29 Temmuz 2011 Cuma

Toprak burada, zenginlik burada, ama şey yok!



Göçmenlik Müzesinin Broşür Kapağı




Gelibolu'dan bir kare: Yaralanan askeri eşek sırtında taşıyan arkadaşı





5. KITADAN (3)





Kanguru ya da Koala görmedim. Amblem ve fotograflarda çok sık.
Aborjin kültür merkezini bir Kürt arkadaşla ziyaret ettik. ‘Mücadele etmezsen böyle olur sonun’ dedi. Çünkü İngiliz sömürgecileri, kıtanın gerçek sahiplerini, tıpkı Amerikalıların Kızılderililere yaptığı gibi, ‘Reserve’ adı verilen kıtanın orta bölgelerindeki çöl alanlara sürüp orada da alkol ve kumara düşürmüş. Sarı-kırmızı-siyah bayrakları bir çok binada hala dalgalanıyor ama Aborjinler sonuç olarak folklorik bir malzeme haline getirilmiş. Victoria Kürdistanlılar Derneğinin kundaklanmış merkez binasında da vardı sarı-kırmızı-siyah bayrak.
Melbourne’da Savaş Müzesini gezdik. Gelibolu onların belleğinde hala önemli bir yer tutuyor. Çanakkale’nin yeni bir sakini olarak ANZAC dedelerle ilgilenmek durumunda kaldım. Bizde olduğundan daha çok sayıda Çanakkale Savaşları kitabı vardı müzede. Göçmenler Müzesi de ilginç. Evet resmi ideolojinin müzesi, entegrasyonla asimilasyon arası bir hat tutturmuşlar ama yine de kıtaya gelen yoksul göçmenlerin ‘Başarı Öyküleri’ ve belgeleri var duvar ve standlarda.
Melbourne’un en yüksek binasına da doktor ve Erzincanlı şoför arkadaşla çıktık. Eureka binasından tüm kenti görmek mümkün. Doktor yaklaşık on yıldır orada, ilk kez çıkıyormuş tepeye. Vesile olduk yükselmeye.
Avustralya televizyonları, her yerde olduğu gibi, ekrana toplumu yansıtmıyor. Egemenleri yani Aussie denilen Avustralyalı birinci dönem göçmenleri aktarıyor sadece. Temmuz’un ilk iki haftası boyunca, İşçi Partisi hükümetinin ‘Karbon Vergisi’ ile soydaşları Rupert Murdoch’un başına gelenleri aktarıyordu haber bültenleri. Oysa ki Sydney’de olsun Melbourne’da olsun sokak bir kere çok daha renkli, çok farklı etnik ve ulusal grupların insanlarıyla dolu. Güneydoğu Asyalılar en kalabalık grup. Sonra Hintliler geliyor. Ekranlarda ise hep sarışın mavi gözlü beylerle hanımlar vardı.

Avustralya futbolu Amerikan rugby’siyle Avrupa futbolunun karışımı. El-kol, şut-küt-vole hepsi bir arada. Orta sınıf Avustrayalılar için bizdeki loto-toto, bira ve futbol başlıca boş zaman meşgalesi.
Ben Maoculuk dönemimden hatırlarım, Avustralya’nın Çin’le ilişkileri hep çok önemliydi. Bugün de öyle. Çünkü Çin, Avustralya’nın en büyük pazarı. Buğdaydan madene, teknolojik araç-gereçten betona kadar Avustralya’da ne üretilse en az dörtte üçünün alıcısı hazır: Çin. Bu nedenle ABD ya da AB pazarlarındaki olası krizlerden etkilenecekmiş gibi görünmüyor. Ama Çin’de bir sorun olursa ilk dış kurbanı herhalde Avustralya olur.
Bu küreselleşme antipatik bir şey. Çünkü mesela sokakta yürürken, alış-veriş caddesini gezerken etrafına bakınıyorsun, her kentte bulunan markalar ve dükkanlar sırıtıyor. Müthiş bir tekdüzelik var. Melbourne’da kaldığım otel, kent merkezinde büyük şirketlerin genel müdürlüklerinin bulunduğu bir semtteydi. Bir öğlen vakti dolaşırken, kahvede, göğsünde ‘badge’lı yuppi’lere kulak misafiri oldum. Maslak’da ya da Nişantaşı’nda bir öğlen vakti bizimkiler nelerden sözediyorsa onlar da aynısının İngilizcesini: Download ettim, bilmem kaç bin dolar, mortgage, aldım-sattım, kredi, faiz, vade, marketingini iyi yapalım…Kapitalizmin sözlüğü küçüldükçe küçülüyor sanki.

Benim doğal çevrem solcularla Kürtler olduğu için, Avustralya’da yaşayan diğer Türkiyelilerle (Onlar kendilerine zaten kısaca Türk diyorlar) hiç temasım olmadı. Pennsylvania Mescidinin okulları, dernekleri varmış. ‘Çok zenginler, Elçilik, konsoloslukla birlikte çalışıyorlar’ dedi bir arkadaş. Beni ağarlayanların neredeyse hepsi Avustralya vatandaşı olmuş çok uzun zaman önce. Geçici filan değiller. Çocuk hatta torunları arasında Türkiye’yi hiç görmemiş olanlar var. ‘Biz öyle pat diye gidemiyoruz ki memlekete. Cenaze, nikah, düğün oldu mu da kaçırıyoruz genellikle. Çünkü son anda alınan uçak biletleri çok pahalı. Eskiden daha az giderdik, şimdi uçak seferleri az da olsa arttı. Yine de öyle her yıl tatile gidebilen ya hiç yok ya da çok az. 2 ya da 3 yılda bir gidebiliyor buradaki insanların çoğu. Avustralya uzak bir yer deyince, hemen ‘Nereye göre uzak?’ diyor insan ama yanıtı hemen geliyor. Amerika’ya da uzak, Avrupa’ya da uzak, hatta Çin’e bile uzak. Sonuç olarak öyle su yolu yapılacak bir yöre değil…
Sydney’deki bizim solcular, uluslararası nitelikli üç kreş yönetiyor. Böylelikle gerçek anlamda bir toplumsal hizmet yerine getiriyor. Solcu dernek deyince , ille de salt söz üretilen sigara ve çay mekanları akla gelmiyor böylece.
Dil konusunda Avustralya, Batı Avrupa’daki Türkiyeli göçmenlere oranla daha iyi konumda. Zaten benim tanıdığım en yeni gelmiş Türkiyeli en az 10 yıllıktı. İlk başlarda İngilizce konusunda sıkıntı çekenler olmuş tabi. Bir arkadaş anlattı: ‘İlk geldiğimizde bizden bir arkadaş taksicilik yapıyor. O zaman da bu bilgisayarlar filan yoktu. Merkezden gelen telsizle, anonsla gidiyorduk müşteriye. Bu arkadaşa telsizden bir sipariş gelmiş, bilmem ne caddesi, 10 numaraya git, müşteri kapıda bekliyor, demiş merkez. Bizimki oraya gitmiş, ama herhalde müşteri, bizim şoförden önce yoldan geçen bir taksiye atlayıp gitmiş. Bizim şoför arkadaşın İngilizcesi kıt. Ama yine de merkeze derdini anlatmış: Building here, me here, no man! (Bina burada, ben burada, adam yok).
Yurtdışında favori mekanlarım kitapçılar ve lokantalar ya…Sydney’de bir Border’s varmış, kapanmış. Hayret… Üniversitelerin kitapçılarını gezdim hem Sydney’de hem de Melbourne’da. Londra gibi.
‘No Time to Think- The menace of media speed and the 24 hour news cycle’ ( Düşünmeye Zaman Yok- Medya hızının tehditi ve 24 saatlik haber çevrimi), ‘Global Media Discourse’ (Global Medya Söylemi) ve ‘Excellence in Online Journalism’ (İnternet gazeteciliğinde Mükemmelliyet) başlıklı kitapları bavuluma koydum. Uzun uçak yolculuklarında ve oradayken, Emin Karaca’nın ‘İnadın ve Direncin Adı:Hikmet Kıvılcımlı’ kitabı ile Orhan Suda-Halim Spatar’ın Mektuplar’ını okudum.
Aynı tarihlerde Paul Simon’ın Istanbul konseri vardı, kaçırdım, üstelik de Sydney’de de Melbourne’da da yeni CD’si ‘So beautiful or so what’ı bulamadım. Aborjin müzik CD’leri aldım.

Geldiğimde Istanbul’da bir kitapçıda gezinirken Sedat Erden’in ‘Sürgün’ başlıklı kitabını aldım. Çünkü kapağında Avustralya haritası vardı.
Aslında her gittiğim ülkeyle, önceden değil sonradan ilgilenme huyu var bende.
Gittik, gezdik, gördük, konuştuk, tartıştık, öğrendik. Bilgimiz, görgümüz arttı.
Avustralya, anglo-sakson kültürden olan insanlar için iyi, rahat yaşanan bir kıta. Memleketten rahatsız kimse duymadım, görmedim. Güney yarım kürede, çok uzakta kocaman ama yeşil, havadar, yumuşak, renkli bir diyar.
Beni davet eden Avustralya Türk-Kürt Toplum Hizmetleri Kooperatifi, Anadolu Kültür Merkezi ve Victoria Kürdistanlılar Derneğinden isimlerini tek tek yazamayacağım kadar çok sayıda dost sayesinde, Sydney ve Melbourne’da, abartmıyorum Krallar gibi karşılandım, ağırlandım.
Sonuç olarak iyi oldu.

26 Temmuz 2011 Salı

SUŞİ YİYEN KÜRT’LE YOGA YAPAN ALEVİ….



2011'de Melbourne Modern Sanat Müzesinde bir Tanıdığa Rastladım!

5. KITADAN (2)



Avustralya’ya, ‘Kürt Meselesi ve Düşünce Özgürlüğü’ konusunda konferanslar vermek amacıyla davet edildiğim için, Kürt meselesi kaçınılmaz olarak en çok tartışılan konu oldu. Sydney’de Türkiyelilerin yoğun yaşadığı Auburn Belediyesinin salonunda bir konferans, Melbourne’da da Coburg Belediye salonunda bir konferans ile iki sohbet toplantısında Kürt meselesinin çeşitli boyutlarını konuştuk. Zaman zaman medya sorununa da değindik. Avustralya’da yaşayan Türkler ve Kürtler, belki de biraz Batı Avrupa’da olduğu gibi, aynı ülkeden gelen insanların birlikte yaşaması sayesinde konuya Türkiye’dekine oranla hem daha bilgili hem de daha duyarlı gibi geldi bana. Yabancı düşmanlığı, ırkçılık ve milliyetçilik konularında da, ne de olsa yabancı bir ülkede yaşamanın yarattığı atmosfer sayesinde, olumlu yaklaşımlar, izlenimler edindim. Yine de Türk sosyalistleri ile ‘Kürt hevaller’ arasında, bazen de Alevi kimliğini ön plana çıkaran kesimler arasında her zaman tam bir mutabakat sağlanamıyor. Sınıf çizgisi, ulusal kimlik ya da etnik çizgi, bir de mezhep kimliği çizgileri anlaşamasalar da, bir arada yaşayabiliyor. Hele Sydney ve Melbourne’da 3 derneğin bir araya gelip ilk kez Türkiye’den bir konuşmacı davet etmeleri, beni ziyadesiyle memnun etti. Önümüzdeki dönemde solcu, Kürt ve Alevi derneklerinin daha yoğun işbirliği, eylem birliği yapacaklarını öğrenmem de ayrıca sevindirici oldu. Mesela Melbourne’daki Cemevi, konsolosluğun sağcı, dinci ve Pennsylvania Mescidi ile iftar yemekleri düzenlemelerine karşı ‘Laik devlet, dini toplantı yapamaz, yapmamalı’ teması ile bir kampanya başlatmayı tasarlıyordu. Türk sosyalistleriyle Kürt arkadaşlar da hemfikirdi bu konuda.
Ben oradayken, Silvan Olayı henüz meydana gelmemişti. İmralı’nın ‘devletle’ yaptığı görüşmelerden çıkan ‘Barış Konseyi’, tutuklu milletvekilleri, yemin krizi, AKP’nin 3. dönemi tartışmaların odak noktasını oluşturdu. Ne yazık ki, Melbourne’dayken Silvan hadisesi bilgisi geldi. Nispi iyimser ve barışçı hava yerini her kesimde olumsuzluğa, karamsarlığa bırakır gibi oldu.
İnsan yurtdışındayken memleketle daha çok ilgileniyor. İnternet’e teşekkürler, Türkiye’de iken okumadığın gazetelerini de okuyorsun, izlemediğin radyo-TV programlarını da izliyorsun. Gerçi 7 saatlik fark nedeniyle kimse doğru dürüst ‘canlı’ bir şekilde Türkiye televizyonlarını izlemiyor. Ama Avustralya’nın SBS radyosunun her gün saat 15.00’deki Türkçe yayını oldukça popüler.
Bizim solcular, Avustralyalı alternatif radyocular kooperatifinde, yakın zamana kadar haftada bir saat yayın da yapıyorlarmış ama sonra yeteri kadar gönüllü kadro bulamayınca yayına son vermek zorunda kalmışlar. 1-2 Türkçe gazete de gördüm. Türkiye ve yerel haberlerin yanı sıra bol ilan ve reklam vardı.

Sydney’le Melbourne arasında hem garip, hem hoş bir rekabet var.İki kent bir çok açıdan birbirine benziyor ama Türkiyeliler dahil herkes adeta GS-FB rekabeti gibi kent tutuyor. Sydney, yüzölçümü açısından galiba biraz daha büyük ve daha eski bir kent. Melbourne ise gerek siyasi gerekse kültürel açıdan daha zengin gibi. Sydney’deki arkadaşlar beni Melbourne’a uğurlarken ‘Aman ha, Melbournelulara Sydney’in ne kadar güzel bir kent olduğunu anlatmayı unutma’ dediler. Hani küçük çocuklara ‘Anneni mi daha çok seviyorsun yoksa babanı mı?’ diye sorarlar ya… Ev sahibi o kadar iyi organize olmuştu ki, Sydney’deki 2. ya da 3. günümde, Melbourne’daki arkadaşlar da geldi, sonra Melbourne’a onlarla birlikte gittik. Aslında tercih yapacak kadar bilmiyorum iki kenti. Bence ikisi de yeşil, ferah, geniş…
Taa Sydney’e gidip Nihat Ziyalan’ı ziyaret etmemek olmazdı. Bir akşamüstü banliyödeki evine konuk olduk. Hayvan/Öküz dergilerinden ortaklığımız var, Istanbul’a bir geldiğinde de merhabamız. Eşiyle çok sıcak karşıladı bizi. Çaylarımızı yudumlarken, Türkçe’den uzakta yaşamak, edebiyat-sol, Kemalizm-Marksizm gibi konulara daldık. ‘Ben burada Adanalı gibi yaşıyorum hala’ diye başlayıp çocukluk arkadaşı Yılmaz Güney’den yaşanmış öyküler anlattı. Ortak dostlarımızın kulaklarını çınlattık. Son kitabı ‘Attım kapağı yurtdışına’ romanını imzaladı verdi, sağolsun, içine de son şiirini koymuştu. Edremit’te yaptığı vatani görevine güzel bir gönderme… Eve dönünce kitabın başında yer alan yaşam öyküsüne göz attım. 1936 doğumlu olduğunu öğrendim. Oysa ki çok daha genç ve dinç gösteriyordu. Temiz hava, bol gıda, nispeten stressiz bir yaşam…Çocukları ve torunları ile mutlu bir yaşam. ‘Ben Türkiye’de kalsaydım, yazamazdım bu yazdıklarımı’ dedi.
Özel olarak ziyaret etmek istediğim iki arkadaş daha vardı. İkisi de Melbourne’da. Muzaffer Oruçoğlu ve Bülent İbrişim.
Biz geçmişimize sadık insanlar olarak, o dönem şu ya da bu ortamda, ama esas olarak siyasi ve ideolojik hatta örgütsel olarak birlikte olduğumuz arkadaşları unutmayız, merak ederiz. Bugün ne konumda olurlarsa olsunlar.
Bülent İbrişim, SBS’in Türkçe yayın sorumlusu idi. Benden arada bir haber, yorum alırdı. 80’den önce de bizim Parti’nin Bilim Kurulunda, Ankara’da çalışırdı. Ben de Istanbul’da gazetede. Ben radyoculuğun, televizyonculuğun, haberciliğin hep siyasi-ideolojik bir alan/iş olduğunu savunuyorum. Kısacası, siyasi-ideolojik kültürü/doğrultusu olmayan insandan doğru dürüst gazeteci çıkmaz, diyorum. Bülent, SBS’de işte bu siyasi-ideolojik tercihleri sayesinde son derece başarılı bir yayıncılık yaptı. Sesi zaten çok mikrofonik ve haber okurken de tonlamaları çok iyi yapıyor. Ayrıca da o bölümde birkaç kuşak genci radyocu olarak yetiştirmiş. Kime sorsam Bülent hakkında herkes olumlu konuştu. Herkes Bülent’in siyasal tercihleriyle her zaman hem fikir olmasa da. Ama Bülent de kendi siyasal tercihlerini mesleğine karıştırmayacak kadar profesyonel.

Bülent bazı sağlık sorunları yaşamış, zaten emekliliği de yaklaşmış, bu aralar izinli idi. Zahmet edip otele kadar geldi, uzun uzun sohbet ettik. Eski arkadaşlarımızın kulaklarını çınlattık. Ama benim açımdan bu buluşmanın en önemli ve en heyecan verici yanı, Bülent’in yeni ilgi alanı. ‘Fetullah Gülen cemaatine bakarken takıldı aklıma. İnsanları, kitleleri nasıl manipüle ediyorlar? Beyin nasıl yıkanıyor? Dar anlamda bakmıyorum meseleye. Sadece siyasi olarak da bakmıyorum. Derdim, bağımsız birey…’ diye başladı. Sonra İngiliz devletinin 1. Dünya savaşında kullandığı ajitasyon-propaganda tekniklerinden, Chomsky’ye, Göbbels’den Brevnev’e, hatta bu arada kendi gençlik dönemimize bile gittik. Adelaide Üniversitesinden birkaç profesör arkadaşı ile bir proje olarak çalışıyor bu konu üzerinde. Vamık Volkan’ın siyasal psikiatri mi nedir, öyle bir şey değil Bülent’inki. Başarırlarsa ilginç bir model çıkabilir ortaya.
Muzaffer Oruçoğlu adını 60lı-70li yıllarda devrimci harekete katılmış az çok herkes bilir. Aslında ruhen toptan sanatçı bir insan. Resim yapar, heykel yapar, roman yazar. Melbourne’da ilk gördüğümde taş çatlasa 40-45 yaşlarında bir delikanlı gibi. Halbuki nufus kağıdı en az 20 yıl büyük. Sakin sessiz, ilk başta yavaş ve ağır konuşuyor, konu celallenince hitabet gücü ve ses hacmi yükseliyor. Konferansta ayaküstü tanışıp konuştuk. Sonra şehir dışındaki müze-evine gittim. ‘Komşular beni önce çöpçü zannediyordu. Gel, gel burada da atılacak bir şey var. Gel bunu al… filan diyorlardı. Sonra işte bu heykelleri gören komşular bana ‘You are an artist!’ demeye başladılar’. Muzaffer atıklardan Botero-Giacometti karışımı heykeller yapıyor. Sohbete başladığımızda son 40-50 yıl içinde solcu harekete katılmış onlarca insanın adı geçti. Bizim için çok da güzel bir sofra hazırlamıştı. Her şey doğal, her şey organik. Dersim’in köylerini tek tek gezmiş vakti zamanında. DABK dönemi. Kaypakkaya’nın Çapa’dan okul arkadaşı. Bugün kimisi Silivri’de kimisi holding patronu eski ‘yoldaşlarını’ çok güzel anıyor. 3-4 saatlik muhabbetin sonuna doğru Muzaffer sıla hasretini de dile getirdi. Olmaz mı?
Sydney ve Melbourne’da Aussie’lerle de tanıştım. Sağolsun organizatörler, kıtanın en önemli ciddi/muhalif gazetesi The Age, Sol-Yeşil koalisyonun dergisi ve Pen Club Melbourne’ün yetkilileri ile görüşmeler ayarlamışlardı.
The Age’de şansımıza Filistinli bir meslekdaş düştü. Ortadoğu’yu bu arada Türkiye’yi de biliyor. Hazırladığı sorulardan o bildiğimiz Batılı oryantalist gazetecilerden olmadığını kanıtladı. Gazetesinde anglo-saksonların dışındaki kesimlere önem verilmemesinden yakındı. Yazı İşlerini gezdik. Aşırı sakindi. Bölümlerde en fazla 3 kişi vardı. Mutfak nerede? dedim. Pis pis sırıttı. Dışarı taşeron bir şirkete vermişler. Gazetenin muhabirleri var, editörleri var, ama sayfalar dışarıda başka bir grup tarafından yapılıyor. Editoryal bağımsızlık ne oluyor bu durumda? Olmuyor!
Sol-Yeşil koalisyon Troçkimtrak bir grup. Sıkış tepiş bir kitaplığın içinde bulunan merkezlerine gittik. Genç bir akademisyen geldi. O da iyi hazırlanmıştı. Kürt meselesini anlamaya çalışan Avustralyalı bir solcu.
Melbourne Pen Club’ün Başkanı ve üç yazarla da tanıştım. Yaş ortalaması yüksekti. Merkezleri tamirattaymış. Lüks bir otelin lobisinde randevu verdiler. Bizim Pen’in şimdiki Başkanı Tarık Günersel’i tanıyorlarmış. Nazım Hikmet ve Yaşar Kemal’i de okuduk dediler. Güzel. Ama sonra, ismi lazım değil bir hanım şair-yazardan edindikleri Türkiye manzarasını aktardılar ki, bilmeyen 1789’un Fransa’sını anlatıyor sanır. Gerekli ayarı vermek zorunda kaldım. Ahmet Şık ve Nedim Şener ile diğer tutuklu gazeteci ve yazarların durumu hakkında bilgi istediler. Durumu izleyeceklerini söylediler.
Sydney’de ve Melbourne’da beni her gün bir arkadaş gezdiriyordu. Konuklara hep öyle yapıyorlamış. Çok da iyi oluyor. Zaten bir program var, ama duruma göre kendimiz de havanın ya da halet-i ruhiyemizin durumuna göre özel programlar da yapıyorduk. Ben aslında biraz yoruldum. Onu da itiraf ettim: Yahu sizin buradaki bir günlük programınızı, ben Çanakkale’de neredeyse bir haftada yapıyorum!
Beni ‘The Age’ gazetesine götüren arkadaş, görüşmeden sonra ‘Kantinde bir şeyler yiyelim’ dedi. Self-servis. Ben bir sandviç aldım. Masaya geldim. Bir baktım bizim arkadaş suşi almış. ‘Hayatımda ilk defa suşi yiyen bir Kürt gördüm’ dedim. Güldü. Sürrealist öykü başlığı gibi: Suşi yiyen Kürt! ‘Güzel oluyor vallahi, hele acı sosuyla iyidir’ dedi. Aslında çok sevindim, çünkü genel olarak bizler, damak tadı konusunda biraz tutucuyuzdur, değil mi? Bin yıldır Avrupa’da yaşayıp hayatında Türk lokantasından başka lokantaya gitmemiş onlarca insan bilirim. Bir haftalık yurtdışı resmi gezilerine katılan zevatın çantasında beyaz peynir ve zeytin de vardır.
O akşam Victoria Kürdistanlılar Derneği’nin geçici lokalinde (Çünkü esas lokallerini kundaklamışlar) sohbet toplantısı vardı. Bir belediyenin kültür-eğitim merkezi gibi bir bina. Bizim toplantı başlamadan önce, Melbourne’a geldiğim sabah evlerinde bize sabah kahvaltısı veren çiftin eşine rastladım.
-Hayrola?
-Yoga’dan çıktım. Üstümü değiştirip geleceğim hocam… dedi.
Suşi yiyen Kürt’ten sonra ‘Yoga yapan Alevi’yi de görmüş oldum.

5.Kıtadan (3)’de artık toparlıyorum: Unuttuklarım, kitaplar, müzikler, Aborjinler.

Memleket zengin, bizimkiler iyi...

5. KITADAN (1)

Avustralya’ya gideceğimi Nisan ayından beri biliyordum. Kime söylesem, ‘Amaan acaip uzun ve zor bir yolculuk…Canın çıkıyor, mahvoluyosun…3-4 günde ancak toplarsın’ diyorlardı. En güzel ve en komik yolculuk anekdotlarını Mazlum Çimen anlattı. O, üç kez konser vermeye gitmiş. Bana ‘Katiyyen gitme…Bussiness’de uçsan bile yıkılıyorsun’ filan demişti. Cengiz Aktar da, ‘Dünyanın en zehirli 100 böceğinden 74’ü Avustralya’da, aman dikkat et’ diye uyarmıştı. Sanki Avustralya kırsalına ya da dağlarına çıkıyormuşum gibi…Daha önce Sydney ve Melbourne’a gidenler ise tüm bu güçlüklere rağmen oradaki Türkiyelilerin kendilerini son derece iyi ağırladıklarını, devrimcilerin ve Kürt arkadaşların mükemmel organizasyonlar yaptıklarını söylemişlerdi. Tecrübelilerin öngörüleri doğru çıktı. Zaten Avustralya’da iken sürekli olarak Ertuğrul Kürkçü’nün, Haluk Gerger’in, Fikret Başkaya’nın, Faik Bulut’un gezi ve ziyaretlerinden kareler canlandırdılar.
Avustralya hakkında pek bilgim yoktu. İngiltere’de iken (1983-87) Avustralyalılar hakkında egemen medyada genelde olumsuz yargılar vardı. Sürekli bira içen kaba saba insanlar olarak tanıtılırdı. Beyaz İngiliz kendi kandaşına bile böyle bir muamele reva görüyordu. Daha önce Paris’deki gazetecilik okulunda (1982-83) Avustralyalı bir meslekdaşım vardı. Sakin, sessiz efendi bir arkadaştı. İngilizleri pek sevmezdi. Erken Yeşilciydi. İngilizce’de, ‘Avustralyalı’ sözcüğü, mecazi anlamda kenardan gelip merkeze yerleşen hatta egemenlik kurmaya çalışan, yükselmeye uğraşan insanlar için kullanılır. Çalışkan ve hırslı yani…Mesela Rupert Murdoch, bütün dünyanın tanıdığı en ünlü ve en zengin Avustralyalı. Şimdilerde başı dertte… Avustralyalı olarak bir de bizim Galatasaraylı iki futbolcu, Kewell ve Neil’i biliyordum. Onlarda da çalışkanlık ve hırs, olumlu birer meziyet olarak ortaya çıkıyordu.
Seyahata çıkmadan önce İnternet’te kısa bir süre dolaştım. Avustralya, Sydney ve Melbourne sayfalarına göz attım. Seyahat işinin hakiki uzmanları hatta profesyonelleri İngilizlerdir. Çoğu, yıllık izinlerini zaten yaklaşık bir yıl önce ayarlayıp planlar. Bu süre içinde de gidecekleri yerleri avuçlarının içi gibi öğrenirler. Tarihi, coğrafyası, tabiat bilgisi, fiziği ve kimyası ile, kısacası her şeyi ile…Sonra tatil yöresi olan bölge ya da kentte gittiklerinde, her bir şeyleri elleriyle koymuş gibi bulurlar. Oysa ki seyahat biraz da sürpriz olmalı. Beklenmedik hatta şaşırılası şeyler , garip manzaralar, şeker insanlar tanımalı seyahatte. Hiçbir şey bilmeden de gidince yabancı bir memlekete, Haydarpaşa Garı önündeki tahta bavullu köylü kimliği pek sevimli değil. Keza, her şeyi bilen, hasır şapkalı, açık haki bermudalı Sir’ün ‘Oo! I was not impressed’ nidası da anlamsız.
Aslında Türkiye ile Avustralya arasında 7 saat fark var. ABD ile de aynı zaman farkı ama New York’a 10 saatte uçuyorsun, Sydney’e ise Abu Dhabi molası dahil 19-20 saat tutuyor. Aslında yola çıkmadan bir gün önce uyumamayı önerenler oldu. Yeşilköy’de uçağa biner binmez saatini Avustralya saatine ayarlamanın psikolojik etkilerini övenler oldu. Jet-lag’a karşı ilaç içmem gerektiğini söylediler. Sonuç olarak Etihad havayollarının nispeten rahat ‘Economy’ koltuklarına kurulup kulaklığına Mp3’ünü takıp gazete, dergi ve kitapla geçiriyorsun zamanı. Arada bir uyuyabilirsen de ne ala… İşin garip bir başka tarafı da, Istanbul’da yazın 35 derecelik sıcağından yola çıkıp Sydney’de 10-15 derecelik Ocak havasıyla karşılaşmak.
Yolda bir tek küçük aksama oldu:
Ben Abu Dhabi’den itibaren Avustralya saatine geçtiğim için, benim saatimle sabah saat 08.00 civarında hostes servise başladı. Sıcak yemek, alüminyum folyo ile kaplı olduğu için omlet filan sandım. ‘Ne içersiniz?’ dedi. ‘Çay lütfen’ dedim. Kahvaltı geldi sanmıştım. Açtım alüminyum folyoyu körili tavuklu pilav çıktı. Çayla pek gitmiyor. Onlar öğle yemeğindeymiş.
Neyse seyahat öncesi eş-dost tarafından aşırı bir şekilde uyarılmış olduğum için nispeten dingin bir şekilde Sydney havaalanına indim. Ve ilk iki gün göreceli olarak ayakta kalabildim. Sonra biraz tökezledim.
Avustralya Türk-Kürt Toplum Hizmetleri Kooperatifinden arkadaşlar karşıladı beni. Şehir dışında kocaman bahçeli 2 katlı evlerine gittik. İlk izlenim yazının başlığı: İngiltere’yi almışlar, Amerika’ya yaymışlar. Sydney, Melbourne da öyle, çok geniş kentler. Kıtanın yüzölçümü Türkiye’nin on misli. Nufusu ise sadece 20 milyon. Kıtanın ortası çöl. Bütün büyük kentler sahillere dizilmiş. Gerçi Avustralya’da bir kentten diğerine uçakla 6 saatte gittiğin de oluyor. Bu kadar çok toprak olunca, işte altın madeni de var, uranyum da var, binbir yer altı zenginliği de mevcut. Ayrıca yine yüzbir tür sebze meyve de var pazarda. Sokakta dolaşırken, o İngiliz soğukkanlılığı hatta ağırlığına her yerde rastlamak mümkün değil. Çünkü Beyaz Avustralyalı diyebileceğimiz Anglo-saksonların öyle ezici bir çoğunluğu yok. Çinliler, Hintliler, Güney Doğu Asyalılar çoğunlukta. Karalar da yok değil. İtalyanlar, İngilizlerden sonra gelmiş, bizim komşumuz Yunanlılar da önemli bir topluluk burada. En güzeli hepsinin lokantası var. Avustralya mutfağı İngiliz mutfağından farksız olduğu için bir gün Çin, bir gün Tayland, bir gün İtalyan, bir gün Hint, öğlenleri de çoğunlukla dönercilerde kocaman porsiyonları midelerimize indirdik.
Avustralya devleti çokkültürlülüğe önem veriyor. Nadiren çatışma çıksa da Anglo-saksonlarla diğer sonradan gelenlerle, genel durum iyi. Herhalükarda Batı Avrupa’da ve Türkiye’de yükselen milliyetçiliğin/ırkçılığın izlerine pek rastlanmıyor. Toprak geniş ve zengin, nufus az, az çok sosyal adalet olunca da, mesela bizim Türkiyelilerin büyük çoğunluğu da refahtan paylarını alabiliyor. Özellikle Batı Avrupa’daki bizim göçmen ya da yerleşik ama ‘yabancı’ işçilerin durumuna kıyasla, Sydney ve Melbourne’daki Türkiyelilerin ekonomik, mali, toplumsal konumları çok iyi. Sydney’de döner sektörü kalabalık, Melbourne’da inşaat. Bizim su ya da elektrik tesisatçıları, duvar ustaları hatta müteahitlerin (Belgesi var, icra edebilmek için iki yıllık okuldan mezun olmak gerek) gelir durumları iyi. Benim tanıdığım insanlar, beni ağırlayan insanların meslekleri çok farklıydı. Sydney’de mesela sabaha karşı 02.30’la öğlen 12 arasında halden sebze-meyve taşımacılığı yapan kamyonet şoförü ve muhasebeci eşi beni evlerinde ağırladılar. İki yetişkin çocukları vardı. Onlar 2. Kuşak. Onlar Avustralya toplumuna çok daha fazla entegre olmuşlar ama Türkiyeliliklerini tamamen terk eden unutan hiç yok. 1. Kuşakta karma evlilik pek yok, 2. Kuşakta biraz var. İnşaatçı çok arkadaş tanıdım. Güvenlik görevlisi de var, doktor da mevcut. Eski bir profesyonel tiyatrocu şimdilerde mezarlıkta bahçevanlık yapıyor. Taksi şoförleri de çok gırgır insanlar. Refah düzeyinin yüksek olması nedeniyle herkesin mesleği ya da uğraşı eşit muamele görüyor. Bizde küçümsenen bazı meslek ya da uğraşlar Avustralya’da normal ve haklı olarak eşit meslek olarak kabul görüyor.
Evlerde, arabalarda, dernek lokallerinde Ahmet Kaya, Kardeş Türküler şarkıları çalıyor. Duvarlarda Deniz Gezmiş, Mahir Çayan ya da Abdullah Öcalan portreleri var. Sivas katliamında yaşamını kaybedenlerin büyük boy vesikalık fotografları dizilmişti Alevi Derneğinin duvarlarına. Sol geçmişe, bu uğurda yaşamını yitirmiş olanlara saygı, vefa herhalde olumlu bir tutum. Batı Avrupa’daki bazı Türkiyeli derneklerinde, ki çoğu zaman yoğun sigara dumanı altında derin memleket sorunları konuşulur, hatta memleket 24 saatte bir kurtarılır, Avustralya’da bu nostaljik duruma pek rastlamadım. 1980 hatta 1971’de zamanı durdurmuş derneklere gitmiştim Fransa’da, Belçika’da, Almanya ya da Hollanda’da. Avustralya’dakiler, hepsi iş güç sahibi, orta yaşlı insanlar da oldukları için, geçmişe takılıp kalmamışlar. Türkiye’nin ve biraz da olsa Avustralya’nın bugünü ve yarını ile meşguller.

5. Kıtadan (2)de Uzak diyarda Türk-Kürt muhabbetleri/Sydney-Melbourne rekabeti/ The Age, Green-Left ve Pen

24 Temmuz 2011 Pazar

İNGİLTERE’Yİ ALIP AMERİKA’YA YAYMIŞLAR: A V U S T R A L Y A

5. KITADAN


• Burada herkes yabancı Aborjinler hariç. Onlar da artık folklor malzemesi gibi.
• Önce İngiliz sömürgecileri gelmiş, sonra onlar da yerli halktan özür dileyip onların haklarının bir kısmını tanımak zorunda kalmış.
• Yüzölçümü Türkiye’nin on katı büyüklüğünde kocaman bir kıta, ama toplam nufus 20 milyon
• Sydney ya da Melbourne’da dolaşırken kendinizi bazen Boston’da bazen Londra’da sanabilirsiniz, zaten neredeyse tüm bölge, yöre, kent ve ilçe isimleri İngiltere’den:Liverpool, Brighton, South Wales…
• Türkiyeliler ilk kez 1969’da buralara gelmiş. Gemiyle. 3 aylık yolculuktan sonra.
• Şimdilerde onların torunları doğuyor.3. kuşak. Bizimkiler artık buralı olmuş.
• Hepsi İngilizce konuşuyor. İlk başlarda güçlükler olmamış değil: ‘Building here, me here, no man!’
• Batı Avrupa’daki Türkiyeli göçmen işçilere oranla, Ausie-Türkiyelilerin ekonomik, mali, toplumsal konumları çok daha iyi. Bahçeli büyük evler, arabalar, cipler. Çünkü bizimkiler çok çalışmış, çünkü burası Batı Avrupa’dan zengin
• Her yıl gitmek zor. 2-3 yılda bir gidip 2-3 ay kalınca iyi olur Türkiye…
• Burası her yere uzak.Tek dert bu! Bir de burası yazken memleket kış…7 saat fark yüzünden memleket televizyonlarını izlemek de bir sorun…
• Suşi yiyen Kürt ve Yoga yapan Alevi bir arada… Mezarlık bahçıvanı tiyatrocu, eski polis güvenlikçi, dönerciler, tesisatçılar ve artık müteahitler…
• Türk, Kürt, Alevi derneklerinde Deniz Gezmişler, Mahir Çayanlar, İbrahim Kaypakkayalar, Sivas Katliamı şehitleri ve Öcalanların posterleri. Ama 80’lere takılıp kalmamışlar.
• Şair Nihat Ziyalan, komple sanatçı-bilge adam Muzaffer Oruçoğlu ve radyocu Bülent İbrişim’le hoş karşılaşmalar/görüşmeler…
• The Age, Green-Left ve Melbourne Pen yöneticileri ile sohbetler…
• Gitmesi de zor ve uzun, geri gelmesi de güç ve uykusuz bir yolculuk ama…

4-16 Temmuz tarihlerinde, Avustralya Türk-Kürt Toplum Hizmetleri Kooperatifi, Anadolu Kültür Merkezi ve Viktorya Kürdistanlılar Derneği’nin davetlisi olarak Sydney ve Melbourne’da konferans ve sohbet toplantılarına katılıp ve çeşitli temaslarda bulundum. Önümüzdeki günlerde 5. Kıtadan notları parça parça yazmaya başlıyorum. Şimdilik görsel bir sunum…