17 Kasım 2012 Cumartesi

HAKLILIĞIN İNADI/ERDOĞAN’IN İNADI


 Siyasi ve barışçı bir mücadele aracı olarak açlık grevi, ölüm orucuna dönüşürken Erdoğan gayrı ciddi bir şekilde BDP’yi suçlamayı sürdürüyor. Kürt cenahı bir yandan eylemin haklılığını ve meşruluğunu anlatmaya çalışırken bir yandan da ölümleri engellemek için çare arıyor. Birkaç kulak duyar gibi ama idam  propagandacısı Erdoğan’ın kapısı kör!
12 Eylül günü ‘süresiz ve dönüşümsüz’ açlık grevine başlayan ilk grup iki ayı doldurdu ve kritik aşamaya çok yaklaştı.  Artık ölüm orucu niteliğine bürünen hareketin ilk başladığı beş cezaevinden maalesef ölüm haberlerinin gelme tehlikesi yüksek.
Bu aşamada öncelikli olarak birkaç  konu ön plana çıkıyor:
-         Hükümet, devlet denetiminde olan, yani insanların can güvenliğini sağlamakla sorumlu olduğu resmi bir mekandan tabut çıkmasının kendisini içte ve dışta ne kadar güç duruma düşüreceğini bildiği için, şimdiden grevcilere müdahale ederek zorla besleme seçeneğini gizlice de olsa gündeme getiriyor. Hukuka, yasaya, uluslararası teamüllere aykırı da olsa Erdoğan, bu çarenin geçerli olacağını, herhalükarda ölümden daha iyi olduğunu tahmin ediyor. Oysa ki Kürt açlık grevcilerinin haklılığın inadına dayanan direnişinin vahametinin ve kararlılığının farkında olmayan Başbakan, bu yöntemin hem cezaevlerinde hem dışarıda hem de uluslararası alanda yaratacağı tepkileri öngöremiyor.  Zorla besleme, şiddet içerdiği, mahkum ve tutuklarının bağımsız iradelerini hiçe saydığı için başvurulmaması gereken bir yöntem. Ayrıca da geçersiz ve etkisiz. Çünkü bir hak için ölüme yatan mücadeleci insanlar, zorla beslenirse başka yöntemlerle direnişlerini canları pahasına sürdürebilir. Öcalan’ın Suriye’den ayrılmasının.ne tür eylemler gerçekleştiğini herhalde herkes  hatırlıyor.

-         Ankara’da BDP ve DTK’nın üst düzey yöneticileri önemli açıklamalar yaptı. ‘’Hükümetin hukukçu iki bakanı ile görüştük. Anadilde eğitim ve Öcalan’ın tecridine son verilmesi ve avukatlarıyla görüşmesi taleplerinin yasal ve meşru olduğunu kabul ediyorlar. Anadilde eğitim için altyapının hazır olmadığını ama bu talebin uzun olmasa da orta vadede kabul edilebileceğini söylediler. Herhangi bir mahkumun ya da davası devam eden bir tutuklunun avukatıyla görüşmesinin de engellenemeyeceğini kabul ettiler. Ama uygulamaya gelince, bu iki konunun da hayata geçirilmesi meselesi bizi aşar, diyorlar.Herşey Erdoğan’ın iki dudağının arasında.’’

-         Öcalan faktörü yeniden devrede. Herkes krizi çözebilecek tek aktörün Öcalan olduğu konusunda hemfikir. ‘Öcalan, açlık grevini sona erdirin’ diye çağrı yapsa, grev biter mi? sorusuna verdikleri yanıt mealen şöyle: ‘‘Sayın Öcalan’ın avukatlarıyla görüşme hakkının sağlanması bizi de açlık grevcilerini de rahatlatır. Taleplerden biri zaten bu…’’

-         Ne var ki Kürt siyasetçiler Erdoğan’ın tutumundan çok şikayetçi. ‘‘Biz bu açlık grevlerini yeniden diyalog ve müzakere kapısının açılmasını sağlayacak bir girişim olarak görüyoruz. Erdoğan ise çok gayrı ciddi bir şekilde sabah akşam BDP’yi suçluyor. Kebap muhabbeti yapıyor.’’

-         Ölüm tehlikesi çok somut. ‘’Bakın şimdi bizim insanlarımız, oğlu silah alıp dağa çıkmış, onun ölümünü başka türlü karşılıyor, başka türlü algılıyor. Tabi ki kimse oğlunu kızını dağda da olsa kaybetmek istemez. Ama elde silah dağa çıkan oğlunun kızının bir gün cenazesinin gelebileceğini de biliyor insanlar. Ama cezaevinde devletin denetimi altında bir mekanda oğlu kızı ölen insan bu ölümleri bambaşka bir şekilde anlar. Doğrudan ve sadece devleti, hükümeti sorumlu tutar’’

-         Erdoğan ilk sinyali ‘Şantaj yapmayın. Siz açlık grevi yapıyorsunuz diye bu hükümet Öcalan’ı serbest bırakmaz’ derken verdi. Açlık grevcilerinin bu aşamada ‘Öcalan’a hürriyet’ diye bir talebi yok. Tecritin son bulmasını ve avukatlarıyla görüşme hakkının sağlanmasını istiyorlar. Erdoğan kararlık gösterisine girişmiş durumda. Aslında iktidarın ve haksızlığın inadını teşhir ediyor. Her geçen gün açlık grevcileri ve BDP aleyhine olur olmaz suçlamalarda bulunuyor. Bu inat ve ısrar, grevcileri tahrik ettiği gibi ölümlere de davetiye çıkarmak anlamına geliyor. Adalet Bakanı,’ Çözüme gidecek yolda iseler her kesimle görüşmeye hazırız’ diyerek BDP’ye davetiye çıkartıyor Erdoğan’ın aksine.

-         Ölümler başlarsa ne olur? ‘’Herkes kaybeder. Önce insan canı gider. Sonra Erdoğan gider. Biz de sorumluluğumuzu alırız tabi. Türkiye kaybeder, kimse kazanmaz’’.

-         Birisi Erdoğan’a hatırlatmalı: Kürt siyasi hareketinin muhalefeti öyle CHP muhalefetine filan benzemez. Bu hareket, kısa vadeli düşünürsek, 1984’den bu yana, kimi kez tökezlese, gerilese de bugüne kadar hem siyasi hem de diğer alanlarda mücadelesini yürüttü, yürütüyor. Kürt siyasi hareketinin sosyolojik/ideolojik hatta duygusal alt yapısı öyle AKP seçmenininkilere filan benzemez. Statü, kimlik ve dil talepleri uğruna bugüne kadar onbinlerce insan canını verdi. Üstelik bugün artık, özellikle Irak Kürdistan Özerk İdaresi ve Suriye’deki Kürt ayaklanma ve yapılanmasından sonra Türkiye Kürtlerinin eskiye oranla ayağı yere daha sağlam basan politikalar geliştirdiğini ve uyguladığını herkes görüyor. PKK liderlerinden Karayılan’ın bir hafta önce ‘Biz cezaevlerinde hiç kimsenin ölmesini istemiyoruz’ şeklindeki açıklamasını da hesaba kattığımızda, bu siyasi ve barışçı hareketin uzun vadeli sürebileceğini öngörebiliriz.

-         Açlık grevi, KCK tutuklamalarına, BDP milletvekillerinin dokunulmazlıklarının kaldırılma girişimine, Kürt avukat ve gazetecilerin içeri atılmasına da karşı bir eylem. Tüm siyasi yollar kapatılmış. Tüm demokratik hakları elinden alınmış bir toplumun taleplerini yüksek sesle dile getirmek için şiddet kullanmadan gerçekleştirebileceği belki de yegane eylem tarzı açlık grevi.
  
-         - Erdoğan milliyetçi reflekslere daha fazla bel bağlarken kendi partisinden ve özellikle de Kürt seçmeninden uzaklaştığının da farkında değil. Kibirdir yorulup yollarda kalan. Kürt düşmanlığı, demokrasi zaafı, Erdoğan’ın altını oyuyor. İdamı yeniden gündeme getirerek kazanmayı düşlediğinin kaç mislini  kaybettiğini ona kimse söyleyemeyecek. Siyasi ve ideolojik mülahazalardan uzaklaşıp açlık grevine sadece insani yani insan canı penceresinden bakma yeteneğini yitirmiş bir şahsiyetle karşı karşıyayız.

-         Erdoğan, Roboski katliamından bu yana sürekli olarak irtifa kaybediyor. Dışarıda Suriye, içeride Kürt meselesi konusunda hep olumsuz davranışlar içinde. Tüm bu  davranış ve yaklaşımları bir tek Devlet Bahçeli’nin onaylaması, ‘Güçlü Millet’ formülüne yakışıyor mu?

-         Başta CHP olmak üzere Türk kamoyunun, özellikle AKP karşıtı kesimlerin Kürt cenahına hala uzak durması Erdoğan’ın önemli bir kozu olsa gerek.
-       
-         Sonuç olarak, kutuplaşmanın zirveye yaklaştığı bir dönem ve ortamda, diyalog ve müzakere yollarının tamamen kapatılıp, Fikret İlkiz’in deyimiyle ‘Kürt meselesini KCK tutuklamalarıyla çözemeyen’ Erdoğan, son derece yasal ve meşru bir hak talebini tanımamakta daha fazla direnirse, veremeyeceği bir hesapla karşılaşabilir.  
      (*)  birdirbir.org'dan



NEFRET SÖYLEMİ ÜZERİNE


 Her şeyin atomize olduğu günümüzde, giriş-gelişme-sonuç ya da tez-antitez-sentez yaklaşımlarına uyamadan Nefret Söylemi hakkında güncel ama kısa, parçalı gözlem, düşünce ve hatırlatmalar:
·        
·       Herhangi bir konuya girişirken önce tarihine bakmak gerek. Nefret Söylemi deyiminin ilk kullanılış tarihi 1994, mekanı  Ruanda Soykırımı. Dolayısıyla nispeten yeni.

·        
·       Hollandalı Marksist semiolog Teun A. Van Dijk,  Ekim ortasında Bilgi Üniversitesindeki konferansında hatırlattı: Mealen. Nefret Söylemi, ‘Ben seni sevmiyorum. Ben senden nefret ediyorum’dan çok öte bir olgu. Çünkü fikir ya da hissiyat ifade ederken, tekil ya da çoğul bir grubu hedef almak, ve ondan nefret ederken ona şiddet uygulama amacı gütmek lazım. Kısacası kimseyi sevmek zorunda değilsin. İstediğin kişi kurum ya da tutumdan nefret edebilrsin. Çünkü insanlık hali…Ama hiç kimseye sözle şiddet uygulayamazsın. Kimseye söz ya da yazıyla, ya da resimle, heykelle, enstalasyonla… şiddet uygulanmasını da talep edemezsin.
·        
·       Nefret Söyleminden en çok kimler söz ediyor. Kadınlar, eşcinseller, Kürtler, çocuklar, muhalifler, azınlıklar…Çünkü bu söylemden en çok onlar mağdur. Nefret Söyleminin bir önemli gerekçesi de cehalet. Bilmediğin tanımadığın bir kişi, kurum ya da fikre karşı gelişiyor Nefret Söylemi. Halbuki onu tanısan, bilsen başka türlü davranacaksın. Dolayısıyla önemli bir panzehir de bilgi ve/veya diyalog.
·        
·       Akademisyenler, teorisyenler, artık zıvanadan çıkmış medyayı tanımlamaya, betimlemeye çalışırken ‘Kalplerin Medyası/Mantığın Medyası’ gibi deyimler kullanıyor. Kalplerinkinde daha çok Nefret Söylemi var. Bazı gazeteleri okuyun kimi TV kanallarını izleyin, göreceksiniz...
·        
·       ‘Korku döneminde global iletişim’ diye bir arabaşlık notu almışım bir kitaptan. Şurası açık ve kesin ki, korku olan yerde nefret de olur. Oluyor da zaten…Mehmet Akif bizi uyarmıştı aslında. Korkma! Sönmez bu şafaklarda…
·        
·       ‘Önce Vatan’ ve ‘AMK’ adında gazete yayınlayan bir ülkede anneler-babalar çocuklarına Savaş, Öcal, Hıncal, Saldıray diye isimler koyuyor. Yeni modamız da 1071’den başlayıp eski Fetihleri yenilemek. Törenlerle şaşalı bir şekilde…
·        ·       Ömer Asım Aksoy’un 70’lerde yayınlanan Deyimler ve Atasözleri Sözlüğüne gelişigüzel bir göz atın. Dizi yerine kızını döven babalar, cennetten çıkma tokatlar,  gül bitiren patlatmalar hepsi orada…Orta Asya’dan bugünlere buralara talan ve işgalle gelenlerin torunları Barış Derneği kurdu diye hapislere atıldı. E Fatih Sultan kardeş katliamını fetvayla meşru kılmış ya…

·       İskandinav ülkeleri daha  80’li yılarda boks ve benzeri şiddet içeren müsabakaların televizyonlarda yayınlanmasını yasakladı. Bizim televizyonlarda Polat Alemdar her hafta onlarca kişiyi  kurşunluyor. Bizim Kanuni Batılıların Muhteşem adını verdiği Süleyman’ın dizisinde de sinek avlar gibi kelleler gidiyor her bölümde. İşin ilginç ve vahim yanı da milyonlarca insan bu kanlı eylemleri zevk alarak izliyor.Uhud savaşıyla başlayıp Kore, Kıbrıs ve Kürt savaşlarıyla süren şiddetpertverliğimiz kaçınılmaz olarak söz ve yazı evrenimizde Nefret Söylemi olarak vücut buluyor, tezahür ediyor. Şiddet olan yerde nefret olmaz mı? Nefret, şiddetin dibacesi.  Nefret’e ve Nefret Söylemine karşı çıkmanın ilk adımı Nefret’in ve Nefret Söyleminin kaynaklarını ortadan kaldırmaya çalışmak olmalı. Aynadaki görüntü ya da yansıma ile uğraşmanın pek alemi yok.
·        
·       Evet tabi ki medyada Nefret Söylemine karşı çıkacağız. Nefretsöylemi,org’un, Prof. Yasemin İnceoğlu’nun ve diğer akademisyenlerin,, Mediz’in, bu alanda çalışan herkesin aklına, eline sağlık…Ama bu ‘Kötülük Toplumunda’ (Ece Ayhan) nefret söyleminin toplumsal/siyasal yatağı-karşılığı olmasa medyadaki dingoluklar bu kadar onay alabilir mi?
·        
·       Evet tabi ki, avukatlar, hukukçular, Nefret Söylemini suç olarak niteleyen, bireysel ve kolektif yaptırımlar öngören yasa taslakları hazırlayacaklar. Onların da aklına eline sağlık…Ama zaman zaman toplumsal cinnet düzeyine ulaşan (Bkz. Kürt meselesi) nefret tutkusunu sadece hukuk yoluyla söndürmek mümkün mü?

·         Öyle çok zengin bir sözcük dağarcığı olmamasına rağmen Türkçe’nin de oynak ve çok anlamlı kelimelere sahip olması nedeniyle, belki  de bazen istemeden de  olsa (Mesela, ‘Senin yaptığını Çorumlu yapmaz!) ayrımcılık içeren söyleme kayabiliyoruz. Ezop’unki yanına kornişon turşusu, ince dilim domates eklendiğinde, birazcık da mayonez koydun mu, nefis bir sandviç olabilir. Ama dil işte bu...

·       Dil Yâresi diye bir deyim var. Garip anlamlı. Deyim ve atasözlerinde var bir derinlik ama…Mesela,‘Baş dille tartılır. Bir kaç örnek daha: ‘Bıçak yarası geçer, dil yarası geçmez’. ‘Dilden gelen elden gelse, her fukara padişah olur’.’Dili kılıçtan keskin’ ‘Dilin cirmi küçük, cürmü büyük’. Ve son olarak ‘İki kulak bir dil için...

·       Mümkün olsa röntgen, MR ya da Ultrasonun siyasi-toplumsal versiyonu, çeksek memleketin filmini, her tarafta bölü işaretleri, her yerde karşıtlıklar. Türk/Kürt, Dindar/Laik, Sünni/Alevi, İktidar/Muhalefet, Batı/Doğu, Fenerbahçe/Galatasaray. Bu kadar kutuplaşmış bir toplumda üstelik kutup uçlarının habire bilendiği bir zaman ve mekanda, Nefret Söylemi neredeyse standart söylem haline gelmiş. Savaşa karşı çıkanlara barış çığırtkanları denmesi, kimseyi rahatsız etmiyor mu?
·        


Aslında daha fazla tesbit yapmaya herhalde gerek yok. Durum ortada.  Olası çözümler üzerinde daha çok düşünmek, tartışmak, yaratmak lazım sanki. Kendimizle, geçmişimizle bireysel ve toplumsal olarak yüzleşmek tayin edici. Bu yüzleşme, Nefret Söyleminin alt yapısını teşhir edeceği için şart. İnsan Hakları ya da Demokrasi hatta Özgürlük, Bağımsızlık gibi kavramları sadece siyasi kavram olarak değil kişisel ve toplumsal karakterin kurucu unsurları olarak ilkokuldan itibaren oluşturmaya, yaygınlaştırmaya ihtiyaç var. Önemli bir eksikliğimiz de eleştiri ve sorgulama kültürü. Nefret Söylemine karşı mücadelede şimdiye kadar yeteri kadar üzerinde duramadığımız bir alan da alternatif üretmek. Sevgi dili bana biraz romantik bir deyim gibi geliyor. Bu nedenle Barış Dili daha yerinde bir deyim. Atasözü, deyiş, kalıp, günlük diyaloglarımıza sızmış Nefret Söylemi tohumu barındıran tüm sözcükleri eleyip tedavülden  çıkarıp, yerine mavi ya da şeftali sözcükler önermenin zamanı geldi.
(*) Bu yazı 'Güncel Hukuk' dergisinin 11-107 sayılı Kasım 2012 tarihli sayısında yayınlandı. 
·