16 Ocak 2012 Pazartesi

Hrant Çanakkale’de



         19 Ocak, 1915 üzerindeki kara yalanların çatırdamaya başladığı kanlı tarih. Hrant’ı vurdular, ondan sonra Özür Dilerim Kampanyası başladı, ardından 24 Nisan Anması… Hrant’ın Arkadaşları adalet talep ediyor bir de suçun (1915) cezalandırılmasını, onlarsa eski düzenin devamını…Biraz zor!

15 Ocak Pazar günü öğleden sonra 50-60 kişi, buz gibi havada, Çanakkale kent merkezinde, şimdiki adı Zafer Meydanı olan eski Kilise meydanındaki  Ermeni Kilisesinde bir araya geldi. ‘Vicdan sahibi insanlar, Hrant’ı hatırlamak için bir araya geldik burada’ dedi  toplantıyı açan arkadaş. ‘Hrant’ın Arkadaşları’ adlı kolektif geçen yıl da Saat Kulesi Meydanında, ki bir başka adı da Şair Ece Ayhan Meydanı,  19 Ocak’ta bir anma töreni düzenlemişti. Bu yıl da düzenlenecek.

Çanakkale, bir çok insan tarafından  1915 Anafartalar Savunması,Şehitlikler ve  Mustafa Kemal’in askeri başarıları ile bilinir, anılır. Oysa ki burası, özellikle yakın geçmişinde çok dinli, çok kültürlü, çok milliyet ve etnikli  bir liman kenti. 6 Gün Savaşına kadar kentte nufusu 30 bine yaklaşan bir Yahudi topluluğu yaşarmış. Fatih Sultan Mehmet zamanında inşa edilen Çimenlik kalesi döneminden bu yana kentte önemli bir Çingene nufusu var. İki Ermeni kilisesi olduğuna göre nispeten önemli bir Ermeni cemaati yaşamış burada.  Trakya, Marmara ve Ege’de olduğu gibi  yörede Rum varlığının silik izlerine rastlamak da mümkün. 20. Yüzyılın başında Çanakkale’de 15 kadar konsolosluğun faaliyet gösterdiğini yazıyor kayıtlar.

Pazar günkü toplantının konuğu Garo Paylan’dı. Garogiller  Dink ailesinin taa Malatya’dan komşusu, dostu.  Garo, şimdilerde   Istanbul’da Ermeni  okulları ve Vakıflarıyla uğraşıyor.  Yaklaşık 35-40 dakikalık fevkalade sürükleyici, sakin konuşmasında, kişisel, ailesel boyutlardan yola çıkıp, bu ulus-devletin Ermenilere reva gördüğü muameleyi anlattı.  Dillerinin nasıl yasaklanıp inkar edildiğini, vakıf mallarına nasıl el konulduğunu bir bir anlattı. Ermeni kimliğini nasıl gizlemek zorunda olduğunu, bunun yarattığı kişilik kırılmasını, anne ve  babaannesiyle ilişkilerinden örneklerle sergiledi.  Solculuk döneminde, sosyalistlerin etnik sorunu küçümsemelerini de alaycı bir dille eleştirdi: ‘Girme bu etnik meselelere, yoksa devrim  perspektifi  zayıflar’mış!  Garo’nun önemli tespitlerinden biri de soykırımın faili idi: ‘Ben Türkler soykırım yaptı, demem. Çünkü mesela benim dedemi kurtaran Mustafa amcadır. Mustafa amca  da Türktür.  Soykırımı yapan  devlettir, çetedir. Ve bu suç halen cezalandırılmadığı için bu çete hala işbaşında. Soykırım cezalandırılmadığı için 38’de Dersim oldu, sonra Maraş, Çorum Katliamları oldu, Uludere’de 35 Kürt çocuğunu da yine bu soykırımcı çete bombaladı’.   

Soru-cevap bölümünde bir dinleyici  bu ‘soykırım’ sözcüğüne  takıldı ve bunun ‘Teknik bir  deyim’ olduğunu öne sürdü.  Garo, son derece sakin ve olgun bir şekilde, 1915’in Büyük Felaket, Kırım, Katliam gibi farklı sözcüklerle tanımlandığını, bunun önemli olmadığını söyledi.  ‘Mesele, büyük bir suç işlendi ve bu suç 97 yıldır cezalandırılmadı’ dedi.

Soru-cevap bölümünde, ilginçtir, salonda  söz alan insanlar ya Balkan muhaciri ya da Kürttü, onlar da kendi başlarından geçen kimliksizleştirme öyküleri anlattılar. Zaten Garo da, kişisel ve ailesel güçlüklerini anlatırken  daha önce dinlediğim Kürt dostların anlattıkları aklıma gelmişti: ‘Ben Kürt olduğumu Lise 2. Sınıfta öğrendim’ ya da ‘Bizim evde Kürtçe hep alçak sesle konuşulurdu’. ‘Benim esas adım Welat ama okulda ve sokakta Vedat derlerdi’…vs…

Garo’nun üzerinde durduğu önemli bir konu da millet ya da halk ile devlet arasındaki ayırımdı. Çünkü resmi ideoloji mecburiyetinden biz ‘devlet ve millet olarak bir bütündük’ ya,  ama soykırım sözkonusu olduğunda  onu ne millet yapmıştı ne de devlet. Çünkü zaten Erdoğan da açıklamıştı: Benim atalarım soykırım yapmaz! Benzeri bir açıklamayı Onur Öymen de yapmıştı. Garo, dedesini soykırımdan kurtaran Türk Mustafa amca ve diğer Türkleri suçlamadığını tekrar edip, Lice Kaymakamı  ile Diyarbakır Valisinin de  Ermenilere farklı davranmış olduğunu anlattı. Lice kaymakamı Ermeni sakinlerinin başına geleceği sezmiş olmalı ki, onları bizzat Diyarbakır’a götürmeyi denerken, yolda Diyarbakır Valisinin adamlarınca katlediliyor. Bu durumda bizim atamız kim? Vali mi, kaymakam mı? Ya da Boğazlıyan kaymakamı ile Boğazlıyan müftüsü de  Ermeni meselesinde zıt tutumlar takınmış vakti zamanında. Atamızı seçerken de sınıfsal davranmıyor muyuz?

Garo, Istanbul’da süren Dink’in katilleri davasını  izlemeye devam edeceklerini de söyledi ama şimdiye kadar mağdur avukatlarının tüm çabalarına rağmen, mahkemenin tetikçi ve yakın çevresi dışında resmi yetkilileri sorgulamaktan bile kaçındığını hatırlattı.

Garo meseleyi doğru bir şekilde ortaya koydu. ABD ve Fransa’daki Ermeni girişimlerinin anlamsızlığına değindi. Ve meselenin burada, Türk halkıyla, Türk devletiyle çözülmesi gerektiğini söyledi.  Hrant da böyle düşünürdü.  Bu açıdan bakılınca, Ermeni sorunu ya da 1915 belki de ne kadar Ermeni Sorunu ise bir o kadar da Türk Sorunu olarak algılanmalı, kavranmalı. Çünkü Türklerin de  üstelik bugün çoğunluk olarak yaşadığı bu ülkede, 1915’de, nitelemesi/isimlendirmesi  başka bir tartışma, korkunç bir kırım yaşandı ve Türklerin büyük bir kısmı , (Millet, halk, Türk kökenli yurttaşlar) aradan 97 yıl geçmiş olmasına rağmen hala resmi ideolojinin yalanlarını yinelemekte beis görmüyor. Resmi Türk bir yana, bütün dünya başka bir yana…
Garo, 19 Ocak’ta düşürülen Hrant’ın 23 Ocak’daki cenaze törenine 200 bin insanın katılmış olduğunu hatırlattı. Ki bu gerçekten önemli bir dönüm noktasi. Türk, Kürt, Ermeni, Musevi  binlerce insanın, hatta genç çiftlerin bebek arabalarıyla katıldığı sessiz yürüyüş, dünyaya özellikle de Ermeni diasporasına çok önemli bir mesaj verdi: Türklerin hepsi Türk devleti gibi düşünmüyor. ‘Hepimiz Hrant’ız! ‘, ‘Hepimiz Ermeniyiz!’  diyen onbinlerce Türkiyeli de vardı. O tarihten sonra Kaliforniya ve Marsilya Ermenileri ile Türkiye’nin, bizim Türkiye’nin temasları arttı. Gerçi devlet, 23 Ocak’ın rövanşını çok feci bir şekilde aldı: Katili zanlısı Ogün Samast’ın Samsun Emniyet’inde jandarma ve polis eşliğinde Türk bayrağı ile poster pozu verdiği fotografla fail hakkında bir ipucu verdi.  Garo, Trabzon’da bir albay’ın, cinayetten sonra,  Yasin Hayal’in babasını arayıp  ‘Beyefendi tebrik ederim çok hayırlı bir evlat yetiştirmişsiniz’ demiş olduğunu da  aktardı.

19 Ocak’tan sonra aslında iki önemli gelişme daha oldu. Bizim Cengiz  Aktar, Ahmet İnsel, Baskın Oran ve arkadaşlarının düzenlediği Özür Diliyorum kampanyası çok ses getirdi. Son iki yıldır da 24 Nisan,  artık Istanbul ve diğer kentlerde de anılıyor.

Osmanlının son dönemlerinden itibaren tasarlanan ulus-devlet, yaklaşık 100 yıldır bu memlekete fevkalade büyük kötülükler getirdi. 1984’de Kürtlerin farklı alanlarda mücadeleye başlaması sayesinde  Kürt meselesi üzerindeki ırkçı/devletçi tabular kırılmaya başladı. Hrant hayatta iken Ermeni meselesini Türklere, Türk kamuoyuna en iyi, en ikna edici, en dostça anlatan insandı. Ulus-devletin resmi ideolojisi ve tarihinin gizlediği/bastırdığı/tahrif ettiği Ermeni gerçeği de Hrant’ın girişimleriyle  su yüzüne çıkmaya  başlamıştı.
Uzun bir yol. Güçlü direnişler hala var. Üstelik bu aralar  ulus-devleti kırdığını sananların ulus-devlet gibi tabuları olması, meseleyi daha çetrefil hale getiriyor. Mesela Erdoğan da ‘Tek Millet/Tek Dil/Tek Bayrak’ sloganını bir süredir ağzından düşürmüyor.  Ama cin artık şişeden çıkmaya başladı. Kürtlerin ve Ermenilerin Tek Bayrak ilkesine itirazları yok. Ama burası Tek Millet/Tek Dil kalıbına uymuyor işte…

Yeni ulus-devletçilerin Tek Din/Tek Mezhep/Tek Cemaat gibi niyetleri de sırıtıyor.
Yürü bre Hızır Paşa/Senin de çarkın kırılır!

Pazar günü Garo’yu dinledikten ve biraz tartıştıktan sonra ‘Su Çatlağını Buldu!’, ‘Ahparink!’ ve Vicdan filmlerini izledik. Anuş-abur (Aşure) yedik . Sonra vurduk kendimizi yine Çanakkale’nin buz gibi sokaklarına. İçimiz aslında biraz olsun ısınmıştı.

Sonuç olarak, Hrant, aslında artık bir sembol. Özgürlüğün, bağımsızlığın sembolü. Farklı millet, din ve kültürlerin barış içinde bir arada yaşamasının  sembolü. Hiçbir suçun cezasız kalmaması gerektiğinin sembolü…Bu sembolün Çanakkale’ye gelmesi de iyi oldu. Çok iyi oldu. Çünkü Çanakkale zaten yapısı, nufusu, tarihi itibarıyla bu tür sembolleri iyi karşılayan, iyi ağırlayan bir kent…
   



6 yorum:

Adsız dedi ki...

yetmez ama evetcilere laf etmenizi anlamadigim gibi, ABD ve Fransa'daki Ermeni girisimlerine laf etmenizi de anlayabilmis degilim. sanki Turkiye'de inanilmaz ozgurlukcu bir ortam var da, buraya gelip bu ugurda savasacaklar mi? bunun sonunun nasil oldugunu da bizzat Hrant Dink orneginde gormedik mi? hal buyken cikip "diaspora"ya laf etmek en hafifinden ahmakliktir.

meselenin Turk sorunu olarak adlandirilmasi dogru olsa da, bunun cozumunun Turkiye'de olmadigi acik. en azindan su haliyle. gerci 95 senedir "su hali" devam ettigi icin, tersini beklemek hayalcilik, naiflik ya da benim icim kotu tabii, o da olabilir.

obe dedi ki...

diasporaya laf etmek en hafifinden ahmaklıkmış... breh breh breh. en ağırından nedir peki diasporaya laf etmek?

öncelikle kendimi tanıtayım; emre akçaoğlu. karşısındaki insan fransızmış, kürtmüş, ermeniymiş, türkmüş, müslümanmış, zerdüştmüş, kumralmış, sarışınmış (ama büyük memeli olsun!) umurunda olmayan bir allahın kuluyum ama allah'a ya da 'bu işlere kim bakıyorsa' ona da inanan biri değilim.

şimdi asıl demek istediğimi söyleyeyim: derdiniz ne? kaç yaşındasın adsız? diyelim ki dün doğdun. 80 sene yaşasan, 100 yıl sonra burada olmayacaksın. 100 yıl sonra sen yoksun, ben yokum... 100 sene daha geçsin; apoletler mi kalacak 200 sene sonra apolar mı? 500 sene sonra devlet mi kalacak millet mi? 1000 sene sonra ne olacak? 100.000 sene geçecek? seni hatırlayan olacak mı? atalarını, dedelerini, ırkını milletini? diaspora mı kalacak, yahudiler mi, almanlar mı? 500.000 sene sonra ne olacak allah mı peygamber mi kalacak? bugün arkeologların afrika çöllerinde bulduğu fosiller neyse biz de oyuz.

dünya, hayat, uzay, zaman vs. kavramlar ve asıl gerçek karşısında ne denli küçük ne denli önemsiz olduğumuzu fark edelim önce. almanlar yahudilere ne yaparsa yapsın, 1915'te osmanlı topraklarında, 20 yy.da türkiye'de, afrika'da, guatemala'da, ırak'ta, afganistan'da ne olursa olsun hayat devam ediyor. bizden milyarlarca yıl önce dinazorlar vardı değil mi bu dünyada? bir meteor çarpmasıyla dünyada hayat son buldu mu? buldu... milyonlarca yıl sonra da yeniden başladı mı? başladı... bizim, kendisini dünyanın hakimi zanneden insancıkların dertlerinin dünyanın umurunda olduğunu hiç zannetmiyorum.

bu sözlerimden yazı içerisinde bahsi geçen acıları çeken, çekmiş olan insanlar alınabilir. ama bu konuda ne yapabilirim? 1915'te tehcir yollarında olanlar, pkk-kürt meselesi, hitlerin yaptıkları; gerisini sen say... amazon ormanlarında bu saydığımız olaylardan asırlarca öncesinden bu yana varolmuş koca koca ağaçlar, ormanlar çatır çatır kesilirken, denizlerde gözünün önünde canlandıramayacağın kadar devasa yaratıklar -anne balinalar yavrularının, yavru balinalar analarının gözü önünde- katledilirken soykırım yapıyoruz demeyen ve aynı 'anlayış, hoşgörü ve sevgiyi' gezegeni paylaştığı tüm canlılar için göstermeyen 'yaratıkların' içtenliklerine beni inandıramazsın.

geberip gideceğiz. kasmaya gerek yok. ve bu konuda da yapabileceğimiz hiç birşey yok. sadece bu dünyada kendimize meşgale buluyoruz. bazımız öldürüyor, bazımız ölüyor, bazımız da öldüren öldürdü ölenlerin hakkı gasp oldu diye kendisine iş ediniyor... sen de parklarda bahçelerde gezinirken bazı karıncalar kurtuluyor, bazıları ölüyor ayakların altında... geride kalanlar da yüklerini taşımaya ve bu 'hayatın' kendilerine verdiği görevi yerine getirmeye -ye, iç, üre ve hayatı devam ettir- devam ediyor. ve eğer ki sen kendini bir ağaçtan ya da bir karıncadan zerre kadar akıllı, üstün, güçlü vs. zannediyorsan asıl ahmaklık budur işte! senin benim gibi bir başkası bir bomba atar, senin benim neslin silinir dünya üzerinden, hamam böcekleri hayatta kalır. kendimizi de dertlerimizi de abartmaya gerek yok çünkü dünya üzerinde bir su damlası ne ise biz daha fazlası değiliz. olamayız da.

fatih terim'in de dediği gibi: "it's the futbol, that's the futbol, what can i do?"

selamlarımla,
emre akçaoğlu

Adsız dedi ki...

ben diyorum ki, dun Ermenilerin ve digerlerinin, bugun ise bilmemkimlerin neden bizim devletimiz tarafindan olduruguldugunu sorgulayip bunu tanimaliyiz ki, sonra cikip "japonlar ve norvecliler dunyanin tum balinalarini kesiyorlar" dedigimizde dunya beser sesimizi duymasa bile en azindan hakkaniyetli bir halt etmis oluruz. baskasinin kapisi pis, benimki de pis kalsin yav, elimden bu geliyor dersen, bence ahmaklik etmis olursun en hafifinden.

Adsiz, cunku adimi yazacak kadar cesur degilim, cesur olanlarin basina gelenler benim de basima gelsin istemiyorum.

Adsız dedi ki...

obe kısaca diyor ki, her an her dakika cinayet işleniyor. o yüzden cinayeti cezalandırmak anlamsız bir uğraştır. ne kadar sofistike bir düşünce biçimi.

obe dedi ki...
Bu yorum yazar tarafından silindi.
obe dedi ki...

obe'nin ne demek istediğini anlamak için yazdıklarını okumanız -ama anlamak için okumanız- yeterli olacaktır. bu bir.

söylemek istediğim şeyin cinayetle ilgili örneğinizle bir alakası olmamakla birlikte, cinayet (ya da uyuşturucu kullanmak, ya da tecavüz, ya da dayak, ya da hırsızlık... aklınıza 'suç' zannettiğiniz ne gelirse) bir 'bozukluktur. hırsızlık bir bozukluktur. suç değil. ve adamı çalmaya götüren sosyal nedenleri ortadan kaldırmadıkça hırsızlığa da engel olamazsınız. hapishaneler katillerle, uyuşturucu kullananlarla, tecavüzcülerle vs. dolup taşıyor. e, bu suçlar azalıyor mu şimdi?

sofistike hanım ve bey efendiler siz de bildiğiniz yoldan sapmayın e mi?

'başkasının kapısı pis benimki de pis kalsın yav, elimden gelen budur' konusunda, ilk olarak en başta dediğimi yinelemek isterim: anlamak için okuyunuz. laf olsun diye ya da sadece cevap yetiştirmek için değil. soylediğim şey bu değil. başkasının kapısı da umurumda değil. 'herkes kendisini yakışanı yapar' ya da 'aslan yattığı yerden belli olur' bu konuda düşüncem bu.

aslında 'adsız' olmanız -korkaklıktan da olsa- güzel. çünkü emre diye birisi yok aslında. emel, ali, ayşe, hrant, yorgo vs. olmadığı gibi. sokakta kediler bize bakınca ayrı ayrı bireyler görmüyor, biz nasıl kedilere köpeklere bu dünyada bizim kadar ve bizim gibi yaşamak hakkı bulunan 'bireyler' olarak bakmıyorsak. önce değil birbirimizden, dünyadaki hiçbir varlıktan farkımız olmadığını anlamak lazım diyorum. yoksa ne mi olur? bir gün osmanlı ermenileri tehcire zorlar, öbür gün almanlar yahudileri keser, sonra o ermeniler azerilere, yahudiler de başkalarına zulmeder. konuyu nerelere getirdim... hadi iyi günler.
adsız emre