2 Temmuz 2011 Cumartesi

Orhan Doğan’ın Cizre’si...


Kürt dünyasının Amed’den sonra en muhteşem siyasi kenti hiç kuşkusuz Cizre’dir. Dört parçanın ortasındadır. Köklü bir tarihi, güçlü bir siyasi geleneği vardır. Son 30 yıldır Cizre’yi Cizre yapan önemli şahsiyetlerden biri de Orhan Doğan’dır. Ehmêde Xani’nin kentinde, Şeyh Said’in asıldığı günden 82 yıl sonra onların yanına göçmüştür.


(Express dergisi Temmuz 2011 sayısı için)


Geçen hafta, bir günlüğüne de olsa Cizre’ye gittim. Cizre, Kürt meselesiyle ilgilenen gazeteci, araştırmacı, aydın, eylemci herkes için son derece mühim bir merkez. Üstelik Bedirhan’lardan hatta Mem û Zin’lerden bu yana hep böyle olmuş. Çünkü hem Suriye hem Irak sınırında, çünkü İpek Yolu üzerinde, çünkü ovadan dağlara çıkışın kapısı, son otuz yıldır, tüm engellemelere rağmen PKK’nin mukim kalelerinden biri.

Hani bir Türke, Anadolu’nun bir yöresinde ya da yurtdışında, ‘Nerelisin?’ diye sorduklarında, hafif bir gurur ve büyük bir memnuniyetle, ‘Istanbulluyum’ der ya, gözlerimle gördüm, kulaklarımla işittim, bizim Cizrelilere de, Hewler’de ya da Mehabad’da, Berlin’de ya da Quebec’de, memleketleri sorulduğunda, tarihi bir övünmeyle ‘Cizir-i Botân’ diyorlar.

70 öncesi turist rehberi kimliğiyle bu kentten geçişleri saymazsak, 87’den beri Burc-u Belek, Cudi Mahallesi, Botan çayının oradaki Çardaklar (Şimdi Park oldu), Kadoğlu otel (Şimdi boş bir Alman hastanesi), Kasrik Boğazı gibi mekânlarda, tanzer saldırısı, mitralyöz ateşi, PKK direnişleri ve en önemlisi ana caddede kanlı Newroz gösterileri siyaset albümüme kazınmış durumda.

Cizre’nin benim için, ve galiba çok sayıda gazeteci için, bir başka özelliği de Orhan Doğan’dır. Bu küçücük, acaip şık, hep iyimser, cin fikirli adam, bize Cizre’yi sevdirdi yıllar içinde.

Zaten bu kez Orhan Doğan’ın Cizre’sine, onu kaybedişimizin 4. yılını anmak için gittim. Binlerce insanla birlikte...

Kentin trafik açısından en nevraljik noktasında Orhan Doğan anıtının açılışı yapıldı. Çiçek-bahçe, müzik enstrümanı-orkestra ilişkisi örneğiyle, tek sesliliğe karşı çıkıp çoğulculuğu, fikir özgürlüğünü betimleyen bir cümlesi yazılı idi anıtta. Sonra mezarın başında dini tören yapıldı, siyasi konuşmalar eylendi.

Akşam da Mem û Zin Kültür Merkezinde müzikli, şiirli, kısa konuşmalı bir anma töreni. Ağırbaşlı, efendi, ölçülü ve tabi ki hep çok siyasi. Orhan’ın arkadaşları onun insanî yönlerini de anlattı hatıralarla.
Dikkatimi çekti: Okunan destek dayanışma mesajlarının altındaki imza ve ünvanlar çoğunlukla, ‘Belediye Başkan yardımcısı’ ya da ‘İl Başkan vekili’ şeklindeydi. Çünkü Başkanlar KCK davasından içeride.

Orhan’ın bir yeğeni, 18 yıl önce fail-i meşhura kurban gideceğini sezince, kapağı zor atmış Bursa sürgününe. Geri döneli 2-3 ay olmuş. Sordum:
- En çok ne değişmiş Cizre’de?
Yanıtladı:
- Çok korku vardı bizim zamanımızda. Artık yok. Cizre kendine gelmiş. Cizre’ye güven gelmiş, özgüven gelmiş. Hele bir de 36 milletvekili çıkarınca... Bak eskiden böyle bir gösteri yapıldığında, gösterici sayısının en az yarısı kadar polis-asker-jandarma olurdu, etrafta üniformalı bir tek adam yok bugün . Asker korku idi, sivil insan güven!

Cizre bir de ilginç bir seçim başarısına imza attı bu yıl. Bir ilçe tek başına bir milletvekili çıkardı. Ama arkadaş KCK tutuklusu olduğu için Meclis’e gidemiyor(muş).

Tecrübeyle sabit ki, her türlü yürüyüş ve gösteri, güvensizlik güçleri müdahale etmediği sürece, olaysız başlayıp olaysız bitiyor. Ama ne zaman ki, o kara gözlüklü, telsizli bir takım adamlarla hâki üniformalılar düzeni korumaya çalışıyor, işte o zaman çıngar çıkıyor.

BDP İlçe binası önü ana-baba günü. Diyarbakır’dan gelecek heyet bekleniyor. Leyla Zana, Osman Baydemir, Hasip Kaplan, Selim Sadak, yeni seçilmiş vekiller. Konvoy giriş yaparken sokağa, zılgıtlar eşiliğinde sevinç gösterileri.
PKK halktır! Halk burada!’, ‘Biji Serok Apo!’ sloganları. Yıllarca yasaklanan sarı-kırmızı-yeşil renkli bayraklar, başörtüleri, puşiler...Kadınlar çoğunlukta sonra da çocuklar. Ve herkesde bir çocuk mutluluğu.

Akşam sohbet sırasında, ben bir soruyu yanıtlarken, ‘Ama Öcalan son cezaevi mesajında...’ diyecek oldum. Gençlerden biri, gayet ciddi bir eda ile, ‘Sayın!’ dedi. Durdum bir şey demedim. Hafif gülümsedim. O da ciddi edasını terkeder gibi oldu.

Bundan üç ay önce, 21 Mart’ta, Newroz’da Diyarbakır’daydım. Alandaki çoşku ve siyasi kararlılık, poster ve bayraklar, atılan sloganlar, konuştuğum insanların söyledikleri ve yüz ifadeleri, durumun tamamen değiştiğini gösteriyordu. Siyasi bir tabirle betimlemek gerekirse, demokratik özerklik uygulaması çoktan başlamıştı orada. Cizre’de galiba bir üst aşamaya bile geçilmiş.

Taş çatlasa on yaşında bir çocuk, arabadan inen heyet üyelerini gözleriyle taradıktan sonra, sağ eli havada zafer işareti, ama bir yandan da hafif kırgın:
- Lô... Ahmet Türk neden gelmemiştir!
Eleştirel yaklaşım küçük yaşlarda başlamışsa, bir güven garantisi daha...

Meydandaki anıttan mezara doğru giderken, ana caddedeki esnaf, kalabalık yaklaşırken büyük bir süratle kepenklerini indirmeye başladı. Anlamadım. Kepenk kapatma bir protesto eylemi ya...Esnafın çoğu kepengini kapatıyor ama dükkanının önünden de ayrılmıyor, yanlış anlaşılmasın diye.
Sordum sebebini birine:
- Orhan bizim canımız, hiç protesto eder miyiz? Zaten protesto etsek dükkanın önünde bekler miyiz? Ama bir-iki yıldır, polis, korucu çocuklarına 20 lira-30 lira veriyor, bizim camları taşlatıyor. Birkaç tanesini yakaladık önce. Polise verdik. Polis onları saldı. Sonra da biz bu veletleri yakalayınca bizim gençlere teslim ediyoruz o zaman taşlama olayları biraz azalıyor...
Bu ‘Bizim gençler’ ya da ‘Gençlikteniz’ meselesi biraz nahoş: Köy yakma-boşaltmaların, kitlesel infazların en yoğun olduğu 90’lı yılların başında doğan kuşak, bugün Parti disiplini filan da dinlemiyor. Kimseyi tak-mıyor. Biraz anarşist, biraz lumpen. Müthiş kızgın, köyünü, anasını-babasını kaybetmiş. İşsiz, eğitimsiz. Devlet düşmanlığı kimi zaman Türk karşıtlığı olarak bile tezahür edebiliyor. Belki en olumlu yanları, her zaman sadece siyasi olmayan hedefleri: AKP başdüşman, Fetullah Bey ikinci sırada. Barış, müzakare, uzlaşma gibi sözcük ve anlamlar, siyasi lügatlerinde çok az yer tutuyor. Çözülmesi gereken bir sorun. Bu kuşak, yarın-öbürgün, Kürt sorununun hâlâ çözülemediği bir ortamda, PKK’nin yönetim kademesine gelirse, iş iyice vahimleşir.

Cizre’de şehir merkezinde pis bir TOKİleşme. Sanki bunun temizi varmış gibi... Emlâk fiyatları roket gibi göğe fırlamış. Üretim olmayınca tefecilik ve emlâk spekülasyonu almış başını. Hele İdil yolu üzerinde inşası süren havaalanı nedeniyle bölge, tam bir emlâk komisyoncusu cenneti (Ya da cehennemi). Kent içinde koca koca binalar. Çirkin, tarihi doku iğfal.

Belediye Başkanı da şikayetçi: ‘Nazım planı filan yok. Kent gelişiyor ama bu gelişme ne yasal ne de meşru. Hele çevre yolu hala bitmediği için, yüzlerce TIR ve dev kamyon hergün ana caddeden geçiyor. Onlarca kaza oldu, bizim çocuklar öldü. Gürültü, pislik, rezalet...’.

Bağımsız milletvekilleriyle siyasi sohbetler: Çatı partisi, TBMM grubu, genel siyasi strateji, AKP ve CHP ile ilişkiler, İmralı-Kandil-Diyarbakır hattı...gibi tayin edici konular, YSK’nın obstrüksiyonu nedeniyle henüz ayrıntılı bir şekilde tartışılmamış kendi içlerinde. BDP aslında, milletvekili seçilen şahsiyetlerin siyasi kimlik yelpazesi itibarıyla neredeyse tam bir gök kuşağı. KDP tonunda kadim sosyal-demokrattan sağlam ve hakiki İslamcı Kürde, 68 kökenli Batılı Marksist aydından ulusal kimliğe öncelik veren Kürt avukata kadar toplumun çeşitli kesimleri, BDP grubunda yeralıyor. Şimdi zor bir görev var: Emek, Demokrasi, Özgürlük platformunda bu akımlar nasıl bir araya gelip tutarlı politikalar üretebilecek? ‘Gerçek ana muhalefet partisi BDP’ şiarı hayata nasıl geçirilecek? Kürt taban ile Batılı solcu kesim nasıl uzlaşacak? Umut da var, kaygılar da. Çünkü ortada kimsenin inkar edemeyeceği bir seçim başarısı mevcut, ama bir yandan da AKP’siyle, CHP’siyle, MHP’siyle, TSK, YSK ve diğer resmi kurumlarıyla devletin 24 saat inşa ettiği duvarlar, parmaklıklar, coplar, mahkeme kararları var. Kolay değil üçüncü kutbu yaratmak. Orhan olsaydı daha kolay olurdu herşey.

Yaşı müsait olanlar bilir: İlk kez 1969 yılında Diyarbakır’a gitmiştim. Dağkapı’da bir kış gecesiydi. Her yer her anlamda kapkaranlıktı. İnsanlar, bu memleketin biri yasak olan iki dilinden biriyle (Cemal Süreya) fısıldaşark konuşuyordu. Siluetler buruk ve buruşuktu. Heyecan yoktu gözlerde. Korku, derinin rengini almıştı. Sinan’ın meyhanesinde tıngırdatıyordu ağır ağır âmâ bir udî (Fellini).
80’li 90’lı yıllarda Şırnak’ta gerilla cenazeleri vardı. Diyarbakır’da sivil...Kan sıçrıyordu her tarafa. Kürdün K’sı bile yasaktı. Urfa’da bir dükkanda, sarı-kırmızı-yeşil kumaş topları üstüste konulduğu için adam hapse atılmıştı.

Bugün ise artık Öcalan’ın ev hapsinden, Karayılan’ın bile milletvekili olabileceğinden sözediliyor.İmralı’da temas, görüşme, müzakere başladı bile. En önemlisi de dağlarda artık ne gerilla ne de asker gençler ölüyor. Ya da sayı neyse ki çok çok azaldı. Hep böyle gideceğine dair bir güvence olmasa da.

Bir ışık var uzakta. Görüyorum. Ama sanki ben yaklaştıkça o uzaklaşıyor. Yoksa o ışık çok uzak olmayan mesafedeki adamın elindeki fener mi? Adama ulaşsam ışığı yakalayacağım. Değil mi?
Orhan olsa, ‘Dur bir, iyice bakalım. Biz fenere yaklaştıkça o uzaklaşıyorsa, demek ki fener birisinin elinde. Yok, biz ilerledikçe fenere yaklaşıyorsak, fener sabit demektir. Her iki halde de hızlı ama sağlam yürümeliyiz’ derdi. Herhalde...

1 Temmuz 2011 Cuma

Üçüncü kutba gün doğacak!

AKP-MEDYA İLİŞKİLERİNDE HATT-I HÜCUM/SATH-I HÜCUM

• İktidarının ilk iki dönemi boyunca, medyada demokratik, özgürlükçü ve çoğulcu bir dünya oluşturmaktansa, yandaş medyayı yaratıp, onu güçlendirme peşinde koşan AKP, eleştiriye tahammül edemediği için de tüm muhalif basın, kişi ve kuruluşları çeşitli yöntemlerle susturmaya çalıştı. 3. dönemde de bu yolu izleyeceğine dair çok emare var.Bu durumda…

AKP’nin 3. dönem iktidarında, medya dünyasında, aslında 2002’de başlayan hegemonya kurma süreci perçinlenerek devam edeceğe benzer. Bunun işaretleri bir süredir su yüzüne çıktı. Bayi satışı 30 bini bile bulmayan Zaman, 1 milyonluk satış atraksiyonu da gerçekleştirdikten sonra, AKP’nin 3. döneminde ‘Özel Yetkili Gazete’ olmaya aday. Bu gazetenin yönetici ve yazarları, Almanya’da ya da Çorum ve Maraş’ta daha önce yapıldığı gibi – Katledileceklerin evlerine çarpı işareti koymak- tasfiye edilecek gazeteci listelerini yayınladılar. Henüz sanık ya da avukatlarına bile tebliğ edilmeyen iddianame taslaklarını, nihai ve kesin karar metni gibi manşetlerden yayınlamaya devam etmeye de teşneler. Cumhurbaşkanı ve Başbakan’ın yurtiçi ve yurtdışı gezilerinde bir süredir bunlar objektiflere sırıtarak poz veriyor. Gazete ya da televizyonlarının aldıkları devlet teşvikleri henüz ayrıntılı olarak açıklanmadı.

2002’den bu yana, AKP’ye ya da Pennsylvania Mescidine yakın yeni gazete (Bugün, Taraf…vs…) ya da radyo ve televizyon istasyonları (Beyaz, Bugün, Kanal 24…vs…) kurdukları yetmiyormuş gibi, eskiden muhalif ya da merkezdeki medya organlarını (Sabah-atv, Kanaltürk…) yandaş iş adamları aracılığıyla ele geçirip, hükümet yanlısı ajitasyon-propaganda umum müdürlüğü kuran siyasi iktidar, hırsını alamamış olsa gerek ki, itiraz eden bizim Ahmet’le Nedim’i (Şık ve Şener) içeri aldı. Zaten Erdoğan daha ilk başta Cem Uzan’ın 220 (İki yüz yirmi) şirketine bir gecede el koydurarak, medyaya ilk mesajını vermişti. Yakın bir geçmişte de bu kez Doğan grubunu olağanüstü yüksek bir vergi cezasıyla baş başa bıraktı.

Son dönemde, Milliyet’le Vatan, seçimden önce el değiştirdi, rotaları az-çok belli. Önümüzdeki dönemde bazı başka künyelerde de değişiklik öngörülüyor. Muhalif gazeteci Silivri’ye,(Türkiye’de Çin ve İran’dan bile daha fazla gazeteci hapiste!) muhalefete karşı çıkmayan medya patronu da MASAK’a ya da bir Vergi mahkemesine.
R.T.Erdoğan’ın ve AKP’nin medya zihniyeti malum: Parasını veriyorsun, adam aleyhime köşe yazısı yazıyor, sen adamına hakim olamıyorsun! Son 8 yılda yurtiçi yeterli gelmemiş olsa gerek ki, Reuter’s, BBC ve son olarak The Economist de, Erdoğan’dan Türk medyası muamelesi gördü.

2011 seçiminden sonra aynı Erdoğan, tatile bile çıkmadan teşkilatın yetkililerine talimat verdi: Başta Doğu ve Güneydoğu olmak üzere oylarımızın azaldığı bölgelerde araştırma yapın. Oylarımız neden azalmış anlayalım! Araştırmayı yapacak olanlar da, bir hafta sonra Sultan’ın huzuruna çıkıp, ‘’Efendim, siz ‘Ben olsam Apo’yu asardım’ demişsiniz, bu yüzden eskiden AKP’ye oy veren Kürt seçmen bu sefer BDP’ye vermiş’’ diyecek hali yok ya…

Aynı mantıkla ‘Bizi desteklemeyen medya hakkında bir araştırma yapın bakalım. Neden bizi desteklemiyorlarmış?’ sorusunu bir ihtimal sormuştur. Kibirdir yorulup yollarda kalan…

Siyasi iktidar, medya alanında, oylarını aldığı yüzde 50 kesimin çok üstünde bir medya gücüne sahip. Sadece bizzat AKP’ye yakın ya da Fetullah Nebulasının denetimindeki medya organlarını doğrudan yönlendirmenin dışında, Erdoğan, ortada ya da yumuşak muhalif medyayı da etkileyebiliyor. Etkilememiş olsa, ilk akla gelen Deniz Feneri örneği, bu kadar sessizce geçiştirilebilir miydi? 2002’den bu yana AKP’li belediyelerde, veya bakan ya da milletvekillerinin marifetiyle hiç mi yolsuzluk yapılmadı ?

AKP 3. dönemde medya alanındaki etkinliğini sürdürmeye hatta güçlendirmeye çalışacak. Çünkü kanıtsız gazeteci tutuklamaya örgüt üyesi tutuklaması; araştırmacı gazetecilik eserine örgüt belgesi diyen bir yandaş medya var. Seçimden önce merkez medya gibi durmaya çalışan Sabah bile, kamu bankası kredisiyle ve damat marifetiyle örtünüp kapanınca, kalkıp akıl almaz bir şekilde, ayrıca da olağanüstü beceriksiz bir yöntemle, Sivas Katliamının sorumluluğunu PKK’nin üzerine atmaya çalıştı. Neyse ki, Recep Maraşlı, çok net, çok temiz, çok sıkı bir araştırmayla bu dezenformasyonu teşhir edip söküverdi.

3. dönem yandaş medyasının misyonu şimdiden belli oldu. Onlar temel literatürü tersten okudukları için, iktidar yerine muhalefeti/muhalefet partilerini eleştirmeyi esas aldıkları için, Erdoğan’ı ve AKP’yi övmekten sonra en çok CHP’yi eleştirip kınamışlardı. Bu eleştiri devam edeceğe benzer. Ama bu sefer bir de ‘BDP belası’ çıktı. Kürt seçmeni incitmeden BDP’yi karalamak ve prestijini azaltmak isteyecekler. Gerçi Samanyolu TV, ilkokul müsameresi düzeyindeki dizilerle, Kürt meselesini ele alıyor ama artık o da yetersiz kalacak.

Sözcü ve Cumhuriyet’in temsil ettiği, zaman zaman Akşam’da ya da sağda solda rastlanan AKP karşıtı kadim ve dogmatik muhalefetin 3. dönemde, değişmezse çok fazla tiraj ve itibar şansı görünmüyor. ‘Ortaçağ İlkelliği’, ‘ Başörtüsü’, ‘Kemalist laiklik’ gibi hem nispeten demode, hem de somut gerçeğe uzak ve sokaktaki insanın sorunlarına çare olamayacak nitelikteki muhalefet, marjinalleşme tehlikesiyle karşı karşıya. Hele, AKP seçmenini açıkça yazamasalar da, ‘cahil’, ‘aptal’ olarak niteleyip, 10 Kasım Kemalizmi düzeyindeki ideolojik birikimle ilerleyebileceklerini sanmak büyük yanılgı.

3. dönemde, kimi koyu Kemalist kalemlerin, birdenbire ve jöleli bir hamle ile ‘İleri Demokrasi’ye hayran kaldıklarını açıklamaları şaşırtıcı olmaz. Belki, kendilerine liberal diyen kesimlerden de, yandaşlıktan vazgeçip, bağımsız dolayısıyla hakiki yani muhalif gazeteciliğe yönelen birkaç kişi çıkabilir. Yandaş medyanın sürdürülebilir mensupları da, 3. dönemde ‘Kraldan daha Kralcı’ olmak zorunda kalacak.

İşte böyle iki kutuplu bir ortamda, siyasi iktidara karşı kesin, kararlı aynı zamanda somut ve alternatif üreten bir kutup, kadim muhalefetin askerperver ve naftalinli Kemalizmine de darbe vurarak, üçüncü yolu açabilir, büyütebilir. BDP aslında böyle bir konuma aday. 3. dönemde 3. kutbun medyası ille de organik olarak BDP’nin medyası olmak zorunda değil. Ama BDP’yi salt bir parti ya da siyasi akım olarak görmeyip, yeni bir fırsat, yeni bir açılım olarak ele alabilirsek, 3. dönemin hakiki muhalif medyası BDP’yi, en az BDP’nin bu yeni medyayı etkileyebileceği kadar etkiler.

Somuta bakarsak, Birgün, Evrensel, Özgür Gündem ve IMC TV gibi medya organları ,3. dönemin 3. kutbu olmak için siyaset üretebilmeli. Bu mecraların bugüne kadar tüm iyi niyetine rağmen çok başarılı olabildiklerini öne sürmek güç. Ama geçmişteki eksiklik ve hatalar doğru okunur, özellikle de teknik ve mesleki alana gereken önem verilir ve nihayet gazetecilikle siyaset arasındaki fark ve benzerlikler doğru algılanırsa, bu muhalif akım, 3. dönemin başarılı bir kutbunu oluşturabilir.Potansiyel var.

Facebook’la Twitter’a ayrıca önem verilmesi bir yana, Bia’dan Zaytung’a kadar bir dizi bağımsız medya adacığı (Chomsky) muhalefete taze kan sağlayabilir. Heberler başarılı bir örnek.

AKP-CHP, ya da iktidar-muhalefet çelişmesi, eski-yeni hatta sağ-sol olarak tanımlanmaya çalışılsa da, düzgün bir yayın politikası, her iki kutbun, barış, demokrasi, emek ve özgürlük açısından birbirinden pek de farklı olmadığını sergileyebilmeli. Kuşkusuz mızrağın sivri ucu siyasi iktidara yöneltilirken, CHP’nin daha olumlu, daha cesur adımlar atması da teşvik edilmeli.

Sonuç olarak, 8 yılda ne kadar demokrat, özgürlükçü, barışçı ve emek ile demokrasiden yana olduğunu göstermiş olan AKP iktidarına karşı, CHP’nin sol eğilimli tabanını da etkileyebilecek, o kesimi de kendine çekebilecek ciddi bir muhalefet çizgisi, AKP yanlısı liberal görünümlü yandaşların da foyasını ortaya dökebilir.
Bu genel yayın politikası özellikle habercilikte, haber işleme ve sunumunda, röportajdan incelemeye, dizi yazılardan fotograf ve karikatüre kadar gazeteciliğin tüm alanlarında ne kadar muhalif olabilirse o kadar başarılı olacak. Profesyonellik kriterlerini mutlaka her seferinde en önemli ikinci unsur olarak uygulamak şartıyla. Geleneksel yani klasik gazeteciliğe dönüş, işin temel formülü: Sessizlerin sesi olmak, iktidar sahiplerini rahatsız etmek, yönetilenlere umut ve huzur vermek.
Mesele salt siyasi habercilikle sınırlı değil. Toplum, sağlık, eğitim hatta spor ve magazin haberciliğinde de yeni yaklaşımlara, ürünlere ihtiyaç var.

Medya mülkiyetindeki bağımlılıkları, yani sanayi, maliye ve ticaret dünyasında da at koşturmaları nedeniyle, dolayısıyla devlete ve hükümete olan zorunlu bağımlılıkları nedeniyle, Doğan, Karamehmet, Doğuş gibi grupların medya organlarının yayın politikasından 3. dönemde çok fazla bir şey bekleyemeyeceğimizi seçim dönemi gösterdi. Ne var ki 3. kutbun özellikle ilk başlarda, sakin ama sıkı, somut üstelik hem yıkıcı hem de yapıcı muhalefeti, bu mahfilleri de etkileyebilir. İktibas ya da rebroadcasting gibi araçlar devreye girebilir.

Kısacası, aslında medya cephesinde öyle çok da tayin edici büyük bir değişiklik yok. Temel yaklaşım aynı: 24 saat, 365 gün, 52 hafta, 12 ay muhalefet! İktidarlara, siyasi-ideolojik ve ekonomik iktidara kamu çıkarı için, sessizler ve mülksüzler adına muhalefet! İktidarın tüm gayrı-meşru, yasadışı faaliyetlerine, kamu ve yurttaş aleyhine politika ve uygulamalarına doğru-sağlam habercilikle muhalefet. İktidarın hegemonyacı, kendi dışında varlık tanımayan, eleştiri kabul etmeyen, din paravanası arkasına saklanıp dolaplar çeviren yaklaşımlarına muhalefet. Tüm bunlar da öyle star köşe yazarları, Tanrı Genel Yayın Yönetmenleriyle filan olacak işler değil. Yurttaş Gazeteciliği, Hak Gazeteciliği, kolektif habercilik daha çok ve sık gündeme gelmeli. Gazeteciler, muhabirler, yazar ve editörler arasında rekabet değil dayanışma…

Özde muhalefet, biçimde muhalefet.

Çok güçlü, çok yaygın, çok egemen medyanın olduğu, yani muhalefetin sesinin kısıldığı ülkelerin yakın tarihini, Almanca, Rusça ve son olarak Arapça bilmeden de okuyabilirsiniz.