22 Eylül 2012 Cumartesi

NEDEN HÂLÂ ECE AYHAN?



Léo Ferré, Ece Ayhan’ın Fransız şarkıcı amca oğludur. Bu aralar öbür tarafta zaman zaman bir araya gelip muhabbet ediyorlar. Bu dünyayı ve kötülük toplumunu terk edeli on yıl olmuş ama  dost-düşman, Ece Ayhan hakkında hâlâ yazar, konuşur, tartışır. Simsiyah bir fonda kıpkızıl bir Ece Ayhan figürü var gönüllerde, bilinçlerde. Tarih, müzik, sinema, etik, şiir, estetik, ölüm, yaşam derken…yıka yıka bitirmek gerek bu sarışın evreni. Değil mi?













Bugünlerde Cehennet’in Ceh kısmına yakın köşesinde/sokağında, Ece Ayhan’ın arada bir görüştüğü anardaşlarından biri de Léo  Ferré olsa gerek. Çünkü sonuç olarak ikisi de sanatçıdır, ikisi de Tanrı ve Allah’la  vakti zamanında bir güzel helalleşmişlerdir, ikisinin kafa ve gönlü  kırmızı-siyahtır.
Léo Ferré, ‘Zor Zamanlar’ (Les Temps Difficiles)  adlı şarkısının sonunda, benim tamamen serbest çevirimle  şöyle der:
Zor zamanlar zor
Verlaine  binbir sıkıntı içinde göçtü gitti
Rembrandt öldüğünde peşinde yüzbir alacaklı
Beethoven sefalet ve rezalet içinde öldü
Benim bildiğim bu, aman unutma sakın

Eğlendirmek gerek dünyevi insanlığı

Verlaine liselerde  yaşıyor
Rembrandt müzelerde ayakta
Beethoven hayranlarının gönlünde
Ne yapar sanıyorsunuz Tanrı her Pazar

Müzikşinaslığı tuttuğunda

Ece Ayhan, aramızdan ayrılışının onuncu yılında, ne kıyak ki, hâlâ dergilerde, kitaplarda, yazılarda, müziklerde, eş-dost sohbetlerinde. Her şaire, her yazara, her etikçiye nasip olmaz böyle bir ilgi, sadakat, vefa ve devam.
Kitapları 5-10 baskı yapmış bir yazardan, şairden söz etmiyoruz. Enis Batur’un Yapı Kredi Yayınlarından ayrılmasından sonra eski kitaplarının bile hiç biri yeni baskı yapmadı. Dolayısıyla genç okur kuşağının pek de adını duymadığı bir yazar Ece Ayhan. 
 Ece Ayhan’ın zaman geçtikçe kalıcılığının ortaya çıkması, değerinin artması, ününün yaygınlaşması herhalde bir tek nedenle açıklanamaz. Recep Tayyip Erdoğan’dan (Kendisi herhalde bilmez de cahil bir danışmanı yanlış bilse de ikide bir konuşma ve söyleşi metinlerine sıkıştırır) Ertuğrul Özkök’e, bir takım İslamcı dergilerden iktidar yanlısı liboş aydınlara kadar, bu ‘kötülük toplumunun’ çeşitli  kalemleri,  mensup olmadıkları bir zihniyete sahip çıkıp, Ece Ayhan’dan alıntı yapar.
Mesela, ‘Yalınayak Şiirdir’deki  Biz tüzüklerle çarpışarak büyüdük kardeşim’ dizesi, son olarak Hürriyet’den Kanat Atkaya ‘nın  teşhir ettiği üzere, Erdoğan gibi dindar, ahlâklı bir düzenperverin  ağzına alabileceği bir dize değildir. Erdoğan’ın ailesinde Sirkecili bir kadın yok. Bunu  herhalde herkes biliyor. Keza babasının güllabici odunlarla dövülmediğini de… Hadi, ilk dizeden sonra gelen öyküyü bilmiyorsunuz, kabul diyelim, siz tüzüklerle çarpışarak büyümüş olsanız bile, ki o da tartışılır, bugün tüzükleri yazan kişilerin en tepedeki sorumlususunuz. Bir nevi tüzükçübaşı olmuşsunuz. Bugün milyonlarca insan sizin kaleme aldığınız tüzüklerle çarpışarak büyüyor, haberiniz var mı? Boş bir zamanınızda, Ece Ayhan’ın masa metaforunu inceleyin.
Léo Ferré de, bir şarkısında, De Gaulle’a hitaben ‘ Paşam tatile çıktığınızda/ Size Fransa Tarihini anlatacağım/ Belki de anlarsınız’ der.
Hakiki ve bağımsız üstelik de mutlaka biraz (Ne demek biraz? 250 gram mı?)  anarşist sol da, Ece Ayhan’ı ata, lider, bayrak edinmeden, heykelini dikmeden, şair ağabeylerine saygıyla sarılır, onu sever, korur, anlatır, toprağa serpilen buğday tohumu gibi serper, dağıtır. Eyvallah, mille merci…
Léo Ferré’nin  Verlaine, Rembrandt ve Beethoven için yazdıklarının bin mislini, Ece Ayhan hayatta iken çekti. İlhan Berk’e, Akif Kurtuluş’a yazdığı mektuplarda  ve son olarak Eren Barış’ın ‘Ece Ayhan Çağlar Anlatıyor’ kitabında, Ece Ayhan’ın yaşamını binbir badire ile nasıl atlattığını, atlatmaya çalıştığını, trajik bir şekilde okuduk. Bu yokluk, yoksulluk ve yoksunluk,  Yunus Emre’nin tekkede çektiği  gönüllü ve bilinçli belki de esas olarak ilahi çilesine benzemez. Çetin Altan  söyler, yazar hep. Mealen:  ‘Benim Batı’daki  yazar kardeşlerim benden yüz kat daha iyi koşullarda yaşıyor. Orada toplum da devlet de yazara sahip çıkar. Burada sansür, yasak ve cezaevi, olmazsa iki kurşun sıkarlar beynine’.
Gerçi Ayhan abi de, sağlık durumunun kötüye gittiği  dönemlerde, sanrılar içinde telefona sarılır dostlarından acil yardım isterdi.’Vuracaklar beni bunlar…Kürt Çiçeklerini yazdım diye…Bir de Özgür Gündem’de köşem vardı ya…’.
Ama, hakiki okurda, ciddi insanda, yürekli kadın ve adamlarda, akıllı  hayvanlarda, acıma duygusunun ötesinde, güçlüklere göğüs gerebilene karşı bir saygı, bir hürmet vardır ya, takdir ederler böyle insanları. Bir başına ayaklanmıştır. Arkasında kimsesi yoktur. Kimsesizdir hatta yersiz ve yurtsuzdur.(Hi Said!). Önüne gelene postasını atar. Ata mata dinlemez.Babalardan sadece iskele babasını bilir.  Ordu, devlet, polis, asker, cop, gaz, kaba kuvvet iplemez. Başıbozuktur. Düzeltilemez, ehlileştirmek, iflah etmek, onarmak, reforme etmek mümkün değildir. Hatta onunla fazla temas ederseniz, siz de yavaş yavaş ona benzemeye başlarsınız.’Hakikaten yahu, bu devlet başımıza bela olmuş’ filan demeye başlarsınız ilk aşamada. Sonra Bakuninvâri fikirler  yeşermeye başlar serebral saksınızda. Bu dikbaşlılık, bu otorite tanımazlık, Allahsızlık ve iktidarsızlık  özellikle Türkiye gibi bir memlekette pek nadir bir şey olduğu için özgündür, güzeldir, ilgi çeker ama hiçbir zaman moda olmaz, ayrıca kitleselleşmez yani popülaritesi neredeyse sıfırdır. Kara koyundur, sürüden ayrılmıştır, bir sürü insanı da çaktırmadan korkutur.
-       Dikkat ettin mi Ece Ayhan’ın bizzat kendisi, şiir ya da düzyazılarında, ‘Babasını öldürmek’ dışında kendi babasından neredeyse ya hiç  sözetmez ya da çok az…Sence neden?
-       Bence cevap sorunun içinde. Baba katili olmadan babasını öldürmüşse neden söz etsin ki…İktidarın bir boyutu üstelik de bir açıdan geçmiştir Baba ya da Baba figürü. Çocuk ise gelecek. Dikkat et ne kadar çok çocuk imgesi ve çocuk vardır Ece’nin yazılarında.
-       Bu bana başka bir şeyi hatırlattı.
-       Neyi?
-       Biri eski bir daha az eski iki Fransız şarkıcı. İkisi de anar. Brassens ve Renaud. Brassens’in hiçbir şarkısında çocuk ya da çocuk sevgisi yok. Zaten kendisinin de hiç çocuğu olmamış. Renaud’da ise, zaten iyi bir baba, çocuklarına bir sürü şarkı yazmış, olağanüstü bir çocuk sevgisi var.
Ece Ayhan’ı özgün ve önemli kılan bir unsur/boyut da kuşkusuz bu gelecek perspektifi. Esas olarak tarihe meraklı ama gelecek, her insanda, her sanatçı da olduğu kadar, belki de daha fazla onda da merak ve ilgi konusu.
Şeyh olmadan müride sahip olunmuyor, ya  da lider olmadan kitlen olmuyor ya, Ece Ayhan, Şeyh de olmadan, lider  de olmadan, mürit ve gözü kapalı takipçisi olmayan, bir okur kitlesi oluşturdu.  Bu kitlenin önemli bir özelliği de, herkesin kendi Ece Ayhan’ını tahayyül edip, yaratması ama iktidar karşıtlığı, isyan, şiirin estetiği, tarihin çirkinliği ve toplumun kötülüğü temellerinde/özünde oluşan bir tahayyül ve yaratı bu.
Ece Ayhan, okudukça daha iyi anlıyor insan, aslında çokkatlı, çokamaçlı, çokmilliyetli, çokdinli, çokcinsiyetli bir şair. Bu yelpaze genişliği kaçınılmaz olarak, meraklı okur kitlesi içindeki her bireye, Ece Ayhan’da kendisinden bir şeyler bulmasına yardımcı oluyor. Evet hem bir yandan biz, Ece Ayhan okuru olarak, her bir dizede, her bir satırda, her bir veciz cümlede kendimizden bir şey bulur gibi oluyoruz, onun için sevip sayıyoruz Ayhan abimizi. Aynı zamanda da Ece Ayhan külliyatında okuduklarımızda, olmasını istediklerimiz var, bizim yazmak, görmek, yaşamak istediklerimiz var, onun dünyasına girmek de istiyoruz. Kısacası öykünüyoruz Ece Ayhan’a, Ece Ayhan figürlerine.  
Ece Ayhan’ın, mesela Nazım Hikmet ya da Hasan Hüseyin gibi yüksek sesle okunan şairlerden biri olmaması da, okur ile Ayhan arasında daha içten, daha yakın, daha sessiz, daha kişisel ama mutlaka daha derin bir ilişki kurulmasını sağlıyor.
Yazmakla bitmeyecek herhalde ama okur, Ece Ayhan’da geçmiş-bugün-gelecek üçlemesinin yanı sıra yerli-yabancı çelişmesini de okuyup çözebiliyorsa, ayrı bir zenginlik. 1954’deki Üzünç Teyze, sakın Hrant’ın anneannesi olmasın? Rimbaud sevgisinin altında sanki biraz da Pir Sultan Abdal  mı yatar ?  Bu sorulara en iyi yanıtları herhalde  tarihçi Cemal Kafadar verir ki, kendisi  yakın bir zamanda Jimmy Hendrix ile Kaygusuz Abdal arasındaki alakayı keşfetmiştir!
Ece Ayhan’ın künyesinde, edebiyat, tarih, estetik, etik,  müzik, sinema, kara mizah ve kısaca her cins karalık, şiir bilgisi ve belki de en önemlisi, özellikle bugün için en önemlisi, muhalefet ve isyan olmasa, Yalova köyünde toprağa dönüşünden on yıl sonra hâlâ bu kadar konuşulur, tartışılır mıydı?

Bu yazı, Duvar dergisinin Eylül-Ekim 2012 tarihli 4. sayısında yayınlandı.


20 Eylül 2012 Perşembe

Tabu olan yerde özgürlük eksiktir



Hukukun, iktidarın önemli bir ideolojik aracı olarak işlev gördüğü ülkelerde, fotoğrafın yargısal kaderi, fotoğraftaki kişinin iktidarla ilişkisi temelinde kurulur. Yoksul ve mülksüzlerin sefil perişan hallerini her gün medyada görebilirsiniz ama zengin ve muktedirler, özel hayatlarını korumasını, devletle birlikte, iyi bilir.
Bu fotoğraflar Türkiye’de çekilse gazeteler yayımlar mıydı?

Türkiye’de de, Kraliyet ailesi olmamasına rağmen, geçmişte üst düzey devlet yöneticilerinin ya da medyatik ünlülerin, kamu alanı sayılamayacak özel alanlarda, kendilerinden habersizce, gizli bir şekilde fotoğrafları çekildi, bazıları yayımlandı, bazıları yayımlanmadı. Fotoğraf, görsel bir haber unsuru olarak, kamu yararı içeriyorsa, herhangi bir kişi ya da grubun herhangi bir hakkını ihlal etmiyorsa yayımlanabilir. Son yıllarda Batı’da gelişen ‘İmaj Hakkı’ ilkeleri çerçevesinde, kamu alanında bile olsa, bir kişinin fotoğrafının yayımlanabilmesi için sözkonusu kişinin özel/yazılı izninin alınması gerekir. Çünkü fotoğrafta görülen beden, o kişinin özel bedenidir ve bu beden üzerindeki tüm haklar münhasıran kendisinindir.
ZENGİNLERE ÖZEL MUAMELE

 Türk mahkemelerinden nasıl bir karar çıkardı?


Çeşitli ülkelerin yargısal  tarih, anlayış ve kültürleri farklı olduğu için, AB’nin 100 bin sayfayı bulan muktesabatını da hesaba katsak bile, farklı ülkelerin mahkemeleri, benzeri hatta aynı konularda farklı hükümler verebiliyor. Hukukun da, iktidarın önemli bir ideolojik aracı olarak işlev gördüğü ülkelerde, fotoğrafın yargısal kaderi, fotoğraftaki kişinin iktidarla ilişkisi temelinde kurulacaktır. Yoksul ve mülksüzlerin sefil, perişan hallerini her gün medyada görebilirsiniz ama zengin ve muktedirler, özel hayatlarını korumasını, devletle birlikte, iyi bilir.
 Fransa’da çekilmiş olmasına karşın Türkiye’de hemen hemen tüm gazeteler bu fotoğrafları kullandı. Bu durum basın etiği açısından bir sakınca yaratır mı?

 Bir ülkede yayını yasaklanan bir fotoğrafın bir başka ülkede yayımlanması, kaçınılmaz olarak daha çok hukuki bir sorun. Söz konusu örnekte, mahremiyetini korumak isteyen Kraliyet ailesi üyesinin avukatı, Türkiye’de de bu fotoğrafı yayımlayan medya organlarına dava açabilir. Sonucu, teknik hukuki gerekçelerden çok, Ankara ile  Londra arasındaki ilişkilerin içtenlik derecesi belirleyecektir  herhalde.
 Kate’in yerinde sıradan biri olsa fark eder miydi?

Teorik olarak fark etmemesi gerekir. Ha Kate ha Ayşe... Ama Kate,  soylu bir aileye mensup olup, dolaylı da olsa ünlü bir iktidar şahsiyeti olduğu için, bugünkü egemen medya anlayışının magazin yaklaşımında, Kate’in haber değeri daha yüksek...
CHARLIE ANARŞİST ATEİST
 
 Fransa’da Charlie Hebdo dergisinin yayımladığı karikatürleri nasıl yorumluyorsunuz?

Charlie Hebdo basın özgürlüğü anlayışında, anarşist ve ateist ideolojiyi de benimsemiş olduğu için, Allah, Tanrı, Peygamberler ve bütün dinlerle dalga geçmek mübah olarak kabul ediliyor. Bugün bütün dünyada herkesin (Medya, devletler, okurlar)  üzerinde kesinlikle hemfikir olduğu bir  düşünce, ifade, basın özgürlüğü kavramı/tanımı yok. Charlie Hebdo, benim çok eskiden beri izlediğim bir yayım organı. Canard Enchaine hatta Liberation da, benzeri bir basın özgürlüğü anlayışını savunmakla beraber, her zaman, her konumda aynı tür malzemeyi kullanmıyor. Bu tür yayım organları, sadece İslamiyet değil, Hıristiyanlık, İsa, Musa, Musevilik, Budizm’le de müthiş dalga geçerler. 1789 ve 1968’in ülkesinde böyle bir anlayış mevcut.
İDEOLOJİK OLGUNLUK GEREKİYOR

 Dini konularda da özel hayat gibi sınırlar var mıdır? Bu karikatürler dava edilirse sizce nasıl sonuçlanır?


Charlie Hebdo, daha önce Danimarkalı karikatüristlerin çizdiği Muhammed ve İslamiyet konusundaki karikatürleri yayımladığında, Fransa’da bir Müslüman örgüt tarafından mahkemeye verilmişti. Sözkonusu Fransız  mahkemesi  Charlie Hebdo’nun bu karikatürleri yayımlamasını basın özgürlüğü/hiciv/eleştiri kapsamında değerlendirdi ve  dergi mahkum olmadı.
Tayin edici olan şu: Bir haber, bir fotograf, bir karikatür şiddet övgüsü ve ayrımcılık yapmadığı sürece, ‘geniş bir kesimin tepkisini çekecek olsa bile’ özgürce yayımlanmalı. Devlet, din, iktidar, Ahmet, Mehmet, Kate ya da Ayşe hiçbir kurum ya da kişinin bu çerçevede, eleştiri ve/veya hicivden muaf tutulması gerekir.  Tabu olan yerde özgürlük tam değildir. Sonuç olarak, teori farklı ilkeler/yaklaşımlar önerse de, uygulamada, din olsun, özel hayat olsun bir dizi kural, güç dengeleri çerçevesinde yorumlanıyor.
Yaratıcılık, yasa ya da mahkeme kararıyla sınırlanabilecek bir alan değil. En keskin eleştiriye hatta hakaretlere karşı sakin, ağırbaşlı, şiddet içermeyen tepki verebilmek de kültürel, siyasi, ideolojik olgunluk gerektiriyor.
 (*) Milliyet'ten Burcu Ünal'ın sorularına yanıtları içeren  bu söyleşi,  söz konusu gazetenin  20 Eylül 2012 Perşembe tarihli sayısında yayınlandı.