20 Mart 2013 Çarşamba

‘Yazma, yazarsan sıra sana gelecek!’


HASAN CEMAL’İ DE  KOVDULAR
 Cemal’in Milliyet’ten uzaklaştırılması, hem basın özgürlüğü hem de Kürt meselesinin çözümü hakkında sarih ipuçları  verdi. Medya işverenleri burada ve dışarıda böyle durumlarda nasıl davrandı/davranıyor? Ya Hasan Cemal’in meslekdaşları ne yaptı/yapıyor? Karamsar olmak için tüm koşullar berkemal.
Hasan Cemal’in Milliyet’ten uzaklaştırılması, medya-iktidar ilişkileri bağlamında basın özgürlüğü meselesini bir kez daha gündeme getirdiği gibi, mevcut siyasal konjonktür ve Hasan Cemal’in mesleki özgün kimliği göz önünde bulundurulursa, bu yasak, Kürt meselesinde çözüm süreci açısından hükümetin bir açığını daha sergiledi.
AKP, iktidara geldiğinden beri Türkiye’de basın özgürlüğü adım adım sınırlandı, yavaş yavaş da tamamen ortadan kaldırılıyor. Bu süreçte medya mülkiyeti ile oynayan ve adeta yeni tür, yani GDOlu bir medya mülkiyet sistemi kuran AKP, bir yandan kendisine muhalefet eden medya organlarını iktidara yakın işadamlarına satın aldırdı, bir yandan da bu işveren kesimine yeni medya organları kurdurdu/yarattı. İki düzlemdeki bu operasyon yetersiz kalınca, doğrudan ya da dolaylı olarak denetlemeye çalıştığı medya organlarında (Tüm medyanın yaklaşık olarak yüzde 90’ı!)  iktidara muhalefet eden gazeteci ve televizyoncuları tek tek ayıkladı, safdışı bıraktı, işten uzaklaştırdı. Başbakan Erdoğan ile AKP ve minibüs muavini konumundaki cemaatin yargısal mensupları, bu süreç içinde, Ergenekon, Balyoz, KCK ya da Oda TV davalarına şu ya da bu şekilde, çoğunlukla alavere dalavere ile, sahte belgelerle, bir grup gazeteciyi de dahil ederek onları kodese tıktı. Bu gazetecilerin tümünün de AKP karşıtı olması herhalde tesadüf değildi.
Hükümetin, artık kırık dolayısıyla işlevsiz koltuk değneği liberal kalemlerin propagandasına göre , ‘Artık Türkiye’de ileri demokrasi vardı, hükümet basını askeri vesayetten kurtarmıştı, isteyen istediğini serbestçe yazıyordu, içeri atılanlar gazeteci değil terörist idi…’. Bize de diyorlardı ki ‘Yatın kalkın AKP’ye dua edin, eskiden gazetecileri vururlardı, siz de bir cenazeden ötekine koşardınız. Şimdi en fazla bir mahkemeden diğerine gidiyorsunuz!’. Ne büyük terfi değil mi? Cenazeden mahkemeye ya da cezaevine…
Hasan Cemal’in Milliyet’ten uzaklaştırıldığı dönemdeki iktidar yanlısı basının yaymaya çalıştığı olağanüstü iyimser Çözüm Sürecinin ne kadar sahte olduğunu gösteren önemli bir örnek de Cemal’e reva görülen muamele. Evet, çok açık ve kesindir ki, Hasan Cemal’in Kürt meselesi üzerine yazı yazamadığı bir ortamda barış marış olmaz! Çözüm de olmaz, süreç de gelişmez!  Bu olumsuzluk sadece Hasan Cemal’in mesleki kimliği ile ilgili bir durum değil. Yani Milliyet’ten uzaklaştırılan gazeteci, Hasan Cemal gibi, Kürt meselesi konusunda hem muhabir hem de köşe yazarı olarak kafa yormuş/çaba göstermiş bir meslekdaş olmasa da,  barış, muhalif gazeteciyi ya da bir gazeteciyi yazılarından dolayı işten atarak varılabilecek bir hedef değil. Tam aksine basın özgürlüğü kısıtlandıkça barış uzaklaşır, uzaklaşıyor nitekim.
Kıyaslama ya da benzetme yapmak istemem ama Sakine Cansız’ın  vurulup öldürülmesiyle, Hasan Cemal’in işten atılması aynı zincirin iki halkasıymış gibi. Odak, hedef, işlev ve etki ile sonuçlarını düşündüğümüzde…
Hasan Cemal’in başına gelen, bana iki kesimin acıklı durumunun da ele alınması gerektiğini hatırlattı: Medya işverenleri ve egemen medyanın gazetecileri.
Sanayici, bankacı ya da tüccarsınız. Kısacası zenginsiniz. İşler tıkırında. Aslında çok da istemediğiniz/hevesli olmadığınız  halde Başbakan’ın artık teşvik mi diyelim, yardım mı diyelim ne ise, bir gazete ya da bir televizyon sahibi olmuşsunuz. Çevreden de gaz vermişler: ’Artık ünlü oldun, Başbakan’ın uçağı, artizler filan, prestij ve konum durumları hani’. Gazetecilik/habercilik anlamadığınız bir iş. O piyasa çakal dolu. Başka büyük patronlar bu gazetecilik işinden kuruş kazanmamışlar ama ‘Para önemli değil başka şeyler kazanıyorsun’ gibi anlamsız sözler sarfediyorlar. Siz de bilmiş gibi boyun eğiyorsunuz. Sonuçta sahibi olduğunuz gazeteyi siz de okuyorsunuz, televizyonu siz de izliyorsunuz, hoş ve güzel şeyler yazıp söylüyorlar vallahi ama sanki bir şey var, şey bir şey… Nasıl desem ki… Bir başka gazetede okudum, biz hükümet yanlısıymışız… Sonra bir gün geliyor, öğreniyorsunuz ki, Başbakan’a yakın bir adam, sizin bir yakınınıza telefonda ‘Başbakan,  Mehmet’in yazılarından hiç hoşlanmıyor’ demiş. Bunun tercümesinin ‘Mehmet’i atın’ demek olduğunu söylüyorlar size.  Ne oluyor bitiyor pek bilmiyorsunuz, anlamıyorsunuz. Fabrikalarınızın birinde, iyi çalışmadığı iddia edilen bir ustabaşıyı atma rahatlığı içinde, köşeyazarı Mehmet’i atıyorsunuz gazeteden. Ha gazete, ha tüpgaz dolum tesisi değil mi? (Aslında bu benzetme doğru, çünkü medya da artık topluma tek yanlı gaz veriyor! Tüpgaz hiç olmazsa somut bir işe yarıyor, yemek pişiriyorsun, ısınıyorsun, sıcak suyla yıkanıyorsun da, medyanın verdiği hükümet yanlısı gaz ne işe yarıyor ki?).
Medya işvereni, Hasan Cemal vakasında hakikaten zavallı bir konumda. Zenginsin güçlüsün ama bir adamın iki dudağının arasındaki bir sözü de acilen yerine getirmek zorundasın. Bağımsız değilsin, özgür değilsin… Aydın Doğan, en güçlü zamanında, Ankara’da Genel Kurmay binasında bir ilkokul çocuğu gibi haşlanmıştı omzu kalabalıklar tarafından.  Olumsuz örnek çok. Hepsi yerli.
Bir de kısaca, Fransız Le Monde  gazetesinin kurucusu/imtiyaz sahibi gazeteci Hubert Beuve-Méry ile gazetenin kurulması ve güçlenmesi için maddi manevi katkılarını esirgemeyen Cumhurbaşkanı  De  Gaulle arasındaki ilişkileri hatırlayalım. 2. Dünya Savaşı sonrasında, yenik Fransa’nın  üst düzey  yöneticilerine, akademisyen ve aydınlarına bir tür ideolojik/siyasi rehberlik yapmak üzere tasarlanan Le Monde gazetesi (O bakımdan Cumhuriyet’e benzer ama De Gaulle M.Kemal’e,  Beuve-Méry de Yunus Nadi’ye benzemez!) zaman zaman, kaçınılmaz olarak De Gaulle ile ihtilafa düşer. Çünkü De Gaulle siyasetçidir ve devleti yönetmektedir, Sirius takma adıyla yazan Beuve-Méry ise gazetecidir dolayısıyla da gerçekleri kamuoyuna aktarmakla meşguldür. Sirius, Le Monde’da o dönem De Gaulle yönetimine en ağır eleştirileri yöneltmekten geri kalmaz. De Gaulle, basın toplantılarında ve bilahare hatıratında yazdığı üzere, kapalı mekanlarda Sirius’a verip veriştirir. Ama ne Le Monde’un ödeneğini kesmek ne de Sirius’u işten attırmak aklına gelir. Kardeş kardeş  kapışırlar, De Gaulle iktidardan çekilene hatta ölene kadar.
Bizdeki medya işverenleri şu temel soruları kendilerine sorup, hem kendilerini hem de kamuoyunu ikna eden yanıtlar bulabilseler çok iyi olur:
-          Ben neden medya işvereniyim?
-          Basın özgürlüğü ile hükümetin çıkarları çeliştiğinde ben ne tarafta olmalıyım?
-          Hükümetin bir istediğini yaparsam bundan sonra her istediğini yapacağım anlamına mı gelir?
-          Hükümetin baskılarına karşı direnirsem ne olur?  Gazeteye ve gazetecilere karşı direnirsem ne olur?
Mevcut yapıda ve işveren kesiminin insani ve mesleki hasetlerini göz önünde bulundurduğumuzda bu sorulara olumlu, akıllı, kamu çıkarı ile ticari kazancı birleştirebilecek yanıtlar veren işveren çıkmaz, çıkamaz. Aslında hiç sıkıntıya girmemek için, bu tür medya işverenlerinin kendi rızaları ile bu sektörden çekilmeleri en hayırlı çıkış olur. Olmaz ya… Medya organlarının mülkiyetini de kolektif olarak çalışanlarına devretseler ne güzel olur değil mi? Hem bir olumsuzluğu sona erdirmiş olurlar, hem de olumlu bir girişime zemin hazırlamış olurlar.
   
Gelelim beni daha çok ilgilendiren ikinci kesime: Hasan Cemal’in ‘Gazeteci Milleti’ dediği yazar, çizer, editör, muhabir…tüm basın çalışanlarına. Arslan ya da kaplan sürüden birini kaptığı zaman mandaların bir tepki verdiğini hayvan belgesellerinden  izliyoruz. Hatta mandabaşı, saldırgan kaplana karşı direnen hemcinsini direnişinin sonuna kadar desteklemeye çalışıyor. Ya bizde?
Önce dışarıdan iki olumlu örnek: Benim Harvard Üniversitesi Gazetecilik Okulu Nieman’dan Başkanım Bill Kovach, 1986-88 yıllarında Atlanta Journal-Constitution’un Genel Yayın Yönetmeni iken Coca-Cola’nın bir reklamıyla ilgili anlaşmazlıkta patron tarafından  işten atılınca  önce sendikanın girişimiyle  meslekdaşları,  ardından okurlar sokağa dökülünce patron Kovach’ı işe geri almak zorunda kalıyor.  Yani patron üstelik Atlanta’da ‘Coca-Cola mı gazete  mi?’ sorusuna, gazetecilerden ve  okurlardan baskı gelince ‘Gazete’ yanıtını vermek zorunda kalıyor.
Daha yakın bir geçmişte, 2000 yılının sonunda Çek devlet televizyonu yönetimi,  sansür yapmaya  ve muhalif gazetecileri işten atmaya kalkınca, yine önce sendikanın girişimi sonra da TV binası önünde toplanan binlerce yurttaşın baskısıyla  sansüre ve işten atılmalara karşı önemli ve kitlesel bir eylem gerçekleştirilmişti.
Bizde belki bu çapta ve başarıya ulaşmış kitlesel bir eylemden söz etmek güç de olsa, 1971 askeri darbesinin ardından Cunta’nın marifetiyle tepeden inme bir yöntemle Cumhuriyet gazetesinde yönetim ve yayın politikası değişikliği yapılmasına rağmen, sadık Cumhuriyet okurunun tutumu sayesinde, yeni, Cuntacı Cumhuriyet’in tirajı çok kısa sürede büyük ölçüde düşünce, Cunta, eski yönetimin yeniden iş başına gelmesine karşı çıkamaz konuma düştü.
Yine de iki yabancı örnekte sendikanın varlığının ateşleyici bir rol oynadığını hatırlatmakta yarar var.
Bizde Hasan Cemal’in işinden olmasından sonraki tepkilere bakıyorum. Çok cılız. Zaten Hürriyet’te ilk başta tepki vermek isteyenlerin yazıları kesildi. İsim vermeye gerek yok, onlar bizim son kalemlerimiz, bir elin parmak sayısını geçmeyecek sayıda meslekdaşımız  Hasan Cemal meselesini iyi ve doğru bir şekilde anladı ve yapabildiği kadarıyla yapılması gerekeni yaptı. Yazdı, konuştu.
Egemen medyada halen yazan/çalışan gazeteciler, ki bunlara az sayıda AKP yanlısı kalem de dahil, Hasan Cemal hadisesi üzerinden Başbakan tarafından verilen mesajı anlamamışa/algılamamışa benziyor. Erdoğan, bu hamle ile açık  bir şekilde, ‘YAZMA, YAZARSAN SIRA SANA DA GELECEK!’ diyor. Onun ‘Çözüm Süreci’”adını verdiği operasyonun kendi istediği gibi sürebilmesi için en küçük bir itiraza bile tahammülü yok. Cengiz Çandar, geçen gün SkyTürk’de Hilmi Hacaloğlu’nun programında, bir çok gerçeği yarı kapalı bir şekilde ifade etti, ama ‘Hasan Cemal’i Demirören  mi işten attı yoksa Erdoğan mı?’ sorusuna yine de dolaylı bir yanıt verir gibi oldu. Cengiz de herhalde topun ağzında olduğunu hissediyor… Erdoğan’ın Sürecini ilk başlarda ‘Buzda Halay Çekmeye’ benzeten Çandar, son yazılarında süreçten çok daha umutlu ve iyimser bir hava yayıyor. Başka mesele…
Beni esas rahatsız eden, halen bu egemen medyada Genel Yayın Yönetmeni, Yazı İşleri Müdürü, Köşe yazarı konumundaki arkadaşlar nasıl oluyor da bu Hasan Cemal olayından pek etkilenmemişe benziyorlar. Yoksa rahatsız oldular da bu memnuniyetsizliklerini içlerine mi attılar? Biz mi göremedik?
Gazeteciliğini ve mesleki kişiliğini sağlam bildiğim Derya Sazak, Demirören’e karşı Hasan Cemal’i yeteri kadar savunamadı mı? Mesela sadece Milliyet çalışanları, 15 günlük ceza(?) döneminde bir araya gelip, ‘Hasan Abi bundan sonra yazamayacaksa biz de topluca istifa edelim’ gibi bir karar alamadılar mı?  Diğer gazetelerin köşe yazarları, ne bileyim mesela, sıra ile köşelerini bir günlüğüne de olsa Hasan Cemal’e sunma gibi  bir şıklık düşünemediler mi? (Türkiye’de ulusal basında toplam 365 köşe vardır değil mi? )
Lumpen, jöleli, yalakabaşı, yağcıbaşı, atanmış gibi sevimsiz sıfatlara sahip yazar taifesi, Hasan Cemal gibi bir yazarın yasaklandığı/işten atıldığı medya  ortamını  nasıl olur da hala ‘bağımsız ve özgürdür’ diye niteleyebiliyorlar? Vicdansız ya da fütursuz ve ahlaksız olabilirler ama gerçeği inkar etmek için bazı başka kusur ya da yapısal eksikliklere sahip olmak gerekir.
Hasan Cemalsiz bir medya, Nazlı Ilıcaksız bir medyanın habercisi midir?

Hiç yorum yok: