30 Aralık 2011 Cuma

DEVLET KADAR IRKÇI, HÜKÜMET GİBİ MİLİTARİST




Türk egemen medyası, siyasi iktidarla ilişkisi ne olursa olsun, özellikle Kürt meselesine ilişkin bir olay meydana gelince, ırkçı, militarist, tahrifatçı, kör kimliğini bir refleks olarak hemen gösteriyor.

Uludere katliamı hakkında yazılacak, tartışılacak çok şey var . Bu konuların önemli bir kısmı son 2 gün içinde sosyal medyada (ki giderek ‘yurttaş  medyası’ sıfatını hak etmeye başladı) yer aldı. Bir başka açıdan bakıldığında ise, yazılacak/ deşilecek çok fazla bir şey yok diyebiliyoruz. Çünkü katliamın her boyutu o kadar açık ve net ki…

29 ve 30 Aralık günleri medyanın hâki  ya da yeşil renkli apoletli  organlarını, özellikle de televizyon kanallarını ve internet sitelerini izlediğimizde ortaya çıkan manzaradan bazı tespitler:
·        
     * Genel Kurmay açıklama yapıncaya kadar haberi vermemek, bu medyanın olgular temelinde değil  siyasi hiyerarşi temelinde hareket ettiğini gösteriyor. Apoletli medya, emir-komuta zinciriyle yayın yapıyordu, yapıyor, yaptı.
·        
     * Gazetecilik kafanın, varsa gönlünün ve bilincinin içindekini söze, yazıya, resme dökmek olmadığına göre, olaydan  24 saatten fazla geçmesine rağmen egemen medya, olayı izleyip aktarmak ve takip etmek için hiçbir muhabirlik/istihbarat  faaliyeti göstermediğine göre, baştan bu kara lekeyi unutturmak, mümkünse yok saymak için şimdiden kolları sıvamış durumda.
·        
     * Katliamın çeşitli unsurları ortaya çıktıktan, hatta Hüseyin Çelik’in yarım ağızla da olsa ‘operasyon hatası’nı itiraf ettikten sonra bile, yandaş medyanın ‘Hava kuvvetlerini MİT yanılttı’ ya da ‘Gediktepe sendromu’ gibi yaklaşımları benimsemesi, yani katliamı mazur göstermeye çalışması, Kürt düşmanlığının, iktidar bağımlılığının en bariz örnekleri.
·        
     * Medyanın, askeriyeden özellikle de siyasi iktidarın sözcülerinden demeç-görüş alması gerekirken, tek açıklamayı, AKP Genel Başkan Yardımcısı Hüseyin Çelik’in ne sıfatla ve neden   yaptığını bile sorgulamadı. Üstelik, Çelik, ‘Son sözü idari ve adli soruşturmadan sonra söylemek gerekir’ demesine rağmen, olayın kasdi olmadığını, 33 Kurşun hadisesine benzetilmemesi gerektiğini söyledi. Neden ki?  Hani  adli ve idari soruşturma bitmeden kesin yargıya varılmayacaktı…Ya bu soruşturma sonucunda (çıkmaz ya) olayın  planlı ve kasıtlı olarak organize  edildiği ortaya çıkarsa?
·        
     * Arkaplan bilgi (Background information), bir haberi zaman ve mekan boyutunda konumlandırmak açısından en önemli bilgi demeti. Bizim egemen medyada bu konuda tek satır yok.  Oysa ki mesela CHP Dersim milletvekili Hüseyin Aygün, 90’lı yıllarda bu tür çok sayıda operasyon yapılmış olduğunu hatırlatıp bunların teşhir edilmediğini/deşilmediğini  açıkladı. Arşivler bu konuda yeteri kadar zengin. TSK ilk kez, kendi deyişiyle ‘operasyon hatası’ yapmıyor ki     
·       
     * Türk egemen medyasının şiddet konusunda, eskiden beri, tek yanlı bir şekilde TSK şiddetini överken, sadece  karşı şiddete karşı çıkma iki yüzlülüğü bir kez daha iflas etti.

Her şeyden önemlisi, Uludere katliamının Türk egemen medyası tarafından izlenip aktarılma yöntem/biçim/yaklaşımını, mesela  Bingöl’de 33 askerin vurularak öldürülmesi ya da iki ay önce PKK’nin Çukurca saldırıları ile kıyasladığımızda, bu medyanın açıkça ırkçı ve militarist bir kimlik taşıdığını bir kez daha gördük. 

Öldürülenler Türk askerleri ya da siviller olduğunda, egemen medya Kürt düşmanlığı yaparak olayı en geniş boyutlarıyla işliyor, muhabirler hatta  anchorman’ler olay yerine gönderiliyor, aynı cepheden görüşler alınıyor, onlarca yorum yazısı çıkıyor, onlarca fotograf yayınlanıyor, hükümet ve devlet yetkilileri demeç üstüne demeç veriyor ve konu medyanın neredeyse tek konusu olarak sayfa ve ekranları tıka basa kaplıyor. Propaganda bombardımanı bütün hızı ve gücüyle devreye giriyor.

Öldürülenler sivil Kürtler olduğunda ise, medya, olayı önce sessizlikle geçiştirmeye çalışılıyor, sonra mecburen Genel Kurmay’ın bildirisini yayınlıyor, ardından da olayın gerçek boyutlarını tahrif etmek ve önemini küçümsemek için elinden geleni yapıyor. Bu katliamı kınayan haklı protestolara karşı çıkıyor. Egemen medyanın Uludere katliamına verdiği yer ise neredeyse sıradan bir olaya verilen yer kadar. Çünkü olay devleti, AKP’yi, Kürt karşıtlarını zor sokan bir olay. İşin insani yanına şimdilik hiç girmiyorum.

Egemen medyanın eskiden bir panzehiri vardı: Yabancı medya. Şimdi bir engeli daha var:Sosyal medya. Böylesine büyük ve vahim boyutta bir olayı gizlemek hatta küçümsemek artık mümkün değil.  

Sizin, sanatçıyı akademisyeni, şairi bile terörist olarak gören bir İç  İşleri  bakanınız varsa, (Şimdi neden sustu?), sizin ‘Kürt kardeşlerim’ diye nutuk atan bir Başbakanınız varsa, sizin ‘Genel Kurmay siyasi iradenin emrindedir’ diyen bir Genel Kurmay Başkanınız varsa ve Uludere  katliamı gerçekleştiğinde ağızlarını bıçak açmamışsa, bu suskunluk bile tek başına suçluluğun tezahürü olsa gerek…

Bu arada ‘Yetmez ama Evet’ diyenleri, yandaş medyanın AKP hayranı kalemlerini burada bir kez daha saygı ve sevgiyle analım…

29 Aralık 2011 Perşembe

Cezaevindeki bütün meslekdaşlara


Silgiler silerken silinir de 
Ece Ayhan


28 Aralık 2011 Çarşamba

MUHALEFETİ VE MEDYAYI TASFİYE GİRİŞİMİ


 AKP devleti, Ergenekon ya da KCK adı altında, uzunca bir süredir, muhalefeti tasfiye etmeye çalışıyor. Siyasi iktidar, hakiki gazetecileri de muhalefetin bir ayağı olarak algılayarak, şimdi de onları, haksız-hukuksuz bir şekilde hapsetmeye başladı. 17. büyük ekonomi, ileri demokrasi, medeniyetlerarası ittifak, dinlerarası hoşgörünün gerçek yüzü ortaya çıkıyor. Muhalefeti ve medyayı tasfiye girişimi aslında iktidarın çaresizliğin bir marifeti olsa gerek...


AKP devletinin, Pennsylvania Mescidi’nin bazen bağımsız girişimi bazen de desteği ile, önce BDP’li yerel yöneticileri KCK  gözaltı-tutuklama   kampanyasıyla içeri alması, ardından Ahmet Şık, Nedim Şener gibi gazetecileri tutuklaması, son olarak  da Kürt medyasında çalışan meslekdaşlarımızı hapse tıkaması, hem siyasi, hem hukuki  hem de medyatik olarak çok sorunlu bir süreç.
Siyasi açıdan bakıldığında, mağdur kişi ve kesimin özellikleri göz önüne alındığında, ‘düz ovada siyaset’ yapmaya çalışan, üstelik de halk tarafından Belediye Başkanı ya da Belediye Meclis üyesi olarak seçilmiş BDPliler ile  partililer tarafından seçilmiş il/ilçe yöneticilerini  aktif siyasetten men etme girişimi,  özellikle Kürt bölgelerini siyasi öndersiz bırakma planının bir parçası. KCK operasyonunun mimarları, Kürt muhalefetini bir sorun/bir pürüz olarak algıladıkları yetmiyormuş  gibi, ‘Bölgedeki BDP üst ve orta kademe yöneticilerini tasfiye edersek alan boşalır ve burası bizim adamlarımız tarafından doldurulur’ yanılsamasına düşmüş görünüyor. Oysa ki, bölgedeki muhalefet, öyle sadece BDP yöneticilerinin yarattığı, desteklediği, yönlendirdiği bir muhalefet değil. Nitekim, KCK tutuklama kampanyasından sonra bölgedeki muhalefetin dozunda ya da tarzında herhangi bir düşüş ya da farklılık ortaya çıkmadı. Çünkü, yöre halkı, BDP’nin manevi önderliğini içselleştirmiş olduğu için, belediye başkanı,  il ya da ilçe başkanı cezaevine düşmüşse , vekili aynı misyonu aynı kararlılıkla sürdürebiliyor. Siyaset bazılarının sandığı gibi liderlerle yapılmıyor, hatta esas olarak liderlerle yapılmıyor. Dünya çapında ekonomik gücünüz olabilir, gazeteleriniz, radyo ve televizyonlarınız olabilir, gönüllü savcı ve yargıç dostlarınız olabilir,  polis teşkilatında önemli bir gücünüz olabilir ama yöre halkının çoğunluğunun gönül ve bilinçleri sizden yana değilse başarılı olma şansınız çok azdır.  
KCK tutuklama kampanyasında, somut suç delilleri yerine, gizli tanıkların ifadeleri ya da sonradan üretilmiş belgeler esas alınıyor. Zaten tutuklamalardan önce de yandaş medyada ‘Kürt=BDP=PKK=KCK’ algısını yaratabilmek için çok sayıda haber tahrifatı yayınlandı.
AKP devletinin, genel olarak Kürtlere, özel olarak BDP’ye yönelik olarak sürdürdüğü bu tutuklama kampanyası, Kürt muhalefeti ile siyasi olarak başa çıkamamanın itirafı. Üstelik, bu operasyonların mimarı kim ise, PKK’nin çeşitli alanlarda elini güçlendirdiği de bir başka gerçek. O kesimin kıytırık sözcülerinden biri olan kahin polis, masa başında PKK’yi böldü,  askeri güçlerini güneye çekti, Bayık’ın bir süredir demeç vermemesini de çok ilginç bir şekilde yorumladı. Tüm bunları yazarken de hiçbir somut bilgiye dayanmadan, ‘tahmin ediyorum’, ‘düşünüyorum’, ‘öyle olması gerekir’ gibi ibareler kullandı. Doğrusu böyle iktidara böyle analist yakışır.
AKP devletinin anlayamadığı, kabul edemediği şu: Bir iktidar ancak ve ancak muhalefetin varlığına tahammül edebildiği kadar, hatta onunla barış içinde bir arada yaşayabildiği sürece  varlık nedenini koruyabilir. AKP devleti, dikensiz gül bahçesi istiyor. Kısacası muhalefet istemiyor. Oysa ki, muhalefetsiz bir iktidar olamayacağı gibi, muhalefeti böylesine  gayrı-meşru, yasa dışı ve anti-demokratik yöntemlerle tasfiye etmeye girişen bir iktidar, kendi varlığını tehlikeye atar. Ayrıca da bu tür iktidarlar, yavaş yavaş kendi içinden bir muhalefet çıkarmaya başlar. Nitekim de çıkarmaya başladı bile: Başbakan Erdoğan’ın sağlık sorunları nedeniyle sadece 10 gün kaptan köşkünden uzak kaldığı günlerde, hemen Erdoğan sonrası senaryolar yazılmaya başlandı. AKP içinde herkes  bir anda kendini 2 numara olarak görmeye başladı.
 Gazetecilere yönelik tutuklama kampanyaları da, muhalefete tahammülsüzlüğün bir tezahürü. Şimdiye kadar gözaltına alınıp tutuklanan meslekdaşlarımızın profillerine bakalım. Neredeyse hepsi, AKP’nin dayatmaya çalıştığı yayın politikalarına karşı çıkan gazeteciler. Yandaş medyadaki kalem sahiplerinin yaptığı gibi, AKP’yi öve öve bitiremeyen ayrıca  sürekli olarak CHP’ye ya da diğer muhalif odaklara vuran değil, gazeteciliğin gereği olan, kamu çıkarı adına iktidarı eleştiren haber ve yorum yazan arkadaşlarımız. Kürt meselesi konusunda, haklı olarak özel bir duyarlık gösteren gazeteciler. Zaten Zaman, Yeni Şafak, Star, Akit gibi gazetelerde çalışsalardı, ya da magazin muhabiri filan olsalardı bu başlarına gelmezdi. Bu  meslekdaşlarımız  nispeten küçük ya da orta çaplı medya organlarında çalışmalarına rağmen, yani aslında etki ve yaygınlıkları, yandaş ve kadim egemen  medyadaki  gazeteciler kadar olmasa da, yine de AKP açısından rahatsız edici bir konumdalar. Aslında iktidarı rahatsız etmeyen meslek erbabına,  gazeteci sıfatını yakıştırmak çok güçtür. Üstelik, bu meslekdaşlarımızın gözaltı ve tutuklanma süreçlerinde yandaş medyada çıkan bilgilere baktığımızda, geniş çaplı bir muhalif medyayı susturma operasyonu gerçekleştiğini kolaylıkla anlıyoruz. Ama bu girişim iktidar yanlısı medyada  bile sorun yarattı. Esas olarak yandaş medyaya yakın durduğu bilinen   Fehmi Koru ya da Alper Görmüş gibi kalemler de son tutuklama kampanyasına karşı çıktı. Yandaş medyada yer almasına rağmen,  hala profesyonel davranabilen, vicdan sahibi kalemlerin mevcudiyetine inanmak istediğim için, önümüzdeki dönemde yandaş medyadan itiraz seslerinin artması beklenir.
Son bayramdan önce söylenti şeklinde egemen medyaya da  yansıyan, ‘1400 kişi daha alınacak’ bilgisi o günden bu yana  adım adım  gerçekleşti. Burada da önemli bir sorun var: Siyasi sorunlar, insanları  tutuklayarak çözülemez. Şimdiye kadar hiçbir siyasi sorun bu şekilde çözülememiştir, bundan sonra da çözülemez. Hele  tutuklanan insan sayısı arttıkça, söz konusu siyasi sorun bırakın çözülmeyi daha da karmaşık hale gelir. Geliyor da… Somut olarak düşünelim: Ahmet’le Nedim’i içeri alınca Gülen Cemaatinin olumsuzlukları ortadan kalkıyor mu? Ragıp’la Büşra’yı içeri alıp KCK’yi mi çökerteceksiniz? Özgür Gündem muhabirlerini hapse tıkınca, Kürt meselesi barışçı bir şekilde mi çözülmüş oluyor? Tam aksine, bu hukuksuz operasyonlar, AKP’ye muhalefet cephesini genişletiyor. Mesela ‘Yetmez ama Evet’çilerin son zamanlarda pek sesi soluğu çıkmaz oldu. Çünkü onların içindeki iyi niyetli bir sürü arkadaş da artık AKP’ye destek vermenin ne büyük belalara yol açtığını görmeye başladı. Aralık’ın son haftası içinde Başbakan Yardımcısı Beşir Atalay, ‘Şiddet içermeyen görüşlerin serbestçe ifade edilmesi’ için yasal girişimde bulunacaklarını açıklarken, aslında şimdiye kadar gerçekleştirilen tutuklamaların iktidar nezdinde yarattığı sıkıntıyı itiraf etmiş oluyor. Böyle bir mevzuat değişikliğine ihtiyaç duyuluyorsa, şimdiye kadar şiddet içermeyen görüş savunan kişi ya da gazetecilerin yaptırıma uğradığı da kabul edilmiş oluyor.
Kuşkusuz, bir gazetecinin esas çalışma alanı, meşguliyet mekanı savcılık, duruşma salonları ya da cezaevleri değildir. Gazeteci, muhabir ise, olayın cereyan ettiği mekanda; editörse de masa başında bilgisayarının karşısında olmalı.
Ülke içinde, özellikle de egemen medyada,  gazetecilerin kitlesel olarak tutuklanmasına karşı mesleki düzeyde bile olsa yeteri kadar sağlam, güçlü bir itiraz çıkmadığını görüyoruz. Onlar bir yandan korkuyor. Bir yandan da,  bu tür mesleki dayanışma son yıllarda Türk basınında zaten hiç görülmedi. Özgür Gündem’in muhabirleri vurulurken de bizim yanımızda sadece bir avuç hakiki aydın, dost ve gazeteci vardı. Egemen medyanın bugün bu haksızlığa yeteri kadar karşı çıkmaması kimseyi çok üzmesin. Yandaş medyada çok sayıda kalem kendi meslekdaşlarını, tıpkı iktidar gibi terörist olarak tanımlıyor hatta henüz içeri alınmamış gazetecileri/köşe yazarlarını hedef gösteriyor.
Bu son tutuklama kampanyası, AKP’nin uluslararası alandaki prestijini de kaçınılmaz olarak yaraladı. Başta basın özgürlüğü kuruluşları olmak üzere, Batı Avrupa ve ABD’deki gazeteci örgütleri, Türkiye’nin  gazetecileri hapse tıkayan ülke ünvanının perçinlediğini kaydediyor. Hükümet yetkililerinin savunmaları yetmiyormuş gibi, yandaş medyadan bazı kalemler de, tutuklanan meslekdaşlarımızı terörist olarak itham etmekte bir sakınca görmedi. İnandırıcılıklarını büyük ölçüde yitirmiş olsalar da…   
Sonuç olarak, bir iktidar için,  tek parti zihniyeti, ülkenin spor klüpleri dahil tüm kurumlarını ele geçirme ihtirası muhalefeti siyasi olmayan yöntemlerle tasfiye girişimi, sonun başlangıcının ilanıdır. (Bkz. Bin Ali, Mübarek, Kaddafi ve Esad),
Siyasi iktidarlar geçicidir. Yurttaşların oylarıyla ya da darbe ile  başa geçerler, uzun ya da kısa bir süre sonra, iktidar makamını kanlı ya da kansız bir şekilde terk etmek zorunda kalırlar. Tarih bize bunu gösteriyor. Gazetecilik ise kalıcı bir meslek ve konumdur. Dünyada yaklaşık dört asırdır gazetecilik yapılıyor. İniş ve çıkışlarına rağmen, gazetecilik, kamu çıkarı adına, kalemle, sözle, görüntüyle, iktidarları eleştirmeye, teşhir etmeye devam edecek.