25 Aralık 2012 Salı

Devlete ve Milliyetçiliğe Karşı Vicdan ile Akıl


HASAN CEMAL, 1915:ERMENİ SOYKIRIMI

·        Hasan Cemal, Ermeni meselesi konusunda kişisel serüvenini yazar gibi. Ama o aslında bir kuşak Türk aydınının devletle, resmi tezle hesaplaşma mücadelesini anlatıyor. Hrant’ın arkadaşı, çok içten bir uslupla, sıradan ama iyi bir muhabir gibi…
Bizde ‘Ermeni’ ya da ‘Kürt’ meselesi olarak anılan sorun aslında baştan aşağıya bir ‘Türk sorunu’! Bir başka ifade ile ‘Türk devletinin yarattığı bir sorun’, artı bu sorunla T.C. vatandaşı Türklerin  ilişkisi. Yani ilişkisizliği, kasti ve resmi ilgisizliği ya da yapay, üretilmiş tahrif edilmiş tarihle boğuşması, hakikatle karşılaşmak/yüzleşmek istememesi…
 1915’de Osmanlı Ermenilerinin başına gelenler hakkında,  çok uzun süren sessizlik kalkanı bir süredir kalkmaya başladı. Sis bulutunu dağıtan en önemli aktör, hayatta iken yaptıklarıyla Hrant ve öldürülmesinden sonra da Hrant’ın siyasi mirasçılarının çalışmaları.
 ARTIK ESKİSİ GİBİ DEĞİL
Hrant’ın Istanbul’daki cenazesine yüzbinlerce insanın katılması bence bir milat. O gün Istanbul sokaklarında yürüyen insanlar, başta Ermeni diasporasını hayrete düşürecek bir şekilde, bütün Türklerin, Ermeni konusunda Türk resmi devleti gibi düşünmediğini/davranmadığını  gösterdi.
 Kuşkusuz kronolojik olarak 1915 sırasında ve  sonrasında  İttihat Terraki’ye muhalefet eden bir avuç aydın, hatta vali, kaymakam, mutasarrıfın varlığından yavaş yavaş haberdar oluyoruz. Ayşe Nur ve Ragıp Zarakolu’nun linç ve hapis cezalarını göze alarak yayınladıkları kitaplar da bize resmi gerçeği sorgulamamızı öğretti.  Taner Akçam’ın bu alandaki katkısı tayin edici olsa gerek.  Akçam, İsmail Beşikçi’nin Kürt meselesi hakkında yaptıklarını Ermeni konusunda gerçekleştirdi. Resmi yalanları bir bir yakaladı ve teşhir etti. Soykırım gerçeğini okurun gözünün içine soktu.
Daha yakın bir geçmişte Ahmet İnsel’in Fransa’da yaşayan Ermeni bir akademisyen meslekdaşı ile gerçekleştirdiği  unutma/hatırlama, inkar/kabul , Türk/Ermeni  ikilemlerinde dolaşan diyalogları ve bunların kitap halinde yayınlanması da bu süreçte önemli bir çalışma.
Aralarında A.İnsel, Cengiz Aktar, Ali Bayramoğlu ve Baskın Oran’ın da bulunduğu bir grup aydının ‘Özür Diliyorum’ kampanyası,  Türk toplumunun Ermeni meselesinde artık eskisi gibi ilgisiz, vurdumduymaz ve ezberletilmiş resmi tezi  tekrar etmediğini ilan etti.
Galiba üç yıldır 24 Nisan’ı ananların yaşadığı bir Türkiye’deyiz.  Soykırım sözcüğü de artık eskiden olduğu mecburi öneki ‘sözde’ olmadan da kullanılabiliyor.
Ermeni sözcüğü, yüzyıl önce ‘sadık millet’ anlamını taşıyordu. 1915’den sonra önce yok sayıldı, anlamsızlaştırıldı sonra da küfür haline getirildi. Öyle ki PKK ilk çıktığında onlara da ‘Ermeni dölü’ dedi milliyetçi resmi kutup. Böyle bir ortamda ‘Hepimiz Ermeniyiz’ diye slogan atmak, ‘1915 soykırımdır’ demek müthiş bir vicdan gücü, bilgi, akıl ve cesaret gerektirir. Çünkü bugün hala hem resmi kesimlerde hem de toplumun çok farklı katmanlarında  olağanüstü güçlü, üstü örtülü de olsa bir Ermeni düşmanlığı var: ‘’Benim en iyi arkadaşım bir Ermeni ama soykırım tamamen bir emperyalist yalanıdır!’’. ‘’Savaşta maalesef olur böyle şeyler, onlar da bizi kesmiş!’’. ‘’Batı’nın uydurması…Fransa, Cezayir’de ne yaptı?’’. ‘’Asala bitti PKK başladı…Dikkat et’’.
Toprağı bol olsun Hrant, bir keresinde çok net anlatmıştı: ‘’Bu 1915’i niye kurcalamaz bu devlet, bu millet  biliyor musun?  Çünkü kurcalarsan ve sorumluları filan ortaya çıkarmaya kalkışırsan, Türkiye’nin ekonomi politiği olduğu gibi değişir’’. Gerçekten de 1915 öncesi bir karış toprağı olmayanların 1915 sonrasında ağa filan olduklarını biliyoruz. Türk egemen sınıfının zenginlik kaynakları arasında en önemlisi, el konulan daha sonra da bir kısmı devletçe müsadere edilip belirli kişilere dağıtılan  Ermeni mal ve mülkü…
FİKRİ VE VİCDANİ MUHASEBE
 Hasan Cemal’in ‘1915: Ermeni Soykırımı’ kitabından sözetmek için bunca uzun bir girizgah gerekliydi. Hasan Cemal benim mesleki hayatımdaki ikinci Genel Yayın Yönetmenim. Gazetecilik mesleğine önem veren, bu alandaki gelişmeleri izleyen bir yönetici. Siyasi-ideolojik alan ve konularda her zaman her olayda hemfikir olmasak da, Hasan Cemal’in dürüstlüğü ve iyiniyeti, onu tanıyan, onu okuyan her insan için tartışılmaz bir veri…
Cemal Kürt meselesinde de aydın vicdanını temsil etmeye çalışıyor. Barış için çabalıyor gazeteci olarak, fikir adamı olarak.
Hatırlıyorum, Cumhuriyet’te iken yakın çalışma arkadaşlarını kitap yazmaları için teşvik ederdi: ‘’Oğlum her gün 5 sayfa yazsan 2 ayda bir kitap çıkar, bir ay da onu toplayıp düzenlersin işte sana kitap… Gazetede ilk  baskının reklamı da bedava!’’
Hasan Cemal’in fikri ve mesleki hayatı, Kürt ya da Ermeni meselesi olsun, AKP iktidarıyla ilişkiler olsun, dinamik, özeleştirinin hep var olduğu bir yaşam. Doğan Avcıoğlu’nun bilinen ‘sol’ görüşlerinden İlhan Selçuk’un yine bilinen meşum ideolojisi, sonra daha modern bir sol, ardından liberalizm, AKP yanlılığı ve nihayet şimdilerde daha olgun, daha güncel, barışçı, bağımsız demokrat ve özgürlükçü bir perspektif…
Hasan Cemal’in Ermeni meselesi hakkında yazı ya da kitap yazmasının ayrı bir özelliği  vurgulanıyor: Cemal Paşa’nın torunu olunca her sözcük, her cümle kimileri tarafından farklı yorumlanabilir. Bence bu ailevi ilişkiler, yazarı belki psikolojik olarak etkilese de tayin edici değil. Hasan Cemal, Cemal Paşa’nın torunu olmasa da bu kitapla bir Türk aydınının tayin edici siyasi bir konudaki entelektüel ve vicdani muhasebesini kaleme aldığı için çok önemli bir işlevi yerine getiriyor: Bugüne kadar Ermeni meselesinde devlet bize ne dedi ve ne yaptı? Biz nasıl karşılık verdik? Ermeni meselesinin devletin söylediği gibi olmadığı ortaya çıkınca ne oldu? Bu trajik değişime nasıl yanıt verdik?
Bu süreçte, Ermenilere, benim gibi düşünmeyen hatta bana açıkça saldıran Türklere karşı ne yapacaktım?
Cemal işte tüm bu sorulara ve Ermeni meselesine değen diğer sorulara kendi yanıtlarını veriyor.
Hatırlıyorum, Hrant’ın öldürülmesi kuşkusuz hepimizi, özellikle Hrant’ı tanıyan/tanımış herkesi şoke etmişti. Hasan Cemal şöyle böyle değil çok esaslı bir şekilde çarpılmıştı. Bunalıma girmişti.  Bu kitap Cemal’in Hrant’a postmortem bir selamı, bir saygı duruşu. Üstelik de tam da Hrant’ın istediği, hedeflediği bir şekilde, bir Türk aydınının Ermeni meselesini nasıl kavraması, nasıl içselleştirmesi gerektiğini satır satır açıklayarak. Hasan Cemal tabi ki sadece kendi adına yazıyor ama bu kitapta  bence bir kuşağın (Galiba 68) özeleştirisi var. Solcuyken  ya da Kürt mücadelesine saygı duyarken, Kürt mücadelesini desteklerken, Ermeni meselesini ne kadar biliyor, kavrıyor ve duyuyordu Türkler, Türk aydınları? Hüzünlü bir çelişkidir: 70’li yıllarda Ankara’da Vietnam’la Dayanışma Mitinginin akşamında evde devrimcilerden biri ilk kez Ermeni Soykırımı deyimini duymuştu. ‘Yok canım ne soykırımı…Misyoner papazların uydurması’.
Ahmet İnsel’in kitabında  vardı, Hasan Cemal’inkinde de var:  50’li, 60’lı, hatta 70’li 80’li yıllarda Ermeni meselesini nasıl kavrıyorduk? Asala konusunda mesela çoğumuz ilk başlarda (Belki bugün hala) aynen devlet gibi düşünmüyor muyduk?
‘Asala terörünün haritası’ gibi çok fiyakalı bir yazı  (Cemal de bahsediyor kitabında)  yazmış birini çok yakından tanıyorum.
 HANGİ TARAFTASIN HANGİ KONUDA?
 Cemal, Mülkiye mektebinden bugüne Ermeni konusundaki kavrayış ve algılamasının nasıl geliştiğini, değiştiğini, evrildiğini anlatıyor. Teorik, akademik gerekçelere zaman zaman değinse, alıntılar yapsa da, Cemal’in kitabı bir anı, bir günlük samimiyetinde yazılmış. Sonlara doğru New York kahve muhabbetleri biraz fazla uzadığı için ben editör olsam kısaltırdım ama neyse…Başta Los Angeles’deki Ermeni toplantısı sonra Istanbul’daki yargılama sahneleri, iyi bir muhabirin kaleminden çıkmış kareler.
Bunca değerli bir kitap gerekli ve yeterli ilgiyi gördü mü? Mesela bizim Çanakkale’de, adı lazım değil bir takım yazarların kitapları hemen beşer beşer vitrinlere çıkarılırken Cemal’in kitabı sipariş bile edilmemişti.  Çünkü  ‘1915:Ermeni Soykırımı’ öyle ayaklarını uzatıp,  fındık fıstık yerken okunacak türden bir kitap değil. Anlayanı, anlamak isteyeni, rahatsız edici bir kitap. Belki de insanı karamsarlığa, utanmaya sürükleyecek bir kitap. Kitabın daha başlığı ve kapak fotografı da her türlü resmi kalıba karşı.
İnternet’de şöyle bir baktım. Kitap çıkalı neredeyse 2 ay olmuş, bırakın ayrıntılı bir eleştiri/değerlendirme yazısını doğru dürüst bir tanıtım yazısı bile göremedim. Ama mesela ASİMED’in bildirisi var. ASİMED’i bilmiyor musunuz?  Hayır medikal bir kuruluş değil. Asimetriyle de bir ilişkisi yok. ASİMED, ‘Asılsız Soykırım İddialarıyla Mücadele Derneği’ demekmiş!
Peki TADF’yi tanıyanınız var mı?  Bu kuruluşun bildirisinden bir paragraf:  ''Hasan Cemal "1915" Ermeni Soykırımı" adlı yeni bir kitap çıkardı. Kitabın adından ne yazdığı belli: 1915 Ermeni Tehciri, kıyım değil, soykırımdır. Amerika'daki Ermeni basini bu kitabi ove ove biteremiyor. TADF olarak Hasan Cemal adli sozde yazara hem protesto yazisi hemde tarih dersi vermek icin harekete gecmistir. TURK MILLETININ ONURLU TARIHINE laf edenlerin vatan ve bayrak sevgisinden yoksun,vatana ihanet ettigi aciktir.''
TADF, Türk Amerikan Dernekleri Federasyonu’nun kısaltılmış hali. Hasan Cemal’e ‘sözde yazar’ demeleri size bir şey hatırlattı mı? Genelkurmay Başkanlığının bir bildirisinde Kürtlerden ‘Sözde Vatandaş’ diye bahsediliyordu!
Hasan Cemal’in kitabının değerini kavramış ve yazmış birkaç kalem, Yasemin Çongar, Cüneyt Özdemir, Ahmet Hakan, Sanem Altan, Mehmet Ali Birand, Cengiz Çandar, Karin Karakaşlı, Rober Koptaş…Agos, yerli ve yurtdışındaki Ermeni İnternet sitelerinde de kitaba hakkını verenler var.  Yavuz Baydar da iyi bir yazı yazmış, Nazlı Ilıcak, belli ki okumamış, üç satırla geçiştirmiş.  Göremediklerim ya da atladıklarım  varsa bağışlasınlar.
Hasan Cemal’e karşı,  ASİMED ve TADF’ın cephesinde yer alanlar Serdar Turgut, Murat Bardakçı, Soner Yalçın, Oray Eğin . Bu isimlere hiçbir itirazım yok, çünkü bulundukları siyasi-ideolojik konuma uygun tutum takınmışlar.  Bu saflarda Işıl Özgentürk’ün adına rastlamak beni hem şaşırttı hem de üzdü.  Birileri, Hasan Cemal ve kitapla ilgili bir video hazırlayıp You Tube’a koymuşlar. Düşmanlığın, hıncın böylesi az görülür. Tartışma kültürü ve ötekine saygının neresindeyiz Allahaşkına?
Hasan Cemal bana kalırsa şu mesajı veriyor Türklere: ‘’Birey ol, bağımsız ol, devlete değil kendine güven, ötekini öğren ötekine saygı göster, vurma kırma, geçmişini gözden geçir, takıldığın yerlerde haklıyla haksızı ayıracak kriterlerin arasında milliyetçilik olmasın, vicdan olsun, barış olsun…’’.
 Erivan’a kadar gitmeye gerek yok. Soykırımı anlamak ve hissetmek önemli. Yüzleşince kendi geçmişimizle, evet gerekirse tazminat da ödenince mağdurlara, hatta torunların torunları  eski arazi ve evlerine geri dönünce  belki de anıt dikmeye filan da gerek kalmayabilir.
Yeni bir kent kurarız o zaman Diyarbakır’la Malatya’nın  oralara bir yerlere:Hrantgert!
(+) express dergisinin ekim-kasım-aralık 2012 tarihli 131. sayısından.

23 Aralık 2012 Pazar

'Taraf'a Artık İhtiyaç Kalmadı


Aşağıdaki metnin uzunca bir bölümü 23.12.2012 tarihli Birgün gazetesinin Pazar ekinde yayınlandı. Ekin sorumlusu Can Uğur'un sorularına verdiğim yanıtların tam metni...



Taraf'ta Genel Yayın Yönetmeni Ahmet Altan, Neşe Düzel ve Yasemin Çongar'ın istifa etmesi kamuoyunda tartışılan bir konu son zamanlarda Başbakan Erdoğan'a ettiği muhalefet ile dikkat çeken Altan'ın bu istifasını nasıl yorumluyorsunuz?

 Ahmet Altan veda yazısında neden istifa ettiğini açıklamadı. O söylemese de siyaseti ve medyayı izleyenlerin bu konuda vardığı sonuçlar var: Sizin de hatırlattığınız üzere, Altan son dönemde Başbakan Erdoğan’a yönelik sert sayılabilecek bir muhalefet yürütüyordu. Genel Yayın Yönetmeni ve Başyazar olarak Altan sadece kendi köşesinde Erdoğan’a yönelik, içerik açısından genel olarak doğru tespitler, tahliller ve eleştiriler yazdı. Ne var ki gazetede AKP’ye yönelik bir muhalefet, haber politikası olarak gündeme gelmedi. Taraf mesela AKPli belediyelerin ya da bazı bakanların yolsuzluk dosyalarını filan yayınlamadı. Taraf, AKP’yi destekleyen Cemaat’e karşı herhangi bir muhalefet yapmadı.

Altan’ın yazılarında uslup olarak bence yanlış bir yaklaşım da vardı. Bir gazeteci bir Başbakan’a ‘Sen’ diye hitap etmez. Gazeteci ile Başbakan arasında kişisel bir karşıtlık olmaz, olamaz. Sorun siyasidir, dolayısıyla dili de şahsi değil, siyasi olmalı, olmalıydı. Üstelik siyasi iktidarı, AKP’yi eleştirmeden, Erdoğan’a yönelik bir muhalefetin çok fazla değeri olmasa gerek.

Türkiye’de AKP’ye, Başbakan’a yönelik muhalefet gazetecilerin hapise atılmasına neden oluyor. Dev medya holdinglerine ya el konuluyor (Star, 2002) ya da çok ağır vergi cezaları geliyor (Doğan,2010 ). Altan ise nasibini sadece hakaret davalarıyla aldı. Keşke hapisdeki arkadaşlarımıza da sadece hakaret davası açılsaydı.

Altan, Taraf’ın başına Erdoğan’ı eleştirmek, Erdoğan’a karşı muhalefet yapmak amacıyla/misyonuyla gelmemişti herhalde. Zaten Taraf’ın ilk yıllarında, gazete AKP yanlısı, Erdoğan yanlısı bir yayın çizgisi yürütüyordu.

Taraf, bence bir proje olarak, AKP’ye ve ilk başlarda uyumlu bir koalisyon ortağı olarak Fetullah Gülen Cemaatine, liberal, liberal aydın ve hafif solcu bir koltuk değneği olarak tasarlandı. Bu misyonunu da, özel olarak ‘Yetmez ama Evet’ kampanyası döneminde başarıyla yerine getirdi.

Ne var ki, özellikle yüzde 50 oy oranına ulaşan Erdoğan, Tek Adamlığa soyunup, MHP’yi koalisyon ortağı olarak benimsemeye başlayınca, bu koltuk değneğine de pek ihtiyaç duymaz oldu.

Taraf ayrıca, haber çarpıtma/haber gizleme dahil her türlü manipülasyonla askeri vesayete karşı çıkma konusunda son derece çalışkan bir aktör olarak görev yaptı. Ne var ki, askeri vesayet de büyük ölçüde kırılmış hatta çeşitli kesimler artık sivil vesayete de karşı çıkmanın gereğini telaffuz etmeye başlamışlardı.

Altan, Taraf gazetesini kurarken polislerden, hakiki ve çakma  liberallere, Beyaz Kürtlerden sosyalistlere kadar çok çeşitli kesimlerin sözcü ve yazarlarını bir çatı altında toplamıştı. Kuşkusuz Taraf’ın hem yazar hem de gazeteci kadrosunda dürüst, düzgün, konusunun uzmanı aydınlar ve gazeteciler de vardı. Ama hiç kimse mükemmel değildir!

Erdoğan’ın, Davudoğlu’nun  mükemmel katkıları ile önce diplomaside sırıtan başarısızlıkları, ardından iç politikada da AKP içinden bile eleştirilere neden olan siyasi tercihleri nedeniyle, eski gücünü kaybeden hatta zayıflamaya başlayan AKP iktidarının medyadaki sözcülüğü giderek zorlaştı.

AKP ile Cemaat arasındaki ilişkilerin de Mavi Marmara olayından sonra kamu önünde bozulması da Taraf’ı güç durumda bıraktı. Bu süreç içinde Taraf’tan kopmalar, istifalar, ayrılmalar başladı.

Taraf, siyasi iktidar açısından önem ve değerini hatta gerekliliğini yitirmeye yüz tutuyordu.

Tüm bunlar yetmiyormuş gibi, Altan’ın Erdoğan’a yönelik muhalefeti, başından beri siyasi iktidarın denetimindeki bir yayın organı açısından, artık çizmeyi aşmak anlamına geldi.

Altan’ın Taraf’tan ayrılmasıyla, Erdoğan, hem kendi cenahına yakın bir muhalifinden kurtuldu hem de bu mecranın gizli destekçisi Cemaate bir mesaj göndermiş oldu.

Altan pes etti. Gazeteci, sadece koalisyon ortağının ya da siyasi iktidarın izin verdiği ölçüde ve sürede muhalefet eden kişi değildir. Ama mali ve siyasi açıdan bağımsız ve özgür değilseniz, muhalefetinizin de bir sınırı vardır.

Altan, şeffaf ve dürüst olmayan bir gazetecilik anlayışını ve uygulamasını temsil ediyor. Taraf’ın Tek Adam’ı, haliyle AKP’nin Tek Adam’ı karşısında sustu, kenara çekildi.

Ben Ahmet Altan’ı, MİT Müsteşarını sorgulamak isteyen savcının medyadaki versiyonuna benzetiyorum.

Altan son yazısında tüm içtenliği ile ve tüm doğruları bir bir sıralayarak neden istifa etmek zorunda kaldığını yazsaydı bence çok puan kazanırdı. Ayrıca ‘Bugün  artık Taraf’ta yazamıyorum ama muhalefete başka bir medyada devam edeceğim’ diyebilseydi takdir kazanırdı.

AKP- Cemaat gerginliği ile birlikte düşündüğümüzde Taraf'taki bu istifaların nasıl bir yönelime tekabül ediyor?

Demin sözünü ettim. Taraf’ın siyasi çizgisi ile Cemaat’in siyasi çizgisi çeşitli dönem ve konularda çok fazla örtüşüyor: Taraf, Cemaat aleyhine tek satır yazmadı.Cemaat de keza hiçbir zaman Taraf’a karşı çıkmadı. Hatta Cemaat medyası sık sık Taraf’tan alıntılar yaptı. Altan’ın muhalefeti hakiki ve ciddi bir muhalefet mi yoksa Cemaat’in Erdoğan’a muhalefetinin bir gölgesi ya da izdüşümü mü? Bu soruya kesin yanıt vermek pek kolay değil. Ama böyle bir kuşku var. Zaten benim Taraf’ta eleştirdiğim noktalardan biri de işte bu gizli/şeffaf olmayan Cemaat taraftarlığı. Ki, Cemaat yanlısı olmak ayıp ya da günah bir şey değil. Ben mesela Zaman gazetesini Cemaat yanlısı diye eleştirmem. Çünkü onlar hiç olmazsa bu konuda açık ve şeffaflar. Taraf öyle değil…İstifa, sizin değindiğiniz perspektiften bakınca, Erdoğan’ın Cemaat’e attığı bir gol gibi görünüyor. Kaleci de Ahmet Altan!



Gazetede kalan isimlerden olan Yıldıray Oğur'un geçtiğimiz günlerdeki yazısında Türkiye'deki devrimciler askeri vesayet yanlısı olarak yorumlandı. Sizce bu durum Taraf'ın bundan sonraki durumu hakkında ip ucu veriyor mu?

İstifadan sonraki gelişmeleri, yayınları izlemeye çalışıyorum. Köşe yazıları ve tweet’ler ilginç tabi…Öksüz ve yetimler inciler saçıyor. Birisi kendisini kahraman ilan etti, öbürü de aklınca SOL’a vuruyor. Çiğ ve düzeysiz polemik bunlar. Oysa ki ben mesela birdirbir.org’da yayınlanan ‘Taraf: Çarpık Doğdu, Yamuk Öldü’ başlıklı yazıda gazetecilik konusunda somut bir dizi eleştiride bulundum. Taraf’tan kimse bunlara cevap veremedi. Kemalizm, askeri vesayet edebiyatı yapıp sol düşmanlığını itiraf ettiler o kadar.  Aslında hakiki liberaller sola düşman değildir. Ama Taraf’ın çok az kısmı hakiki…
Posttaraf  kalemler, Soğuk Savaş döneminde sağcıların leitmotifi olan  komünizm öcüsü gibi, kendilerini eleştiren/kendileriyle hemfikir olmayan herkesi Kemalistlikle ya da askeri vesayetçilikle suçluyor. Ergenekon, Balyoz, OdaTV ya da Ahmet Şık-Nedim Şener dava süreçlerindeki hukusuzluğu, sahtekarlıkları teşhir edince de Kemalist ya da askeri vesayetçi mi olunuyor? Hanefi Avcı’nın Devrimci Karargâh davası sanığı olduğu ülkede…
Taraf, kendisinin de övünerek söylediği üzere Ahmet Altan’ın gazetesi idi. O gidince  Taraf da gitti. Bundan sonraki Taraf başka bir Taraf olacaktır. Nasıl yapılanır, nasıl bir Genel Yayın çizgisi tercih ederler, şimdiden bilmek zor. Yeni anlayış ve uygulamaları, eskiden olduğu gibi bu gazetenin isimleri künyede yazılı olan sahip ya da yöneticileri belirleyemeyecek.
Tahminde bulunmak zor. Ama Başbakan Erdoğan’ın ağzıyla konuşmak gerekirse, bence ‘Bundan sonra Taraf’tan bir cacık olmaz’!


Sizin de geçtiğimiz günlerde yayınlanan yazınızda dile getirdiğiniz üzere Taraf haberlerindeki manipülasyonlardan dolayı oldukça tepki çekiyordu bir dönem. 'Taraf gazeteciliği' ifadesini kullanmıştınız bunu açar mısınız?

Taraf gazeteciliğinden kastım aslında öyle mühim , akademik ya da mesleki bir anlayış değil. Amiyane tabirle buna ‘Bavul Gazeteciliği’ de diyebiliriz.  Birileri, bir odak, hep aynı kutba vuran bilgi ve belgeleri – ki bir kısmı sahte bilgi ve belgeler- gazeteye iletiyor. Taraf da bu bilgi ve belgeleri gazeteciliğin gerektirdiği hiçbir denetim mekanizmasını kullanmadan sayfalara yansıtıyor. Yanlış anlaşılmasın. Bütün siyasi kutuplar, medyada güç kazanmak için, medyaya bilgi-belge servisi yapar. İyi gazete, iyi gazeteci en az üç aşamada tedbir alır:

* Bu kutup bu bilgi ve belgeleri neden bana gönderiyor? Neden yayınlanmasını istiyor? Sorularını sorar ve doğru cevapları bulur.

* Gönderilen tüm bilgi ve belgeler doğruluk açısından çok sıkı eleklerden geçirilir. Ayrıca bir bilgi ya da belgenin sadece doğru olması yayınlanması için yeterli bir neden değildir. Yayınlanacak bilgi ve belgenin haber değeri ölçülür ayrıca gazetenin Genel Yayın Politikası ile irtibatı sağlanır. Gazetecilik, kamu yararı olan bilgileri haberleştirmektir.

* Üçüncü belki de en önemli kriter, gazeteye bilgi-belge servis eden kutup ya da kutuplar sürekli olarak hep aynı mecraya, aynı siyasi merkeze saldırıp vuruyorsa, kuşku duymak gerekir. Bu belgeleri yayınlamak gazetecilik olmaktan çıkar, o kutbun sözcülüğüne/propaganda memurluğuna dönüşür.

Taraf bu üç kriterin hiç birine uymadı.


İstifaların ardından Taraf'ın Cemaat ve AKP'yle olan ilişkisi nasıl olur?

Taraf, AKP ile Cemaat arasındaki gerginliğin/çelişkinin sıradan bir aracı. Bu ihtilaf Taraf’tan önce de vardı, sonra da devam edecek. Taraf zaten öyle güçlü, etkili, kitlesel bir yayın organı olmadığı için bu gerginlikte taraflardan birini yumuşatabilecek ya da sertleştirebilecek bir güç ve yeteneğe doğal olarak sahip değil. Bir gazete zaten böyle bir güce sahip olamaz.
Cemaat, bir yandan kendisini hayır kurumu, STK filan gibi göstermek istiyor, bir yandan da siyasi iktidarını güçlendirmeye çalışıyor. Siyaset, dinlerarası hoşgörü köprüsü, Sızıntı dergisi, telehutbeler ya da otobüslerin arkasındaki ağlayan çocuk posteriyle yapılmıyor. Polis, adalet, medya ve akademiadaki genç ve yaşlı sivilcelerle de yapılmıyor. Siyaset esas olarak siyasi örgütle yani Parti’yle yapılıyor. Hakiki Cumhuriyet rejimlerinde cemaat türü örgütlenme olmaz. Cumhuriyet eşit yurttaşların rejimi. Hele gerçek anlamda laik bir Cumhuriyet’te cemaat örgütlenmesine izin verilmez.