizin sayfa!
— E o zaman biz gazeteden ayrılıyor muyuz yani?
— Şahin, okumuş yazmış adamsın sen, yabancı dilin de var, dolaş bir servisleri, uygun gördüğün bir yere yerleş…
Bu diyalogları duyunca rahatsız oldum ben. Şahin’in adına üzüldüm. Şimdi Zafer Mutlu kim, Şahin Alpay kim? Mutlu, muktedir olduğu için Şahin’le böyle konuşabiliyor. Yoksa ikisi ayrı dünyaların insanları. Şahin, ciddi bir sosyal bilimci. Görüşlerine katıl ya da katılma, şahsiyetini, tecrübesini, insanî kalitesini tanımak zorundasın. Zafer Mutlu ise hakkında çok ve olumsuz dedikodunun döndüğü bir şahsiyet. Ankara ÇGD günlerinden, delik ayakkabılı günlerden villalı yaşama geçiş vs… Şahin mesela gazetelerden New York Times’a benzer ise, Mutlu da Takvim’e…
Bu rahatsızlığımı gidip o zaman Şahin’le eski ve ortak arkadaşımız, Afa Yayınları’nın sahibi Atıl Ant’a anlattığımı hatırlıyorum. Atıl bana kızmıştı:
— Sen ne üzülüyorsun yaa… Sana mı düşmüş Şahin’in tasası?
— Öyle deme Atıl, hoş bir şey değil Şahin’in maruz kaldığı muamele!
— Oğlum, Şahin onu Sabah’a girerken düşünecekti. Sen üç kuruş için Sabah’a girersen, orada sana yapılacak her türlü muameleyi sineye çekeceksin. Bazı şeyleri baştan düşünmek lâzım.
Halen Sabah’ta çalışan arkadaşlarım, meslektaşlarım var. Bir profesyonel olarak, Sabah’ta çalışmayı başlı başına bir kusur, bir hata olarak görmüyorum. Atıl’ın söylediği, Şahin düzeyindeki insanlar için herhalde geçerli.
Sabah ilk kurulduğunda da benzeri bir tartışma yaşanmıştı. Sabah gazetesi, Hürriyet ve  Cumhuriyet’e karşı, devletçi, yani resmî gazeteciliğin karşısında liberal / popüler bir gazete olarak kendini tanıttı. Hatta hakiki solcuların da Sabah’ta yer almasını talep edenler bile çıkmıştı. Can Kozanoğlu da o zaman iyi bir yanıt vermişti bu talebe: Deniz Gezmiş, yaşasaydı, herhalde Sabah’ta çalışmazdı!
Sabah’ta kim çalışır, kim çalışmaz ya da çalışamaz, bunu ben tayin edecek değilim. Ama herhalde herkesin bir tolerans eşiği var. Zaten ya sizi işten atacaklar, ya da siz istifa etmek zorunda kalacaksınız. Çok onurlu bir davranıştır istifa…
Birkaç dipnot:
Medya eleştirisi yazmak bana artık biraz sıkıcı gelmeye başladı. Övünmek gibi olmasın ve kusura bakmayın ama, bugün sağda solda yazılanları ben yaklaşık yirmi yıldır yazıyorum / yazdım. Bazı arkadaşlar, Türk egemen medyasının yapısal ve konjonktürel olumsuzluklarını, ancak kendi meslekî konumları olumsuzlaşınca algılayıp kavrayabiliyorsa, durum vahim.
Şafak Sezer’e not: Kırk yıllık efsane Pele, Brezilya’daki son olaylarda, tüm karizmayı nasıl çizdirdi, biliyor musun? Burada da, Hülya Avşar ile Polat Alemdar’ın yapamadığını senden kimse istemedi. Çok büyük bir erdemdir hiç olmazsa susmasını bilmek. İmza: Gizli Güçler.
Geçenlerde bir arkadaşım dedi ki: “Yakın zamana kadar, Gezi konusundaki tutumuna karşı çıkmakla beraber, Erdoğan’ı hâlâ esas olarak olumlu buluyordum. Son olarak, Yiğit Bulut’u kendisine başdanışman olarak seçmesi artık benim şalteri indirmeme neden oldu. Olmaz canım, bu kadar da olmaz! Yiğit Bulut’u başdanışman yaparak verdiği mesajın vahametini düşünebiliyor musun?”
(*) www.birdirbir.org  mavi daktilo'dan

Hiç yorum yok: