12 Aralık 2013 Perşembe

Diyarbakır 2013: Normalleşme işaretleri

Her yıl en az 2-3 kez gidilen bir kentte, omzunda siyasi/sosyal/kültürel bir kamerayla dolaşınca ilginç kareler takılıyor vizöre. Sonra eskiden çektiğin karelerin yanına koyuyorsun yenileri. İş daha da ilginç hale geliyor.

Dışarıda ince bir yağmur. Hava kararıyor.  Sülüklü Han’ın avlusunda ateşin etrafında oturmuşuz, Midyat’tan gelen ev yapımı şarabı içiyoruz. 10-15 sene önce olmayacak bir tablo. Çünkü o zamanlar güneş batınca herkes evine sığınırdı. Sokaklarda “faili meçhuller” olurdu. Kürtler “faili meşhur” der.
Belki kırk yıldır gider gelirim Diyarbakır’a. Her seferinde yeni bir şeyler keşfetmek mümkün Amed’de.
Cuma akşamı Istanbul’da Toplum ve Kuram dergisinden iki genç akademisyenle görüşmüştüm. Önümüzdeki sayı, “90’lı yıllar” özel dosyasını hazırlıyorlar, bana da “90’lı yılların medyası ve Kürt sorununu” sordular. Yaklaşık üç saat sohbet ettik. Arkadaşlardan biri ABD’nin saygın üniversitelerinden birinde “Istanbul Kürtleri” üzerine antropolojik bir çalışma yapıyor. Diğeri de “el konulan Ermeni mülkü” konusunda çalışıyor. Parlak, bilgili, çok efendi iki genç Kürt akademisyen.
Cuma geceyarısı Diyarbakır’a vardım. Özgür Gazeteciler Cemiyeti’nin düzenlediği “Tan gazetesinden (1945) Özgür Gündem’e (1994) Türkiye’de Basın Özgürlüğü” konulu panele katılacağız. Panelin başlığı, cevabı sorusunun içinde olan bir cümle gibi: Türkiye’de basın özgürlüğü, yakıp yıkılan ve bombalanan gazetelerin tarihinde yatar…
Diğer konuşmacı arkadaşlarla, Varlık Özmenek, Veysi Sarısözen ve Eren Keskin’le buluştuk. Cemiyet Başkanı, eskiden Özgür Gündem’de birlikte çalıştığımız Hayrettin Çelik ile yine eski Özgür Gündemci Aydın Bolak, sağolsunlar, bizi bir an bile yalnız bırakmayıp her zaman olduğu gibi olağanüstü bir konukseverlik gösterdiler. Paneli ve çevresini bir başka yazıda anlatacağım.
Modern normalleşmenin bir tezahürü






İki günde Diyarbakır’da yine çok şey gördüm, çok şey öğrendim. Mesela Istanbul’daki doktora öğrencileriyle yaptığım sohbetin devamı olarak, belki 25-30 yıldır Fransa’da yaşamış, sonra da Paris ve Londra’da yüksek eğitimini tamamlamış, şimdi de Barış Süreci konusunda doktora çalışması yapan bir genç arkadaşla tanıştım. O da zaten son yıllarda gerek Türkiye’de, gerekse yurtdışında çok sayıda Kürt gencinin akademik çalışma yaptığını söyledi. Uluslaşan, kimlik ve yasal statü için mücadele eden ve bazı yörelerde artık devletleşen Kürt “entité”sinin böyle parlak akademisyenlere ihtiyacı var. Kürdistan’ı ve Batı dünyasını/kültürünü, özellikle de akademiasını bilen/tanıyan gençlerin Kürt realitesini ciddi bir şekilde incelemeleri/araştırmaları gelecek için önemli bir güvence. 1915’ten beri Ermenilerde, 1948’den bu yana Filistinlilerde de görülen bir arayış ve çabanın ürünü bu gelişme.
Kayıp yakınlarının 252. hafta etkinliği Şehit Gazeteciler için yapıldı
Diyarbakır Belediyesi, bir yandan TOKİ’nin Suriçi’ne yönelik istilacı girişimlerini önlemeye çalışırken, bir yandan da mesela Melik Ahmet’te, Gavur Mahallesi’nde eski tarihî evlerin restore edilip kente kazandırılmasını teşvik ediyor. Ama insanın mesela Kayapınar’da ya da Bağlar’ın bazı yörelerinde dolaşırken kendini Beylikdüzü’nde filan sanması hazin. Kentsel dönüşüm Kürtsel dönüşümle henüz neyse ki tam buluşmamış, ama kadim Diyarbakır’ı, özellikle Sur dışındaki neoliberal yapılaşmayı önlemek güç.
Hayrettin’le Aydın, bu kez bizi işte bu restore edilmiş eski evlerden ikisine götürdü ki, birinde Kadın Akademisi, diğerinde de Özgür Gazeteciler Cemiyeti vardı. Avlulu, iki katlı, çok hoş yapılar. Duvarlarında hâlâ Selçuklu ve galiba Ermeni duvar işçiliğinin eserleri gülümsüyor. Delikli, yani havalı koyu gri bazalt taşı buranın alâmet-i farikası.
Kadın Akademisi’nde, “Kadın gerillalar dağdan indikten sonra topluma nasıl kazandırılacak?” konusunda sohbet ettik. Bizim medya panelinde de, Veysi Sarısözen, “Bundan sonra temel mesele, Özerk Kürdistan’ın medyasını inşa etmektir” dedi.
Diyarbakır’da umutla kuşku kucak kucağa. Tam da Gever’deki polis cinayetleri ertesinde sohbet ederken, Barış Süreci konusunda insanların iki aşamalı bir yaklaşımı olduğunu anladım. Uzun vadede Barış mutlaka olacak diyorlar, inançları ve güvenleri açık ve kesin. Ama “Erdoğan Kürtleri vurmaya devam ederse, PKK yeniden silaha sarılır” diyen de var. Zaten Gever’deki cinayetlerden neredeyse 24 saat sonra Lice kırsalında PKK dört askeri kaçırıverdi hemen. Mesaj önemliydi… Galiba 12 saat sonra da serbest bıraktılar. Ama papaz her zaman pilav yemez…
Kasım ortasındaki Erdoğan/Barzani/Perwer/Tatlıses Show’unun yankıları sürüyordu. “Koskoca Barzani’yi kente geldiğinde 500 kişi karşıladı. Halbuki Newroz’da gelseydi, 500 bin kişi karşılardı. Biz, Barzani adına üzüldük yani…” dedi Bejar. AKP’nin belediye başkan adayı Ensarioğlu’nun Roboski/Dobrovski potu da artık sadece alay konusu. “Roboski’yi doğru telaffuz etse de seçimi kazanamayacaktı ki” dedi Şehmuz.
Varlık Özmenek, 1952 yılında ilkokul 4. sınıf öğrencisi olduğu
Melik AhmetPaşa'ya 61 yıl sonra döndü.
Cumartesi günü panelden önce Kayıp Yakınlarının 252. Hafta etkinliğine katıldık. Orada 1987’den bu yana tanıdığım insanlara rastladım. Eskiden, yoğun savaş döneminde, ifadeleri kaygılı ve tedirgindi. Bu sefer daha bir rahatlamışlar, güven gelmiş bu insanlara. Sevindim tabii ki.
Eskiden belediyenin tiyatro salonunda Kürt meselesiyle ilgili bir toplantı, konferans, panel olduğunda salon tıklım tıklım dolar, hatta yan odalara büyük ekran konur, salona sığmayanlar toplantıyı televizyondan, dışarıdakiler de hoparlörden izler, dinlerdi.  Şimdi Sümer Park’tan Ciğerxun Kültür Merkezi’ne, Bağlar Belediyesi Kültür Merkezi’nden Mezopotamya Kültür Merkezi’ne kadar çok sayıda toplantı mekânı var. Ama toplantılar eskisi kadar rağbet görmüyor. Bizim medya panelinin olduğu gün, Gaziantep’te Rojava mitingi vardı, ayrıca BDP’liler yerel seçim çalışmalarına başlamıştı, bu nedenle bizim koca salonun ancak yarısı doldu. Bu tür etkinliklerin çok fazla olması da herhalde belirli bir doygunluk yaratmış.
Her şeye rağmen Amed, insanın içini ısıtıyor. Siyasî olarak tabii… Gece sokaklarda yürüyemezken şimdi ateşin etrafında şarap içebiliyoruz. Artık bir sonraki aşamanın ne olabileceğini siz tahmin edin.
 (*) http://birdirbir.org/diyarbakir-2013-normallesme-isaretleri/#sthash.DXXnBgm3.dpuf

4 Aralık 2013 Çarşamba

Biji Gezi?(2)

·       Sorun kısa vadede 3-5 oy daha fazla kazanmak değil. Kürt meselesinin adil bir şekilde çözülmesi ve AKP’ye karşı ciddi, güçlü ve halkçı bir muhalefet rüzgarı estirmek.
2011’deki son genel seçimlerde, Barış ve Demokrasi Partisi (BDP) en iyimser tahminleri bile aşarak 36 milletvekili çıkaracak  kadar oy toplamıştı. Kuşkusuz bu başarının ardında bir çok faktör vardı: BDP, bu kez iki önemli ittifak başarmıştı. Milletvekilleri adayları arasında Kürdistan’da PKK dışındaki güçlerin temsilcileri de vardı (Şerafettin Elçi, Altan Tan ve  Erol Dora). İkinci işbirliği ise Ertuğrul Kürkçü, Levent Tüzel ve Sırrı Süreyya gibi Türk solu temsilcileri idi.  Bu seçim başarısı, bir çok çevrede, BDP’nin ana muhalefet partisi gibi algılanmasını sağladı.  O dönemde AKP’nin Kürt meselesini çözememiş olması, CHP’nin de Kürt meselesine hala soğuk durması, BDP’nin başarısındaki diğer faktörlerdi.
Biji Gezi?
Aradan geçen iki yıl içinde, BDP’ye yönelik olarak başta siyasi iktidar, sonra resmi ana muhalefet partisi ve Gülen ile Beyaz Türk cemaati  sistematik bir karalama, zayıflatma ve tecrit kampanyası sürdürdü. Mesela BDP’nin seçilmiş milletvekilleri, CHP ve MHP’ninkiler kadar önemli ve değerli görülmedi. Prof. Haberal çıktı ama BDP milletvekilleri  hâlâ hapiste. Erdoğan, Süreç başlayana kadar BDPlilerle görüşmeye bile tenezzül etmedi.
Son iki yıl içinde Kürt muhalefetinde siyasi-ideolojik değişimlere yol açan iki önemli gelişme yaşandı: Aralık 2012’de başlayan Süreç ve Mayıs 2013’de patlak veren Gezi. İlk bakışta bu iki müdahale kendi içinde çelişkili görünüyordu. Zaten BDP/Kandil ilk başta, Gezi’yi yanlış okuyup, Süreç uğruna, Gezi’ye AKP söylemiyle yaklaştı. Neyse ki Öcalan’ın ‘Gezi Direnişini selamlıyorum’ mesajından sonra Kürt muhalefeti Gezi’nin aslında kendi lehine bir gelişme olduğunu anladı. Hatta son zamanlarda bu anlayışı galiba fazlaca derinleştirerek, Tuncel’in açıklamasında  ‘Gezi’nin Öcalan’ın çağrısına yanıt olduğu’ şeklinde bir değerlendirme yapıldı.  
Şimdi, Halkların Demokratik Partisi’nin(HDP) kurulmasıyla Gezi Parkı’nda başlayan muhalefet patlaması ile 1984 ağustosundan bu yana süren Kürt muhalefeti arasındaki ilişkiler tartışma konusu. Gezi, bir çok başka konuda olduğu gibi, bir çok kesimin Kürt meselesindeki olumsuz algılarını değiştirdi.

Gezi Direnişi sırasında Atatürk ve Öcalan posterlerinin barış içinde bir arada yaşamaya çalışması önemli. Daha da mühimi, Lice saldırısının belki de 10 saat sonrasında, Kadıköy ve Beşiktaş’ta insanların sokağa dökülüp ‘Diren Lice’ pankartı arkasında Lice’deki  resmi saldırıya karşı çıkıp kurşunla öldürülen Liceli gençle dayanışması… Istanbul, 1984’den bu yana Kürdistan konusunda bu kadar hızlı ve kitlesel bir dayanışma göstermemişti.
Gezi Direnişi aslında ilk başta Kürt siyasi hareketi tarafından öyle çok da sıcak karşılanmamıştı. Hatta açık açık da yazdılar: ‘’30 yıldır Kürdistan’da kan gövdeyi götürürken kılını kıpırdatmayanlar, üç ağaç için hemen seferber oldular’’, ‘’Gezi’de çok fazla Türk bayrağı var…’’, ‘’Irkçılar da bu güruhun içinde’’  ve ‘‘Erdoğan İstifa!’ bizim sloganımız olamaz’’. Bu ilk mesafeli hatta soğuk yaklaşımı hemen kabul etmeseniz de anlamak mümkün. Kürt muhalefetinin o ilk başlangıcında Gezi’ye uzak duran tutumunun bir çok gerekçesi var. Gezi her ne kadar üç ağaçla başlamışsa da çok kısa süre içinde olağanüstü toplumsal/ideolojik/kültürel ve siyasal bir halk muhalefeti haline gelip Türkiye’nin tümünü etkisi altına aldı. Kürt muhalefeti, biraz da AKP’nin söyleminden etkilenerek, CHP, Ergenekon, darbe tahlillerine bile yaklaştı ama  neyse ki  bu tutum kalıcı olmadı. Kürt muhalefeti, Öcalan’ın İmralı’dan ‘Gezi Direnişini Selamlıyorum!’ mesajına kadar Gezi Direnişinin orijinalliğini, içerik ve perspektiflerini doğru okuyamamıştı. Çünkü, Kürt siyasi hareketi biraz da bu Süreç’e takılıp kalmıştı. Öcalan, daha sonra İmralı görüşmelerinde, BDP’nin Gezi’yi kavrayamadığını ısrarla açıkladı. Gezi de ya da Gezi’yle ilgili tüm Türkiye’deki gösteri, yürüyüş ve eylemlerin hiç birinde Kürt karşıtı bir slogan atılmadı. Üstelik, Gezi, medya eleştirisi üzerinden, ’30 yıldır Kürt gerçeğini’ görememiş olduğunu da itiraf etmişti. Gezi’deki Türk bayrakları Kürt muhalefetini rahatsız etmiş olabilir ama o devletin bayrağını dolayısıyla resmi ideolojinin bayraktarlığını yapan kesimler Gezi’de hiçbir zaman önder ya da belirleyici konuma gelmemişlerdi. O bayraklar bilahare öesela Brezilya’da Türk devletinin değil Gezi  Direnişi’nin  sembolü olmuştu. Gezi ruhu, aslında bayraksız bir muhalefet ruhu idi, ama Park Forumlarına kadar, herkes kendi bayrağını açabiliyordu.
Gezi’de büyük ölçüde kendiliğinden fışkıran  gençlik muhalefeti ile  Kürt muhalefetinin sımsıkı birleşebilmesi için önemli bir altyapı da aslında var: Her iki kesim de ceberut devlete karşı, çünkü her iki kesim de belirli ölçülerde ve farklı türlerde devletin mağdurlarıydı. Kürtler aslında 1925’den beri Türk devletinin baskılarından mağdur, Gezici ise ilk günden itibaren Toma ve gaz saldırılarıyla devletin saldırgan yüzünü gördü.
Gezi’de ilk günlerin sembol  ismi Sırrı Süreyya’nın BDP milletvekili olmasının ayrı bir önemi ve anlamı var bu bağlamda. Hele Sebahat Tuncel’in, Öcalan’ın açıklamasından önce, Gezi ziyareti sırasında yaptığı konuşmadaki ‘Çapulcularla teröristler birleşsin!’ çağrısı da objektif ve sübjektif koşulların olgunluğunu gösteriyordu. Sırrı Süreyya’nın Gezi’den sonra DTK’ye yönelik eleştirisi de önemli. Üstelik Süreyya, HDP’nin kuruluş aşamasına kadar, Gezi ile solcu-muhalif-Kürt de olsa eski ve yerleşik siyaset dünyası arasındaki neredeyse tek köprü idi.
Gezi’nin sembol fotograflarından birinde  Atatürk’lü Türk bayrağı taşıyan bir gençle BDP bayrağı taşıyan bir başka gencin Toma suyundan kaçarkenki görüntüsü de  bize ‘Biji Gezi!’ dedirtecek düzeydeydi. İlk günlerden itibaren Gezi’de  çok sayıda Kürt gencinin kişisel siyasal tercihleriyle çadırlarda, meydanda sahneye çıktığını biliyoruz. BDPli, PKKli ya da KCKli değildiler ama Kürttüler ve solcu idiler. Hala da öyleler…
Kürt muhalefeti, Çözüm Süreci adı verilen dönemde, Erdoğan’ın iktidarı kaybetme endişesine ortak oldu. ‘Erdoğan giderse yerine gelecek olanla biz Barış Süreci yürütemeyiz’ kaygısı ön plana çıktı. Bu kaygının çok anlamlı olmadığı kısa süre içinde ortaya çıktı. Olguları saymak gerekirse, Erdoğan, Sırrı Süreyya’nın İmralı heyetinde bulunmasını veto etti. Mersin’de Kürtlerin ‘Hükümet adım at’ mitingini  polisin orantısız gücüyle bastırdı. Erdoğan, Çözüm Süreci devam ederken, Öcalan’dan yine ‘Teröristbaşı’ diye sözetti. BDP ve PKK, Sürecin birinci aşamasının tamamlandığını ilan ederken, Erdoğan ‘teröristlerin sadece %15’i çekildi’ diyerek ayak sürdü. Erdoğan daha sonra İmralı heyetine bir kez daha müdahale edip Demirtaş’ın adaya gitmesini engelledi. Murat Belge ile Baskın Oran’ın Akil İnsanlar heyetinden istifa etmeleri ve istifa gerekçeleri de  Gezi-Kürt bağlantısı açısından belki de tayin edici. Bir başka Akil İnsan Celalettin Can’ın Dolmabahçe’deki son toplantıda Başbakan Erdoğan’a Çözüm Süreci ile Gezi arasındaki paradoksu hatırlatması da manidar.
Aslından başından beri sorunlu, içtenlik yoksunu Sürecin, Gezi’den sonra hiçbir şey olmamış gibi sürmesini zaten kimse beklemiyordu. Istanbul’da barışçı gösterilerle   demokratik haklarını talep eden yeni ve genç muhaliflere  cop, gaz, Toma ile karşılık veren Erdoğan, Kürtlere neden yumuşak ve barışçı davransın ki?
İşin yapısal yönüne baktığımızda da, Gezi-Kürt ittifakının kurulması ve güçlenmesi yolunda bazı engeller var: Bir taraf (PKK), 30 yıldır silahlı mücadele yürüten, lider temelli ve örgütlü bir yapı. Aralık 2012 Aralık ayından bu yana ise İmralı-Kandil-BDP üçlüsü Süreç’e takılmış durumda. Öbür taraf (Gezi) henüz yepyeni, barışçı, lidersiz ve bizim eskiden bildiğimiz anlamda örgütsüz bir yapı.Belki yapı demek bile doğru olmayabilir. Zihniyet, yaklaşım, ruh hali daha doğru karşılıklar olsa gerek. PKK, 1978’de çoğunluğu üniversiteli gençler tarafından kurulduğu zaman, esas olarak, Kürt ulusalcı ideolojisi ile zamanın Marksist/Marksizan yaklaşımlarının sentezini savunuyordu. PKK, 80 öncesi dönemde ağırlıklı olarak kırsal, dolayısıyla feodal izler taşıyan bir dünyada doğdu ve büyüdü. Gezi Direnişi ise çok orijinal, çok heteroklit, ama özünde özgürlükçü ve herhalükarda kentli ve eğitim/kültür düzeyi açısından da Türkiye ortalamasının çok üstünde bir kesimin meyvesi. Bu farklılılar, Gezi-Kürt ittifakını imkansız kılmasa da, süre içinde iki kesimi birbirine yaklaştıracak  unsurlara da sahip. İttifak, labaratuarda iki farklı kimyasal elementi ısıtarak bir araya getirmenin ötesinde/dışında, toplumsal/siyasal bir mekanizma. Karşılıklı etkileşimler ve tavizler, sinerji paylaşımları, ileri-geri adımlarla hayata geçebilir bir ittifak. Gezi’de PKK’de olmayan bir dizi olumlu yan/yaklaşım/öğe var. Keza PKK’de de Gezi’nin sahip olamadığı bazı kozlar mevcut. PKK’nin, savaşan bir örgüt olmasına rağmen çok olumlu ve başarılı bir ittifak kültürü ve tecrübesi olduğunu öne sürmek pek doğru değil. PKK, Kürt siyaset dünyasında şimdiye kadar daha çok hegemonik hatta tekelci bir güç olarak temayüz etti. Gezi ise, bizim bildiğimiz klasik anlamda siyasi ittifak konusuyla ilgili değil ama Gezi olağanüstü kapsayıcı, kucaklayıcı, birleştirici bir karaktere sahip.
Klasik ya da belki eski muhalefet diyebileceğimiz CHP tabanını, hatta Express’de söyleşileri, açıklamaları yayınlanan bazı CHP milletvekillerini de  unutmamak lazım. Gezi, geleneksel siyasi arenayı da belirli ölçüde değişime zorladığı için, yeni saflaşmalar, belki de yerel seçimler sonrasında sürprizler yaratabilir.
Gezi Direnişinin 30 yıldır  gerilla savaşı veren bir örgüte dönüşmesini bekleyemeyeceğimiz gibi, PKK’nin de bu yaştan sonra sadece barışçı kitlesel gösteriler ve gırgır sloganlarla siyaset yapmasını bekleyemeyiz. Zaten olacaksa bu ittifak, belki en az Gezi kadar özgün ve yepyeni bir format içinde doğup büyüyecek.
HDP, ilk açıklama ve niyetlere bakılırsa bu yola giriyor. Gezi’nin Kürt hareketinden esinlenebileceği, kararlılık, kitlesellik, direniş ruhu, Kürt hareketinin Gezi’den ödünç alabileceği bağımsız, özgür, özerk, kapsayıcı, zeki çıkışlar  iyi ve güçlü halkçı bir muhalefetin unsurları olabilir.
HDP’nin önünde zor bir süreç var. HDP, Gezi muhalefeti ile Kürt muhalefetini birleştirmek, kaynaştırmak hatta mümkünse  sadece işbirliği yapmasını sağlayabilse bile büyük başarı. HDP, ilk kongreden sonra iddialı açıklamalarla gündeme gelirken, medyada AKP yandaşlarını harekete geçirdi. HDP’nin Gezi’yi Kürt muhalefetiyle ilişkilendirme çabasının yanı sıra tüm AKP karşıtlarını, demokratik ve solcu bir tabanda bir araya getirme potansiyeli olduğunu da düşünürsek, yandaşların HDP saldırısı boş değil.
HDP, Kürt meselesinin çözümünde, İmralı ve Kandil’le çelişkiye düşmeden, toplumun barış ve AKP’den kurtulmak isteyen kesimleriyle birleşip yaygınlaşarak, ciddi bir muhalefet gücü oluşturması muhtemel.  HDP’nin AKP’yi, MHP’yi ve ulusalcıları zayıflatarak   güç kazanması muhtemel. Bu siyaseti yürütebilecek kadroları var.
HDP, belki bugün BDP’nin 2011’de sahip olduğu avantajlara sahip değil. Ama Süreç’in tıkanması  ve daha da önemlisi  Gezi gibi olumlu araçları değerlendirebilir.   
İki muhalefet dünyasının bir araya gelmesi için aslında çok güçlü ve çok önemli bir faktör var ki, ittifakın önündeki tüm engelleri bir seferde berhava edebilecek kudrete sahip bu kutup: 
Recep Tayyip Erdoğan!
(*) Express'in Yeni Siyaset Özel Sayısından Kasım-Aralık 2013



12 Kasım 2013 Salı









Molde İzlenimleri
YÜKSEK SESLE KONUŞMAYANLARIN MEMLEKETİ

·      Herhalde dünyanın en zengin, en müreffeh ve galiba en barışçı ülkesi Norveç.  Karlı dağlar, göller, fiyortlar, nehirler, hava müthiş berrak… 3 günde küçük Molde kentinde görüp duyduklarım


Geçtiğimiz hafta sonunu (8-10 Kasım), Yaşar Kemal’in 2013 Bjornson Akademi ödülünü almak için gittiği Norveç’in Molde kentinde geçirdik.  Daha önce 2006 yılında Hrant Dink de bu ödüle layık görülmüştü.


İlk iki gün hava 2 derece  olsa da güneşliydi. Oslo’dan uçakla bir saatte varılan Molde, deniz kenarında. 1903 Nobel Ödülü kazanmış olan edebiyatçı ve insan hakları aktivisti Bjornstjerne Bjornson bu yörede doğmuş, çocukluğu da Molde’ de geçmiş. Kaldığımız otele de yazarın adını vermişler. Emekli edebiyat öğretmenleri, yazar ve şairlerden oluşan ağırlama komitesi neredeyse her dakikası önceden hazırlanmış programı, içten, sıcak davranışlarıyla  çok iyi uyguladılar. Yaklaşık 30-40 kişilik grubumuzda, daha önce Bjornson Ödülü almış Macar, Slovak, İsveçli ve Norveçli yazar ve edebiyatçılar da vardı.


Belediye Salonundaki ödül töreni ve seminer sade ama etkileyici idi. Onur konuğu için konuşmaların önemli bir kısmı İngilizce olarak yapıldı, Norveççe yapılan konuşmaların İngilizce tercüme metinleri de önceden Norveççe bilmeyenlere dağıtıldı.

Yaşar Kemal, savaşa, doğanın tahribatına karşı eser ve tutumu, insan hakları özellikle de düşünce, ifade ve basın özgürlüğü için yürüttüğü mücadele sayesinde ödüle hak kazanırken, yaptığı kısa konuşmada, 20 ve 21. yüzyılın  kader ve geleceğini, dilekleriyle birlikte anlattı. Araya bir de bir Anadolu yılan öyküsü sıkıştırdı ki, dinleyiciler tarafından alkışlarla karşılandı.

Yaşar Kemal’den sonra sahneye çıkan  iki konuşmacı, (Aase Gjerdrum ve Thorvald Steen)  ‘Yaşar Kemal’in Hayatı ve Eserleri’ ile ‘Anadolu’nun Gizli  Tarihi’ başlıklı konuşmalar yaptılar ki, her iki metin de önemli bir araştırma  ürünü idi ve bazı Yaşar Kemal ve Anadolu uzmanlarının bile bilmediği bilgi ve yaklaşımlar içeriyordu.
Cumartesi akşamı , kentin yamaçlarında kurulmuş, geçme tahtalardan inşa edilmiş ahşap bir binada, müzede gala yemeği vardı. ‘White tie’ tabir edilen fraklı resmi gala yemeği, hem Yaşar Kemal’in hem de organizatörlerin sıcak tutumu sayesinde canlı geçti. Neredeyse herkes söz alıp, Yaşar Kemal’i övdü, insanlık, edebiyat, özgürlük hakkında kısa ve anlamlı konuşmalar yapıldı.

Norveç’e daha önce de birkaç kez gitmiştim ama tabi ki bildiğim bir ülke ya da ulus değil. Bu sefer, üç gün içinde akademi yönetici ve mensupları ile yemeklerde masa arkadaşlarımla yaptığımız sohbetlerde ve genel gözlemlerimde, artık ne kadar yüzeysel de olsa,  hoş bir dizi izlenim edindim:

+  Norveç, geleneklerine bu arada bağımsızlığına ve özgürlüğüne düşkün bir ülke. Belki de bu nedenle AB üyesi olmak istemiyorlar. Çünkü Norveç’in AB’ye ihtiyacı yok, AB’nin Norveç gibi çok zengin bir ülkeye ihtiyacı var.

+ Geçmişte İsveç ve daha sonra Nazi işgaline uğradığı için de savaşa özel olarak karşılar. Barışçılık ruhlarına bir güzel sinmiş. ‘Biz yüksek sesle bile konuşmayız’dedi bir tarih öğretmeni.


+ Norveç de bizim gibi bir yarım ada, denizcilik ve balıkçılık çok gelişmiş.  Molde-Oslo uçak yolculuğu sırasında gördük, dağlık, ormanlık, onlarca nehirleri, vadileri  olan şahane bir coğrafyaya sahipler

+ Kendilerinin pek fazla sorunu olmadığı için, milliyetçilik de pek cazip olmadığı için, dış dünya ile yakından ilgililer. Afrika’dan, Asya’dan, Latin Amerika’dan onlarca yazar ve insan hakları aktivistinin adı geçti toplantılarda.

+ Biz orada iken Norveç Kralı da Türkiye’de olduğu için gazeteler, televizyon Türkiye’den sözediyordu. Norveçli okur-yazarlar da (5 milyon), ve tabi ki Akademi’nin toplantına katılan edebiyatçılar Nazım Hikmet’i de, Orhan Pamuk’u da, Mehmet Uzun da okumuşlardı. Bir ara Norveçli ünlü bir yazar, cevabını bilse de bir soru yöneltti bana: ‘Sizin Başbakan  neler yapıyor bu aralar?’. Müstehzi bir gülümsemeyle  karşılık verdim, anladı.


+ Molde 26 bin nufuslu bir kent. 10 bin kişilik futbol stadyumu var, çünkü Molde, Norveç’in en iyi takımının kenti. Kentte bir opera, bir tiyatro,  altı tane de sinema salonu var. Sordum.  Sekiz de kitapçı varmış! Uçakta da herkes bir şeyler okuyordu zaten.

+ Evet bize göre çok zenginler ama hiç göstermiyorlar. Üstelik zenginlik dağılımı da uygun. Yoksul insan görmedik hiç. Yumuşak, rahat ve sessizler. En önemlisi barışçı. Bir de herkes birbirine karşı çok saygılı.

+ Kral, korumasız filan Oslo merkezinde bisikletle gezintiye çıkarmış.Bu aralar sağcı bir hükümet iktidarda. Benim konuştuğum insanlar ‘Maalesef şimdilik öyle’ dedi.Ve PEN Klubü başkanı devam etti:  ’’Son sosyal-demokrat hükümette kültür bakanı olan bir kadın vardı. Pakistan asıllı. Sosyal demokratlar bir daha seçimlerde iktidara  gelince büyük bir ihtimalle o kadın Başbakan olacak. Böylelikle Norveç’i dünyada Pakistanlı bir kadın temsil etmiş olacak.’’. İçten hatta sevinerek söyledi bunları.

+ Bir başka kadın, Oslo’daki Türkiye Büyükelçiliği Maslahatgüzarı  hanımefendi  idi. 3 gün boyunca  Yaşar Kemal’i en iyi bir şekilde ağırladı, Norveççe  çevirilerinde yardımcı oldu. Bildiğimiz resmi diplomatlara hiç benzemiyordu.  Sade, içten, etkili bir insan. Yaşar Kemal’in eşi Ayşe S. Baban’a da çok yardım etti.

Pazar günü Kopenhag üzerinden İstanbul’a döneceğiz. THY uçağına bindik. Girişte bir tomar gazete: Akit, Yeni Şafak, Star… Zaman yoktu mesela. Mecburen göz attım. Kızlı-erkekli tartışmalar, Arınç-Erdoğan ilişkileri…
Türk olmak zordur!


28 Ekim 2013 Pazartesi

Yine Gezi, Hâlâ Gezi, Hep Gezi…

ÇOK BOYUTLU BİR FENOMEN

·        İktidar açısından hâlâ büyük bir tehlike. Çünkü anonim, çünkü canlı, çünkü hayalet gibi görünmüyor ama hava gibi her yere sızabiliyor. Eski siyasi kalıp ve anlayışlarla kavranamayacak kadar yeni, ama Ben Hur kadar eski. Gezi de Gezi…

Bayram günü bizim Çanakkale’de bir KOBİ sahibi ile sohbet. Tatilde Midilli’ye gitmiş. Gezmiş, tozmuş eğlenmiş, çok memnun.
-          Herkes çok rahat, gençler yaşlılar en şık elbiselerini giyip sahilde volta atıyor, lokantalar tıklım tıklım, bizdekinden çok daha ucuz, şarap ya da uzolu bir balık, üstelik meze olarak da şahane deniz ürünleri var, adam başı en fazla 10-15 Euro veriyorsun. Rakı fabrikalarını da gezdik. Oteller de temiz ve kaliteli…
Arkadaşı en çok iki şey etkilemiş:
-          Sakallı kapkara elbiseli bir rahibe rastladık lokantada. Kafayı çekiyordu bir grup arkadaşı ile. Acayip gülüp eğleniyorlardı. Bizde bir imam böyle doğal davransa hele bir de alkol alsa, Diyanet adamı aforoz eder herhalde! Onların masasında bir de karma birisi vardı…
-           Karma?
-           Hani böyle yarı erkek yarı kadın…
-           Hıı…
-           Kimse dönüp bakmıyordu bile adama, adam mı kadın mı neyse işte…

Rahiple LGBT’den sonra esas bombayı patlattı:
-           Vallahi ben bu Müslümanlık yüzünden ateist oldum. Midilli’de yaşasaydım Hıristiyan olabilirdim yani… Kimse kimseye, ne hayat tarzı açısından ne kimlik açısından karışıyor… Bizde öyle mi? Bir şey yap, ayıp, başka bir şey yap, günah…Orada öyle değil. Hıristiyanlık iyi bir şey galiba?
-           Ne o, bir Midilli tatilinden sonra ateizmden vaz mı geçiyorsunuz?
-           Yok canım, ben kolay kolay ateizmden vazgeçmem!

AKP iktidarında, 30 televizyon kanalının belki 25’inde, Kurban Bayramında dini propaganda yapılan bir dönemde, üstelik işveren konumundaki bir adamın bu ateizm söylemi bana çok önemli ve anlamlı geldi. Trakya’nın, Ege’nin özelliği olsa gerek.

Bu arkadaşın Midilli lokantasını betimlediği ortam, yani özgürce eğlenebilmek, kalabalık içinde sürüye aldırmadan birey olabilmek, dinmiş LGBT’ymiş ayrım yapmamak aslında Mayıs sonu-Haziran başında  Taksim’de Gezi Parkında günlerce gecelerce yaşandı. Üstelik  Gezi’deki insanlar sık sık Toma’larla yıkanıp bol bol gaza muhatap kaldılar. Midilli’de ne Toma var, ne de gaz…

Dönüp dolaşıp Gezi’ye bağlanıyor her olay, her gelişme. Kaçınılmaz. Koskoca Başbakan Trabzon’a gidiyor mesela, fol yok yumurta yok, ‘Nerede hani Geziciler?’ diye hatırlatıyor Gezi’nin devasa varlığını. Şükran!
Yalnız Beyefendi’nin bir tezi doğrulandı: Gezi’nin uluslararası kollarından, ayaklarından filan bahsediyordu. Badiou, Zizek, Chomsky mesela bu boyutun entelektüel simgeleri oldu. Brezilyalı gençler Türk devletinin bayrağını Gezi’nin bayrağına dönüştürdü. Bir başka ülkede işgal edilen bir binanın adı Taksim oldu. İspanya’da Öfkeliler, ABD’de Occupy Wall Street de  Gezi’nin oralardaki şubeleriydi ya da Gezi onların Türkiye temsilcisiydi. Foti Benlisoy, işin Bosna-Hersek, Bulgaristan, Makedonya boyutlarını anlatmıştı bir toplantıda.

Bense bir ay kadar önce Istanbul’da solcu bir Vakfın toplantısında Gezi’den söz ederken bazı tereddüt hatta itirazlarla karşılaşmıştım:
-            Ama Hocam, Lenin örgütlenmenin halkalarını anlatırken…
-            İyi güzel de, bu çocuklarda siyasi-ideolojik bilinç yok ki…
-           Yahu bunlar biraz fazla burjuva çocuğu, hepsi üniversite mezunu, yabancı dil filan biliyorlar
-           Bu çocuklar güzel şeker, fırlama gırgır da, bunların sıradan halkla pek ilişkileri yok galiba…
-           Öyle bir parladı söndü, güzel bir anı olarak kaldı, yoksa bizim oğlan da Gezici…

Eski kalıplarla düşününce Gezi’yi anlamak, kavramak, sevmek zor. Son zamanlarda Gezi’yi daha iyi öğrenmek için bir sürü kitap çıktı. Gezi aslında hâlâ her yerde. Hem iktidardakilerin korku çıkınında irice bir taş. Muhalefetin aklında ve gönlünde de solmaz bir çiçek. Ama bir çok kesimde, ‘Eee şimdi ne olacak? Bu kadar mücadele boşa mı gidecek?’ diye bir endişe var. Ve hemen arkasından Gezi Direnişini yerel seçimlere tedavül etme girişimleri geliyor.

Sarkozy, Fransa’da 2007’de iktidara  geldiğinde, ilk konuşmasında ‘Bu memleketi 68 Mayıs’ından kurtarmak gerekiyor’ demişti. Aradan 39 yıl geçmişti. 68 Mayıs’ı Sarkozy’nin midesinde ve aklında bir  ur gibi kalmıştı.

Gezi tartışmalarında hep iki referansım var:
-         Bakın 1871 Paris Komünü topu topu iki ay kadar sürmüştü. Sonra Prusya Ordusu kente girdi ve katliam yaptı, taş üstüne taş bırakmadı. Ama tarih Paris Komününü hatırlar, yenilgiyi değil.

-          68 Mayıs’ından da kısa bir  süre sonra yapılan seçimleri de sağcı De Gaulle kazanmıştı. Ama tarih, De Gaulle’ün seçim zaferini değil 68 Mayıs’ını hatırlar.

Bu iki tarihi vakadan hareketle, Gezi’nin kısa hatta orta vadede günlük siyasete tedavül edilemeyeceğini hesaplamak gerek. Keza Gezi, yeni hatta yepyeni olmasına rağmen esas olarak siyasi bir hareket değil. Daha çok ideolojik, kültürel ve toplumsal bir başkaldırma. Eskiye karşı yeninin sevimli yüzünü göstermesi. Bir zihniyet değişikliği.

Gezi’nin geleceğe yönelik iki boyutunu da unutmamak gerek: Gezi kitlesi mensupları en fazla 10-15 sene sonra kamuda ya da özel sektörde yönetici konuma gelecek. Gezi ruhu bir parça bile kalsa o geleceğin yöneticileri bugünkülerden çok farklı olacak. Gezi’de bir de ortaokul ve lise talebeleri de vardı. Onlar da yarın-öbürgün üniversiteli olacak. Bu 2. Kuşak Geziciler de Türkiye’nin  aydınlık geleceğini temsil ediyor.
Bugün stadyumlarda hâlâ ‘Her Yer Taksim, Her Yer Direniş’ diye kitlesel bir şekilde slogan atılıyorsa, AB İlerleme Raporunda, AKPli akademisyenin çalışmasında Gezi manşet oluyorsa, iktidar da köşe bucak her yerde Gezici Avına çıkmışsa, Gezi’nin mayası tutmuş demektir.

Sarkozy, 68 Mayıs’ın ruhuna dayanamadı gitti. Darısı diğer Sarkozy’lerin başına… 

(*)Express dergisinin Ekim-Kasım 2013 sayısından




15 Ekim 2013 Salı

HEM CAHİL HEM MEGALO

*    Vatan gazetesinin eski köşe yazarı Mustafa Mutlu, skandal bir söyleşiyle gündeme geldi. Yazdığı kitap da en az söyleşi kadar sorunlu hatta felaket. Bu ve benzerleri AKP muhalifi filan değil, AKP belki de bu ‘muhalifler’ sayesinde hala iktidar!

Mustafa Mutlu, kendi kitabında yayınladığı Türkiye Gazeteciler Sendikası’nın yaptığı  derlemeye göre, 31 Mayıs- 12 Eylül 2013  tarihleri arasında ‘Gezi sürecinde kovulan ya da istifaya zorlanan’  86 gazeteciden biri.  Son dönemlerde ‘İşinden atılan gazeteciler kitabı’ neredeyse bir tür olarak kayıtlara geçiyor. Sıcağı sıcağına yazılan bu kitapların büyük bir çoğunluğunda, işsiz kalan kişinin halet-i ruhiyesine uygun olarak olağanüstü bir hayal kırıklığının yanı sıra müthiş bir narsizm görülüyor. Diğer örnekleri bir kenara koyup, bu durumu biraz açayım:
Bildiğim kadarıyla tüm özgünlükleriyle sadece Türkiye’de var olan köşe yazarlığı kurumu, aslında bir iktidar makamı. Yazar, muhalif görünse bile ‘muhalefetin iktidarı’ konumunda. Bu kişiler, gazetelerin çoğunda doğrudan patrona bağlıdır, çünkü çoğu zaman bizzat patron tarafından seçilmiş/atanmış ya da işe alınmışlardır. Dolayısıyla kendilerini Genel Yayın Yönetmeni ya da Yazı İşleri Müdürüne karşı sorumlu hissetmezler, zaten de değildirler. Maaşları diğer çalışanlardan yüksektir, üstelik çoğu gazeteye bile uğramaz, oturduğu yerden yazısını gönderir, bu yazı kimi zaman gazetenin genel yayın politikası hatta haber politikası ile de çelişebilir. Bunlar kimi zaman haftanın 7 günü 7 değişik konuda yazarlar. Yani her şeyin uzmanıdırlar. Ama bilirsiniz, ‘Her şeyi bildiğini öne süren birisi ile hiçbir şeyi bilmeyen bir başkası arasında saç teli kadar fark vardır’. Köşe yazarları, kendilerini bir patronla ilişkide hisseder, bir de okurla. Üç okur mektubu geldiği zaman ağzı kulaklarına varır, iki toplantıya çağrıldığı zaman kendisini kral sanır, hele bir iktidar sözcüsü köşe yazarının adını anarsa, artık o köşe yazarı Nirvana’ya ulaşmıştır. Köşe yazarı, kendisini iktidar sandığı için, hükümeti yönetmekle, ona akıl vermekle sorumlu sanır kendini. Muhalifse de, muhalefet partisinin akıl hocası rolüne soyunur. Kimi köşe yazarları, bu güçlerini kanıtlamak için, eşin dostun hatta bazen tanımadığı okurun sorunlarını da çözer:’Tamam canım siz merak etmeyin ben Bakan Bey’e bir telefon ederim sizin işiniz hallolur’. Kısacası, eğer iktidara yakın ise köşe yazarı, ona ‘Hükümet’ ya da ‘Devlet Yazarı’ diyebilirseniz. Muhalefet partisine yakın iseniz, ‘Hükümet Yazar Adayı’ ya da ‘ Potansiyel Devlet Yazarı’ diye kartvizit bastırabilirsiniz.
İktidar konumu acaip bir konumdur. Korunması mutlak gereklidir. Kaybedilirse hayat biter.
Mutlu’nun kitabında yukarıdaki satırları kanıtlayan o kadar çok cümle, paragraf var ki,  kendisi tipik, tam Türk bir köşe yazarı:
-          ‘Yazdığım her aksaklık ertesi gün düzeliyordu’ (s.90)
-          ‘Neden bağırıyorsun komutan? Karşında emir erin yok, haddini bil! Sen albaysan, ben de mesleğimin generaliyim!’ (s.92)
-          (…)‘Star TV’deki ekonomi programı her hafta en çok seyredilen ilk yüz program listesine giriyor, Kanal 6’daki tartışma programıyla gündem belirliyordum!’(s.98)
-          Z.Livaneli’den alıntı: ‘(sen) İnsanların gazeteyi alma nedenisin’. (s.120)
-          Meçhul bir okurdan alıntı: ‘Sırf sizi okumak için o gazeteyi almak zorunda kalıyoruz’(s.145)
-          ‘Tanıdığım tanımadığım binlerce siyasetçi, gazeteci, akademisyen, sivil toplum örgütü yöneticisi, iş adamı aradı. Halktan on binlerce mesaj yağdı! Tarihte ilk kez bir haber kanalı (Halk TV) işten atılan bir gazeteci için iki buçuk gün boyunca ‘özel yayın’ yaptı!’ (s.168)
-          İnternette en çok tıklanan, yazısına en fazla yorum yapılan ve paylaşılan yazarlardan biri oldum.(s.169)
Bu alıntıların doğruluğu çok tartışılır. Kitabına, patronu Demirören’in kendisine yaptığı öneri olan  ‘Dön kardeşim’ çağrısını koyan Mutlu’ya, gazetecilikten biraz anlayan herhangi bir okur da, ‘Atma kardeşim’ uyarısında bulunur.  Ama megalomani işte böyle bir şey. Yazdığına inanır. Bir Fransız atasözü, ‘İnsana yine de en iyi kendisi hizmet eder. Kimse seni övmüyorsa, sen kendini öv’ der.
Ne var ki bu kendi kendini övmeler de kısa zamanda fos çıkar: Mutlu, Vatan’dan atıldıktan sonra Vatan’ın tiraj kaybını biliyor musunuz? 2-8 Eylül tarihlerinde 4908, 9-15 Eylül’de 1546 adet düşüş var. Ama sonra (Herhalde Mustafa Mutlu bunalımı aşıldıktan sonra) 16-22 Eylül haftasında Vatan’ın satışları 4586 artmış.
Mutlu, kitabında iyi gazeteci diye Zafer Mutlu (s.  114 ) ya da Ahmet Vardar’ı (s.119) öveceğine, Çetin Altan’ın onyıllar önce yazdığı bir doğruyu hatırlasaydı  fena olmazdı: Çetin Altan, Akşam gazetesinden Milliyet’e geçtiğinde kimileri  buna içerlemiş, eleştirmiş hatta Altan’ı rencide edebilecek cümleler yazmıştı. Çetin Altan o mizahi tevazuu ile şöyle demişti: ‘Kardeşim, Karaköy’de bir kadın 5 numaradan 8 numaraya geçse, kimse ağzını açmaz, biz bir gazete değiştirdik, bir gümbürtü bir patırtı sorma gitsin’.
Mutlu’nun kitabında aktardığım tür megalomani ifadelerinin, gazetecilik skandallarının yanı sıra çok sayıda iddia edilemeyecek, ispat edilemeyecek önermeler de bulunuyor. İki kişi arasında geçen kimi konuşmalar, sanki teyple kaydedilmiş gibi tırnak içinde verilmiş. (s.92). Bir çok önermede isim yok, tarih yok, yer adı yok… (s.94, s.169).  Ama Mutlu büyük köşe yazarı, popüler yorumcu ya, ne yazsa hakkıdır sanıyor.
İlginçtir, mesela en az iki yerde, patronlarının (Cem Uzan ve Erdoğan Demirören) kendisini tiraj kaygısı ile işten atamadıklarını iddia ediyor (s.106,  s.134)hatta bir yerde kitabın belki de tek doğru saptamasını yapıyor: Kendisini Emin Çölaşan’a benzetiyor! (s.134). Onun birkaç boy küçüğü olsa da…
Mutlu’nun bir özelliği de çalıştığı gazetelerin tümünün yönetici ve genel yayın politikalarını olumlaması. Cem Uzan’ı Star’ını ya da Aydın Doğan ve Erdoğan Demirören’in Vatan’ını övmek için Mustafa Mutlu gibi büyük bir yazar olmak gerek galiba. Çünkü Mutlu oradaysa orası iyidir. Ah aynalar aynalar!
Mutlu, sık sık,   çok sayıda genç gazeteci yetiştirdiğini söylüyor. Türkçesi kıt. Birlikte çalıştığı gazetecileri ya da amiri/müdürü olduğu gazetecileri ‘yetiştirdiğim insanlar’ diye takdim etmek yanlış. Yanlışlığı zaten belli ki, bir süre sonra Mutlu’nun yetiştirdiği gazeteciler kendisini yarı yolda bırakmış. Acı acı anlatıyor bunu da… (s.70).
Mutlu’ya inanacak olsanız, kendisi büyük bir gazeteci, üstelik de etik kurallar onun mesleki hayatını yönlendiriyor. Ukalalık ve cehalet vergiye tabi olmadığı için bu devlet büyük bir gelirden oluyor aslında ama,  Mutlu gibilerinin cibilliyeti de bu sayede ortaya çıkıyor. Kitabın başında anlattığı deprem maceraları ilginç ama Mutlu, farkında değil, deprem sırasında gazeteciliği/muhabirliği filan bırakmış, Kızılay mensubu gibi çalışmış, yardım filan dağıtmış.  Halk kahramanı bir edayla anlatıyor bunları.  Halbuki gazeteci/muhabir, depremde yardım dağıtmaz, yardım dağıtanları izler, onların ve depremzedelerin haberini yapar.
Nihayet, kitabı bitirince, 2013’de gazetecilik üzerine bir kitap yazıp, ‘Kürt meselesine değinmemek de ne büyük hünerdir’ diye düşünürken, T-24’de Hazal Özvarış’ın Mutlu ile yaptığı şahane söyleşi  (http://t24.com.tr/haber/kurtce-haber-icin-aldiklari-canaklarla-porno-izlediler-ensest-patladi/241842) gündeme geldi. Korkunç! Mutlu’nun sadece megalo ve cahil değil aynı zamanda ırkçı olduğu kanıtlanmış oldu. Twitter hesabında adının önüne  ‘’TC’’ ünvanını koyan birisinin aynı zamanda çakma bir porno psikiatrı olduğu da anlaşıldı. 
Türkiye’de  gazeteci, yazar, çizer alemini, fikir insanlarını tanımak için aslında bir çok güncel kriter var:  1915 Ermeni Soykırımı, Kürt Meselesi ve Gezi… Bu üç konunun üçünde de demokrat, özgürlükçü, bağımsız ve sol perspektife sahipseniz bence gerisi teferruat…
Mutlu, yine övünerek kitabını 9 günde yazdığını açıklıyor. Tanrı da dünyayı 7 günde yarattığına göre, Mutlu’nun iki ek mesai günü affedilebilir. Tabi bu kadar hızlı yazınca, Mutlu mesela ‘Hayatında ilk defa’ ‘iki kez’ işten atılıyor. (S.7 ve 72).
Bir de tencere yuvarlanmış misali… Büyük köşe yazarımız Vatan’dan ayrılmak zorunda kalınca nereye gitmiş? Biliyorsunuz değil mi? Aydınlık’a. Yakışır…
90’lı yıllarda Nokta dergisinden arkadaşım Haşmet Babaoğlu, adını şimdi hatırlamıyorum, bir yazarın bir kitabını okuyup, hiç beğenmemişti. Ve bu tür birkaç yazardan daha mustaripti. Ve bu dertten kurtulmak için kendine göre bir çare önermişti: ‘’Abi, bir gün zengin olursam, sırf bu adamlar yazmasın diye kendilerine maaş bağlayacağım’’. Ben, Mutlu ve benzerleri için,  Haşmet kadar zengin gönüllü değilim. 

* Mustafa Mutlu, 'Dön kardeşim!'
İktidar-Medya İlişkilerinin Perde Arkası
KırmızıKedi, 2013, Istanbul,229 s.



5 Ekim 2013 Cumartesi

'Yeni Türkiye gazetesi, eski bir sahne yıldızı gibi'

Gazeteci Ragıp Duran, giderek otoriterleşen AKP iktidarının, egemen medyayı tamamıyla ele geçirme sürecinde olduğunu söylüyor. Duran'a göre 'yenilenen' Türkiye gazetesinin amacı ise, 'ne olur ne olmaz' diye liberalleri rezervlemek


Berkant Gültekin

Gazeteci ve Medya Eleştirmeni Ragıp Duran'a medyada yaşanan son gelişmelere ve yenilenen Türkiye gazetesine dair sorular yönelttik. Hakiki gazetecilerin işinden atıldığını, yandaş kalemlere ise daha fazla alan açıldığını vurgulayan Duran; Türkiye gazetesinin eski 'koltuk değneklerini' bünyesine toplayarak, yandaş yayın konusunda iktidara destek sunduğunu ve sunacağını belirtiyor


Son süreçte işinden atılan pek çok gazeteci oldu. Türkiye'de medya alanındaki gelişmeleri nasıl değerlendiriyorsunuz?

Yaklaşık olarak son bir-iki yıl içinde egemen medyada gazetecilik yapmaya çalışan meslektaşlarımızın birer birer işten atıldıklarına tanık olduk. Gezi öncesinde başlayan bu operasyonlarda siyasi iktidarı eleştiren muhabir, köşe yazarı, sunucu, televizyon tartışma programı katılımcısı ya da editörler, Mehmet Altan’dan Nuray Mert’e, Banu Güven’den, Ruşen Çakır’a, Hasan Cemal’den, Can Dündar’a, Ahmet Altan’dan Yavuz Baydar’a kadar onlarca meslektaşımız işinden oldu. Tümü de gazeteciliğin gerektirdiği kamu çıkarını savunan, iktidarı değil somut gerçekleri, temel gazetecilik ilklerini ve yönetilenleri savunan bir yaklaşım içindeydi.

Aslında egemen medyayı ele geçirme süreci olarak tanımlayabileceğimiz bu gelişmeler çok daha önce medya mülkiyetine yönelik müdahalelerle başlamıştı (Star grubu, Sabah+Atv, Kanaltürk ve yeni kurulan iktidar yanlısı medya kuruluşları). Doğan grubuna yönelik vergi operasyonu da siyasi iktidarın medyada tam hakimiyet kurma girişiminin bir parçasıydı. Son dönemde, kurumsal yapılanma büyük ölçüde tamamlandı, artık tek tek gazeteciler nötralize ediliyor, yerine yeni tür yandaş gazeteciler, ki bunlara medya komiseri de deniliyor, atama yoluyla medya kuruluşlarına yerleştiriliyor. Alçı Milliyet’te, Kütahyalı Sabah’ta, Çalışlar yeniden Radikal’de ve son olarak Beki Hürriyet’te görevlendirildi. Görmüş, Altınok, Oğur, Kenar gibi isimler de kılık kıyafet değiştiren Türkiye gazetesinde çalışmaya başladı. Hakiki gazeteciler işten atılırken, yandaş gazetecilerin medyanın ÖSYM’si marifetiyle çeşitli medya organlarına yerleştirilmesi manidar. Yandaş gazeteciler, işlerinden atılan meslektaşları hakkında bir satır yazamadılar. Hazin…


SÖZDE GAZETECİLİK

O halde medya söz konusu olduğunda, 'belirleyici olan iktidarla olan ilişkilerdir' diyebilir miyiz?


Teori ve pratik bize şunu gösteriyor: İktidar, kendisine karşı çıkanı cezalandırır, kendisine destek vereni de ödüllendirir. Bakın çevrenize, iktidara kim yaklaşmışsa o bir şekilde taltif edilir/edilmiştir/edilecektir. İktidara karşı gelmek ise, zinhar, ayıp, günah ve yasaktır. Sabaha karşı gelip evinizden alıp götürürler sizi.
Cengiz Çandar, geçenlerde bir yazısında, Erdoğan’ın siyasi başdanışmanı Yalçın Akdoğan’a, mealen, "Hakiki bir gazeteci olarak köşe sahibi olsaydınız size cevap verebilirdim ama öyle değilsiniz" demişti. İktidar, Barlas gibi gazeteci görünümlü sözcüleri yeterli görmüyor ki, Akdoğan gibi sathi ideologlara da gazetelerde köşe açıyor. Gerçekten demokrat bir ülkede, Akdoğan’ın niteliklerine sahip birisinin köşe yazarı olması imkansızdır. Bu işe öncelikle gazetecilik meslek kuruluşları, sendikalar karşı çıkar.



'SAĞCI VE İKTİDAR YANLISI'

İslamcı kimliğiyle bilinen Türkiye gazetesi, yayın anlayışında değişiklik yaparak yenilendiğini iddia etti. Milliyetçi-muhafazakar Türkiye gazetesi son süreçle birlikte nasıl bir gazetecilik anlayışının temsilcisi olmaya başladı?

Kendisini milliyetçi-mukedessatçı-muhafazakar olarak tanımlayan Türkiye gazetesi, Genel Yayın Yönetmeni Albayrak’ın ifadesiyle ’33 yıldır aynı çizgiyi’ sürdürüyor. Bu gazete sağcı, iktidar yanlısı bir gazete. Logo ve mizanpaj değişince içerik otomatik olarak değişmiyor. Üstelik eski köşe yazarları ve editörlerin hepsi halen görev başında. Albayrak her söyleşisinde özünde değişmediklerini vurguluyor. Enver Aysever CNN Türk’te Albayrak’ı ağırlarken yeni(?) Türkiye gazetesinden üç haber örneği verdi. Üçü de eskiden olduğu gibi, Alevi düşmanı, manipülatif ve spekülatif haberler. Türkiye gazetesi değişmedi. Görmüş, Altınok, Oğur gibileri değişti. Hatta mutasyona uğradı. Üstelik uçurumdan yuvarlanır bir süratle, iktidar yanlılığı sayesinde sağcı, gerici bir mevziye düştüler. Ben twitter’da bu konuyla ilgili olarak "Eski Taraf yazarları Türkiye gazetesinde. Bu gazete eskiden ‘Cephe’de Sırp Vururdu’, şimdi piyasadaki işsiz yalakaları avlıyor" dedim. Kimseden bir itiraz gelmedi. Aysever de sormayı unuttu.

Türkiye gazetesi denince, medya ile uğraşan insanların aklına önce, 1993 yılında Bosna savaşı sırasında bu gazetenin Yusuf Sancak adındaki bir muhabirinin olağanüstü manşet haberi gelir: ‘Cephede bir Sırp vurdum’. Gazeteci, muhabir kılığında cepheye gidip, eline silah alıp karşı taraftan bir askeri vuruyor, bu rezalet yetmiyormuş gibi bunu haber yapıyor, o gazetenin editörü/yöneticisi de bu haberi manşetten veriyor. Medya eleştirmeni Alper Görmüş bu işi artık olay yerinde derinlemesine tahlil eder herhalde…


Taraf gazetesi için "Çarpık doğdu, yamuk öldü" demiştiniz. Taraf'ı öldüren ve Türkiye'yi doğuran nedir?

Gazetecilik çok siyasi, çok ideolojik, çok kültürel ve toplumsal bir meslek olduğu için, bir gazetenin iktidarla ilişkisi onun genel yayın politikasının özünü oluşturur. Taraf kısa süre içinde iki kez öldü. Bu konuda en az 3-4 yazı yazdım. Ayrı bir konu. Türkiye gazetesi, bugün Yeni Şafak, Star, Sabah’tan ayrı bir şekilde konumlanamayacak durumda. Başbakan Erdoğan, Akil İnsan Yıldıray Oğur’a “Hayırlı olsun, Türkiye gazetesinde yazacakmışsınız” demiş. O konuyla bile ilgileniyor. Türkiye gazetesi, eski bir sahne yıldızının 70 yaşında, botoks ve estetik ameliyatla yeniden şov dünyasına dönme girişimi bence. Görmüş, Oğur, Altınok’lar da silikon vazifesi görüyor.

'AKP YANDAŞLIK İSTİYOR'

Bundan sonraki süreç için konuşmak gerekirse; sizce Türkiye gazetesi kendisinden beklenileni karşılayabilecek mi?
 

Yüksek maliyetli bir reklam kampanyası yaptılar. Ama tiraj pek kımıldamamış. Albayrak, ‘Satışlarımız %100 arttı’ diyor ama tiraj raporları bir haftada sadece 3754 adet artış olduğunu gösteriyor. Resmi satış rakamı geçen hafta 186.081. Bunun ne kadarı bayi satışı ne kadarı abone(?) bilmiyorum.

Gazetenin siyasi geleceğine bakacak olursak: Bu gazetenin kurucusu ve sahibinin oğlu, yani şimdiki sahibi konumundaki Ahmet Mücahid Ören, ABD vatandaşı. Vatandaşlık yeminine sadık kalırsa, ABD’nin çıkarlarını savunmak zorunda. Burada sıkıntı var. İhlas Finans’la ilgili de bir sıkıntı var. ABD’de bile medya sahibi olmak için ABD vatandaşlığı koşulu aranır. Koskoca Rupert Murdoch Amerikan vatandaşı olmak zorunda kalmıştı.

Nakşibendi/Işık tarikatçiliğinden tencere-tava beyaz eşya ve inşaat sektörü bülteninden neo0liberal AKP’nin savunuculuğuna giden bir yolda serpildi Türkiye gazetesi.

Siyasi iktidarın bir kanadı açık açık artık kendisini liberal olarak tanıtan yazar ve aydınlara ihtiyaç kalmadığını ilan ederken, anlaşılan bir başka kesim, AKP’ye ilk günlerinden itibaren koltuk değnekliği yapmış bazı gazeteci ve yazarları, belki yarın yine ihtiyaç duyulur diye, rezervde tutmayı yeğlemiş olabilir. Siyasi iktidar Türkiye gazetesinden yandaş yayın yani destek bekliyor. Bu misyonu helaliyle yerine getirebilecek bir anlayış ve kadro da Türkiye gazetesinde fazlasıyla mevcut. Gazete binasının girişine Özal ile Erdoğan’ın portresini koymuşlar. Daha ne beklenir ki? Kuşkusuz Türkiye gazetesinin eski klasik muhafazakar okuru ile bu yeni gelen kıt’a arasında kan uyuşmazlığı olur mu bilemem.
(*) 5 Ekim 2013 tarihli Birgün gazetesinde yayınlanan söyleşi.


1 Ekim 2013 Salı

P A K E T ?

Hürbakış.net sitesinin sorularına yanıtlar:


Demokratikleşme paketini genel olarak nasıl buldunuz?
 
Paketin uzunca bir süredir reklamı yapılıyordu. Çok önemli ve tarihi olduğu söyleniyordu. Başbakan,  bir saatlik konuşmasının 45 dakikasında 27 Mayıs’ı ve muhalefeti eleştirdi. 15 dakikada da paketin içeriğini açıkladı. Paketin içi boş çıktı. Çünkü, PKK’nin gerillasını geri çekmeyi durdurduğu bir süreçte, Süreç’in tıkanmaması için bazı adımların hükümet tarafından atılması gerekiyordu. Olumlu bir girişim de olsa, ilkokullardaki andımızı kaldırmakla Çözüm Sürecindeki tıkanıklık giderilemez. Ben şahsen Erdoğan’dan zaten çok fazla bir şey beklemiyordum. Beklentilerim doğrulandı.
 
Pakette  yer alan “Özel okullarda farklı dil ve lehçelerde eğitim verilmesi” maddesi hakkında ne düşünüyorsunuz?
 
Bir saatlik basın açıklamasında bol bol şehitlerden terörizmden söz eden Başbakan, bir kez olsun ağzına Kürt ya da Kürtçe sözlerini bile almadı.  Vergi veren tüm yurttaşların bu devletten anadillerinde eğitim alma hakları olmasına rağmen, bu talebi özel okullarla karşılamak, iki anlama gelir: 1- Ancak parası olan anadilde eğitim alabilir. 2- Buradaki anadilin somut tercümesi Kürtçe olduğuna göre, Cemaat’in eğitim sektöründeki konumu da bilindiğine göre, Kürtçe özel okullar da Cemaat(ler)e verilmiş durumda.
 
Seçim barajı ile ilgili üç seçeneği  nasıl değerlendiriyorsunuz?
 
Bir Başbakanın, tayin edici bir siyasi konuda, ÖSYM sınavında olduğu gibi  üç seçenekli yaklaşımda bulunması gayrı ciddi bir tutum. İktidar partisi olarak sizin tavrınız nedir?’ Yüzde 10 barajı demokrasiye aykırıdır, bunu düzeltin’ diyen bir kamuoyu var. Başbakan, bir tartışma moderatörü gibi, üstelik biri mevcut statükoyu sürdürmeyi öngören üç tercih sunuyor.  
 
TCK ve TMK’nın değiştirilmemesini nasıl yorumluyorsunuz?
 
Paket, demokrasi paketi değil, başörtüsü ve devlet memurlarının siyasi partilere mensup olma paketi olarak adlandırılabilir. Çözüm Sürecindeki tıkanıklığı gidermeye niyeti olan bir iktidar, tabi ki TCK ve TMK’da yeni düzenlemeler önerip,  KCK haksızlığını gidermeyi düşünmeliydi. AKP ve Erdoğan’ın demokrasi anlayışı, 3. Boğaz Köprüsüne Yavuz Sultan adı verilmesinin ardından Nevşehir Üniversitesine Hacı Bektaş  adı verilmesiyle sınırlı. Gazetecileri içeri atıp ‘Klavyelere özgürlük’ demek de en azından tenakuz…
 
Eğer paket genişletilirse atılacak önemli adım(lar) ne olmalı sizce?
 
Paket genişletilecekse, atılacak bir tek adım, büyük bir ihtimalle demokrasiyi büyük ölçüde rahatlatacak: Erdoğan’ın   Başbakanlık ve AKP Başkanlığından  istifa etmesi…
 

23 Eylül 2013 Pazartesi

TELEGRAFIN YENİDEN KEŞFİ VE OLİMPİYAT STADI


      Twitter dünyasına giriş yazısı da diyebiliriz… Mecra gereği derinlik yok, sürat var. Eski alışkanlıkları pat diye bırakamıyoruz. Bu nedenle kısa görüşler yerine, uzun yazıdan kısa alıntılar. Olimpiyat Stadındaki BJK-GS maçında ne olup bittiğini bize egemen ve geleneksel medya değil yine sosyal medya gösterdi.

Bu yaz Ayvalık’a uğradığımızda,  Yörük Mehmet’in lokantasında Yücel’le (Express’den Yücel Göktürk) bir öğlen rakısında, derginin İnternet’deki konumunu konuşuyorduk. Gezi özel sayısının, 3 özel baskı yapmasına karşın  site ve bloglarda yeterince yer almadığını söylediğimde, Yücel, önce ‘Sen Twitter’ı izlemiyorsun galiba?’ dedi, olumlu yanıt verince, ‘Abi, telegraf yeniden keşfedilmiştir, senin de derhal Twitt dünyasına girmen lazım’ dedi. Aslında Esra da (Bilgi Ü’den Doç.Dr. Esra Arsan) bu konuda uzunca zamandır  beni teşvik ediyordu. Twitter konusunda teorik bilgi sahibi olmama rağmen biraz tembellik, biraz çekingenlik nedeniyle, kendim uzak durup, bu alandaki gelişmeleri sağolsun eşim sayesinde izlemeye çalışıyordum. Bu arada hayırsever birkaç İletişim  Fakültesi öğrencisi, benim adıma bir hesap açıp, yazılarımı oradan parça parça yayınlıyor ya da apoletlimedya, birdirbir.org’a  gönderme yapıyorlardı. Onlarda geçenlerde, kendiliğinden, ‘Hocam, hesabınızı size devrediyoruz’ deyip gerekli formaliteleri yerine getirdi.
Twitter hakkında birkaç kaygım vardı, halen de var: İnternet neredeyse yeni bir dili şart koşuyor. Çünkü her şey çok hızlı, belki de bu nedenle kaçınılmaz olarak yüzeysel olmak zorunda. Üstelik neredeyse reklamcı mesajı gibi bir fikri, bir iletiyi işte en fazla 140 vuruşta ifade etmek gerek. Sınırlayıcı koşullar bunlar. Artı, olaylarla fikirlerin süratleri sosyal medyada neredeyse eşitleniyor. Oysa ki habercilik açısından mutlaka olumlu olan bu durum, sentez/analiz açısından ‘fast thinking’ tabir edilen metodu gündeme getiriyor hatta yıldızlaştırıyor, yani meşrulaştırıyor. Herşeyi çok hızlı bir şekilde izleyip kavrayacaksın, aynı süratle de değerlendirip yorumlayacaksın. Üstelik de öyle uzun uzadıya değil mümkün olduğunca kısa bir şekilde… Herhangi bir siyasi ya da medyatik olay karşısında, klavye karşısına geçip, hemen iki satır görüş belirtmek, yorum yapmak, açıkçası benim ilgi ve uzmanlık alanım değil. Görüş oluşturmak, yorum yapmak için minimum bir mesafe ve süre gerekir bence. Anlık tepki tabi ki değerli ve gerekli ama yeterince okumadan, araştırmadan, hatta eşle dostla tartışmadan böyle pat diye bir fikir yaratmak hele bunu kamu alanına salmak bana zor geliyor. Bu nedenle ben twitter’da bir yandan medya eleştirisi ve diğer konularda yazdıklarımı paylaşmayı düşünüyorum ve tabi ki bu alanda yazan meslekdaşları, arkadaşları izleyeceğim.
Twitter’ı habercilik açısından önemsiyorum. Pazar akşamı Olimpiyat Stadında oynanan maçı Lig TV’den izlerken olaylar çıktığında spikerler belki 10 dakika boyunca sustu. Bir tek bilgi yok. Sadece görüntü var. Twitterda ise olaylar henüz yaşanırken, kaynağı kesin belli olmasa da, doğruluğu tartışılır da olsa, çok sayıda mesajda hem somut bilgi hem de onlarca görüş/yorum dolaşıyordu. Twitter sadece profesyonel gazetecilerin/habercilerin medyası değil. Tüm yurttaşların alanı. Az somut bilgi çok görüş/yorum/izlenim de olsa, medya okuryazarı süzgeci hatta belki de sadece genel kültür-bilgi ve sağduyu süzgeci olan her yurttaş, Lig TV susmuş olsa da, Olimpiyat stadında olup biteni adım adım anlamaya ve kavramaya başlıyordu:
Önce back-ground anımsama: Gezi ruhunu futbol dünyasında en esaslı ve etkili bir şekilde sürdüren grup Çarşı idi. Bu durum siyasi iktidarı yeteri kadar rahatsız ediyordu.  Kazlıçeşme mitinginde, kimsenin pek yaklaşamadığı protokol bölümüne kadar bir grup sokulup, Çarşı’nın Başbakan Erdoğan’ı  desteklediği yolunda bir pankart bile açılmıştı.   Çarşı, isim hakkını koruyunca, tribünlerde ‘1453 Kartalları’ adlı bir oluşum zuhur etti. Çarşı, Beşiktaş’ın büyük çoğunluğunu temsil etmenin dışında GS ve Fener camialarında da ayrıca futbolla ilgilenmeyen kesimlerde de  sempati kazanmıştı. 
Bu arada twitter’dan bana gelen bir uyarıyı bu araya sıkıştırayım: ‘Fener’den sözederken solcu Fenerlileri rencide etmeyecek bir dil kullanmanızı dilerim’ demiş bir arkadaş. Yerden göğe  haklı. Yakın geçmişte Fenerbahche bildirisini aynı yaklaşımla desteklediğimi yazmıştım. Gezi’den sonra Istanbul United fikriyatı hepimizde gül açmıştır. Ondan önce de, birisi  solcu ise onun Fenerliliği zaten bize ancak hoş bir sedadır…
Maçta Melo’nun kırmızı kart görmesinden çok önce Lig TV tribünlerde ‘kıyasıya kavga eden’ Beşiktaşlı taraftar gruplarını göstermişti. 1453, Çarşı’ya saldırıyordu.
Çarşı’yı tanıyanlar, bu grubun 90+2’de sahaya inip  maçı iptal ettirecek bir girişimde bulunmayacağını çok iyi biliyor. Çarşı galibiyeti, berberliği ve mağlubiyeti spor karşılaşmalarının doğal üç sonucu olarak karşılayan olgun, zeki, mizahi bir grup.  Beşiktaş hakem ya da rakip takım tarafından haksızlığa  uğramış olsa bile buna şiddetle karşılık verilmemesi gerektiğini bilen sorumlulukta bir topluluk.
Pazar gecesi televizyonu kapattığımda saat 02.00 idi. Bir çok kanalda konu öyle ciddi bir boyutta, derinlemesine bir şekilde, yani siyasi motivasyon çerçevesinde tartışılmadı. Ama yine de bölük pörçük bilgilerden puzzle’ı tamamlamak mümkündü. Resmi yetkililer açıkladı:  Maçtan 2 saat önce çok sayıda kapı/turnike kırılmış, yüzlerce belki de binlerce kişi maça biletsiz girmişti. Erman Toroğlu haklı olarak ‘Bu kapıları kıran kimse, 90+2’de sahaya girenler de onlardır’ dedi.  Hakan Şükür bile, sahaya inenlerin Beşiktaş seyiricisi olmadıklarını savundu. BJK kombineleri artı Biletix satışları artı maç günü stadyum satışları toplandığında bir türlü resmen ilan edilen 76.127 sayısına ulaşılamaması da ilginç hatta garip.  Bir de alıcısı meçhul bir ‘5 bin biletten’ sözediliyor. Kapıda kesilmeyen ve koçanı seyiriciye iade edilmeyen biletler de cabası… Lig TV sesi kapatmış hatta görüntünün altına başka ses döşemiş olsa da, Gezi sloganları Olimpiyat stadına belirli dönemlerde damgasını vurmuştu. Mesele apaçık siyasi idi. İktidar karşıtı Çarşı’yı cezalandırmak için bir düzen kurulmuştu. Maç sırasında, tribünden yazılan bazı twitt’lerde  sahaya girenlerin ‘Allah Allah!’ diye bağırdıkları  bilgisi vardı. Olimpiyat stadının güvenlik kameralarının çalışmadığı ya da çalışsa bile kayıt kalitesinin düşük olduğu bu nedenle suç işleyenlerin simalarının saptanamayacağını da söyledi bir yetkili. Ekranda gördüğümüz atkı ile yüzünü kapatan saldırganlar da herhalde soğuk algınlığına karşı tedbir almıyordu.
Sonuç olarak, maç sırasında özellikle 90+2 ve sonrasında twitter üzerinden  yaygınlaştırılan bilgilerin önemli bir kısmı, tanıklar ve uzmanlar konuştukça doğrulandı. Hele 1453’ün maç öncesi attığı twittleri de hesaba kattığımızda, artı gözaltına alınanların savcılık makamınca Pazartesi günü derhal serbest bırakılması Olimpiyat stadyumunda planlı-programlı bir Çarşı/Gezi karşıtı operasyon yapıldığını gösteriyor. Ortada yeteri kadar somut bilgi var.
‘Bu operasyondan  siyasi olarak kim kazanır, kim kaybeder?’ sorusu gündeme geldiğinde, amacın Gezi/Çarşı’nın hem sesini kesmek hem de onları kriminalize etmek  olduğu anlaşılıyor. Beşiktaş galiba en az 5 maç sadece kadın ve çocuk izleyicilerin girebildiği tribünler önünde  oynayacak.  Böylece bu sefer, Beşiktaşlı kadın ve çocukların Çarşı/Gezi ruhunu ne kadar yansıttıklarını görebileceğiz.  Bu nedenle operasyon aslında amacına pek ulaşacağa benzemez. Ama yine de Çarşı’nın, hem Beşiktaş hem genel futbol izleyicisi nezdindeki prestij ve ağırlığını  1453 manivelası ile karalamaya çalışmak  çok akıllı bir stratejisi olmasa gerek.
Pazar akşamı, Türk egemen medyasının zavallı ve rezil halini bir kez daha gördük.